Yalarım yutarım efendim…

Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

REDaktif yazılarına başlıyoruz ama önce bazı tarihsel hatırlatmalara girişeceğim, demiştim. Aşağıdaki yazı, 2011 senesinin Haziran sonu itibarıyla LeMan dergisinde yayımlanmış bir yazıdır. O dönem medyada fantastik günler yaşanıyor, medya köşelerinin bir sürü omurga sorunu bulunan ismi seferberlik halinde AKP ve Fethullah Cemaati’ne nasıl yaranacağının hesabını yapmaya başlıyordu.

Şimdi bu utanmaz isimler, Fethullahçı Terör Örgütü muhabbetinin borazanlığını yapıyorlar. Bundan tam beş sene önce ise, Fethullah Gülen ‘Hocaefendi’lerinin uzattığı eli öpmek için birbirleriyle yarışıyorlardı! Tabii en başta Ertuğrul Özkök… Sonra, Serdar Turgut, Cüneyt Özdemir, Ferhat Boratav… Cüneyt Özdemir… Melih Altınok, Yiğit Bulut… Ve bunların masalarının eğlencesi Oray Eğin… Şimdi hepsi birden ’15 Temmuz şehitleri’nin ruhuna el fatiha muhabbetinde birleşip tekbir getiriyorlar… Bakınca insanın midesi kaldırmıyor… Neyse, fazla uzatmadan Haziran 2011’e gidelim ve o dönem Okyanus Ötesi’nin elini öpen medya tosunlarına hep beraber bakalım…

————————————————————————-

YALARIM YUTARIM EFENDİM…

Malum, son günlerde bir ‘uzatılan eli öpme’ hali var medyada. Önce Türk medyasının öncü ismi Ertuğrul Özkök, “Okyanusun ötesiyle yapılan sohbetten sonra uzatılan eli havada bırakmak istemiyorum,” diye beyanatta bulundu… Herkes Ertuğrul Özkök’ün birileriyle el sıkıştığını zannediyordu ama iş daha başkaydı; Özkök uzatılan eli öpmüş, başına koymuştu çoktan. Arkasından devamı geldi tabii. Herkes el öpme sırasına girdi…

Misal Oray Eğin… Yeryüzünde kapladığı hacmin fazlalığı beni ilgilendirmez, nazarımdaki fikri hacmi matematiksel olarak ihmal edilebilir boyutta olduğu için, şimdiye dek muhatabım olmadı, bundan sonra da olmayacak. Lakin onun girmiş olduğu hallere dikkat çekmek istiyorum. Oray Eğin, öyle Pişekar kadrosundan ulusalcı tosunlar korosuna katılıp yüksek perdeden kanon yapmayı, kah orduyu göreve çağırıp, kah ‘Cemaat’e laf dokundurmayı kolay bir iş sanmıştı. Boyunu aşan laflar ediyor, o lafları kaldırıp kaldıramayacağını hesap etmek aklına bile gelmiyordu. ‘Renkli’ simalarla akşam gezmelerinin magazin basınına düşmesi kendisini türlü elem ve kederden muaf bırakır sanıyordu kuşkusuz… Bunlar böyledir. Özel hayatlarında cüzdanlarının kendilerine sağladığı güvenle yaptıkları her türlü şımarıklığı ‘kamusal’ hayatta da yapabileceklerini sanırlar, siyasete dair kaldıramayacakları laflar ederler ve işte o andan itibaren kafayı duvara toslarlar. Peki sonra ne olur? Bu memlekette gerçekten muhalefet etmek, afedersiniz, büzük istediği için ve onlarda o büzük olmadığı için, kafayı tosladıkları ilk duvarın önünde diz çökerek af dilerler…

Nitekim, Oray Eğin’in fazlasıyla feyz aldığı Soner Yalçın iktidarın tahammül sınırları ötesine geçip Ergenekon davasından tutuklandığında, memleket medyası açısından yeni bir merhale başladı. Soner Yalçın’ın ve Oda Tv’sinin bertaraf edilmesi, kendileriyle ilgili bir durum olmanın ötesinde, medyaya verilen yeni bir gözdağıydı. Bir zamanlar Türkiye’nin en etkin gazetesi olan Hürriyet’te yazmak bile artık kimseyi dokunulmaz kılmıyordu. Çizgiyi aştığınız anda, derdest edilip Silivri’deki davaya eklemleniyordunuz işte! Oray Eğin bu korkunç hakikatin farkına vardığında, vakit kendisi için pek geç olmuştu. Şimdi korkusundan memlekete gelemiyor. Kaderin acı cilvesi işte. Okyanus ötesinde, berisinde dolanıyor…

Yazdıklarından öğreniyoruz ki, Türkçe Olimpiyatları denen ‘cemaat müsameresi’ için davetiye almış. Yüreği pıt pıt atıvermiş birden. Çok anlam yüklemiş bu davetiyeye. “Benim için bu davetiyenin simgesel bir önemi var. Üstelik daha Başbakan balkondan ‘helalleşme’ çağrısı bile yapmadan göndermişler, ben bunu bana uzatılan bir el olarak yorumlarım,” diyor. “Ben bana uzatılan elin kıymetini biliyorum. Bunu kopan diyaloğun yeniden inşası için temiz bir sayfa olarak yorumluyorum. Bu diyalog çabasının benimle sınırlı kalmayacağını da ümit ediyorum. Aynı elin her kesime uzanmasını diliyorum,” diyor… Ya, işte böyle. Ver elini öpeyim Fethullah Emmi!..

Adı bunların meclisinden dışarı, Maksim Gorki, kendini kartal zanneden, lakin yerden ancak birkaç karış havalanabilen horozların o trajikomik halini yazmıştı zamanında. Bu memlekette kendinizi olmadığınız bir şey zannederseniz, göbek üstü yere çakılırsınız ve halinizle kafa yapan da hemen bulunur. Nitekim iktidarın bordrolu kalemi Engin Ardıç, bu tuhaf ruh haline daha havadayken voleyi çakıverdi: “Bizim tosun seçimin hemen ertesi günü yüz seksen derece döndü… Acaba kaseti zamanaşımına mı uğradı, yoksa Bedrettin Dalan gibi ‘yurda dönmek için tutuklanmama garantisi’ mi istiyor? Vermezler, boşuna umutlanmasın. Hele bir gelsin, iki kat iç çamaşırı, iki paket sigarası benden. Pardon, GString mi olacaktı, fırfırlı mı, fistolu mu?”

Tabii Engin Ardıç’ın bu lafları, memleket medyasının içler acısı halini ortaya koyuyordu. İşin cinsiyetçi kısmına hiç girmeyeceğim… Medyada da her kıraathanede bulunan cinsten iktidarsız ihtiyarlar vardır ve karşılıksız çek misali onun bunun kıçıyla başıyla uğraşırlar, arada mevzu kaynar. Biz mevzuyu kaynatmayalım. Burada mevzu, Engin Ardıç’ın alenen beyan ettiği ‘tutuklanma’ ve ‘kaset’ vakasıdır. Belli ki, Engin Ardıç yargı süreçlerine vakıftır. ‘Kaset’lere de öyle… Kimin tutuklanacağını, kimin ne kaseti olduğunu biliyor… Hiç şaşırtıcı değil. Başbakan seçim meydanında, “Kaseti internete bugün yarın düşer,” diye nutuk atıyorsa bu ülkede, birileri bize kıçını açıp gösterse ve, “Hadi meramını buna anlat!” dese yine şaşırmayacağız.

Artık yaşanan toplu halvet halinin üzerini örtmeye bile lüzum görmüyorlar. Bundan bir süre önce, ‘Medyada kimler tasfiye olacak, kimler kalacak’ başlıklı bir tartışma açılmış, o güne kadar ‘dokunulmaz’ sanılan isimlere ömür biçilmeye başlamıştı. Ertuğrul Özkök’ün, genel yayın yönetmenliğini yaptığı ‘amiral gemisi’ Hürriyet’in başından, televizyondaki ‘star’ yarışması jüriliğine uzanan hikayesi de böyle başladı. Evet, Ertuğrul Özkök, tasfiye edilenler kervanının en yaldızlı ismidir ve tıpkı Bülent Ersoy gibi, bir eğlence nesnesidir artık. Hey gidi günler hey!..

Medyanın parlak çocuklarının katar katar Pensilvanya’ya el öpme turları düzenlemesi de aynı sürecin parçasıdır. Serdar Turgut, Cüneyt Özdemir, Ferhat Boratav ve Bejan Matur, bilet parası cemaat tarafından ödenen Pensilvanya turunda Fethullah Gülen’le kahvaltı yapma şerefine nail olmuş, Fethullah Gülen de her birine kendi imzası bulunan birer kol saati hediye etmiştir. Kol saati!.. Ne kadar manidar!.. Malumunuz, ‘kol saati’, eski delikanlı argosunda ‘şaklatarak el hareketi çekmek’ manasına gelir. Büyük medyada pek ‘delikanlı’ kalmadığı için, mesajın pek de algılandığı kanaatinde değilim ama ‘Hocaefendi’ hareketini çekmiştir.

‘Kafile’deki Bejan Matur’u geçelim… Manzume bile yazamayan, lakin Zaman gazetesine kapılanıp, cemaatin Kürtleri kafalama –beyhude- girişimi dahilinde hisli yazılar yazdırıldığı için ‘kadın şair’, ‘kadın yazar’ diye cilalanan Matur, Pensilvanya’da ya çeşni niyetine bulunmuş, ya da birilerinin başının etini yediği için, ‘hadi bu da aradan çıksın’ kabilinden ‘kafile’ye iliştirilmiştir. Mesela Ferhat Boratav farklıdır; fani vatandaş tarafından pek tanınmasa da televizyon haberciliğinin kritik noktalarında oldu hep. Serdar Turgut’un durumu da herkesin malumu. Hürriyet’in köşesi, Akşam’ın başı, Habertürk’ün kıçı… Öyle dolaşabilen biri… Lakin daha da önemlisi, Silivri’de tutuklu Soner Yalçın’ın –bir zamanlar- kankalarındandı. Şimdi inzivaya –hizaya diye de okunabilir- çekildi, o fevkalade ‘mizah’ kabiliyetiyle köşe dolduruyor…

Ve Cüneyt Özdemir… Hani o çok ‘etik gazeteci’ halleri var ya bu arkadaşın, mazisini kulağından tutup çıkardığımızda ve ‘5N1K’ sorgusuna tabi tuttuğumuzda, hoş neticeler çıkıyor. Kim: Cüneyt Özdemir. Ne: İliştirilmiş gazeteci. Ne zaman: ABD’nin Irak işgali sırasında. Nerede: ABD ordu birliklerinin yanında. Nasıl: Akredite olarak, kumanyaya bağlanarak. Neden: O öyle biri de o yüzden…

Bir ara Cüneyt Özdemir’in de yediği içtiği ayrı gitmezdi Soner Yalçın’la ve –her ikisinin de- pişekarı Oray Eğin’le. Lakin Cüneyt Özdemir uyanık. ‘Etik’ gevelemelerini bir an olsun terk etmeden, lakin o güne kadarki pozisyonlarını dikkatle kaydırarak, uzatılan eli öpme turuna katılıp hac vazifesini de yerine getirerek, ‘bembeyaz bir sayfa’ açtı kendisine. Bakınız, bu Birgün’den Taraf’a transfer olan Melih Altınok’un ya da ulusalcılığın manifestosunu yazmaktayken birden “Fethullah Gülen Türkiye’ye dönmelidir!” bayraktarlığına kadar zıplayan Yiğit Bulut’un vülger tarzlarından çok farklı, çok daha kolpa bir tarzdır…

Uzun lafın kısası, medyada bir süredir ‘okyanus ötesi önünde hizaya geçme, el öpme, hatta öpme ne kelime, yalayıp yutma’ hali yaşanıyor. Patron medyasında tutunmak isteyen herkes aynı tezgahtan geçiyor. Ya seve seve, ya da tecavüze uğrayarak… Aslına bakarsanız, bunların bir bir teşhir ve tasfiye olması son derece hayırlıdır. Memleketin bu hale gelmesinde payları büyüktür. Ve bazı saftirik ulusalcıların hayallerini yıkmak pahasına belirtmeliyim ki, patron medyasında bu iktidara karşı haysiyetli bir duruş sergileyecek ne adam vardır, ne de alan…

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.

Belki İlginizi Çeker

0 yorum