Türkiye Solu’nun Havuz Problemleri-3; Fiili Muhalefet veya Underground!

Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

Erdoğan, bir feodal beylik olarak gördüğü ve neredeyse hükümetin bakanlar kurulu toplantıları yerine geçen muhtar toplantıları üzerinden yönettiği Türkiye’yi sadece siyasi olarak değil, ekonomik olarak da tükettiğini farkedince, “geçmiş günahlarını yükleyip kurtulacağını” sandığı Davutoğlu ve ekibini tasfiye etti. Yerine geçen Binali Yıldırım, Erdoğan’ın işaret ettiği Siyasal İslam’ı kıble belledi ve niyet edip uydu hazır olan imama.

Yıldırım, yeni bir sayfa açtı ancak bu oldukça buruşuk, üstündeki parmak izleriyle epeyce lekeli bir sayfa. Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik’te batık politikalarının önemli bir bölümünü battığı yerde bırakıp, mesela 1 Kasım seçimleri için “size kız bulup evlendireceğiz” projesini sahiplendi ve hastanelerin acil servislerini işaret etti! Erdoğan da bir yandan, elde kalan her ne varsa tek tek gözden geçirip her fırsatı başkanlık yolunda kullanmakla meşgul.

Bütün bunları izlerken, Erdoğan’ın büyük ve derin stratejiler içinde olduğu düşünülerek yapılan, tarihsel arka planıyla beraber koca koca tahliller okuyoruz. Neo Osmanlıcılıktan tutun, Siyasal İslam’ın / Selefiliğin kökenlerine kadar inilerek yapılan analizlerin çoğu hali hazırda Erdoğan’ın kullandığı motifleri açıklamak, anlamak babında haklı, değerli çözümlemeler. Ancak, Erdoğan için Neo Osmanlıcılığın da, Siyasal İslamcılığın da birer ideolojik kalkış noktası veya dayandığı birer gelenek olmaktan çok konjonktürün gerektirdiği şekliyle günü kurtarmak için kullandığı birer enstrüman olmaktan öte hiçbir anlamı yok! Süreç, Erdoğan açısından düne göre çok daha kırılgan. Şu an geçtiğimiz köprünün orta yerinde tekleme olasılığına karşı, biri milliyetçi diğeri İslamcı tabanı yönlendirmek üzere Erdoğan’ın sıkı sıkı tuttuğu iki yular. Kazasız belasız köprünün öte tarafına geçmek uğruna, bir anda iki yuları birden bırakıp yanından geçecek trenin bir vagonuna da atlayabilir!

Mavi Marmara / İHH satışı bu “değişimin” ilk ciddi işareti sayılabilir. İsrail ve Rusya anlaşmaları siyaset arenasını hareketlendirdi. Oysa, Binali Yıldırım’la başlayan buruşuk süreç, yaratılan illüzyondan başka bir şey değil. Ortada, “Binali’den Önce” ve “Binali’den “Sonra” diye ayrı ayrı değerlendirilecek bir durum yok. Binali Yıldırım dönemi, Erdoğan’ın kendisini kurtarmak için atacağı taklalar dönemidir. Yeni bir şey yok. Saray Rejimi var, Erdoğan’ın fiili başkanlık ısrarı var, faşizan ve artık görünür biçimde gerici-İslami formasyonun devlet şiddetiyle hayata geçirilmesi gayreti var. Cehalet ve küstahlık hep vardı. Çok daha laçka haliyle kepazelik sürüyor.

Fiili başkanlık, fiili muhalefet!
“Birleşik mücadele” diye ortalıkta dolanan ama laikliğin savunulmasında bile ayrışmayı meziyet bilen, işçi sınıfının düzenle sıkı bağlarına isyan eden, “onların sesi olmak için” daha yeni girdiği 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinde anlatmış ama anlaşılmamış olmanın kızgınlığıyla “Düzeniniz batsın” diye beddua ederek konuya dalan komünistlerimizden farklı olarak şunu görmemiz gerekiyor;

Artık iş başa düşüyor. “Birleşik mücadele” üstüne konuşmayı bırakıp birleşmemiz lazım. “Fiili Başkanlık” uygulamasına karşı “Fiili Muhalefet”i oluşturmamız, muhalefeti ete kemiğe büründürüp her alanda iktidarın, Saray Rejimi’nin karşısına dikilmemiz gerekiyor.

“Fiili Başkanlık” karşısına “Fiili Muhalefet” ile çıkamazsak, şimdiden mağlubuz. Öyle böyle değil. Öle öle, parçalana parçalana, kanımız sağa sola sıçraya sıçraya, dağılan etlerimiz sağ kalanların üstüne başına yapışa yapışa yenileceğiz, ezileceğiz. Yetmeyecek. Bu lanet rejmi sürdürülebilir kılmak için cesetlerimizi çiğneyip mezarlarımızı dağıtarak ardımızda kalanlara, çocuklarımıza zulmün binbir çeşidini yaşatmaya devam edecekler.

Eğitilip, silahlandırılıp Suriye’ye gönderilmiş, orada deneyim kazanmış, Türkiye’de hücre yapılanmaları gerçekleştirmiş caniler eliyle, kanla, ölümle sürdürülebilir kılınacak bu fiili başkanlık rejimine karşı sürdürülebilir bir fiili muhalefet örgütlemek ve yönetmek zorundayız.

Bu sorumluluktan “mış” gibi yaparak sıyrılamayız; Muhalefet edermiş gibi, büyük kitlesel eylemler düzenlemiş de bir şeyleri değiştirmiş gibi, caddeleri doldurup sloganlarla yürüyerek iktidarı sarsmış gibi, iktidara bu öfke karşısında bir tek geri adım attırmış, faşizan eğilimlere girişen devletin üniformasından bir düğme koparmış gibi… Yapamayız!

Fiili, öteye beriye çekimsiz fiil içinde bir muhalefet örgütlemek ve bunu sürdürülebilir kılmak zorundayız. Değilse, her yeni olay sonrası yeniden bildiri yazmaya da gerek yok. Önceki bildirilerin tarihlerini, ölen ve yaralananların sayılarını güncelleyip sosyal medyada “rt” edelim gitsin. Yeter!

Her yeni olay karşısında söylemi ve tutumuyla kendini tekrar eden her muhalif yapı, aslında bir önceki durumuna kıyasla geriliyor ve bir noktadan sonra artık bıktırıcı bir eylemsizliğe gömülüyor demektir. Umuda en çok ihtiyacı olduğu dönemde bunu halkına vermek şöyle dursun, kendini tekrar ederek umutsuzluğun kaynağına dönüşen yapılar da bir şey yapmamakla, eyleme geçmemekle sürecin ortağı konumuna düşerler. Alışılagelmiş işlevsiz tepki ve tutumuyla toplumun olayları kanıksamasının birer aracı haline dönüşen muhalefet, en az iktidar kadar olup bitenlerin suçlusu haline dönüşür. Devrimci muhalefetin görevi, siyasete ve o siyasetin dayattığı toplumsal koşullar üzerinden biçimlendirdiği hayata müdahale etmek ve dönüştürmektir. Bildiri yazıp yayınlamakla, o bildirileri meydanlarda okuyabilmenin kavgasını vermeye indirgenmiş bir anlayışla kotarılacak tarafı kalmadı bu işin. Devrimci muhalefetin görevi, iktidar halka karşı suç işleyemez hale gelene kadar eylemlilik içinde , umudu ve buna paralel olarak örgütlülüğü büyütmek ve iktidarı devirmektir.

Muhalefet, sadece halkı iktidarın şiddeti karşısında ezilmekten kurtarmak için değil, aynı zamanda derinleşen çelişkiler karşısında alacağı pozisyon gereği emperyalizmin iktidara olası müdahalesine bağlı olarak, 12 Eylül’de olduğu gibi alternatif oluşturmasını engellemek için beraberinde solu ezmesine karşı da aklını başına toplayıp birer anma derneği olmaktan, basmakalıp bildiri yayını yapmaktan kendini kurtarıp harekete geçmelidir. Ülkenin başına musallat olan emperyalist müdahaleler keskinleştikçe, devlet-toplum arası çelişkiler derinleştikçe, erken kalkanın müdahalesine açık hale gelecek olan iktidar yıkılırken oluşacak boşlukta bir varlık göstermenin imkanlarını hesaplamaya kalkmasın kimse. Emperyalizm, önce yıkalım, sonra bakarız, demez. Onun da hesabını yaparak bu müdahaleyi gerçekleştirir. Ve, olası bu tür bir müdahale sonrası rol üstlenmesi muhtemel en son güç sol olur. Sol da bu müdahaleden payına düşeni fazlasıyla alır ve yeni bir sessizlik, tahlil, toparlanma, örgütlenme süreci bu ülkenin yıllarını alıp götürür, emperyalizmin kasasına taşır.

“Hayır” demek yetmiyor. Bu, ancak naif bir başlangıç sayılabilir. Ve hala bu başlangıç noktasına yakın bir yerdeyiz. Ezilmenin sınırı nedir? Hangi noktadan sonrası bizi bir başkaldırıya evirir? “Hayır” dediğimiz her noktadan sonra bir yeni şiddet, ölüm, soygun, gasp, yalan dalgası daha geliyorsa, henüz iktidarın umursama zahmetine dahi girmediği etkisiz bir güç olduğumuzu kabul edelim.

“Türkü söyler gibi yapılmıyor yapı”, artık biliyoruz. “Hayır” dediğimiz her bir noktanın bir adım ötesine geçme cüreti gösteren iktidar, karşısına bu cüretini kıracak bir muhalefet çıkana kadar bu küstahlığı ısrarla sürdürecektir. “Hayır” dediğimiz noktada iktidarı durduramamışsak, gerileyen biziz. Sürdürülebilir bir fiili muhalefet, isyanı, sivil itaatsizliği olabilecek en haklı, en meşru yerinden, yaşam hakkından tutup iktidarın suratına çarpacak cesaretle yola koyulmalı. Arkasına, sağına soluna bakarak zaman kaybetmeden, yürüdükçe çoğalacağını, büyüyeceğini bilerek ve sıkılmış bir yumruk gibi sağlam, inançlı, güçlü bir iradeyle iktidarın karşısına dikilmelidir.

Tamam, susmadık. Susmuyoruz ama sıra hepimize geldi. Kırıp geçiriyorlar. Ölen gencecik insanların anısına saygısızlıkları, ailelerinin acılarına karşı küstahlıkları cabası. Nihayetinde, “emri ben verdim” hoyratlığı gırtlağımıza yapıştı. “Ses ver”menin, “Omuz ver”menin ötesinde bir birleşik muhalefet, toplantılardan, bültenlerden değil sokaktan, meydanlardan çıkacak. Zira, sadece Gezi’de değil, sadece Suruç’ta, Ankara’da, İstanbul’da, Cizre’de, Lice’de, Nusaybin’de ve daha daha nerelerde can veren çocuklar değil, evdeki çocuklar da bize bakıyor!

Birdenbire kabul edilmez bulup karşı çıkacağımız, bizi meydanlara dökecek ne varsa gelip geçiyor önümüzden ve birer bildiri ile geçiştiriyoruz. Bir sınır yok mu? İktidarın, şunu yapmaya kalkarsak halk bunu ödetir, diyebileceği bir sınır kaldı mı? Memleket, yeni bir bombalama eylemine gözünü nerede açacağını bilemezken, iktidar mecliste terörün araştırılmasını tek başına kendi oylarıyla reddetmeye cüret edebiliyorsa, görevimizi yapamamışız demektir.

Bütün sol sözelci çıktı! Bütün muhalefetimiz sözel. Artık iş başa düşüyor. Sözel değil, fiili bir muhalefet geliştirmek zorundayız.

Sınırlarını mevcut düzenin çizdiği alan(lar) içinde kendini şekillendirmeye çalışan her muhalefet girişimi, gelişim sürecinde yine bu sınırları belirleyen “yasal” duvarlara çarparak başını gözünü yarıp gerçek anlamda “muhalefet” olamadan etkisizleşiyor. Düzen içi bir organizma olarak, içinde bulunduğu düzenin şeklini alan birer işlevsiz yapıya dönüşüyor. Düzenin, henüz kuruluş aşamasında sınırlarını, özelliklerini, hareket alanını, üyelerini, üyelik koşullarını, fiili hareket alanını, maddi/mali koşullarını ve imkanlarını belirlediği bu alanlarda yapılabilen yegane iş ise muhalifçilik oynamaktan öte bir anlam taşımıyor. “Muhalefet”, düzenin çerçevesini giderek daralttığı bu alanlarda enerjisini sönümlendiriyor. Bir süre sonra, buraların amacına hizmet etmediğini farkeden bireylerin uzaklaşmasıyla da bir pelte haline dönüşüyor.

Şüphesiz, toplumsal koşulların dayatması halinde bir ucu da buraya çıkmak üzere hakkı saklı bir yöntem olarak silahlı propaganda ayrıca ele alınması gereken bir mücadele yöntemi ve bu ülkede, Türkiye Solu adına silahlı mücadele yürüten bir güç yok. Devrimci şiddetin oluşumu/tasarrufu, kullanımı için gerekli toplumsal koşullar da, kitlelerin devrimci şiddetini yaratmak da ayrı ve henüz girişilmemiş bir alan olarak orada duruyor.

Sol örgütlerin elinde, toplumun yapısına ilişkin hiçbir gerçekçi/güncel demografik değer / istatistiki veri, değerlendirme yok. İçinde bulunduğu toplumsal yapıyı ve bu yapının temelini oluşturan toplumsal sınıfları tanımaya/anlamaya dönük hiçbir bilimsel araştırma, çalışma, veri dizgisi, ileride güncelleyerek bir form içinde gelişim eğrilerini izlemeye elverişli biçimde oluşturulmuş bir veri arşivi yok. Kaynağını buradan alan bir politik ve ekonomik programı yok. Ne var? Ne olduğu muğlak, henüz penetre olunamamış, tanışma imkanı yaratılamamış, örgütlenememiş bir işçi sınıfı var. Çoğunluğu, mevcut derin çelişkilere rağmen dini/milli gerekçelerle sömürünün değirmenine su taşıyan, eğitimden, eğitilebilir olmaktan, eğitilebilmenin araçlarından uzaklaştırılmış bir büyük kitle ve karşısında, sömürüyü oluşturan gerekçelerin her gün her alanda yeniden güncellenmesiyle dayatılan iktidar propagandası var. Gündelik yaşamın her ayrıntısına sinmiş bu propaganda, sınıfı mevcut verili düzene başkaldırmanın imkanlarını yakalamaktan / yaratmaktan uzak tuttuğu gibi, hergün lanet ettiği bu koşulları da kaybetme korkusunu hergün yeniden üreterek diri tutmanın semeresini görüyor.

Bu kısırdöngüyü kırmak için, birleşik muhalefetin nasıl oluşturulacağını konuşmayı bırakıp, birleşik muhalefetin programını oluşturmak ve fiili bir muhalefet geliştirmek, müdahale etmek gerekiyor. Bunu yapabilenin devrimci öznesi olabileceği, fiili bir süreç inşaası ihtiyacı kendini dayatıyor;
-Düzenin kendini sürdürülebilir kılmak için uygulamaya çalıştığı restorasyon zincirinin en zayıf halkalarından başlayarak gücümüz yettiğince kırmak ve kendini yeniden üretmesine engel olmak,
-Bizim için bilinemez olmayan nedenler ve bunların güncel hayatın akışı içinde insanların yaşamına dokunan yanları / sorunları üzerinden sistemi deşifre etmek,
-YAE’cilerin “kandırıldık” itiraflarının onlar için bir günah çıkarma ayinine dönüşmesine izin vermeden, kandırıldıklarını “anlayana” kadar kandırdıklarını yüzlerine vurmak, deşifre etmek, sonuçlarını göstermek ve onların bu sefer de bu kandırılmışlıkları üzerinden bir boşluğu doldurmalarını engellemek, muhalefet misyonunu kemirmelerine izin vermeden ideolojik mücadele ile siyasetten men etmek, düşürmek,
-Ortadoğu’da çöken Siyasal İslam’ın yerine Tunus’un Gannuşi’si bile laikliği keşfederken, Türkiye’de laikliğin bu kadar kolay yıkılmasındaki sorumluluğumuzu farkedip harekete geçmek, laiklik ve bilimsel eğitim alanında yapılan sınırlı mücadeleyi büyütüp kitleselleştirmek,
-İktidarın ve beslemesi olan sermaye gruplarının yaşam alanlarına karşı olabilecek her müdahalesini kesin olarak durdurma kararlılığı ile hareket etmek,
-Bu zamana kadar, bütün bu alanlarda tomurcuklanan mücadeleleri birleştirerek sürdürülebilir bir eylemlilik içinde büyüterek “Fiili Muhalefet”i oluşturup iktidara meydanın boş olmadığını göstermek durumundayız.

Kronometre çalışıyor.

Son gelişmeler gösteriyor ki, dışarıya doğru patlayarak büyüyecek bir ekonomi, hiçbir şey olmamış gibi kurulacak yeni dış ilişkiler değil, içeriye doğru patlayacak yeni bir şiddet/terör dalgası ve iç savaş ihtimali kapıda.

Oraya buraya çekimsiz bir fiil ortaya koymak, fiili muhalefeti oluşturmak ve hayatın her alanında direnişi başlatıp büyütmek üzere yola koyulmak zorundayız.

Olmadı, bundan sonrası “Underground”!
Ya Tom Waits eşliğinde, ya tetik üstünde!

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.

Belki İlginizi Çeker

0 yorum