Bu lanet dönemde devrimci olmak…

Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

Mahir Çayan ve arkadaşlarının Kızıldere’de devletin sürek avında öldürüldüğü 30 Mart 1972’nin üzerinden 44 yıl geçti. Ne var ki, devrimcilik tartışması o dönemden bu yana baki kaldı. Ümit Dertli’nin Temmuz 2011 tarihli RED’de yayınlanan yazısını, tarihsel bir vesika olması vesilesiyle bu 30 Mart yıldönümünde bir kez daha paylaşıyoruz.

“Ya burjuva ideolojisi, ya da sosyalist ideoloji. İkisi arasında bir orta yol yoktur (çünkü insanlık ‘üçüncü’ bir ideoloji yaratmamıştır ve ayrıca da sınıf karşıtlıklarıyla parçalanmış bir toplumda sınıf-dışı ya da sınıf-üstü bir ideoloji söz konusu olamaz). Öyleyse, herhangi bir biçimde sosyalist ideolojiyi küçümsemek, ona birazcık olsun yan çizmek, burjuva ideolojisini güçlendirmek anlamına gelir.” Lenin, Ne Yapmalı?
2007 seçimlerinden önce ‘solun ortak adayı’ tartışmalarının yapıldığı bir dizi toplantıdan birine katılmıştık. Bilgi Üniversitesi’nin tahsis ettiği salonda yapılan Türkiye solunun önemli bir kesiminin temsilcilerinin bulunduğu toplantıda kürsüye çıkan bir ‘meczup’ –evet o
gün onun bir meczup olduğunu düşünmüştüm– tam olarak şöyle demişti: “Bizim adayımız, Kürtlerin, Alevilerin, Ermenilerin, Müslümanların, gayrimüslimlerin, türbanlı ve türbansız kadınların, eşcinsellerin, travestilerin, Çingenelerin, ezilenlerin, işçilerin, yani bütün ‘ötekileştirilenlerin’ adayı olmalıdır.” Birlikte gittiğimiz arkadaşlarla, “Ulan biz
 nereye geldik?!” dercesine birbirimize baktık, “Buradan
 bi cacık olmaz!” kararına vardık ve toplantıyı terk ettik. Binadan çıkarken dikkatimi çekti, kapıda Avrupa Birliği bayrağı dalgalanıyordu. Sonra, o toplantılardan çıka çıka Baskın Oran ve Ufuk Uras çıktı aday olarak. Ufuk Uras, ‘Mahir Hüseyin Ulaş, kurtuluşa kadar savaş!’ ve ‘Ufuk bize çorba ısmarlasana!’ sloganları altında Meclis’e yolcu edildi. Vekilliği dönemindeki en mühim icraatı Obama’yı otuziki dişini göstererek ayakta alkışlamak oldu, utanmasa imzalı resmini isteyecekti. Bir de, gider ayak ‘sivil itaatsizlik’ edip kravatını çıkardı.
O toplantıdan bugüne köprülerin altından akan sular, o günkü re eksimizin ne kadar yerinde olduğunu defalarca gösterdi. ‘Bi cacık olmadı’ onlardan. “Baskın Oran olmasaydı AKP’ye oy verecektim,” diye samimi ikrarda bulundular, adımlarını Nazlı Ilıcak ve Abdurrahman Dilipakgillerin adımlarına katıp ‘Darbelere Karşı 70 Milyon Adım’ oldular, Konversleri çekip Genç Sivillerle beraber
iş tutup ‘aktivistlik’ yaptılar. Yetmez ama, Başbakan’dan “Afferim!” bile aldılar. Teşhir oldular. Artık bunlara söylenecek söze yazık…
Bu liberal zevat, fiiliyatta iktidara yancılıktan öte bir siyasi varlık gösteremedi. Fakat çok daha önemli bir hizmetleri oldu kapitalizme, maalesef sosyalist solda büyük bir fikri tahribat yaratmayı başardılar. ‘Ezberleri bozacağız’ diye çıkmışlardı yola, sosyalist solun ezberini darmadağın ettiler.

HANGİ DİL?

“Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır,” demiş filozof. Konuştuğumuz dil bir anlamda bizim paradigmamızı, düşünce sistematiğimizi, meselelere yaklaşım, çözümleme ve kavrayış tarzımızı, ve hepsinden önemlisi kerteriz noktalarımızı belirler. Solun dilini değiştirmekle aslında dünyasını değiştirdiler. Devasa bir ideolojik hegemonya oluşturdular. Kendi dillerini, kendi kavramlarını, kendi dünyalarını, dayattılar sosyalist sola… Ve ne yazık ki solun önemli bir kesimi buna teslim oldu.

Rus Devrimi’nin ardından, kan emici aşağılık Çar II. Nikola’ya kar temizlettirilirken... Tarihte bunun başarıldığını bilmek bile yüreğimize su serpiyor. ‘Sınıf kinimiz’in somut tecellisi işte budur...
Rus Devrimi’nin ardından, kan emici
aşağılık Çar II. Nikola’ya kar temizlettirilirken…
Tarihte bunun başarıldığını bilmek
bile yüreğimize su serpiyor.
‘Sınıf kinimiz’in somut tecellisi
işte budur…

Kimyası değişti Türkiye solunun, liberal hegemonya karşısında varlığı pahasına koruması gereken pozisyonları terk etti. Lenin’in ‘burjuva ideolojisi ve sosyalist ideoloji’ diye ifade ettiği cepheleşme, biz ve onlar, dost ve düşman, yahut sınıfa karşı sınıf kavrayışı yerini ilkesiz, şekilsiz, omurgasız, gün be gün değişebilen, hiçbir kerterizi olmayan bir söylem, duruş ve hareket tarzına bıraktı. Memlekette devrimcilik, Galatasaray Meydanı ile Taksim tramvay durağı arasında bir aşağı bir yukarı yürüyen, ota boka basın açıklaması yapan, sonra da Mis Sokak’ta oturup içen ve kendilerini ‘aktivist’ olarak adlandıran birtakım garip adam ve kadınların iştigal ettiği bir sosyal faaliyet haline getirildi neredeyse. Sosyalistler, devletin, “Burada her halt serbest fakat buranın dışına çıkmak yasak!” diyerek Beyoğlu’na -başka şehirlerde de bunun muadili semtlere- hapsettiği marjinal sosyo-kültürel gruplardan biri haline geldi maalesef.

Örgütsel liberalizm de ideolojik-politik omurgasızlıkla
at başı gidiyor. Koca koca örgüt liderleri, solun simge isimleri kendilerini ‘aktivist’ olarak tanımlamaya başladı. Ortak aday toplantısındaki meczubun vazettiği pozisyona geldi sol. Militanlık ve devrimci politik eylemin yerini bir takım profesyonel ve yarı profesyonel ‘aktivist’lerce yapılan ve ‘şenlik havasında eylem’ denilen atraksiyonlar aldı. Dekolte kıyafetle basın açıklaması yapmış olmanın matah
bir gurur ve iftihar vesilesi olarak dillendirildiğine şahit olduk. İşçi mücadelelerine, direnişlere öteki kategorisindeki herhangi bir grubun eyleminden öte bir önem verilmediğini, hatta mesela ‘trans onur’ yürüyüşüne katılan solcuların önemlice bir kısmının söz gelimi silikozis hastası kot işçilerin mücadelesine yahut bir fabrikadaki direnişe pek de teveccüh göstermediklerini gördük.
Öteki-ötekileştirme-ötekilik diye bir kavram peydah oldu solda. Solcular ‘ben ötekiyim’ diye dolanmaya başladı ortalıkta. (Halbuki ‘öteki’ tam da ‘ben olmayan’ demektir. Ben berikiyim, biz berikiyiz, öteki olan burjuvazidir, mülk sahipleridir, sömürenlerdir. Öteki olan düşmandır.) Envaı çeşit ulusal, etnik, dinsel, mezhepsel, kültürel, cinsel kimlikler ‘ilkbahar çiçekleri gibi’ fışkırdı. Sınıf kimlikleri arada kaynadı gitti, unutuldu. Bayraklar birbirine karıştı. Eczacıbaşı’larla, Boyner’lerle el ele kadın özgürlüğü savunulurken, bizim kadim ‘komprador burjuvazi’ tanımımıza cuk oturan ‘Kızıl Milyarder’ler solun hâmisi olarak baş tacı edildi. Emperyalist sermayenin sponsorluğunda ‘devrimcilik’ yapılır oldu. Emperyalist ülke büyükelçilikleriyle, Avrupa Birliği temsilcilikleriyle, vakıf, dernek ya da sivil toplum örgütü adı altındaki emperyalist ‘think-tank’lerle ortak projelere imza atıyorlar.
Doğan Holding’in Radikal’ine, Doğuş Holding’in NTV’sine merkez yayın organı muamelesi yapan solcular türedi. Buralarda cilalanan adamlar neredeyse peygamber kabul ediliyor. Buraların söylediği söz solun sözü haline geldi. ‘Empati, uzlaşma, ortak akıl, geçmişimizle yüzleşme’
 gibi afili sözcükler, buraları ikbal kapısı belleyen ve maalesef solun büyük teveccühüne mazhar olan ‘organik aydın’ların nutuklarının sihirli kavramları haline geldi. İşçi sınıfı yok artık, ‘çalışanlar’ diye bir kategori var, üretim ilişkileri yerine de ‘çalışma yaşamı’. Sınıfsal bir zemine dayanmayan her türden karşı olma ya da savunma hali ‘in’ şimdi. Militarizm karşıtlığı makbul, savaş karşıtlığı makbul, terör ve şiddet karşıtlığı makbul. (Halbuki bunların her biri sınıfsal bağlamın dışında kendi başına iyi ya da kötü denecek bir yanı olmayan nötr kavramlar. Birer siyaset enstrümanı olarak militarizm de, savaş da, şiddet de, hatta terör de kim tarafından ve kime karşı kullanıldığına göre anlam bulur.) Siyasal analizlerde sını arın yerini statüko, vesayet, sivillik ve değişim kavramları aldı. Daha düne kadar AKP’ye laf söyleyen ‘darbeci’ addedilirdi solda, emperyalizme dikkat çeken hâlâ milliyetçi!..

SINIF KRİTERİ
Sınıfsız-sıfatsız bir demokrasi ve özgürlük söylemi eşliğinde anti emperyalist devrimciler, bu devletin kurşunuyla, bu devletin dar ağaçlarında can vermiş kahramanlar, Mihri Belli’ler, Deniz’ler, Mahir’ler ‘darbeci’ ulusalcı, memlekette 60 senedir iktidar olan,
her askeri darbeyle daha da palazlanıp güçlenen sağcı gericilik ‘darbe ve vesayet mağduru’ özgürlükçü
oldular. Ceberut ‘merkez’in karşısında mağdur ‘çevre’nin temsilcileri olarak empatiye layık görüldüler solda. Sınıfsız sıfatsız bir ‘ceberut devlet’ algısı üzerinden bu kez Deniz Gezmiş’lerle Adnan Menderes’ler, Mustafa Suphi’lerle İskilipli Atıf Hoca’lar Kemalizmin mağdurları olarak eşitlendiler. İttihatçılara sövmek solculuğun şanından artık. 1908 devrimi askeri darbe oldu, Resneli Niyazi’ler darbeci çete, Abdülhamit zavallı mağdur, İtilafçılar demokrasi kahramanı… -O Jakobenler ki Fransız Devrimi’nin ‘Bolşevik Partisi’dir- Jakobenlik bile küfür niyetine kullanılan bir kavram artık. ‘Devrim’e ‘darbe’, 16. Louis ile Marie Antoinette’e darbe mağduru diyecekler, tam olacak…
Eskiler, “Gavurun ekmeğini yiyen onun kılıcını sallar,” der. Hangi zeminde ve düzeyde olursa olsun, düşmanla birlikte iş tutan, niyetlerinden bağımsız olarak son tahlilde ona hizmet etmektedir.
Özcesi, liberalizmin piyasaya sürdüğü post-modern zırvalar Devrimci Marksizm’in temel doğrularını, burjuvazi, proletarya, sınıflar mücadelesi, kapitalizm, emperyalizm, devrim, sosyalizm, örgüt gibi kavramları neredeyse tedavülden kaldırdı. Sermaye kendi sınıf çıkarları gereği, sınıflar mücadelesinde bir hamle olarak yürütüyor bu ideolojik silahsızlandırma saldırısını. Oysa bu kavramlar solun olmazsa olmazlarıdır ve tam da bu yüzden düşman sınıfın hedef tahtasındadır. Bugün önümüzdeki en acil görev ideolojik zeminimize, dilimize, kavrayışımıza, yani en kıymetli ve en kuvvetli silahlarımıza ne pahasına olursa olsun sahip çıkmaktır. Bu silahlarımız olmadan biz bir hiçiz.
İşçiler ve patronlar var, sömürülenler ve sömürenler, mülksüzler ve mülk sahipleri, biz ve onlar var. Çıkarlarımız taban tabana zıt. Onların faydasına olan şey mutlaka
bizim zararımızadır. Kanlı bıçaklı düşmanız. Ve hiçbir
hal ve şartta düşmanla yan yana gelinmez. Düşmanla barışılmaz, savaşılır. Düşmanla dövüşülür. Dövüşmeye gücün yoksa en azından sövülür. Düşmana empati-sempati duyulmaz. Düşmana kin duyulur, sınıf kini.
 Bu kini duymayan da devrimcilik sıfatına istifasını vermelidir.

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.

Belki İlginizi Çeker

0 yorum