Yankilerin kucağında zıp zıp zıplıyorlar!

Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

REDaktif çok kısa bir zaman önce yayına başlamasına rağmen büyük ilgi gördü. Açıkçası bu ilgiye çok şaşırdım. Sitenin ziyaretçi sayısının ancak ağır ağır yükseleceğini sanıyordum ama haber/yorumların sosyal medyada hızla yayıldığını gördüm ve bu işe daha önce niye başlamadığımıza hayıflandım.

Artık burada bana ayrılan yerde düzenli olarak yazı paylaşacağım. Bunların ilki, eski bir yazı olacak. Bu yazıyı Ergenekon operasyonlarının ayyuka çıktığı, AKP-Cemaat koalisyonunun tıkır tıkır çalıştığı, Devrimci Karargah tertibiyle muhatap olduğumuz günlerde yazmıştım. Şimdi Fethullahçıları şeytan ilan edenler, o sırada Pensilvanya Çetesi ile kucak kucağa idi! Ekim 2010 tarihli RED‘in 49. sayısında bizi de hedef alan operasyonların ve Fethullahçı örgütlenmenin niteliğini yazdım. Noktasına-virgülüne dokunmadan aynen aktarıyorum:

***

red49Azıcık akıl ve izan sahibi olan herkes, son süreçte yaşananların, insan zekasına hakaret eder tarzda hazırlanmış bir kurmaca olduğunu anlamıştır. Genel kabul gören ismiyle ‘Cemaat’, sonunda pisliğini sosyalistlere de bulaştırma kararı almış olacak ki, Ergenekon davasıyla adım attığı komplolar dizisinde yeni bir merhaleyi başlattı. ‘Cemaat’in cerahatini ortalık yere akıtan Hanefi Avcı’yı bertaraf edebilmek üzere, alelacele bir operasyon hazırladılar ve farklı kesimlerden sosyalistleri bu operasyonun çeşnisi gibi kullanmaya kalkıştılar. Kendi adıma, ilk kez bir düşmanın bu kadar alçalabildiğini görüyorum. Demek göreceğimiz varmış…

İnsan bu tür durumlarda çeşitli hislere kapılabilir: Endişe, korku, baş ağrısı, bilinemezlik, boş vermişlik… Bende uyanan tek his ise tiksinti oldu… Güncel kapitalizm iliklerine kadar işlemiş, topluca emperyalizmin kucağına oturmuşlar, hiç dillerinden düşürmedikleri ‘hizmet’ düsturunu Yanki’ye hizmet olarak ifa ediyorlar; gülsuyu kokularıyla bezedikleri, badem bıyıklı yüzlerine yamadıkları o sahte ‘huzur’la, ibadet eder gibi üçkağıt çeviriyorlar ve hakikaten mide bulandırıyorlar…

Düşmanlığın da, savaşın da bir hukuku olur. Bunların tek hukuku, bel altından vurmak… ‘Hocaefendi’lerinden öğrendikleri doktrin böyle özetlenebilir hatta… Ve hatta bunları özetleyebilecek tipoloji de gözümüzün önünde mevcuttur: Tuncay Güney! Hem ‘cemaatçi’, hem haham, hem ajan, hem eşcinsel, hem Kanada’dan ‘bildiren’ bir tanık… Münferit bir fert mi? Hayır. Bunların tamamı ‘hizmet aşkı’yla aynı hüviyetleri bezenebilecek tıynettedir… Tuncay Güney ‘cemaat’in prototipidir… Aynısından seri imalat yapıldığı belli olmuştur…

Affınıza sığınarak, bu sayı için, arkadaşlarımızın yazılarının da aralara serpiştirildiği, uzun bir dosya hazırladım. Meydanlarda yürütülen sınıf mücadelesinin yerini, alemin yatak odalarına bile kamera konan iğrenç bir komplo ortamının aldığı bu tuhaf memlekette, olabildiğince sınıflar mücadelesinin rotasında, ama komplo süreçlerine de değinerek ilerleyeceğiz…

  1. ÇIBANIN KÖKÜ

Neredeyse amentü gibi tekrarlanan bir laf var: Neo-liberal planların uygulanabilmesi için ABD ve Türkiye’nin büyük burjuvaları 1980’de generallere darbe yaptırdılar. Sonra ortalığı düzleyip planlarını uygulamaya başladılar…

Doğrudur… Peki ama o neo-liberal planlar ne? Dahası, sadece o kadar mı? ABD liderliğindeki dünya emperyalizminin son 35 yıla damgasını vuran süreçte yürüttüğü çizgi, bugün çok daha açık görülüyor ki, dünyanın yeniden sömürgeleştirilmesi planına dayanıyor. Bu plan, kukla hükümetlerle, olmuyorsa askeri işgaller yoluyla, yoksul, emperyalizme bağımlı ülkelerin tüm kaynaklarının emperyalist merkezlere akıtılması ve dünyaya tek merkezden, sadece o merkezin işine gelecek bir çeşit ‘işbölümü’nün dayatılması anlamına geliyor. Enerji kaynaklarının denetimi, yeniden sömürgeleştirme planının en önemli ayaklarından birini oluşturuyor kuşkusuz.

Dünya petrol rezervlerinin yüzde 10’u Irak’ta, yüzde 10’u da İran’da. Hem de en kaliteli petrol rezervleri bunlar. İran’da üstüne üstlük bir de yüzde 10’luk doğalgaz rezervi var. Bunlara Hazar havzasının yüzde 5 civarındaki rezervini ekleyebiliriz. ‘Büyük’ ya da ‘Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’ dedikleri şey, bu enerji kaynaklarının ele geçirilmesi, güvenli bir biçimde emperyalizmin hizmetine akıtılması projesinden başka şey değil. Elbette yan faktörleri unutmayalım. Bölge ekonomisini denetlemek ve buradan nemalanmak da bir hedeftir. Sadece Türkiye’nin dünyanın en büyük 20. ekonomisi olduğunu, Türkiye ve bölge pazarına egemen olmanın hayli kâr sağlayabileceğini de dikkate alalım mesela…

Bir evvelki ABD Başkanı George W. Bush, ikinci başkanlık döneminin yemin töreninde, son derece açık bir biçimde, kendilerine biat etmeyen ülkelerdeki yönetimleri ya paşa paşa ya da zor yoluyla, iç çelişkileri kullanarak, çatışmaları besleyerek hizaya sokacaklarını ilan etmişti. Ortadoğu’nun bir ‘plan’ kapsamına alınmasından daha tabii bir şey var mı bu durumda? Ülkelerin görünürdeki kısmi egemenliklerini bile yok edeceğini alenen duyuran bir emperyalist makineyle karşı karşıyayız yani. Bu ne demek oluyor?

Mesela, ABD’nin Irak işgalinde Türkiye’nin peşkircilik rolüne soyunması anlamına gelen 5 Mart tezkeresine Meclis ‘hayır’ mı dedi? Bir sonraki seçimde AKP, ‘hayır’ oyu veren milletvekillerinden bir tekini bile listelerinde aday göstermedi! Bu AKP’nin değil, ABD’nin tasarrufuydu. Sonra, Türkiye halkı, Amerika’dan yüzde 86 oranında nefret ediyordu. Ortadoğu kaynaklarını sifonlayıp evine götürmek isteyen bir kuvvet, bu nefret denizinin ortasında kendini güvende hissedebilir miydi hiç? ABD Ortadoğu’yu kendi iradesine biat ettirmek için Türkiye’yi tam manasıyla teslim almak zorundaydı.

Türkiye’deki İslami akım, bu misyon için, çeşitli merhalelerden geçirilerek muhallebi gibi yumuşatıldı…

28 Şubat, sanılanın aksine bir bütün olarak İslami akıma karşı gerçekleştirilen bir operasyon değildi. İslami akım içindeki ‘ulusalcı’ kanadın tasfiyesini mümkün kılan, ruhunu çok önceden ABD’ye teslim etmiş şimdiki AKP kadrolarının önünü açan bir neşter darbesiydi. Benzer biçimde Ergenekon davası da, kendini laik-Kemalist olarak adlandıran kesimler içindeki ‘ulusalcı’ kesimleri ayıklama ve sindirme harekatıdır. Bizzat NATO-ABD tarafından dünya ölçeğinde ‘komünizm tehdidi’ne karşı örgütlendiği ve eğitildiği bilinen kontrgerillanın Türkiye kolu içinden, bir kısım pisliği ayyuka çıkmış şahıs ve lümpen mafyozlar alınmış, ‘ulusalcı’ asker, bürokrat, gazeteci ve siyasetçilerin en kolay hedef haline gelebilecek olanlarıyla ilintilendirerek Silivri’ye yollanmış, böylelikle ‘laik-Kemalist’ kanat da hizaya çekilmiştir…

‘Ulusalcı’ kimdir? Uzun lafa gerek yok, kapitalist düzenle hiçbir derdi olmayan, eskiden beri ABD’yle işbirliğini ‘karşılıklı menfaat’ teranesiyle meşrulaştıran, hatta bu ‘karşılıklı menfaat’ teranesine samimiyetle inanan ahmaklara ‘ulusalcı’ denir. Bunlar, Sovyetler Birliği’nin göçüp gittiği bir dünyada ABD’nin artık ‘sana menfaat yok, sadece bana var’ doktrinini geliştirdiğini idrak etmekte zorlandıklarından ya da kendilerine yediremediklerinden, Avrasya merkezli yeni ‘karşılıklı menfaat’ ilişkileri geliştirebilir miyiz diye saf saf bakınırken, yine ABD’nin örgütlediği yeni kontrgerillanın tezgahlarıyla Silivri kafesine tıkılıvermişlerdir…

Yani çıbanın kökünde ABD vardır. Yenilenmiş kontrgerillanın ve Cemaat’in kökü de oradadır…

  1. NEDEN CEMAAT?

Bu hususu fazla uzatmanın bir lüzumu yok. Cemaat’in ‘Hocaefendi’si, bilinçli hayatının tamamını bizzat ABD’nin hizmetinde geçirmiştir. Komünizmle Mücadele Dernekleri’nden başlayarak, ABD’nin yararına gerçekleştirilen tüm provokasyonların İslami sosu bu kaynaktan dökülmektedir. Devrimci öğrenciler 6. Filo askerlerini denize dökerken, ‘cemaat’in embriyonu olan ekip Dolmabahçe’de 6. Filo gemilerini kıble yapıp namaz kılmıştır. 12 Eylül darbesini ayakta alkışlayanlar, ‘karakol’a selam duranlar da bunlardır. Mükafatları verilmiştir…

Daha o dönemlerde başlattıkları okul-dershane örgütlenmesiyle militanlarını yetiştirmeye başladılar. Ciddi bir sermaye birikiminin temellerini attılar. Daha en başından, her dönem, her güce yaltaklanabilecek nitelikte olduklarını ortaya koymuşlardı. Türkiye’de desteklemedikleri iktidar yoktur. Bu sayede her kuruma adam yerleştirdiler. Şimdi Emniyet, MİT, YÖK ve Yargı başta olmak üzere her kritik kurumda hakimdirler, sırada ordu vardır…

İkiyüzlülüğü, namertliği bir doktrin olarak benimsediklerini belirtmiştik. “İcap ediyorsa, açın hanımlarınızın başını, bunların hepsi ‘hizmet’ için!” direktifi verebilecek tıynetteki ‘hocaefendi’lerinin aynı tıynetteki talebelerinden söz ediyoruz. Neticede ABD’de yuvalanarak, CIA referansıyla karargahlarını da burada inşa ettiler. Pensilvanya, Ohio ve sair karakolları aynı zamanda komploları tezgahlayan kadroların eğitildiği merkezlerdir. Detaylı araştırma yapma fuzuli çabasına girmeye gerek yok; daha detaylı bilgileri bir zamanlar bizzat ‘cemaat’in ikinci adamı olan Nurettin Veren’in itiraflarından ve Hanefi Avcı’nın kitabından öğrenmek mümkündür. ‘Neden cemaat?’ sorusunu ancak bu tablonun bütününe vakıf olarak yanıtlayabiliriz:

Kendilerine bir iktidar yaratmaya çabalayan, Müslümanlığı bu uğurda sadece söylem olarak kullanan ve cüretini emperyalist pışpışlardan alan bir yeraltı örgütlenmesiyle karşı karşıyayız. Hedeflerine giden her yolu mubah gördükleri için, ABD’nin hizmetinde olmak onlar açısından bir sorun teşkil etmemektedir… Hemen belirtmekte fayda var: AKP bu ‘cemaat’ için sadece bir aletten ibarettir. AKP’de ifadesini bulan tarikatlar koalisyonu umurlarında bile değildir. Şehvetle, resmi ve gayrı resmi devletin bizzat kendisi haline gelmektedirler…

  1. İSLAMİ AKIMLAR VE TARİKATLAR: SINIFSIZ BİR ÇORBA MI?

AKP’de buluşan tarikatlar koalisyonunun da ‘cemaat’in de sınıfsal bir karşılığı var elbette. AKP hükümetinin hizmet ettiği sınıfsallık, emperyalist sermayenin oluşturduğu ‘enternasyonal’ sınıfsallıktır. Hükümete ‘sömürge tipi’ niteliğini veren de esas olarak budur. Emperyalist tekellerin çıkarlarını temsil eden yasaların paşa paşa geçirilmesi hükümetin temel misyonudur. Devlet aygıtı da bu misyon çerçevesinde yeniden şekilleniyor tabii…

Haklı olarak bir soru atılacak ortaya: TÜSİAD’da ifadesini bulan Türkiye büyük burjuvazisi buhar olup uçtu mu? Hani kapitalist devleti o ülkenin büyük sermayesi yönetirdi? Elbette Türkiye’nin o koca koca patronları buhar olup uçmadı. Ne olduğunu iyice anlamak için, buyurun, Türkiye’deki sermayenin son 10 yılda geçirdiği evrime bir göz atın. Şirket satın almalarında ve birleşmelerinde büyük bir payla yabancı sermayenin Türkiye ekonomisine dalış yaptığını, Türkiye büyük burjuvazisinin esas olarak emperyalist sermayeye tam manasıyla entegre olduğunu, dolayısıyla AKP hükümetinin hizmet ettiği gücün küçük de olsa ortağı olarak iktidarlarını koruduklarını kolaylıkla göreceksiniz. Sadece, artık Türkiye’nin şeklen de olsa egemen bir ülke olmasından hiçbir çıkarları yoktur, ellerini iç siyasetle daha az kirletmektedirler, o kadar. Hem abartmayalım: Türkiye büyük burjuvazisinin topunu bir araya getirdiğinizde, bir Shell kadar etmemektedir; hatta Shell’in yarısı bile etmemektedir!..

Büyük patronlar, en fazla, ülkedeki yaşam tarzının giderek ucube bir hale dönmesinden bireysel olarak huzursuzlanabilirler; neticede ikametgah ilmühaberleri bu topraklardaki muhtarlardan alınmaktadır.

Öte yandan, artık siyah-beyaz Türk filmlerinde olduğu gibi fakir kız – zengin oğlan kombinasyonunun hayat bulabileceği bir sokak yaşamı yoktur. Burjuvazi, kendi yaşam alanlarında steril bir vaziyette keyfine bakmakta, dışarıdaki cangılda olup biteni ancak bir safari turizmi yabancılığında takip etmektedir.

AKP teşkilatına vücut kazandıran sınıfsallığı ise, yine bir safari türeviyle, tekneden atılan bulamacı kapmak için suda çırpınan köpekbalıkları üzerinden tarif edebiliriz. İç pazarın kırıntılarını toplayıp sermaye birikimlerine eklemek isteyen geleneksel Anadolu tefeci-bezirganlarının güncellenmiş halidir AKP gövdesinde ifadesini bulan, ona hayat veren sınıfsallık.

Ne var ki, bunlar emperyalist sermayenin izin verdiği alanı doldurabilir ve kırıntı toplayabilir ancak. Çok azı büyük sermaye kulübüne katılabilecektir. Halbuki kimileri, İslami soslu sermayenin büyük burjuvaziyi tehdit ettiği rüyasını görüyor. Uzanlar mı? Uzanlar’a cezayı kesen, 2 milyar dolar dolandırdıkları Motorola’dan başkası değildir. Bu dünyada kimse ABD’yi dolandıramaz. Aydın Doğan mı? Medyadaki yeniden şekillenme sürecinde, bizzat emperyalist toplum mühendisliği çerçevesinde hizaya sokulmuştur. Doğan Grubu mesajı biraz geç almış ya da kendini yeni duruma uyarlamakta geç kalmıştır, o kadar. Tekil örnekler kaideyi değiştirmeyecektir…

Peki AKP’ye ‘gönül vermiş’ yoksul yığınlar? Doğrusu, ortada ‘gönül vermiş’ bir yığın yoktur. İslami demagojiden etkilenen ama esas olarak sadaka aracılığıyla kurulmuş saadet zincirinin sol halkasını oluşturan sefalet ve cehalet içindeki yığın, hiçbir iktidarla ‘gönül ilişkisi’ kurmaz. Aç karnını doyurma güdüsüyle günlük refleksler geliştirir, o kadar. Brezilya’da ‘sol’ Lula iktidarının dağıttığı aylık sadaka ile AKP iktidarının dağıttığı erzak ve kömür nitelik olarak aynıdır. Hiç kuşkusuz o sadakaları alıp iktidarları oylarıyla besleyenlerin niteliği de aynıdır; belirsizliktense sadakaya tamah etmektedirler…

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.

Belki İlginizi Çeker

0 yorum