İntihalci ‘Kadınyazar’ın siyasi ve ruhi halleri

Elif the Shafak'ın 'meşhur' beyinli pozu da, diğer bazı 'tesadüfler' gibi başka yerden, Dr. House dizisinden 'esinlenilmişti'. Tabii Dr. House'daki beyinli pozun altında 'Kullanın' yazıyordu, 'Araklayın' değil!..

Türk edebiyat tarihinin en buğulu bakışlı, en mağdur, en sufi, en dervişan, en… Gerisini siz deyin işte, en kadınyazarı Elif Şafak yeni kitabı münasebetiyle yine gündemde. Bu sefer biraz cılız tabii. Eski şaşalı pr kampanyalarından ve her gazetede poz kesip her ekranda duyar fırlattığı günlerden eser yok. Adet yerini bulsun diye Ayşe Arman’a röportaj fışkırtılmış ama Ahmet Hakan bile onunla kafa yapıyor.

elif_safak_kapak1Saramago’dan arak ‘fil’li kitabıyla, İngiliz yazar Zadie Smith’in İnci Gibi Dişler’inden apartma İskender’iyle, kitaplarının çalıntı kapaklarıyla çok konuşulmuştu. Ama hep konuşulmuştu. Bir sürü şaibe arka arkaya dizilse de ödüller alıp Tayyip katına çıkmıştı. Vesaire, vesaire…

Peki bütün bunlar nasıl olmuş da olmuştu?

Baştan başlayalım…

elif_safak_kapak2Hatırlayacaksınız, yakınlarda infilak etmesinin ardından dumanı hâlâ tüten ‘bir proje olarak solcu’ Radikal’in başına ‘cemaat’ tedrisinden geçmek dışında meziyeti bulunmayan bir adam getirilmişti. Adam geldi, gazetenin onlarca çalışanı işsiz kaldı. Malum, Doğan Grubu’nun artık ne diyeti olarak Radikal’in başına getirdiği belli olmayan bu şahıs, ‘kariyer’ine Fethullahçı Zaman gazetesinde başlamış, sonra Hürriyet’te köşecilik ve Referans’ta idareciliğe zıplamıştı. 12 Eylül hakkında ‘ihtilal’ diye yazıyor, grevlere düşmanca saldırıyor ve fakat Hrant Dink’in öldürülmesinin ardından ağıt korosuna katılıyordu:

“Ahdım olsun, eğer bir gün bir oğlum olursa adı Hrant olacak. Öyle senin gibi zorluk yaşamasın diye çift isimli Fırat-Hrant da olmayacak. Ben ve annesi kadar Müslüman, bizim kadar Türk ama senin kadar Hrant!”

İşte böyle de delikanlı bir arkadaş! Ne var ki, bu arkadaşın daha sonra bir oğlu oldu ve adını da Emir Zahir koydu!..

Nasıl? Eyyam güzel mi? Ne demiştik, ‘cemaat’ tedrisatı!

Eyüp Can Sağlık adlı bu arkadaş, çoksatar roman yazarı Türk ve Müslüman Elif ‘Şafak’la evli. Edebiyat dünyasında da varlar…

Yaşar Kemal’in ölmeden önce yaptığı açıklamalar, biraz aklı olan insanın aklını durdurabilecek nitelikteydi. Hatırlayalım… Zamanında bir CIA ajanı yanına geliyor, Türkiye İşçi Partisi’nden ayrılması halinde kendisini uluslararası bir şöhret yapmayı vaat ediyor. Dehşet verici. Yani emperyalistlerin istihbarat teşkilatları, tek tek ülkelerin edebiyatını, sanatını şekillendirebiliyor.

Bakın, hiçbir ima yok, bizim terbiyemiz, elimizde kanıt ya da güçlü veriler olmadan konuşmamayı gerektirir. Ama Elif Şafak’ın geçirdiği evrime değinmek, bu ülkeyi anlamak açısından önemlidir. Şimdi orada burada, ODTÜ yıllarında ‘sol eylemci’ olduğunu anlatıyor. Bu palavradır. Solcuların çevresinde fasulyeden dolanmıştır. Sonra akademisyen olmak için hocaların koridorunda turlamış, en nihayetinde Eyüp Can’la evlenip ‘sufi’liğe geçiş yapmıştır. Aslında o, kendisini bir proje olarak kurgulayabilen, bunun için ne icap ediyorsa yapabilen bir karakterdir. Ama aynı zamanda berbat bir yazardır.

Tutmuş, Şems ile Mevlana arasındaki münasebetten yola çıkarak AŞK romanını yazmış. ‘Sufi’ ya!.. “Bu Allah’tan rol çalmak olur,” diye bir cümle var kitapta. Mevlana ile Şems değil de, sanki Bir Demet Tiyatro’da Tirbüşon’la Mükremin konuşuyor! ‘Rol çalmak’mış!.. “İnsanların hayal güçlerine şapka çıkarıyorum,” dedirtiyor sonra. Sahi, Mevlana ve Şems aslında silindir şapka giyen birer Paris sakiniydi, değil mi?!

O kadar büyük bir ihtirası var ki, kocasının kıyasıya saldırdığı Türkan Saylan’ın ‘Kardelenler’ projesinin üzerine konabiliyor, zamanında projeyi tanıtmak için Bakan Aliye Kavaf’la beraber Amerika’ya toplantılara gidebiliyordu! (Rol çalmak?!)

Bu arada, Baba ve Piç romanında yazdıkları nedeniyle 301. Madde’den yargılandığında, bu davayı halkla ilişkiler şirketi vasıtasıyla pazarlamasına, Amerikan gazetelerine yazılar yollayıp, kendisini mağdur ve muhalif edebiyatçı kadın modeline sokmasına ne diyelim? Hem mağdur, hem mağrur, hem bakanlarla tura çıkıyor!.. Neyse…

Tayyip çıkıp, idam edilmiş devrimciler üzerinden ağlaya ağlaya avcılık ve toplayıcılık yaptığı sıralardı. Sufi ve süfli ruhlu, yarı cahil yarı aydınlarımız, satın alınmış müezzin yalamaları, o müezzinlerin ne kadar ‘demokrat’ olduğunu anlatmaktan bitap düşüyordu… O zaman Erdal Eren’e ağıt yakan Tayyip, kısa süre sonra Berkin’in, Ali İsmail’in ölümünden sonra “Talimatı ben verdim” diye bağrışıyordu…

Elif ‘Şafak’, ki esas soyadı Bilgin’dir, şimdi inceden eleştirir gibi yaptığı o diktatörün kahvaltı masalarında dolanıyordu…

Gelin, Elif ‘Şafak’ hakkında yazılmış en etkili yazıya, RED’in Ağustos 2010 tarihli 47. Sayısında yayımlanmış ‘anatomik’ bir makaleye hep beraber göz gezdirelim…

***

 

BİR KADIN ‘SUFİ’NİN ÇAKMA YOLCULUĞU!

  • Mukadder Çakmak

Bu kadın yıllar önce Hürriyet’e verdiği röportajda bölünmüş kişilik bozukluğundan müşteki olduğunu açıklamıştı. Hoş başka bir röportajında da Amerika’da kampusta nasıl bir ağaca sarılıp, “Akılağacı! Al kadınlığımı!” dileyerek reglden -şimdiki kocasına rastlayıncaya dek- kesildiğini anlatmıştı. Mistik bir kişilik de diyebiliriz. Ki o kendisine böyle hitap ediyor, anladığımız.

İçinde aynı anda birkaç kişilik birden yaşıyormuş! Küçük bir kadın, bir genç oğlan, bir sandalcı filan -yani çeşitli karakterler. Hakikaten de öyle olsa gerek. Hakiki bir bölünme. Departmanlanma. Bölüm bölüm mağazalanma… Yalnız onunkine PRcı kişilik bozukluğu demek daha doğru olur. Kişiliğini portakal gibi dilimlere ayırıp dünyanın bütün PR faaliyetlerini aynı anda yürütebiliyor. Galatasaray Kulübü’nün basketçiler gecesinden Nil Karaibrahimgil kliplerine ve Mısır’da teknede cereyan eden düğününe, Günter Grass’ın karşısına ‘muhalif‘ kadın yazar kimliğiyle çıkmaktan -bugüne dek hiçbir şeye muhalefet ettiği de görülmedi- Teoman’a nerdeyse zorla şarkı sözü kakalamaya, televizyona dizi yazmaktan Hürriyet gazetesinin barında kadeh tokuşturmaya, yetişmediği hiç bir faaliyet, kapsamadığı hiç bir alan yok.

Bu arada Başbakan’ın yazarlarla Kürt ortaya açılımı dahil her yere mutlaka en son -yani muhakkak geç- gidip, merdivenlerden filan edalı işveli anoreksik-bulumik inerek Hollywood yıldızlarının taktiklerini dahi uyguluyormuş. Büyük bir taktik işçisi kendisi ve bir hiperPRaktif.

Kleopatra’nın hakkı Kleopatra’ya –Şafak dört dörtlük bir psikolojik vaka… Kesinlikle dünya çapında bir psikolojik vaka! Üstelik tüm bu sürekli görünürlüğü Şehrazat Zelda ve de Emir Bilmemkim gibi iddiacı -aynı romanlarındaki gibi Doğu Batı’yla buluşuyor- isimler devşirilmiş iki küçük yavrusuna rağmen beceriyor. Günde 28 saat becerebiliyor. İnsomniyak olması muhtemel. Bulimia vakası olduğu, yani kendini parmaklaya parmaklaya kusarak formunu koruduğu iddia ediliyor.

Bir röportajında kaliteli dadı bulmanın zorluklarından ve de 6 ay içinde bilmem kaç dadı değiştirdiğinden söz etmişti. Her halükarda ‘Hocaefendi’nin icazetiyle bir araya gelen çiftin çocuklarını olmazsa olmaz bir kostüm-aksesuar gibi tasarladığı ve fevkalade meşgul ve ‘oküpe’ anne Şafak’ın bir gün dahi annelik zanaatını icra etmediği kesin. O davetten bu açılışa, o eserden bu başarıya koşuştururken James Bond filmlerindeki araçlardan dahi faydalanması gerekiyor olabilir.

elif_safak_sufiCumartesi-pazarları Nişantaşı’ndaki Kafe Nero’ya gidenler en ‘Bakın bana! Burda yazıyorum!’ masaya konuşlanmış ELİF ŞAFAK kadınyazarı romanını yazma eylemi sırasında bilet almadan izleyebiliyorlar. Vitrinde işine gömülmüş bir kadın yazar – seyret seyret etkilen. Bu nasıl bir yalnızlık! Çalışkanlık! Yarabbim! Pardon Mevlana Celaleddin Rumim!

Fethullah orijinli değerli kocasıyla Kemerburgaz’da her feci üst sınıf çift gibi malikane tipi evlendiklerini düşünürsek, her Allahın cumartesi-pazarı İstanbul’un en kalabalık-işlek kafesinde ‘bakın banacılık’ oynayan Şafak’ın hem annelikle zerre vakit harcamadığı, hem de kendini teşhir edebilmek için hiç ama hiçbir fırsatı kaçırmadığı sonuçlarını rahatça çıkarabiliriz.

Öylesine bağlantılı biri ki Şafak, memleketimizde mühim bir kuş uçmuyor ona kafeslenmeden, yurtdışından hiç bir kervan geçmiyor onun çakma hülyalı huzurunda konaklamadan. Diyelim Amerikalı ünlü yazar Richard Price mı yurdumuza geldi, konsoloslukta yapılan kadın yazarlarla yemek davetine mi sızamadı -ya da tek başına kafalamayı tercih etti- hop adamla ve sevgilisi olan gazeteci- yazar Lorraine Adams’la anında bir çay-iki görüşme filan ayarlanıyor. Zira ünlü PRcı Şafak Hanım’la hoşbeş etmeden bu topraklardan geçemezsin ey yolcu! Arada bağlantılar-ağlar-hatırlar-ricalar-zorlamalar var. Üstelik Lorraine Adams New York Times’da Şafak’ı başPReseri Bastards of İstanbul sebebiyle bir güzel benzetip yazısını, “Madem İngilizce yazmakta ısrarcısın o halde İngilizce öğrenmelisin,” tavsiyesiyle bitirdiği halde!..

Basri’nin Satıcısı misali elinde New York Times’ın o sayısıyla buluşmaya pr prrr atan kalbiyle giden Şafak, Adams’dan kitabına sağdan aşağı geçirdiği makalesini imzalamasını rica ediyor. Çünkü o ‘bir Sufi; o baktığı her şeyde yalnızca iyilikleri güzellikleri görüyor’… yor… yor… yor…

Lorraine Adams, bu direngenlik, bu PRda sınır tanımama karşısında afallıyor. Ağzı, böylesine ağır bir eleştiriyi bile illa da ağırlama ısrarcılığı karşısında açık kalıyor. Zira bağlantı kuracağım diye bu kaşı-gözü dağıtma modeli, bu vahim gurur sorunu ya da yapışkanlık dünyada dahi az rastlanır yoğunlukta ‘Mevlevi’ romancımızda. (‘Üç film birden’ sinemalarındaki gibi araya parça atmak türünden algılanmasın ama bu araya bir roman önerisi yerleştirmek, Elifşafak’a hakikaten bir roman konusu önermek geldi içimden, birden. Şöyle bir konu: Zamanın birinde, evli sevgilisinden, ki ödüllü bir yazardır, şantajla para koparmak için bileklerini kollarını ha bire jiletleyip, izlerini de o acayip ‘yüzükler uzanır bileziklere’ takılarla gizleyen çakma Gotik sahte efsunlu bir kadın vardır, sonra birden dincilerin saraylarına kapılanmıştır… Ve olaylar gelişir…)

Neyse… Elifşafak, ilk pazarlanma hamlesini BÜYÜK MEVLANA ÖDÜLÜ sahibi Türk kadın yazar etiketiyle başlatıyor. Türkiye’de hiç bir önemi olmayan iki ya da üç kez Konya Belediyesi-Kombassan Holding işbirliğiyle verilen büyük mü büyük Mevlana Ödülü! Yurtdışına Türkler’in Nobel’i filan gibi gazlanıyor, ödülün gururlu sahibi Shafak Hanım tarafından. Sonra işte Allah ve birileri birileri bu doymak bilmez kadına, “Yürrrü ya Elif!” diyor. Öyle ki, Günter Grass mı Türkiye’ye geldi, illa ‘muhalif‘ (neye?) kadın yazar Shafak’la son dakikada liste bozulup onun ismi ilave edilerek görüştürülmesi icap ediyor! Goethe Enstitüsü’nün YOLLARDA (üfürükten tayyare) projesinin Brüksel’de kapanış gösterisi mi var? Hiç bir halt olamamış kabiliyet fukarası Mercan Dede’yle Elifşafak hanımın birlikte bayıltıcı bir müsamere düzenlemesi kaçınılmaz telakki ediliyor. Varsın herkes gösteri müsveddesinin manasızlığından patlasın! Nasıl Ülkersiz çay saati düşünülemezse bağlantılar örümceği Şafağın olmadığı bir edebiyat vitrin çalışması tahayyül edilemez!

En az on yıldır köşe de yazar diyelim Şafak. Yazar yazar da ne yazar? O hiç kimsenin sıkılıp baygınlıklar geçirmeden okuyamadığı kompozisyonlarıyla bir de Altaylı’nın muhteşem yönetimindeki Habertürk’e reklam ve şimal yıldızı olarak transfer olur. O Altaylı ki, Hrant Dink’in katledildiği gün başında olduğu Sabah gazetesini ağır Ermeni düşmanı bir manşetle piyasaya çıkartma basiret ve haysiyet sorgulaması gerektiren işin aracıdır. O Şafak ki, bütün ün patlamasını bir zamanlarki ilham perisi Müge Göçek koçluğunda yazdığı Ermeni meselesini nasıl sömürür de yurt dışında patlarım? adlı kitabı sayesinde yapmıştır.

İşte Doğan Grubu’nun (Frankenştayn’ın) gelini olup Sahte Sufizm sularına tamamen bayrak açmadan önce Ermeni istismarı adasında palazlanan Şafak, Altaylı tıynetinde birinin idaresindeki Habertürk’e yatay geçişi de içine sindirir. Böylece o süfli gazete -eski göz ağrısı Zaman ve başka uzantıları artı en başta gelini ve baş yareni olduğu Doğan Medya çöplüğü olmak üzere dişi örümcek ağlarının uzanmadığı hiç bir yer vatan sathında kalmaz. Bırakmaz. Çocuğunu Ocak ayında doğurup Kasım ayında çıkardığı Siyah Süt’te doğum sonrası depresyona girdiğini-çıktığını bunun kitabını yazdığını iddia eden ve bu zaman çizelgesinin asla tutmaması bile sorgulanmayan bir bağlantılar ecesinin ağ atma sürati söz konusu burada.

Ve kendisi kadar şaibeli Harvardlı Adanalı kocasıyla bir takım-takımlama olarak nereye kadar koşacağı-musallat olacağı merak konusu.

İbretle izleyelim ve bu altın çift gözlerimizin önünde ha bire havai fişeklensin de fişteklensin. Buz patenlesin. Dergilere beyaz pantolonlu Müslüm ikizi kocayla ne kadar da uzaylılar -Adana uzayı- dayama poz poz pozlar verilsin.

Çakma-sahte-şişirme gibi kelimelerin kısa kalacağı topraklardayız.

Bu çiftin ve Elif hanımın aslında var olmayan durumlarla-dolanlarla var olma kapasitesini açıklayabilmek için gıcır gıcır uzaydan düşme bir sözlük lazım!..

Belki İlginizi Çeker

0 yorum