Türkiye Solu’nun Havuz Problemleri-1; Ortadoğu ve Amerikancılık!

Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

Defianda me dios de mi!

Özellikle 7 Haziran’dan sonraki süreçte, Türkiye Solu’nda yaşanan kafa karışıklığı, yapılan tahlillere ve dolayısıyla pratiklere yansıyor. Çünkü bu tahlillerde durum tespiti yaparken kullanılan kavramlar, sözcükler pratikte sözlükte durduğu gibi durmuyor! Koskoca partileri ve önderlerini hiç düşünemeyeceğiniz noktalarda konumlandırıyor.

“Defianda me dios de mi!” Bir İspanyol deyişi; “Tanrı, beni kendimden korusun” diyor. Sonda söyleyeceğimizi başta söylemiş olalım; Türkiye Solu’nu da, kendisinden koruyacak bir güce ihtiyaç var. Bu güç, egolarından, şabloncu yaklaşımlarından arınarak bir araya gelmeyi, bir arada durmayı ve beraber yürümeyi, omuz omuza kavga vermeyi kafaya koymuş, sınıfı esas alan bir perspektifle politika üretmeyi ve uygulamayı hedefleyen bir ‘ortak akıl’dır. Yanına elbette, kendi çıkarlarını üretenlerin çıkarlarının yanında gören tüm ilerici unsurları katmayı da başarabilmelidir. Bunun için, kullandığı dili de, yöntemlerini de gözden geçirmeli ve yenile(n)melidir. Halka, sınıfa ulaşmayan bir dille anlatılan doğrular anlaşılmadıkça, ne işçi sınıfı içinde örgütlenme zemini ne de kitleselleşerek iktidarı devirmeye namzet bir güç yaratılabilir. Biz söyler, biz dinleriz. Bir süredir yapılan, yaşanan budur. Kültür levreği satar, kültür solcusu satmaz, iş yapmaz bu memlekette. Reklamcı olur, yayıncı olur!

Bu anlamda, belki de işe ‘Türkiye Solu’ dediğimizde bundan ne anlamamız gerektiği konusuna netlik kazandırarak başlamak en doğrusu. Zira ‘Sol’ ne çektiyse, biraz da ‘Sol’dan, kendinden çekmiştir. Tartışılmalıdır.

Şabloncu ve toptancı yaklaşımlarla kendi kendimize kurduğumuz tuzaklara düşmekten ve ayrışmaktan usanmadık. Zira işin boyutları kolay(cı)lıkla yazıp çiziverdiğimiz o şablonları aşalı hayli zaman oldu. Misal, hâlâ Erdoğan’ın Amerikancı olduğu ezberi üzerinden ‘analiz’ yapan komünistlerimiz var. Bileşeni olduğu Haziran’ın seçim kararındaki imzasının arkasında durmayıp, “işçi sınıfının sesi” olmak için koşa koşa seçimlere giren ama seçimlerin de gerçekte çözüm olmadığını bir türlü anlatamadığı için hayıflanan şefin söylemiyle pratiği arasındaki uyuşmazlık ABC Gazetesi’ne verdiği röportaja da yansıyor, ‘köşe’li yazılarına da. Değindiği en temel konularda, her üç yanlışının bir doğrusunu götürdüğüne şahit oluyoruz. Artık şaşırmıyoruz.

Erdoğan Amerikancı mı?

Değil.

Kasım 2002’de iktidara gelen AKP, 2003’te Irak tezkeresine ‘hayır’ oyu çıkmasıyla ABD’nin gözünde tökezlediyse de, 17 Aralık 2004’te AB ile müzakerelerin başlatılmasına kadar, sadece iç kamuoyuna değil bütün dünyaya karşı takiye içinde yürütülen bir ‘demokratik’ söylemle ABD’nin gözüne girmişti. Göstermelik demokrasinin yanına Kemal Derviş’in ekonomi politikaları da eklenince, aklı çelinen liberallerin de alkışlarına mazhar oldu AKP. Bu süreç, 11 Eylül saldırılarından sonra Radikal İslam’a karşı Ilımlı İslam formu içinde kalan, demokratik söylemiyle öne çıkan bir alternatif arayışındaki ABD nezdinde AKP’nin çıkış sürecini hızlandırdı.

Özellikle Bush döneminin sonu ve 2008’de başlayan Obama dönemi ile AKP’nin solun gözünde “Amerikancılığı”, ABD nezdinde ise “çıkış süreci” devam etti ve 2011’e dek sürdü. ‘Arap Baharı’ ile süreç tersine dönmeye başladı. 2013’teki Gezi sürecinde iyice açığa çıkan baskıcı yönüyle AKP, ABD nezdinde inişe geçti. 10 Ağustos 2014’de Cumhurbaşkanı seçildikten sonra Erdoğan, 7 Haziran’da sarsılan AKP iktidarını ayakta tutmak için dozunu artırdığı baskı, şiddet ve katliamlarla bir sivil darbe eşliğinde anayasayı askıya aldı. Parlamenter sistemi buzdolabına kaldırdığını söylemekten çekinmedi. ‘Arap Baharı’ sürecinde Stratejik Derinlik derken, Erdoğan’ın dizinde kalan sığ mezhepçi politikalar, kendisine ABD tarafından verilen BOP Eşbaşkanlığı rolüyle çatışmaya başladı. Sadece, artık ABD’nin anlaştığı İran ve Rusya’ya değil, ABD’ye rağmen Suriye’ye / Esad’a karşı tek başına cephe açmaya kalktı. İnişe geçmesinin temel nedeni de budur. Mısır konusunda Müslüman Kardeşler’i (ki, şu anda ABD’nin terör listesinde) desteklemekle kalmayıp, Mısır darbesi konusunda Obama’nın uyarılarına rağmen ABD’yi suçlayan Erdoğan, Suriye’de de ABD’ye rağmen kendi kafasına göre (kuşkusuz küçük menfaatlerini gözeterek) Radikal İslamcı-cihatçı terörist grupları destekleyerek ABD ile müttefik olmanın “gereklerini” çiğnedi. Suriye’de desteklediği Sünni-mezhepçi terörün Türkiye’ye taşınması da bize hediyesidir! ABD’nin Şii İran’la anlaşıp, ambargoyu kaldırmasıyla Erdoğan, rahmetli Cihan’dan sonra bu kez yanlış oynadığı atın üstünden düşmüş oldu.

Başkanlık hevesi üzerinden içeride yarattığı baskı ve şiddet ortamı, ABD tarafından sürekli eleştirilmeye başladı.

ABD bunu, Türkiye halkları özgür, demokratik bir ortam ve refah içinde yaşasın diye mi yapıyor? Tabii ki, hayır.

ABD’nin istediği, yarın kendisine muhalefet etmeyecek, çatışmaya girmeyecek “uyumlu” bir müttefik idi.

Peki, Erdoğan’ın ABD’ye karşı izlediği politika anti-emperyalist bir tutumdan mı kaynaklanıyor? Alakası yok.

Bu tutum, elindeki enstrümanları kullanarak, işlediği suçları sorgulanamaz kılacak bir mevki inşasını hedefliyor. Bu tutum, KaçAk Saray’da kişisel kariyerini Cumhurbaşkanlığı makamının üstüne çıkılacak kaçak “başkanlık” katı ile taçlandırıp, ömrünün sonuna kadar o koltuğa demir atma hesaplarının bir sonucudur.

Yerli midir? Daha neler! Tamamen “Saray”lı. Çakma Osmanlı malı.

Milli midir? Hadi canım sen de. Halkın zerre çıkarının bulunmadığı bütün bu hesaplar tamamen kişiseldir. Kişiye, Erdoğan’a özeldir.

Oysa, mesela Kemal Okuyan, Amerika’nın bile Amerikancı saymadığı Erdoğan’ı Amerikancı ilan edip, Erdoğan’ın “yobazlığı, tüccarlığı ve Amerikancılığı” ile mücadele edilmesi gerektiğini, aksi halde bugün Erdoğan gitse bile başka bir Erdoğan’ın geleceğini söylüyor. Kenan Evren, Özal, Demirel ve Çiller Amerikancıydı. Pek çağdaş, pek liberal, pek laik ve yeri geldiğinde CHP’den çok Kemalist ve Batılı idiler. Amerika’nın sınırlarını çizdiği “demokratik” söylem içinde ABD ile çatışmadan, “müttefik” olmanın gereklerini layıkıyla yaptılar. Erdoğan ise bütün bunların tersine İslamcı. Amerikancı olmadığı gibi, elinde satacak bir şey kalmadığından tüccarlığı da sürdürülemez noktadadır. Saray’a derhal bir kayyım atansa yeridir! Yobazlığı konusunda hemfikiriz.

Sözün kısası, Erdoğan bir Amerikancı değil. Erdoğan, Erdoğancıdır. Başka da kuş tanımamaktadır!

Oysa ABD’nin kendi açısından Türkiye ile ilişkisi Erdoğan ile ilişkisini kapsar ama bundan ibaret değildir ve bu çerçeveye sığdırılamaz. Birbiriyle paralel değil, çatışan bir çıkar ilişkisi söz konusu olan.

Açık Yeşil, Koyu Yeşil

ABD, Türkiye’de “Ilımlı İslami” bir model istedi.

Kodlayalım; Açık yeşil.

Erdoğan kalktı, ılımlı tarafını kaynatıp buharlaştırdı.

Geriye “İslami Model” kaldı.

Kodlayalım; Koyu yeşil.

Semboller üzerinden dürtüklenerek yürütülen diplomatik temayüller açısından da, Erdoğan’ın son ABD ziyareti boyunca yaşanan her şey, paçalardan akan rezaletin fotoğraflarıyla unutulmazlar arasına girdi. Ama mesela Erdoğan’ın, Maryland’deki cami açılışında Obama ile fotoğraf verme hevesinin kursağında kalması, Erdoğan için ağır bir “sembolik” darbe! Erdoğan için, Washington caddelerinde dolaşan siyah propaganda kamyonetleri ise, bir PR çalışmasından çok, ismini taşıdığı şahsı “değerli yalnızlığı”na gömmeye giden cenaze konvoyu gibiydi. Obama’nın, görüşme sonrası arkasından yaptığı açıklamalar ise, azar boyutunda. Bunlar da tamamıyla kişisel!

Sembollerin ötesinde, dışarıda PYD, içerde anayasa ve başkanlık konuları da ABD’nin izleyeceği kritik başlıklar (kırmızı çizgiler) olmaya doğru evriliyor.

Erdoğan’ın, ABD’de katıldığı Nükleer Güvenlik Zirvesi’nde zevahiri kurtarma çabasıyla geçen reklam arasından sonra, iki yeşil arasındaki ciddi ton farkını kapatacak formüller havada uçuşacak.

Erdoğan giderse, aynı formatta bir başka Erdoğan’ın gelmesi ise neredeyse imkansızdır. Zaman zaman dillendirilen “Erdoğan’sız AKP”nin bir diğer Türkçe meali “Diktatörsüz AKP”dir. Bir ikincisine fırsat tanınmaz.

Bu noktada, Erdoğan’ın hangi dinamiklerin çalışması veya çatışması sonucu ve nasıl gideceği belirleyici olacaktır.

Anti-emperyalist tutum, Erdoğan’a olmadığı bir Amerikancılık atfetmekten ve buna imandan geçmiyor. Ulusal ve uluslararası sermayenin ihtiyaçları ve çıkarları da Erdoğan’ın çıkarlarının üzerindedir. Her ne kadar Ali Koç, arada kendisini rahatsız eden ama adını açıkça koyamadığı sınıf çelişkisi üstüne aforizmalar sayıklasa da, sermayeye hizmetlerinden ötürü AKP’ye minnettarlığını –belki de sipariş üstüne, tam ABD’de morale ve şırınga edilip hızla kana karışacak bir tam doz itibar hormonuna ihtiyacı olduğu anda- ifade etmesi manidardır. Ama biz de, Arçelik ve TOFAŞ işçisine yaşatılanı biliyoruz.

Uluslararası sermaye açısından ise Türkiye artık bir yakan toptur! Türkiye’de “yatırım yapılabilir”liğe ikna için atılan taklaları sayın. Şam yollarında tüketilen Türkiye ekonomisi halkı, esnafı, işçi sınıfını boğmaya devam ederken, yabancı sermayenin de zarar yazmadan çıkmak için manevralar yaptığı bir bataklığa dönüşüyor.

Bu arada, ekonomi sosyalizmin çıkış noktası olmasına rağmen, bütün solun ağzına baktığı üç beş ilkeli, solcu ekonomist olmasa neredeyse yabancılaştığımız bir alan. Ekonomiye ilişkin söylemin sadece politik düzeyde kalması ama programatik anlamda neredeyse bir yerinin olmaması da bizim genel eksiğimiz. Teori üreten, pratiğe döken, iktidarı zorlayan, emperyalizmin yakasına yapışabilen bir soldan, Gezi’yi istisna tutarsak sadece konuşan bir sola evrilmenin yarattığı boşluklar bunlar.

Bu noktada, temelde iki farklı zorlukla karşı karşıyayız; ABD emperyalizmi ve Erdoğan. Emperyalizmin Erdoğan’a karşı takınacağı tavrın üreteceği sonuçlar açısından belki çok daha fazla ve farklı soruna gebe bir coğrafyanın ortasındayız. Dolayısıyla, profesyonel devrimcilikten profesyonel körlüğe kayan bir eksik veya yanlış kavrayışla bunları gözden kaçırma ve hazırlıksız yakalanma şansımız yok. Buna, bir darbe ihtimali de dahildir. Çünkü biliyorsunuz, ayrılık da aşka dahil! Koca koca gelenekleri arkamıza alıp, Erdoğan’ın “neciliği” üstünde yanılırsak, yazık olur.

Herhalde Arap Baharı sürecinde, on yıllarca iş yaptığı diktatörleri tek tek yıkmayı ve onlardan doğan boşluğa “demokrasi” şırınga etmeyi iş edinen emperyalizmin Türkiye’de isteyeceği en son şey, yeni bir diktatördür.

Bu durumda;

  • Erdoğan’ın, Saray rejiminin yıkılmasında emperyalizmden hızlı davranabilecek miyiz? Emperyalizme rol kaptırmadan bu işin altından kalkabilecek miyiz? Soru(n) budur.
  • Savaş sahnesine dönen Ortadoğu coğrafyasında, üzerine güç dengeleri inşa edilen mezhepçiliği, kendi coğrafyamızda burnumuzun dibinde harlanan milliyetçiliği ve taraftarlarını mahkum edip, her iki tablo için sorunun gerçek sahipleri olan işçi sınıfı ile kurulacak bağlar üzerinden gerçek bir çözüm için adım atabilecek miyiz? Soru(n) budur.
  • Daha da ötesi, meleklerin cinsiyetini tartışmaktan başımızı alıp, sosyalist devrimi enternasyonal bağlamına oturtarak, Marx’ın seslendiği bütün dünya işçileri ile bir zeminde örgütlenip, emperyalizme uluslararası düzlemde kafa tutacak bir güce dönüşmenin imkanlarını yaratmak üzere taş üstüne taş koyabilecek miyiz? Soru(n) budur.

Temel sorumluluklarımız da bunlardır. O halde?

En başta söylediğimiz gibi; çözüm, ortak bir sol aklı yaratmaktan geçiyor. Gerek ulusal, gerekse uluslararası düzeyde ortak bir devrimci sol aklı yaratmak, tarihsel bir sorumluluktur. Laikliğin savunusunda bile ayrışmayı başaran, Erdoğan’ın devrilmesi konusunda inisiyatif alıp, sınavdan alnının akıyla çıkmayı beceremeyen bir solun, dükkanı kapatıp yayıncılık yapması, kültür merkezleri açıp işletmesi daha iyidir. Umuda en çok ihtiyacı olduğu anda bunu halkına veremeyen bir solun yaratacağı travma, emperyalizmin ve mevcut iktidarın yarattığı travmadan çok daha yıkıcıdır. Emperyalizm, kapitalizm yıkar, yapar, yeni duruma alıştırır, rantına bakar. Biz yıkılırsak, umudu heba edersek etkisi kuşaklar boyu sürer. 12 Eylül 1980’den sonra olduğu gibi. İşte bu yüzden işi Tanrıya, işçi sınıfını ona biçilen “kadere” terk edemeyiz.

Aksi halde, çocuklara musallat olan dinci ahlaksızlığa yetişemeyen Tanrı, bizi de kendimizden koruyamayabilir!

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.

Belki İlginizi Çeker

0 yorum