Korkusuz, pazarlıksız, kül elenmemiş…

Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

25 yıl evvel, 2 Haziran 1991’de aramızdan ayrılan ‘Anadolu’nun ‘namus işçisi’, umudun ustası, kavganın şairi Amedli Ahmed Arif’i, yazarımız Ümit Dertli’nin RED’in Haziran 2012 tarihli 69. sayısında yer alan yazısıyla saygıyla anıyor ve selamlıyoruz…

“(Ahmed Arif’in şiiri) türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken de arkadaşları için tarih
özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiridir.”

Cemal Süreya

90’ların başıydı. 15-16 yaşlarında, yatılı okulda yeni yeni solcu oluyoruz. Yatakhaneye kaçak soktuğumuz bir kasetçalarda gizli gizli, grup halinde Ahmet Kaya ve Ferhat Tunç kasetleri dinliyoruz; büyük bir illegalite içinde, elimize nasıl geçtiğini hatırlamadığım birkaç Nâzım Hikmet ve Hasan Hüseyin kitabını aramızda dolaştırarak okuyoruz. Küçük kâğıtlara yazdığımız Ahmed Arif şiirlerini ezberliyoruz. Geceleri el ayak çekilince ‘karargâh’ olarak kullandığımız boş bir odada toplanıyor, çoklukla kapıya nöbetçi dikerek, gazete bayiinde görüp Mücadele, Emeğin Bayrağı gibi, isimlerinden etkilenerek satın aldığımız dergileri okuyoruz topluca. Deniz Gezmiş’in, Mahir Çayan’ın hikâyelerini anlatıyoruz birbirimize. Yılmaz Güney’in bir biçimde elimize geçmiş Ağıt ve Arkadaş filmlerini videosu olan gündüzlü bir arkadaşın evinde gruplar halinde seyrediyoruz, eve gelirken ‘takip almamaya’ dikkat ederek.

Zonguldak madencileri Ankara’ya yürüyor, Kürt dağlarında ve şehirlerinde isyan ateşleri yanıyor, her gün başka bir işkenceci eski polis şefi ya da generalin daha cezalandırıldığı haberleriyle coşuyoruz. Memleket silkinip kendine gelmeye çalışıyor yavaş yavaş, hissediyoruz çocuk aklımızla. Ve çocuk aklımızla, el yordamıyla üzerimize düşeni yapmaya, örgütlenmeye çalışıyoruz. Zaman geçtikçe büyüyor, olgunlaşıyor ve daha da kalabalıklaşıyoruz…

Derken, 1991 senesinin 2 Haziran’ında bir arkadaş, “Ozan Arif ölmüş,” diye bir haber getiriyor. Faşistlerin türkücüsü olduğunu biliyoruz ya, seviniyoruz önce. Ertesi gün anlıyoruz ki ölen, Ahmed Arif’miş. Sevincimiz ağır bir üzüntüye dönüşüyor.

Evet, o günlere dair en çok hatırladığım üç şey, Ahmet Kaya müziği, Yılmaz Güney sineması ve Ahmed Arif şiiridir. Sanattan pek anlamıyoruz ya çocuk aklımızla! Okuduğumuz, dinlediğimiz, seyrettiğimiz sanat, ‘toplum için’ olanından hep. Münazaralarda hep o tarafı tutuyoruz…

Hâlâ anlamıyoruz sanattan. Aradan 20 küsur sene geçmiş, hâlâ Ahmet Kaya, Yılmaz Güney, Ahmed Arif sanatını en başa koyuyoruz. Aynı sanatsal tavrın, aynı toplumsal duyarlılığın temsilcisidir üçü de. O yüzden birbirlerine bu kadar yakışır, birbirlerini bu kadar tamamlarlar. Arkadaş filminde ‘Şapkalı Azem’in Melike’ye, Terketmedi Sevdan Beni şiirini okuması ve Hasretinden Prangalar Eskittim kitabını hediye etmesi rastlantı değildir kesinlikle. Malum, bugünün kerameti kendinden menkul sanat-sepet otoriteleri Yılmaz Güney’in bu filmini pek sevmezler. ‘Fazla sert ve kaba’ bulurlar insan ilişkilerine yaklaşımını. Biz ise tam da bu sınıfsal bakışın keskinliği yüzünden severiz onu. Ve tam da bu yüzden, o filme en çok yakışandır Ahmed Arif şiiri. “Bunlar engerekler ve çıyanlardır / Bunlar aşımıza, ekmeğimize göz koyanlardır / Tanı bunları,” diyecek kadar sert işaret eder düşmanı.

Taklacılara inat…

Evet, büyük ozanımızın ölüm yıldönümü münasebetiyle yazılıyor bu yazı. Sanatın genel olarak bir zengin eğlencesi ya da Cihangir dolaylarındaki bohem atölyelerde icra edilen manasız bir faaliyet haline geldiği, ağlak bir sesle kanırtarak okunan üç beş afili kelimenin şiir, Sunay Akın ve Yılmaz Erdoğan gibi taklacıların şair addedildiği, kredi kartı pazarlamacısı Elif Şafak’ın büyük romancı, emlakçı Sinan Çetin’in büyük sinemacı diye ortalıkta dolaştığı bir zamanda Ahmed Arif’in ve onun temsil ettiği sanatın büyüklüğünü bir kez daha, göğsümüz kabararak idrak ediyoruz. Yaşadığı toprağın acılarını, özlemlerini, sevdalarını, onun kadar hakiki, onun kadar yalansız, “dostuna yarasını gösterir gibi / bir salkım söğüde su verir gibi / öyle içten, öyle derin” anlatan başka biri daha yoktur. Sabrın, inadın, direncin ve onurun şairidir. “Namus işçisidir yani, yürek işçisi / korkusuz, pazarlıksız, kül elenmemiş.”

Umutsuzluğa ve teslimiyete yer yoktur onun şiirinde. “Vurun ulan vurun / Ben kolay ölmem,”diyerek meydan okumaktadır düşmana. Binlerce yıldır emekle, terle ve kanla yoğrulmuş bu coğrafyanın “ne İskender, ne şah, ne sultan takmış” halklarının hafızası, bilinci ve inancıdır Ahmed Arif şiiri. Bu binlerce yıllık tarihten süzülüp damıtılmıştır. Bedreddin’in, Pir Sultan’ın, Köroğlu’nun ve Karayılan’ın bugüne ulaşan ve hiç kuşkusuz yarınlara da ulaşacak olan sesidir.

Ahmed Arif’i büyük şair yapan, beslendiği damar değildir sadece. Şiirinin teknik ve estetik özellikleri de değildir. Bunların yanı sıra ve esas olarak yaşamdaki duruşuyla şiiri arasındaki fevkalade uyumdur. Sırça köşklerden değil, yaşadığı mütevazı hayatının ve kavganın tam ortasından söyler sözünü. Sahtelik, yapmacıklık yoktur onda. Zaten başka türlüsü de mümkün değildir, sırıtır, foyası meydana çıkar bir yerden sonra. Bu yüzden, üniversite amfilerinden fabrikalara, tarlalardan dağlara, mahpushanelere kadar kavganın ve umudun olduğu her yerde okunmuş, oraların sesi olabilmiştir. Karacadağ’da çeltik, Çukurova’da pamuk, Cibali’de tütün işçisidir. Sabahları balığa çıkan odur, akan akmayan sularda; odur bütün tezgâhlarda paydosa giden. Bunun için başarabilmiştir binlerce insanı solla, sosyalizmle, devrimci ideallerle tanıştırabilmeyi, onlara dostu ve düşmanı gösterebilmeyi, azim, umut, coşku ve güç verebilmeyi. 15-16 yaşındaki yatılı okul çocukları, ezberledikleri Ahmed Arif şiirleriyle kavgaya atılıyor, onun ölümüne ağlıyorlarsa, onun şiirlerini sevgililerine okuyor, hapishane mektuplarının sonuna onun şiirlerini yazıyorlar ve 20 küsur sene sonra, 35-40 yaşına geldiklerinde hâlâ ilk günkü hissediş ve coşkuyla onun şiirini ezberden okuyor, hayatlarına verdiği yön için ona minnettarlık duyuyorlarsa hakikaten büyüktür o.

Tanı bunları!..

Adiloş Bebe şiirinde ‘tanı bunları’ diye işaret edilenlerin en başında gelen İdris Naim Şahin’in, “Terör, şiir olarak karşımıza çıkabilir” derken kastettiği şeyin ta kendisidir Ahmed Arif şiiri. ‘Terörist şair’ Ahmed Arif’tir. Yoksullardan ve mazlumlardan bahsetmekte, onlara umut aşılamakta, başkaldırmayı, direnişi ve kavgayı öğütlemektedir. Hakikatten, it gibi korkmaktadır engerekler ve çıyanlar. Ve Ahmed Arif, hakikati göstermektedir.

İdris Naim sınır boylarında savaş uçaklarıyla katlettikleri yoksullar için ‘kaçakçı’, ‘terör işbirlikçisi’ diyor, “Ordumuz görevini yapmıştır,” diyor. Ahmed Arif ise, “Şifre buyurmuş bir paşa / Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız” diye anlatıyor hakikati. Dağların kuytuluk bir boğazında vurulmuş, kanlı, upuzun yatan yoksullar dile geliyor onun şiirinde:

“Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız / Karşıyaka köyleri, obalarıyla / Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu / Komşuyuz yaka yakaya / Birbirine karışır tavuklarımız / Bilmezlikten değil fukaralıktan / Pasaporta ısınmamış içimiz / Budur katlimize sebep suçumuz / Gayrı eşkiyaya çıkar adımız / Kaçakçıya / Soyguncuya / Hayına.”

Her büyük yapıt gibi zaman ötesidir Ahmed Arif şiiri. Her daim günceldir, her devrin engerek ve çıyanlarını karşısına almakta, mazlumlarının yanında saf tutmaktadır. Sadece bunun için bile çok büyük sanatçıdır Ahmed Arif. Kıymeti bilinmelidir, demeyeceğim, feyiz alınmalıdır…

Ümit DERTLİ

(RED Dergisi, Haziran 2012 tarihli 69. sayıdaki yazısı…)

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.

Belki İlginizi Çeker

0 yorum