İsmim Bana Lazım Değil

“Büyük laflar etmemiş Orhan Veli, yaltaklanmamış, ikbal beklentisi içinde olmamış; sıradan kahramanlar için mersiye yazılabileceğinin en güzel örneğini vermiş  “Kitabe-yi Seng-i Mezar” şiiriyle.

 

Kerim Korcan’ın Linç adlı romanında bir yerde karşılaştırmalı cümlede “…meyhanelerden merhamet çıkar.” diye geçer söz. Din savaşları vardır da, meyhane savaşlarına en azından ben tanık olmadım diye mırıldandı bu arada, zamandilimsiz adam Marlon Cahit Uzungece. Ama evet, bir iki kavga çıkar meyhanelerde, efkâr çıkar, ayık giren sarhoş çıkar, muhabbet çıkar, kuru sevgi aşk olup çıkar, tabi ki merhamet de çıkar.

Şair Orhan Veli Kanık’ın Hoşgör Köftecisi adlı öyküsünü okurken bunlar geldi aklıma ve esasta bahsettiğim romanın daha ayrıntılı tespiti…

  • “Size bu yazımda üç masalı bir balıkçı meyhanesinde gördüğüm bir dünyadan bahsedeceğim. İşiniz düşer bilmediğiniz bir semtte kalırsınız. Yemek zamanı geçmiştir, karnınız acıkmıştır. “Bir aşçı dükkânı bulsam da iki lokma bir şey yesem,” dersiniz. Dolaşırsınız, sağa bakarsınız, sola bakarsınız, yiyecek bir şey göremezsiniz. Dükkânın camekânları, musluklar, testereler, ip yumakları, kurşun borular, tahlisiye simitleri türlerinden mallarla doludur. Dünyanın manasız bir dünya olduğuna hükmedeceğiniz gelir. Üzülmeyin. Bu manasız dünyanın hiç ummadığınız bir yerinde kapısından dört bir yana nefis kebap kokuları yayılan bir kebapçı dükkânıyla karşılaşmanız imkânsız değildir. İşte ben de o üç masalı balıkçı meyhanesini öyle bir yerde buldum. Daracık kapısından içeriye girerken aksi bir laf mı söylemişim nedir, ters bir müdahaleyle karşılandım. Bir ses: “Ne kafa tutuyorsun, otursana,” dedi. Üstelik bu sesin sahibi bir kadındı. Neye uğradığımı anlayamadım. Oturdum.”

diye başlar Hoşgör Köftecisi.

Orhan Veli’nin sadece şair olarak anılmasına efkârlananlardanım. Şairliğine elbette bir itirazım yok, zaten Marlon Cahit de şöyle demişti, beni de hemfikir ederek, bir meyhane masasında sessizce iki laf arasında:

“Büyük laflar etmemiş Orhan Veli, yaltaklanmamış, ikbal beklentisi içinde olmamış; sıradan kahramanlar için mersiye yazılabileceğinin en güzel örneğini vermiş  “Kitabe-yi Seng-i Mezar” şiiriyle.
Orhan Veli’nin Süleyman Efendisi, padişah değildir. (Oysa Baki, mersiyesini Kanuni Sultan Süleyman için yazmıştır.) Ne imparatorluğun bekası ne yeni fetihler ne harem ne Hürrem ne taht kavgası ne evlat katli gibi dertleri vardır. Sürekli Allah diyen günahkârlardan da değildir, güzel olmayı dert eden biri hiç değildir.
En büyük derdi, nasırıdır. Mersiyesinin yazılması için Orhan Veli’yi bekleyen, hepimiz gibi basit kaygıları olan; ölümüyle de evet insanı sarsmayan, ancak insana burukluk yaşatan bir şiir kahramanıdır Süleyman Efendi.

Büyük şiir yazmak için büyük laflar gerekmiyor. Sıradan sözcüklerle de büyük şiir yazılabiliyor.
Büyük şiirin en sıradan sözcüklerle en sıradan insanlar ve durumlar için yazılabileceğini görmek için de alışkanlıklarımızı sarsan, yıkan büyük devrimciler gerekiyor. İşte Orhan Veli, Memleket şiirinin gördüğü o büyük devrimcilerdendi.

Bunun üzerine şahsen benim diyecek daha fazla lafım yok. Ama biliyor musunuz, yukarıda bahsettiğim efkâra istinaden bir sitemim vardı; hikâyelerini okuduktan sonra, neden böyle erkenden ölünür ki, diye mırıldandığımda. Zaten kitabın arkasında da buna benzer bir cümle duruyormuş. Evet, şimdi konuya istinaden çaresizce öfkelenen birçok kişiydik muhtemelen. Heyhat, hayat çoğu zaman fazlasıyla gerçektir; değilse Terry Eaglaton’un sözüyle, bu yaşadığımız bir gerçeklik kurgusu olsaydı Orhan Veli’nin öylece ölüp gitmesine asla izin vermezdi.

“Gelelim öyküdeki mekânımıza; 40’ların sonunda Karaköy Perşembe Pazarında bulunan salaş meyhanenin adıdır, diye geçer kayıtlarda.

Asıl adı Hoşgör’dür ve Derviş adında biri tarafından işletiliyordur. Çat Çat adını da mekânın baş müdavimi Orhan Veli yakıştırmıştır.

Salah Birsel’e sorarsanız köfteci, Mehmet Kemal’e göre balıkçı meyhanesiydi. Ama her iki yazar da mutfakta çalışan Mualla Abla’nın, Orhan Veli’ye hafiften âşık olduğu konusunda gözlem birliği içindedir.”

Kâinatın bir yerindedir elbette Hoşgör Köftecisi, muhtemelen güzel bir yerinde.
Bakınız; kahramanımız girer Hoşgör’e (veya Çat Çat’a); orada üç dört saat kalır. Kendisi dükkândan olur, ama dükkân kendisinden olamaz. O güzel havanın tam manasıyla içine girebilmek için aynı yere tekrar tekrar gitmesi icap eder. Aileden olmaya başladığını ancak Muallâ Ablayla “Fosforlu” şarkısını söyledikten, dükkân sahibi Ethem Ağabeyle dertleştikten sonra anlar. Hatta o bile yetmez. Dışarıda durmadan “Liraya, buraya!” diye bağıran balıkçının sesi, tahta masalar, dar peykeler, çarpık iskemlelerde de akraba olur. Takacı, motorcu, mavnacı arkadaşlarının dertlerini öğrenir. Rizeli Mustafa Kaptanın, Ömer’in, Papo’nun hikâyelerini dinler. O şarkılarda, o seslerde, o hikâyelerde büyük bir dünya vardır. O daracık dükkâna giderken kendini seyahate, hem de büyük bir seyahate çıkan bir adam zanneder. Gemici, motorcu, takacı dostlarıyla Giresun’dan fındık yükler, Kefken açıklarında denize tutulur, Köstence’de Niko Bar’dan çıkıp Türk arabacının arabasına biner, Novorosisk Limanında Balalayka dinler, Kazablanka’ya gidecek bir petrol gemisinde tütün satar. Neticede bu üç masalı balıkçı meyhanesinde gördüğü dünya gerçekten ne güzeldir! Çalışan insanlar, namuslu insanlar, kardeş insanlar. Güzel bir dünyada yaşamak istiyorsanız, siz de öyle güzel bir meyhane bulunuz, demekten de kendini alamaz bana göre artık benden başka biri olmayan Orhan Veli’nin öykü kahramanı; ki gerçeklik zaten durmadan kurgulanan bir kainat değil midir hayatın kendisinden alındıktan sonra?

Hepi topu altı öykü; Hoşgör Köftecisi, Kan, Baharın Ettikleri, Öğleden Sonra, İşsizlik, Denize Doğru.

Sanırım öykülerin şu kısa mesafesinde doğru noktalara temas etmek işin en can alıcı yanını oluşturur. Bu da Orhan Veli’nin öykülerinde gereğince vardır. Deniz bitmeden diyeceğini demiştir bu altı tanecik öyküde. Arada, Baharın Ettikleri adlı öyküsünde olduğu gibi;

  • “Bir şeyler yazmak lazım. Gelelim Réalisme bahsine. Réalisme’i artık başka türlü anlamalı. Bir eser, içine dünyanın en çirkin realitelerini doldurmakla Réaliste olmaz. Sefaletleri, ıstırapları, sınıf tezatlarını en keskin hatlarıyla canlandırmak isteyen çoğu kere mübalağaya düşer. Dünyayı hep kara gözlükle görmek, pertavsızı sadece pisliklerin üzerinde dolaştırmak bence Romantisme’in ta kendisidir. Yirminci yüzyıl adamınınsa Romantique olmaya hakkı yok artık. Cemiyete faydalı olabilmek, insanları söylediklerimize inandırmakla mümkün. Réaliste yazarla Romantique yazarı konu bakımından da ayıramayız. Çünkü yeryüzünde Réaliste olay yahut Romantique olay diye bir şey yoktur. Bir yazarın edebi hüviyetini sadece işçiliği tayin eder.”

şeklinde kimi fikir beyan eden unsurlar olsa da bunları kusurdan saymıyorum; çünkü söz konusu olan ‘yazmanın öyküsü’dür.

Öğleden Sonra, adlı öykü muhtemelen Çat Çat’ın yakınlarında bir yerde kurulur. Novorosisk Limanı Köstence’deki Niko Bar, Kazablanka’ya doğru giderken tütün satma, petrol gemisi bahsi burada da geçer. Yakın mekânların aynı insanları ve maceralarıyla örülür Orhan Veli’nin ömrü gibi kısacık, nefis karavelliler.

Sıcak bir kış günüdür vakit öğleden sonradır, bir alamanada dört kişi içiyorlardır; biri kahramanımızdır, biri Mustafa Kaptandır, biri Hamza’dır, dördüncüsü tuhaf adı olan bir adamdır, karşıda pırıldayan Beşiktaş sırtları, aralarında da bir boğaz parçası vardır; akıntıyı yan yan giderek sökmeye çalışan küçük bir şirket vapuru, ardında bir araba vapuru, derken ortalığı birbirine katan bir taka geçiyordur… Yanaşan balıkçı kayıklarının barbunya ikramları, sonra bir kambur kız, adı Ayşe’ymiş… Ne güzel deniz kelimeleri; çavalye, felek, çinekoplar, sarıkanat, çipura, sardalya, mavnalar, bir şişe de benden olsun, Hayrettin İskelesi, peleng-i derya’lar, ceylan-ı bahriler, sonra kambur kız, yani Ayşe, balıkçının kızı…

  • “Ama ben bu kambur kızı gerçekten beğendiğime inanıyorum. Kimi adamlar derler ki: ‘Aşk, insanı güzelleştirir’miş. Orasını bilmem; ama iş güzelleştiriyor. Bu sözün doğruluğunu bu kambur kızda, elle tutulur bir gerçek halinde buldum… Ne düşünüyordu acaba benim için? Eminim ki beni kendinden üstün buluyordu. İhtimal geçinme imkânlarımın kılığımla kıyafetimle uygun olduğunu sanıyordu. Ah, biz küçük burjuvalar, ne sahte, ne yaldızdan ibaret insanlarız. Her şeyimiz yalan… Abaca, dedim, ben kızla evlensem çocuklarımız da kambur mu olur? Fizyolojideki veraset kanunlarını bilmiyorum; ama, olur olur. Olursa ne olur? Ah, ben Ayşe’ye gerçekten tutuldum galiba.”

Ve Yaprak dergisinin 15 Nisan 1949 tarihli sayısında bu güzelim öyküyü şöyle bitirir Orhan Veli Kanık:

“Sonunda karşı sırtların ardında güneş battı. Keşke batmasaydı; ne güzel bir gündü!”

Bir fotoğraf; arkada muhtemelen bir çınarlı kahvehane, sundurması çinko; önünde açık renk ceketli, fötr şapkalı bir adam, tavla mı oynuyor, görünmüyor karşısındaki, sağ elinin açısı zar atmaya müsait; onun sol tarafında aynı masada üç adam, ayakta biri kahvehanenin kapısına yönelmiş, garsonumuz olsun o; daha önde kasketli, sırtı bize dönük bir adam oturuyor, onun arkasında katlanır ayaklı alafranga tarzda bir masa, solunda bizim yazlık sinemalardan bildiğimiz sandalyelerden iki tane; bizim hemen önümüzde de Orhan Veli oturuyor o tahta iskemlelerinde birinde, sol dirseğine doğru eğmiş sandalyenin sırtını, sağ elinin ucunu da öylece bırakıvermiş köşesine, sağ ayağı sol ayağının diz üzerinde, bobstil giyinmemiş, sakal da yok bıyık da, üzerinde bir takım elbise; muhtemelen birazdan bir sigara yakacak, sonra kararırken hava Hoşgör Meyhanesine gidecek, girecek bir masaya oturacak, yanındaki masada üç kadın oturuyor olacak, onu tam bir külhanbeyi edasıyla karşılayan kadın soracak:

-Ne içersiniz bayım? Bira mı, şarap mı?

-Bir şey içmek mi lazım? Şarap olsun öyleyse…

Dükkânın havasına enikonu ısındığını hissettiği bir anda bu sevimli kadının ismini öğrenmek isteyecek, kadınsa cevaben;

-İsmim bana bile lazım değil, sen ne yapacaksın? diyecek…

Hani diyeceğim ya, ne güzel öykülerdi, keşke bitmeseydi.

Katkı:

Rakı Ansiklopedisi, Overteam Y

Mehmet Kemal, Acılı Kuşak, Çağdaş Y.

Salah Birsel, Boğaziçi Şıngır Mıngır, İŞB. Y.

Hoşgör Köftecisi, YKY

Cengiz Gündoğdu, Haydut

Terry Eagleton, Sözcükler Y.

Belki İlginizi Çeker

0 yorum