AVM terasında çadır kurmak

20160527_180518

Trafikte beklerken, yol kenarlarına yerleştirilmiş panolardaki reklamları dikkatle izliyorum; zaten trafikteki gözler için yerleştirildiklerinden görmemenin imkanı yok. Aklıma Amerikalı şair Charles Olson’un dizeleri geliyor:

“kulaktan, dedi.

Ama önemli olanı, direteni, dayanacak olanı,

işte onu! ey halkım, nerede bulacaksın, nasıl, nerede, nerede dinleyeceksin

her şey reklam panosu olmuşken, her şey, sessizlik bile, boyanmışken?”

Panoların kimi gerçekten o kadar ilginç ve garip ki, bazen arabayı durdurup fotoğraflamadığına hayıflanıyor insan. Bozkır ortasında, marina kıyısında bir yaşam pazarlayan mı ararsın, yalnızca el yüz yıkamasını ve diş fırçalamasını öğretecekleri çocuklara “VIP ayrıcalığında eğitim” sözü veren mi? Yalnızca bu reklamların içeriğine, diline, pazarladıkları hayallere bakarak yaşadığımız hayatlar hakkında epeyce sosyolojik materyal toplanabilir, bu panolardan birkaç tane yüksek lisans tezi çıkar sanki.

Geçenlerde yine bir tanesine denk gelince fotoğrafını çekmeden edemedim. Ankara’da pıtrak gibi bitmeye devam eden alışveriş merkezlerinden birinin reklamı. Arkada bir çadır ve kamp ateşinin önünde, sırtlarındaki kamp malzemeleri ile bir baba ve oğul bize bakıyor. Reklam bir AVM’nin terasında yapılacak olan, baba-oğul kamp gecesi için bir davet. Her şey bizler için önceden hazırlanmış ve tasarlanmış; mangal, Amerikan filmlerinden öğrenilmiş, ateş üzerinde “marshmallow” çevirmece (ki tadı kauçuk tokyodan hallicedir), sürprizler (artık insan bir AVM terasında ne gibi bir sürprizle karşılaşabilirse), vs. Kir, toz, böcek, arı, ayağa batacak diken ya da taş, kamp kurmanın güçlükleri ve yorgunlukları, beklenmedik terslikler yok. Çok temiz, korunaklı, tamamıyla öngörülebilir, hemen satın alınıp tüketilmeye hazır, ancak plastik çiçekler kadar sahici bir deneyim. Ayrıca yalnızca kendi sınıfınızdan insanlarla karşılaşacağınız da garanti; mükemmel bir küçük burjuva hülyası. Panonun hemen önünde bir okul servisi, yanında minibüsler ve arabalar. Çocuklar, anne babalar ayrı ayrı, herkes boyuna göre konserve kutularına istiflenmiş, işlenmiş ölü balıklar gibi, akmayan trafikte panoya bakıyor ve bir anlığına bile olsa bize çizilen sınırlar içinde kaçış düşleri kuruyoruz.

Akmayan trafikte hiç bir yere gidemiyor olsak da, her anlamda “-mış” gibi yapabilme deneyimini satıyorlar bize; trafikte ve hayatta ne kadar sıkışmışsak, bu panolara daha uzun süre dalıp daha uzaklara kaçabiliyoruz. Althusser’in ideolojinin nasıl işlediğini  anlatırken söylediği gibi, panolar bize “sesleniyor”; biz dönüp bakıyor, görüyor, özdeşlik kuruyor ve birer özne olarak bu oyundaki rollerimizi ezberliyoruz. Bu panolara dikkatli bakarsak, nasıl hayatlar yaşadığımız ve nasıl hayatlar yaşamamızı istedikleri hakkında çok şey göreceğiz.

Belki İlginizi Çeker

0 yorum