Hüzünlü bir ‘hayat’ hikayesi…

atik_kagit_iscileri

Hayatın bi yerlerine cuk oturan, bi dünya tahlil, tespit, analiz, çözümleme, değerlendirme cümleleri biliyoruz. Kimisi atalar tarafından sarf edilmiş epeski zamanlardan bize ulaşan söz dizgeleri, ki bu ataların kim olduğunu bilmesek de ne kadar tutarsız olduklarının farkındayız. “İti an çomağı hazırla” ile “İyi insan bahsi üzerine gelir”, takdir edileceği gibi hemen hemen aynı durumlar için kullanılır ve emin olun ikisi de aynı ata tarafından lafı kıvırıp zevahiri kurtarmak adına ortaya atılmış iddialardır.

Kimisi, kocaman insanların kurduğu felsefi cümlelerdir. Hepimizin ezberinde bu sözlerden en az beş-on tane vardır. Ne manaya geldiğini uzun uzadıya sorgulamasak da vakit denk düştüğünde yumurtlar gibi koyarız ortamın orta yerine. Hem de fi yakalı olsun diye biliyorsak ecnebi dildeki karşılığını da kullanarak. Misal benim Latincesini net bir şekilde aklımda tuttuğum, velaTin latin kimdir, nerede var olmuştur gibi sorulara verecek hiçbir cevabımın olmadığı; Nihil humanum mihi alienum est diye bir söz öbeğim vardır, “İnsana dair her şey kabullenilebilir,” şeklinde de kafadan çevirisini yaptığım. Uyarını uymazını düşünmeden herhangi bir futbol tartışmasında da koca koca adamların koca koca fi kirleri çarpıştırdığı bir yerde de dillendirip, milletin anlık şaşkınlığını sıkı laf etmiş olduğuma yorarım.

Kimisi de bir şekilde şurada burada tanışıklığımız bulunan kimselerden çoğu kez beklemediğimiz zamanlarda duyduğumuz hikmetli laflardır. Buna örnek veremeyeceğim, hemen hepsi erkek egemen fikriyatın cinsel çağrışımlı ahlaksız tüyolarıdır.

Şimdi müsaade ederseniz ben de bu tarz bir tespit tümcesi yaratmak istiyorum. “Dikkat etmeden yanından geçip gittiğimiz bi dünya mevzu dikkatimizi çektiğinde içimizi acıtabilir.” Biliyorum pek olmadı, biraz uzun oldu sanki, biraz da duygu sömürüsü taşıyor gibi ama idare ediverin artık.
Peki, nereden çıktı şimdi böyle okkalı söz söyleme ihtiyacı? RED’de de kısmen yayınlanan, katı atık emekçilerinin dertlerinin anlatıldığı belgeselinin hazırlık aşamasına ucundan kıyısından tanıklık ederken daha önce böylesi bir işin varlığından dahi pek haberdar olmadığımın farkına vardım. Öyle ya, günde ya da gecede birkaç kere gördüğüm, iki tekerlekli el arabalarıyla sokaklarda dolaşan her yaştan insanlar vardı ve hiç de dikkatimi çekmemişti. Bir araya gelerek oluşturdukları derneğin başkanı Ali Mendillioğlu’nun anlattıklarını dinlerken bu işin varlığının dikkatimi çekmeyişinden utanmıştım.

Utanç…

Şimdi aşağı yukarı aynı utancı bir şekilde dikkatimi çeken -ve belki de ufak bir kasabada yaşadığımdan dolayı bu denli geç çeken- başka bir işkolu için yaşıyorum. Başlangıç tarihini kesin olarak bilmesem de sonradan sonraya geliştiğinin farkında olduğum taşeron şirketler aracılığı ile hiç de hafifsenmeyecek bir sömürü çarkı dönüyor memleketimizde. Hastanelerde, bankalarda, resmi sıfatı taşıyan yığınla kurumda temizlik, güvenlik ve yemek hizmetleri artık hep bu taşeron şirketlere devredilmiş.

Eski zamanlar hatırlandığında bu gibi hizmetlerle yükümlü kimselerin kurum ya da kuruluşların kendi bünyelerinde istihdam edildiği biliniyor. Her dairenin müstahdem ya da odacı ismiyle anılan bir görevlisi oluyordu temizlik görevinden sorumlu. Bankalarımız ya da hastanelerimiz bu kadar özel değilken bekçileri yahut maaşlarını kendilerinin ödediği güvenlik görevlileri vardı. Keza yemekhanesi bulunan her yerin aşçısından bulaşıkçısına kendi elemanlarından oluşan görevlileri vardı. Sonra hangi zerzevatın aklına geldiyse bu hizmetlilerin kendilerine yük olduğu fikri, ağalar beyler vasıtasıyle kanununu kitabını geliştirerek anılan şekilde bir teamülün oluşmasını sağladılar. İnsanların kursağına giren iki lokmadan birinde gözü olan mevki-makam sahipleri başlangıç aşamasında türettikleri gerekçeleri şimdi de sayıp döküyorlardır kendi ahlakları merkezinde. Efendim vasıfsız kimselerin bir şekilde kadroya doluşturulduğu şikayetinden tutun da ehil kimselerin sayılan memuriyetleri daha layıkı ile yerine getirdiğine kadar bir alay neden sayabilirler bu prosedürün gelişmesine. Etrafta dönen her dalaverayı kendine dokunmadığı için kabullenmeye hazır nüfus yoğunluğu konusunda sıkıntı yaşamadığımız için de akla yatar bulacaklar vardır bu sayılacak mazeretleri.

Tabii o açıdan bakınca mazur gösterebilecekleri bu şekil, dışının değil de içinin yaktığı kısma bakılınca kimlerin ekmeğine bal–kaymak sürüldüğü açığa çıkıyor. Hiçbir taşeron şirket çalıştırdığı kimselere asgari ücreti aşan bir maaş vermiyor. Sonra işin kitabına uydurulması kısmında birkaç ayda bir işçilere kağıt üzerinde işe girdi çıktı yaptırılıyor ki kıdem falan yürümesin. Kimsenin umursamadığı oranlarda bir işsizlik gerçeğimiz de olduğundan, abiler al takke ver külah gayet rahat oturdukları yerden ve birilerinin ekmeğinden çalarak para kazanıyorlar. Bu taşeron şirketlerin kimler tarafından kimlere kurdurulduğu ve bu hizmetlerin devri aşamasında ihalelerin hangi yeterliğe karşılık bu şirketlere verildiği apayrı bir bilinmez.

Bir şekilde buraya bulaşmış ve hepsi birbirinden şekilsiz ve iğreti üniformalarla kıyafetlendirilmiş bu taşeron şirketlerin elemanlarının rahatsız olunacak yerleri de hiç farkında olmadan beliren davranış şekilleriyle ortaya çıkıyor. Şimdi bu özel hizmetlilerin var olduğu her yere işi düşen kimse en evvel bu hizmetlilerle bir ilişki kurmaya bakıyor. Çünki herkes herhangi bir şekilde işini gördüreceği kimse olarak o iş ile ilgilenmesi gerekenlerin ilgisini çekmenin zor olduğunun farkında. Ne hikmetse bir hasta ziyaretinde, ya da bir havale göndermede veya bir dosya takibinde insanlar hiç zorlanmadan bu elemanlardan yardım talep edebiliyor. Ve onlar da bu talepleri çokluk geri çevirmiyor. Yok, düşünüldüğü gibi iyilik yap denize at yollu ulvi bir beklentisi yok kimsenin. Gayet net bir şekilde atılacak bir çorba parasının, sıkıştırılacak ufak çaplı bir sakalın yüzü suyu hürmetine gösteriliyor bu alaka. Ha, rahatsız ediciliği neresinde derseniz, alt gelir düzeyi diye tabir edilen kitlelerde bir bahşiş kültürü oluşmasında. Toplumsal bir aradalığın bu kadar kör gözüm parmağına çıkar üzerine inşa edilmesi, çıkar ne kadar küçük olursa olsun tehlikeye girdiğinde insanların aralarına karakediler sokacaktır herhalde. Ve bu kaçınılmaz son da insani duyarlıktan öyle ya da böyle nasiplenmiş kimseleri rahatsız etmek zorundadır.

Antre, hayat…

Benim çapım, toplumsal kalibrem kendimin de farkında olacağım kadar ortada. Bu yüzden kimseye bu rahatsızlıkların giderilmesi, gözümün gördüğü kadarıyle tespit edebildiğim bu veya daha bir sürü çarpıklığın giderilmesi hususunda sloganvari cümlelerle gaz vermek haddim değil. Bakmayın siz böyle eline meşale alıp öne düşmüş adam edasıyla yığınlara yönelik cümleler kuranlara, sözden oluşturulan çomaklar çarkına çömdüğüm düzene kürdan mesabesinde. Nihayetinde herkes kendi önünü süpürmek zorunda. Ve tuhaftır herkesin süpürgeye davranmasını salık veren adamların çoğunun kendi hayatlarını bok götürür. Hayatı burada ömür manasında kullanmadım yanlış anlamayın. Bilen bilir, antre sözcüğü dilimize yerleşmeden önce evlerin giriş kısmı hayat kelimesiyle isimlendirilirdi.

Sizin anlayacağınız, böyle biraz dikkatli baktığımızda mide suyumuza merdane pek de ufak olmayan yoğun sinekli bir zamanda yaşıyoruz. Az yukarıda imal ettiğim vecizede de belirttiğim gibi sineklerin neden ve nereye yığıldığına dikkat edersek hiç değilse kendi tabanlarımıza pislik bulaştırmayız.

Kasım 2010

Belki İlginizi Çeker

0 yorum