Yeni Kaos Dönemi, “Amerikancılık” ve Sol

Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

15 Temmuz darbesinden sonra, hem iktidarda hem muhalefette kafalar bir gidip geldi haliyle. Bir kısmınınki ise henüz gelmedi. Bekliyoruz!

Erdoğan’ın 17/25 Aralık operasyonları üzerine sarf ettiği, “Ne istediler de vermedik?” feveranının üstüne, 15 Temmuz darbesinden sonra Milli Savunma Bakanı Fikri Işık’ın “14 yıl boyunca soruları çalmışlar!” sözünü, peşine de yine Erdoğan’ın, “Bunlara iyi niyetle destek olduk, Allah’a ve millete verecek hesabımız var” itirafını ekleyip mahkemenin kabul ettiği FETÖ iddianamesinin arasına sıkıştırsanız koca bir iktidarı yıkacak, AKP’nin iktidara geldiği günden bu yana  görev almış bütün bakanlar, başbakanlar ve iki cumhurbaşkanı için yargılama yolunu açacak dört dörtlük bir iş yapmış olursunuz ama şu an orada değiliz. Gerçi, bumerang döndü, geliyor. Ama, biz şimdi Milli Mutabakat kuruyoruz! Neye karşı? İçeride sol muhalefete, dışarıda bütün Batı’ya karşı!

Milli Mutabakat: Emrin olur!

Darbe gecesinin sabahından başlayarak, darbenin durdurulabilmiş olmasını milletin demokrasiye olan bağlılığına ve milli iradenin darbelere karşı verdiği mücadeleye bağlayan bir söylemdir gidiyor. Oysa, işin aslı hiç de böyle değil. Darbe bir tiyatro değildi elbette ama darbe sonrası, AKP’nin bütün devlet imkanlarını kullanarak seferber ettiği güruhun milli irade gibi sunulduğu bir tiyatro sürüyor. İçeride, askeri darbeye karşı ortak bir söylem oluşturulması konusunda çok sorun yok. Siyasi partilerden ve TÜSİAD’dan başlayarak, hemen hemen bütün kurumlar askeri darbeye karşı ortak bir noktada buluşuyor. İç kamuoyu, genel anlamda zaten AKP’nin beklentisinin ötesinde (ve dışında) askeri darbeye karşı önemli ölçüde tepkili. Devrimci sol da öyle. AKP’den bir farkla; Darbeyi gerçekleştirenlerin düne kadar AKP ile iş ortağı olduğu, hepimizin işaret ettiği bir gerçek. Tam bu noktada hayati önem arz eden ince bir çizgi var; O da, darbeye karşı olmakla beraber, bu karşıtlığın sadece askeri darbelere değil, aynı zamanda sivil darbelere ve gericiliğe karşı kurulmuş bir ideolojik hat olduğunu ısrarla vurgulamak ve bunu tavizsiz olarak savunmak gerekiyor.

Erdoğan’ın ‘Milli Mutabakat’ı, şimdilik demokrasi nöbetlerinde bayrakla mangal yelliyor! Bu yüzden, çantada keklik MHP’nin yanına CHP’yi de ekleyerek muhalefeti kendi etrafında konsolide etme çabası, Erdoğan’ın beklediği sonucu vermiş değil. Bu çabanın asıl hedefi ise iç kamuoyundan çok dış kamuoyudur. Daha da ötesi bu çaba, darbede parmağı olduğu varsayılan (başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere) dış güçlere karşı bir direnç hattı oluşturma ve gövde gösterisi yapma ihtiyacının gereğidir. Gösteri tamam ama henüz gövde yoktur!

Emperyalizmin Sopası!

Erdoğan, Neo-Osmanlı motifleriyle süslü bir güç vurgusuyla güttüğü politikalarda, şimdilik mümkün mertebe bir Milli Mutabakat havası estirmek ve iç kamuoyunu konsolide etmek hevesiyle önemli ölçüde yelkenleri indirmiş görünüyor. Mesela “başkanlık” demiyor ama zaten OHAL ve KHK’lerle fiilen zorladığı başkanlığı daha görünür hale soktu bile. Dışarıya karşı ise, İtalya’dan Almanya’ya, AB’den ABD’ye bütün batıya karşı büyük bir tepki ile dünya kamuoyuna darbe karşısında ne kadar yalnız kaldığını ve mağduriyetini arabesk bir ajitasyonla ispat derdine düştü.

Oysa, ABD ve AB daha çok darbe sonrası gelişmelere ve OHAL’e dikkat kesilmiş durumda. Uluslararası sermaye ve derecelendirme kuruluşları dahil. Bir büyük kırılmanın daha kapıları, ekonomide “yüksek risk” uyarılarıyla açılıyor. Bu da, ABD ve AB’yi darbeye arka çıkmakla itham eden tutumların yanına eklenmesi gereken ayrı bir kritik başlık. S&P’den sonra, sayılı günler içinde Moody’s de benzer biçimde notun düşürülmesine eşlik eden bir “yüksek risk” anonsu geçerse, sırf otomotiv sektörünün yüzde 30 daraldığı, ilk 500 firma içindeki devler dahil işletmelerin iflas erteleme kuyruğuna girdiği ekonomideki serbest düşüşün önünü almak, yüzerek Amerika’ya gitmek kadar güçleşir

Gerçi, iflas erteleme de yasaklandı. İflas edecek olan etsin, deniyor. Bu bir tufan işaretidir. Bu tip durumlarda, emperyalizmin sopası diyebileceğimiz bu kuruluşların açıklamaları da Mehmet Şimşek’in açıklamalarının tersine belirleyicidir ve iktidar üzerinde etkili bir müdahale aracına dönüşebilir. Erdoğan, devletin şirket gibi yönetilmesi gerektiğini söylemişti. Yönettiği şirket batıyor!

Wanted: Fethullah Gülen!

Erdoğan, darbe gecesinden bu yana uyumuyor olmalı; Cemaate yönelik yoğun bir tasfiye harekatı başladı. Bütün bağlantıları, kurumları, şirketleri çökertiliyor. En büyük işveren olan devlet, 100 bine yakın insanı kapının önüne koydu. Gülen’in iadesi konusunda, mahkemece kabul edilen FETÖ iddianamesini de içeren dosyayla beraber iki bakan ABD’ye gönderiliyor. Kendilerince, olmayacak duaya amin demek için değil. ABD ile aralarında göze alamayacakları bir kırılma kaçınılmaz hale gelirse (ki gelecek), yine gerek iç kamuoyuna gerekse dış kamuoyuna sunacakları tezlerden biri bu olacak! ABD’nin Fethullah Gülen’e yardım ve yataklık etmekle suçlanması, dahası darbenin arkasında ABD’nin olması tezi,

– ABD ile müttefik olmanın gereklerini çiğnemiş olması
– Uluslararası savaş suçu ve mali suçlar
– Ve, Reza Zarrab davası

nedeniyle köşeye sıkışan Erdoğan’a alan açabileceği düşünülen tek tutar dal olma özelliğini taşıyor. Göze aldığından mı? Hayır. Mecbur kaldığında kullanmak üzere bir can simidi olarak, bu böyle. Kurtarır mı? “Evet” demek için aptal olmak lazım. Peki, amaç? Amaç, bu noktaya gelene kadar geçecek süre içinde kapağı “Rusya, İran, Çin” eksenine atmak! Kapağı bu eksene uydurmak mümkün mü? Çok zor; Kapak yamuk!

Hatırlayalım:

– Siyasal İslam’ın Ortadoğu’da çöktüğü, ABD’nin Cenevre Görüşmeleri’nden bu yana manevra yapıp durduğu süreçte Erdoğan’ın, kurmaya çalıştığı Siyasal İslami hegemonyaya daha çok sarılması,

– ABD’nin darbe demediği darbe yüzünden, hem Mısır’ın yeni yönetimi hem ABD ile (ABD’nin uyarılarına rağmen) karşı karşıya gelmesi,

– Suriye politikasında ABD ile tamamen ters düşmesi, bu sürecin aynı zamanda ABD ile müttefik olan AB’yi de uzaklaştırması, IŞİD ve El Nusra (Şam Fetih Cephesi)’ni koruyan, kollayan, destekleyen bir hat izlemesi, diğer taraftan ABD’nin müttefik gördüğü YPG’yi terörist ilan edip terör listesine alınması için ısrar etmesi,

– İran ambargosunun delinmesi…

Bunlar, Erdoğan’ı ABD ile karşı karşıya getiren en temel faktörlerdi.

ABD ile, ileride su yüzüne çıkacak çatışmalardan biri olarak kayda geçmesi gereken bir önemli nokta da, devam eden Zarrab davası.

15 Temmuz’la beraber, bu ciddi gerekçelere (aslında ABD’den gelecek baskılara karşı aynı zamanda bir kalkan olarak kullanmak üzere) “Fethullah Gülen’in iadesi” başlığı da Erdoğan eliyle eklendi. İade edilmeli mi? Elbette. Edilir mi? Çok zor. Ama Erdoğan, şimdiden bu niyetini açıkça ortaya koyacak dozda bir çıkışla Fethullah Gülen üzerinden “müttefik” ABD’ye karşı ağır ithamlarda bulunmaktan geri durmuyor. Birden bire anti-emperyalist olmadığını bildiğimiz Erdoğan’ın ABD’ye karşı bu tavrı, sık sık rüyasına girdiğini tahmin edebileceğimiz Mursi’de kendisini görüyor olmasının huzursuzluğundandır!

İşin esası, İncirlik Üssü’nü kapatmayı ve NATO’dan çıkmayı masaya koy(a)mayan bir Erdoğan/AKP yönetiminin efelenmeleri boştur. Bunları masaya koymaması sürdürdüğü Amerikancı tutumdan mı? Hayır. Şimdilik göze alamadığından!

Kandırılmak, fıtratlarında var!

OHAL üstüne ekilen KHK’lerle TSK üzerinde yürütülen operasyonlar, Erdoğan’ın beklediği “güvenli” hareket alanını oluşturmaktan çok uzaktır. Mukavvadan bir yeni iktidar tasarımı ile, gelecek büyük dalgaları aşma imkanı yoktur. Paranoya Saray’ı kuşatmıştır. Dağılma kaçınılmazdır ve başlamıştır.

Erdoğan’ın “Tanıyamadık, çok destek olduk!” itirafıyla beraber FETÖ iddianamesinin içerideki ayağı, eskilerden başlayarak AKP içine yönelecek yeni bir dalgadır. Dağılmayı daha görünür kılacak adımlardan biri de budur. AKP genel merkez binasına Atatürk posteri asarak dağılmışlığın üstü örtülecek gibi değil.

İsrail ve Rusya ile başlayan sözüm ona iyileşme ve ilişkileri düzeltme girişimleri tam bir fiyaskodur. İsrail, Ortadoğu’daki en güvenilir müttefikinin Mısır olduğunu açıkça ilan ettikten sonra, Erdoğan her ne kadar Mısır ve Suriye’yi ilişkileri iyileştirmek için sıraya koymuş olursa olsun, bu çabaların onun beklediği sonuçları doğurması imkanı yoktur.

Son olarak Suriye ordusu, Rusya ve YPG’nin -ve tabii dolayısıyla ABD- ortak operasyonuyla kuşatılan Halep meselesi de, Erdoğan’ın ABD ve Batı’ya karşı üstü örtülü “Rusya’ya giderim” blöfünü iyot gibi açığa çıkaran bir vakadır. Dışişleri’nin, kuşatmanın hemen ertesinde BM’yi güya sivil katliamına karşı göreve çağıran açıklaması, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu, dedirtmiştir. Oysa, bu çağrıyı kale bile almayan BM, kuşatmadan ve üçü sivil halkın biri teslim olacak cihatçı katillerin geçişi için olmak üzere açılan dört koridordan duyduğu memnuniyeti ifade etmiş ve Türkiye’nin talebini açığa düşürmüştür. Kuşatma sonrası, El Nusra’nın Halep’te kimyasal silah kullanımıyla ölen beş sivil ise durumun vahametini bir kez daha ortaya koymuştur. Erdoğan, bu noktada bile El Nusra’yı koruma gayesinden vazgeçmeyen bir tutumla sadece ABD ile Suriye politikasında çatışmaktan geri durmuyor, aynı zamanda, giderim dediği Rusya ile de aynı gerekçeyle çatışmalı bir noktaya sürükleniyor. Kaldı ki ABD, Suriye’de Rusya’nın belirlediği çizgiye evrileli hayli zaman oldu.

Yaklaşmayın, yakarım!

Erdoğan, varlığını borçlu olduğu müttefikleriyle köprüleri attıkça içeriye yoğunlaşacak. Şişirmek istediği Milli Birlik balonunu uçurmak, ekonomik krizin derinleşmesiyle sürdürülebilir olmaktan çıkacak. “Milli Birlik” derken bile dışarda tuttuğu HDP şahsında, Kürtlerle artacak gerilimin de getireceği yükle Saray’a hapsolacak bir sürecin sonuna yaklaşıyor! Kaos büyüyor. Erdoğan küçülüyor. Gücünü yitirdiği ölçüde bir yandan gerilimi artırmaya yönelecek, bir yandan oluşacak baskının kendisine sirayet etmesini engellemeye çalışacak. Bunu, içeride ve dışarıda sağlamanın farklı varyasyonlarını izleyeceğimiz bir döneme girdik.

Erdoğan’ın “Cemaati tanıyamadık, çok destek olduk” sözleri itirafçılığın bir ön adımı değilse, AKP’nin kendi içine dönecek bir bıçak ucudur. Ve bu bıçak ucu, bu saatten sonra “yaklaşmayın, yakarım” saldırganlığıyla herkese dönebilir!

Ve, şu Amerikancılık!

Erdoğan, bir İslami dikta kurma hevesi uğruna Şam yollarında bozdurup bozdurup harcadığı “Amerikancılık” rolünün dibini sıyırdı. Artık, Amerikancılık Erdoğan için içi boş bir konserve kutusudur! Tekmeyi basın. Ses gelir ama içi boştur.

Erdoğan’ın sadece ABD’ye değil, “Erdoğan’ın Amerikancılığıyla mücadele etmeliyiz!” diyen Kemal Okuyan başta olmak üzere kimi ‘komünist’lerimize attığı kazık da büyüktür. Kaçak Saray’da cumhurbaşkanlığının üstüne kaçak başkanlık katı çıkmak için Amerikancılığın dibini sıyırıp boş bir konserve kutusu gibi ortalığa bıraktı. Dahası, boş konserve kutusunun kapağındaki halkaya ip bağlamış, perde arkasından çekiştirerek tıngırdatıp duruyor. Bundan sonra üstüne atlayan olur mu, bilmiyorum!

Bu arada, Amerikancılık demişken “Türkiye Solu’nun Havuz Problemleri-1; Ortadoğu ve Amerikancılık” başlıklı yazımda, “Artık, Erdoğan Amerikancı değildir, Erdoğancıdır” tezini işlediğim için azar işittiğim Ender Helvacıoğlu’nun “Dünyaya Kafa Tutan Adam” başlıklı yazısını anımsadım! Peşinden yazdığım “Türkiye Solu’nun Havuz Problemleri-2; Amerika’ya Kafa Tutan Proteus!” başlıklı yazımda konuyu biraz daha açmaya çalıştım. Şimdi, Erdoğan’ın Amerikancılığını boş bir konserve kutusu olarak buraya bırakıyorum. Bakmak isterse, içinde ne gördüğünü bir de kendisinden dinleriz.

Bu arada, ilgili yazısında Homo Sapiens’in Afrika’da ortaya çıkmasını Amerika’ya kafa tutma ihtimaline bağlayan Helvacıoğlu’nun, ALPHA67B yıldızından gelen sinyalle ilgili yorumunu da merak ediyorum. NASA kriptoloji uzmanları, gelen mesajın “Deneme bir, iki, üç” gibi anlamsız kelimelerden oluşmasını bir talihsizlik olarak değerlendirdi. Yoksa, ALPHA67B bize Amerika’yı protesto eden bir slogan göndermiş olabilir mi?!

Perde üstümüze yıkılmadan!

Erdoğan’ın 15 Temmuz öncesine göre çok daha güçsüz, bütün dayanaklarından yoksun ve zayıf olduğu yeni durum nedeniyle süreç, daha büyük kırılma ve gürültüler yaratacak aşamaya geldi. Artık Türkiye, farklı varyasyonlarda bir dizi müdahaleye açık haldedir. Erdoğan’ın, kendisini korumaya almak üzere örgütlemeye çalıştığı Milli Birlik girişimi, 7 Haziran’dan beri oynadığı oyunun son perdesidir.

Etkinliğini yitiren meclis muhalefeti, AKP’nin safında taraf olacak herhangi bir adımın faturasını hem kendisi öder, hem topuma ödetir. CHP, Saray’ın Milli Birlik oyunlarına karşı uyanık olmalı, “Askeri darbeye karşı çıkalım” derken fiilen yürütülen sivil darbeyi silikleştirmesine göz yummamalı, gericiliğe karşı mücadele konusunda da aktif rol üstlenmelidir. CHP’nin solcu milletvekilleri ve tabanının ilerici kesimleri, gelgitler yaşayan CHP yönetimini bu yönde uyarmalıdır. HAZİRAN’ın müdahil olmasıyla AKP’nin püskürtüldüğü Taksim Cumhuriyet ve Demokrasi Mitingi, CHP’nin kendine gelmesinin bir ilk adımı sayılmalı ve bundan sonraki politikalarını bu çizgi üzerinden sürdürmelidir. HDP, kendisini sürekli dışlayan Erdoğan/AKP’den çözüm için icazet bekleyen edilgen konumu terk etmeli, Türkiye Solu ile beraber askeri/sivil darbelere ve gericiliğe karşı oluşturulacak ortak mücadele platformlarında birlikte eylem ve mücadele pratiğine girmelidir.

Türkiye Devrimci Solu, olası faşist saldırılara karşı özsavunma da dahil olmak üzere yerel dinamiklerini ve HAZİRAN meclislerini temel alarak mücadeleyi genişletmelidir.

Ülke kaosun ağzındayken, muhalefetin fiilen kurulması ve harekete geçirilmesi için Taksim’e yeni bir müdahale beklemeyelim!

Yeri gelmişken onu da hatırlatalım: Taksim’e o kışlayı zor yapar!

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.

Belki İlginizi Çeker

0 yorum