Troçki cinayetinin 76. yılı münasebetiyle

Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

Genç bir devrimci namzetinin duyduğu coşku, farklı motivasyonlarla, farklı gerekçelerle, açığa çıkmış olabilir. Ama bu coşkunun içinde adaletsizliğe, zorbalığa, sömürgenliğe karşı öfke, özgürlük ateşi, eşitlik arzusu vardır. Genç devrimcilerin, sola ilgi duyan genç işçi ve öğrencilerin çoğunluğu, Marksizme masa başı okumaları, kolejli değerlendirmeleri ve entelektüel sohbetlerden değil, bu öfkeden ve içlerindeki özgürlük ateşinden dolayı ilgi duyar. Hemen hepimiz, devrimcilerle ilk temasımızı, önümüze ilk çıkan ve bizim coşkumuza yanıt veren, olumlu örnekler olarak gördüğümüz abilerimiz, ablalarımız aracılığıyla kurmuşuzdur.

Peki ya sonra?..

Sonra ne yazık ki sola bulaşmış ve bizim adaletsizliğe, zorbalığa, sömürgenliğe karşı öfkemizle, özgürlük ateşimizle, eşitlik arzumuzla hiç de ilgisi olmayan davranış biçimlerinin kronik birer hastalık olduğunu fark ettik hepimiz: Sol içi çatışmalar, ayrılanları dövmeler, eleştirenleri tasfiye etmeler… Devrimci dayanışmanın en yoğun yaşanması gereken cezaevlerinde gerçekleştirilen cinayetler, örgüt içi infazlar… Bütün bunlar nasıl girdi işin içine?

Hemen söyleyeyim, tüm bu saydığım davranış biçimleri Marksizme yabancıdır; ve dahi, Rusya’da 1917’de büyük Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren Bolşevikler, aynı zamanda işçi sınıfı içinde üstün bir ahlak da geliştirmişti. Bolşevikler, Çarlığa, Çarlığa göbekten bağlı sömürücü patron sınıfına, toprak ağalarına ve onların karşı devrimci hizmetkarlarına derin bir öfkeyi besleyip büyütürken, işçi sınıfı, emekçiler ve devrimciler arasında tam bir demokrasiyi savundular ve dahası bunu uyguladılar da. Çarlık istibdadının en ağır yaşandığı günlerde bile, Bolşevik Partisi’nde sürekli zengin tartışmalar yaşanıyordu. Bolşevik Partisi Merkez Komitesi, iktidarı almak için düzenlenecek ayaklanma kararı da dahil olmak üzere hiçbir kritik kararı oy birliğiyle almadı. Bolşevikler arasında, devrim öncesinde, devrim günlerinde ve iktidara geldiklerinde tartışmaların bastırıldığı, farklı eğilimlerini ifade edenlerin bırakın öldürülmeyi, dövüldüğü, itilip kakıldığı tek bir örnek bile yoktu. Bolşevik gelenek buydu. Bolşevik gelenekte “yoldaş” dediğin adamları ertesi gün parti çıkarları doğrultusunda doğramak falan yoktu.

Bu uğursuz gelenek, 1920’lerin ikinci yarısında başlayan tasfiye süreciyle birlikte dünya işçi sınıfı hareketinin içine “komünizm” adına sokuldu ve hala bu belayla cebelleşiyoruz. Evet, devrim sonrasında Sovyetler Birliği’nde Bolşevik Parti’ye her türden menfaatçi doluşmaya başladı. Ekonominin ve sanayinin işlemesi, zorunlu devlet görevlerinin yerine getirilmesi için bir bürokrasiye ve teknokrasiye ihtiyaç vardı. Ne var ki, teknokrasiyle bütünleşen bürokrasi, işçilerin elinde olması gereken iktidar üzerinde daha fazla söz ve etki sahibi olmaya başladı. 1924’te ölen Lenin, yaşamının son dönemini, ciddi bir tehlike arz eden bürokratikleşmeye karşı mücadeleyle geçirdi; Moşe Levi’nin “Lenin’in son mücadelesi” kitabını okuduğunuzda, kısa dönemde devlet görevlerine ve hatta parti içine doluşan menfaatçiler güruhuna karşı Lenin’in ne kadar kaygılandığını görebilir ve durum karşısında hayrete düşersiniz…

Lenin’in bürokrasiye karşı başlattığı mücadeleyi onun ölümünden sonra sürdürme görevi Lev Troçki’nin omuzlarına yıkılmıştı; Troçki, Ekim Devrimi sırasında Askeri Devrimci Komite Başkanı, Petersburg Sovyeti Başkanı ve Bolşevik Parti’nin Lenin’den sonra en önemli lideriydi. İşçi iktidarını yıkmayı hedefleyen karşıdevrimci ordulara karşı, Kızılordu’yu kuran ve komutanlığını yürüten isim de Troçki’ydi.

Ne var ki, bürokrasi hiç yabana atılamayacak bir güç kazanmış ve kendisine bizzat Bolşevik Parti’nin liderliği içinden temsilciler bulmuştu: Stalin… Stalin bürokrasi musibetine karşı savaşmak şöyle dursun, musibetin lideri haline geldi. Devrimci işçileri ve pek çok eski Bolşevik lideri tasfiye ederek, bürokrasinin ayrıcalıklarını pekiştirme yoluna gitti. Bizim talihsiz kuşağımız, o bürokrasinin nasıl bir evrim geçirdiğini, bir zamanların şanlı Sovyetler Birliği Komünist Partisi içinden Saparmurat Niyazov “Türkmenbaşı” gibi bir manyağı, Jirinovski gibi bir deli-faşisti, Putin gibi bir mafya-kapitalisti bile çıkardığını gördük…

Evet, iş daha 1920’lerin ikinci yarısında kopmaya başlamıştı. Bürokratikleşmeye karşı mücadele gelişirken, kendisini bir işçi muhalefeti biçiminde örgütlerken, bürokrasi de kendisini örgütlüyor ve iktidarı adım adım fethediyordu. Alman devriminin yenilgisinden kan alan ve Muhalefet’e karşı bir kuşatma harekatına girişen bürokrasi, Muhalefet’in en önemli lideri olan Troçki’yi önce partiden atarak Alma-Ata’ya sürgüne gönderdi, ardından bunu yeterli görmeyerek ülkesinden sürdü. Açıkça ifade etmek gerekirse, bu ciddi bir yenilgiydi. Troçki’nin bu yenilgiyi önceden haber verdiğini de eklemek gerekir: “Devrimci harekette 1923 sonu itibarıyla, yani Alman devriminin yıkılışıyla birlikte başlayan gerileme uluslararası bir boyut kazanmıştı. Rusya’da Ekim Devrimi’ne karşı gericilik en azgın dönemindeydi. Parti teşkilatı günden güne sağa yatıyordu.” Troçki, bu koşullar altında zaferin “olgun bir yemiş gibi” Muhalefet’in ayaklarının dibine düşeceğini beklemenin “çocukluk” olduğunu belirtiyordu.

O halde, Troçki salt onurunu kurtarmak için umutsuz bir savaşa mı girmişti? Kesinlikle hayır! Troçki’nin mücadelesi, yükselmesi kaçınılmaz olan yeni bir devrimci dalgayı zafere taşıyacak olan devrimci mirası, yani Bolşevizmin ve Ekim Devrimi’nin ilkelerini, geleneğini uzlaşmaz biçimde savunma ve uluslararası bir örgütlenmede yaşatarak geleceğe aktarma mücadelesiydi. Bu yüzden, “Uzağa nişan almalıyız” diyordu, “Ciddi ve uzun süreli bir savaşa hazırlanmalıyız.”

Bürokrasiye karşı mücadelenin ikinci safhası da bu temelden hareketle başlamış oldu…

Troçki Türkiye’ye sürgüne gönderildiğinde, Komünist Sol Muhalefet de Sovyetler Birliği’nde oldukça ciddi darbeler almıştı; Muhalefet önderlerinin sesi bastırılmıştı, pek çoğu sürgüne gönderilmişti. Stalin’in gizli polisi GPU, zaten İstanbul’da iyice yalıtılmış durumda bulunan Troçki’nin tüm faaliyetlerini yakından izlemeye çalışıyor, öte yandan Sovyetler Birliği’nde Muhalefet’e yönelik terör ve bastırma kumpanyasını aralıksız sürdürüyordu. Birkaç yüz bin kişi, “emperyalizmin ajanı” – “Troçkist” olarak yaftalanıp öldürüldü ya da sürgüne gönderildi. “Karşıdevrimci” ve “Troçkist” olarak yaftalananların içinde, devrimi gerçekleştirmiş Bolşevik Parti Merkez Komitesi’nin çoğunluğu da vardı! Böylelikle, “komünizm adına” kardeşkanı dökme geleneğinin de adımları atılmış oldu… Dahası var, olayların gidişatı Troçki’nin sürgün yeri ile Sovyetler Birliği’ndeki Muhalefet çevreleri arasındaki ilişkilerin ötesinde, Üçüncü Enternasyonal’e bağlı Komünist Partilerde (KP) yaşanan tartışmaların sonucuna da bağlıydı; Stalin ve yandaşları bunun bilinciyle, Sovyetler Birliği’ndeki tasfiye ve bastırma harekatının benzerini tüm KP’lerde uygulamaya koydu.

Troçki’nin önünde, yenilmiş ve darmadağın olmuş Komünist Sol Muhalefet’i toparlamak, çeşitli ülkelerde birçoğu belli tutarlıktan uzak, tepkisel ve dağınık olarak duran muhalefet gruplarını Bolşevik ilkeler ve disiplin temelinde bir araya getirmek gibi hayati görevler duruyordu.

Troçki, 1933’te, Üçüncü Enternasyonal Almanya’da faşizme karşı hiçbir ciddi direniş göstermeden, hatta tek kurşun atmadan teslim bayrağını çektiğinde, bürokrasinin Bolşevik Parti’yi ve Üçüncü Enternasyonal’i artık iflah olmayacak ölçüde tahrip ettiği, yozlaştırdığı tespitinde bulundu. Bu tespitin politik sonucu, Sovyet bürokrasisinin devrimci proletarya tarafından bir politik devrimle alaşağı edilmesi ve işçi demokrasisi kurumlarının işletilmesi gereğiydi. Elbette söz konusu tespitin bir de örgütsel sonucu vardı: Buna göre, bürokratik yozlaşmaya uğramış olan Üçüncü Enternasyonal, ne o sırada yükselen gericiliğe karşı mücadele görevlerini, ne de ileride yükselmesi kaçınılmaz olan devrimci dalganın gündeme getireceği görevleri yaşama geçirebilirdi. Oysa, uluslararası proletaryanın, gelecekte yükselecek devrimci dalgayı doğru kanallara taşıyacak uluslararası devrimci önderliğe, dünya devrimine önderlik edecek uluslararası bir karargaha ihtiyacı vardı; bu karargahın, yani yeni bir enternasyonalin inşası zorunluydu. Yani örgütsel görev, Dördüncü Enternasyonal’in inşasıydı. Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş çalışmaları 1938’de tamamlandı ve kuruluşu ilan edildi.

Peki diğer tarafta neler yaşanıyordu? Stalin, bir yandan Troçki’nin kafasına baltayı vurup öldürecek bir ajanın temin edilmesi talimatını veriyor, bir yandan da Naziler’le masaya oturuyordu. Almanya’da Naziler’in ekmeğine yağ süren ve tek kurşun atmadan teslim olan Stalinci Komünist Enternasyonal’in (Üçüncü Enternasyonal) liderliği bu kez Naziler’le masaya oturmuş, hatta Stalin, Hitler şerefine kadeh kaldırmıştı!.. Molotov ile Ribentrop Paktı (Hitler-Stalin Paktı da denir), Polonya’yı paylaşmayı da içeren bir işbirliği anlaşmasıydı; ardından Hitler anlaşmayı bozup Sovyetler Birliği’ne saldırınca, Stalin yüzünü diğer emperyalist dünyaya döndü. Bu yeni sürecin ilk adımı, Komünist Enternasyonal’in kapatılması oldu. Stalin, Enternasyonal’i kapattıktan sonra yaptığı açıklamasında, “Böylelikle Hitlercilerin, Sovyetler Birliği’nin bütün dünyayı Bolşevikleştirmek istediği yönündeki iftirasına bir son verilmiştir,” diyordu! Evet, doğruydu, Stalin bütün dünyayı Bolşevikleştirmek istemiyordu hakikaten. Eğer öyle bir niyeti olsaydı, Yalta ve Potsdam’da Churchill ve Roosevelt ile pazarlık masasında Yunanistan devrimini satmaz, İtalyan ve Fransız komünistlere silah bırakıp burjuva hükümetlerde yer almaları talimatını vermezdi. O “Bolşevikleştirme”nin değil, bürokratik denetimi sağlamlaştırmanın peşindeydi. Bütün dünyayı “Bolşevikleştirmek” isteyenler, Stalinci bürokrasinin Üçüncü Enternasyonal’i kendi basit bir uzantısı haline getirmesinden sonra Dördüncü Enternasyonal’i inşa etmişti.

Üçüncü Enternasyonal’in kapatılması basit bir şey değildir. Lenin liderliğindeki Bolşevikler, Ekim Devrimi’nin hemen ardından, ilk iş olarak İkinci Dünya Savaşı’nda dünya işçi sınıfına ihanet ederek kendi ülkelerinin burjuva iktidarlarını destekleyen Sosyal Demokrat partilerin oluşturduğu İkinci Enternasyonal’den kopmuş ve dünya devriminin merkez karargahı olacak olan yeni bir Enternasyonal’i inşa etmişti. Enternasyonal’i kapatmak, devrimi dünyaya yaymak hedefinden, aslında komünizm hedefinden tamamen feragat edildiğinin ilan edilmesi anlamına geliyordu.

Dördüncü Enternasyonal ise, Komünist Manifesto’dan başlayarak, bugüne kadar yürütülmüş mücadelelerin birikiminden oluşan devrimci Marksist geleneğin gelecek devrimci kuşaklara aktarımı açısından vazgeçilmez bir araç oldu; Dördüncü Enternasyonal’e büyük tarihsel önemini kazandıran da, esas olarak bu niteliğidir. Marksizmin ve onun emperyalist çağdaki devamcısı olan Bolşevizmin yarattığı tüm düşünsel kazanımlar, ifadesini bir sentez olarak Dördüncü Enternasyonal ve onun programında buldu.

Dördüncü Enternasyonal kurulmamış olsaydı, karşıdevrim belki de tüm bu düşünsel birikimi işçi sınıfının ve öncüsünün tarihsel hafızasından tamamen silmeyi başaracaktı. Oysa Dördüncü Enternasyonal’in inşasıyla birlikte, kendi ulusallıkları içinde tamamen yalıtılmış olan tek tek devrimci Marksist örgütler uluslararası bir çatı altında birleştirildi. Bir avuç öncü komünistten müteşekkil çevreler bugün bir dizi ülkede büyük devrimci partilere dönüşebilmiş ve devrimci Marksizmin uluslararası ölçekte yegane gücü haline gelebilmişse, bu Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşu sayesinde gerçekleşti.

Dördüncü Enternasyonal, elbette çok ciddi güçlüklerle savaşmak zorunda kaldı. Ancak Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte koca koca komünist partiler de çözülürken, Dördüncü Enternasyonal uluslararası ölçekte örgütlü bir güç olarak varlığını koruyabildi ve büyüdü. Nazi idam mangalarının önünde, “Yaşasın Dünya Devrimi! Yaşasın Dördüncü Enternasyonal!” diye haykıran devrimci militanların çizgisi, 1979’da Nikaragua devrimi sırasında, dünyanın dört bir tarafından 1500 enternasyonalist savaşçının oluşturduğu ve Somoza diktatörlüğüne karşı devrim için savaşan Simon Bolivar Uluslararası Tugayı’nda devam etti; bugün de bu bayrak Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in ellerinde, dünyanın dört bir yanında, sınıf mücadelelerinin, devrimci kavgaların en ön saflarındadır…

Bu bayrak, Marx ve Engels’in liderlik ettiği ilk Enternasyonal’den bu yana, işçi sınıfının yüzbinlerce yiğit evladının kanı pahasına da olsa, yere düşürülmemiştir. Tümünün anısını bilincimizde yaşatıyoruz…

(Bu yazı 2008’de RED dergisinde yayınlanmıştır.)

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.

Belki İlginizi Çeker

0 yorum