Gidişinin 32. yılında Yılmaz Güney anısına!

Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

Acı çeken, hapis yatan, direnen, özgürlükçü devrimci sinemacı, yazar Yılmaz Güneyin gidişinin 32. yılında anısına saygıyla!

“Türkiye’de insanlara, özellikle de sizin gibi genç insanlara çok iyi yaşama koşulları hazırlanmazsa, siz orada ne olursunuz biliyor musunuz? Bu dinamizmle gangster olursunuz. Kabadayılık hastalığına tutulur, hapishanelere düşersiniz. 20 sene, 30 sene… Kiminiz ölür, kiminiz kurşunlara dizilir, kiminiz bir kadına hasta olur, orada genelevin önünde, barın önünde vurulur… Kiminiz esrar kaçakçısı olarak kaldırımlarda ölürsünüz… Yok!.. Bir tek kurtuluş var: Devrim!..”

‘Çirkin Kral’, 12 Eylül darbesinin ardından kurtuluşun tek ‘yol’unu bu cümlelerle çizmişti. Yol, aynı zamanda Onunla özdeşleşmiş, Onun ülke sineması üzerindeki yadsınamaz emeğinin adı olmuştur. Senaryosunu yazdığı ve 1981 yılında cezaevinden kaçak olarak yönetip kurguladığı film, 1984 yılında Cannes Film Festivalinde aldığı Altın Palmiye ödülüyle sinema tarihimizin bir kilometre taşı olarak bugün hâlâ adından söz ettirme başarısını gösteriyor.

Yılmaz Güney yönetmen kişiliğinin yanında beyazperdede jön geleneğini ve yakışıklı aktör tabusunu yıkarak ‘Çirkin Kral’ ismiyle anılır. En büyük hayali sinema olan Yılmaz Güney; yönetmen, yapımcı, senarist ve oyuncu misyonuyla 47 yıllık yaşamı boyunca yüzlerce filme bir yönüyle imzasını atan tam bir sinema emekçisidir. Köyündeyken kurduğu hayalin sınırları ülkesini aşıp yurtdışına uzanmıştır. Sinemasında ezilen sınıfların sorunlarını, köylerde feodal sistem eleştirisini, hapishanelerde tutulan çocuk mahkûmların dramatik öyküsünü ele almasıyla yaşamı boyunca savunduğu sosyalizmi sinemasına da en mükemmel biçimde aktarmış ve bu yönüyle de devrimci sinemanın ülkedeki şüphesiz en büyük temsilcisi olmayı hak etmiştir. Yol’un yanı sıra Duvar, Sürü, Ağıt ve Arkadaş gibi filmlerle de büyük küçük her yaştan izleyicinin hayranlığını kazandı. Bu yola baş koyanlar, Onun kendine idol olarak seçip benimsenmesinde büyük rol oynamıştır.

Sinemacı kişiliğinin yanı sıra roman ve şiirler de yazan Yılmaz Güney, kaleme aldığı otobiyografisinde kendisini şu cümlelerle tanımlıyor:

 

199637_10150140601797675_4583778_n

“Bir sanatçı olarak ‘Yılmaz Güney’ diye bilinirim. Asıl adım Yılmaz Pütün’dür. Adım, zorluklar karşısında eğilmez, umutsuzluğa kapılmaz, yılgınlığa düşmez ve başeğmez anlamına gelir; soyadım Pütün ise bir dağ meyvesinin kırılmaz çekirdeği demektir. 1937 yılında, Türkiye’de, bir güney şehri olan Adana’nın Yenice köyünde doğdum. Kürt asıllı, topraksız bir köylü ailenin iki çocuğundan biriyim.”

Yaşamı, sanatçı kişiliğine dair birçok kitap yazılan Yılmaz Güneyin 1971 yılında yayınlanan ve Orhan Kemal Roman Ödülü alan ilk romanı ‘Boynu Bükük Öldüler’, en önemli eserleri arasında yer alır. Güney, bu romanına dair düşüncelerini şöyle aktarıyor:

“Dokuz yüz elli altıda, bir yazımda, ‘komünizm propagandası’  yaptığım gerekçesiyle -ki bu yazıdan, bir buçuk yıl ağır hapis, altı ay sürgün, ömür boyu amme haklarından yoksunluk cezalarına çarptırıldım- savcılık önüne çıkartıldım. Komünizmle ilgili, bilimsel anlamda dişe dokunur bilgim yoktu. Durumumu en açık biçimiyle savcıya anlatmaya çalıştım. Marx, Engels, Lenin ve diğer devrim ustalarının bir tek kitabını okumadan nasıl ‘komünist’ olunurdu. Bana dedi ki; biz sizin ne olduğunuzu, ne olacağınızı biliriz.”

 

“Boynu Bükük Öldüler Nevşehir Cezaevi’ nde, siyasiler koğuşunun en dip köşesinde, rutubetli bir duvara komşu bir ranzada, geceli gündüzlü on altı aylık bir çalışmanın ürünüdür. Ranzamdan hiç indirmediğim küçük bir masam vardı. Yatma zamanı gelince, ayakucuma çeker, ayaklarımı altına sokar uyurdum. Çoğunlukla, anlattığım insanları görürdüm düşlerimde, onlarla yaşardım. Altmış üç haziranında sürgünden döndüğümde, bir gazetede yayınlanması olanaklarını aradım, bulamadım. Altmış altıda, bir arkadaş basmak istedi. O günlerde ünü giderek artan bir sinema oyuncusuydum. Adım ‘Çirkin Kral’ dı.”

Yılmaz Güney, yönetmenliğini yaptığı, senaryosunu yazdığı filmlerde ve kaleme aldığı kitaplarda hep daha yaşanılası bir dünya özlemini yansıttı. Herkesin ‘Çirkin Kral’  olarak benimsediği adam, ezilen halkların sorunlarını beyazperdeye ustaca yansıtıyor, bu yüzden ‘ideolojik’ olmakla suçlanıyordu. Ama O, yapılan bu eleştirilere kulak asmadan doğru bildiği yolda, kendi ‘Yol’unda ilerliyordu. 12 Mart 1971 darbesi sonrası dönemde yine 12 Eylülde olduğu gibi ‘devrimcilere yardım ve yataklık yaptığı’ gerekçesiyle 2 yıl hapse ve sürgüne mahkûm edildi. Dört duvar arasında geçen sürgün yıllarının gerekçesi ise 27 Mart 1972 tarihinde, Ünye Radar Üssünden 3 İngiliz teknisyeni kaçıran ve 3 gün sonra 30 Mart 1972de Tokatın Niksar ilçesinde bulunan Kızıldere köyünde 9 yoldaşıyla birlikte katledilen Türkiye Halk Kurtuluş Partisi – Cephesi (THKP-C) lideri Mahir Çayanı, Ulaş Bardakçı ve arkadaşlarını evinde saklamasıydı. ‘ONlar’ı evinde sakladığı günü, Can Baba ‘Yukardalar’  şiirindeki dizelerinde şöyle anlatacaktı:

12 mart’tan sonra İstanbul’un ev ev arandığı gece

Yılmaz, Mahir’lerle Ulaş’ları saklandıkları yerden

Arabasına bindirip Levent’e evine götürür.

Polis barikatlarından Yaşa Çirkin Kral ünlemleriyle geçer

Az sonra kapı vurulur, bir komser on silah endazıyla

Girer içeri Yılmaz kapı ağzındadır.

Komser “ihbar aldık Mahirle arkadaşlarını Burda saklıyormuşsunuz” der.

Yılmaz da Yılmaz’ca gülüp eliyle çatı katını göstererek “Yukardalar” deyince

Komserde kahkahayı basıp avenesiyle basıp gider

Yılmaz gerçekten o anda yukardadır

Yoldaşlarıyla Devrim Tarihimizin çatıkatında.
Usta sinemacı olduğu kadar yazar ve şair kimliğiyle de tanınan Yılmaz Güney, aynı zamanda çok iyi bir militandı ve o yüzü Çirkin, yüreği güzel olan bu Kral adam, bütün devrimciler için bir yoldaş, candan bir ‘Arkadaş’tı… Bu militan duruşunun bedelini ise otobiyografisinde “1961 Mayısı‟nda cezaeviyle tanıştım” diye anlattığı ülkenin dört bir yanındaki mahpus ve sürgün süreçleriyle ödedi. Bu 1981 Ekimine kadar sürdü. 1981 yılının Ekim ayında izinli olarak çıktığı Isparta yarı-açık cezaevine dönmeyen ve oradan yurtdışına çıkan Yılmaz Güney, 1983 yılında çocuk mahkûmların öyküsünü ele alan ve “En iyi filmim” dediği son filmi Duvar’ ı sevenleriyle buluşturdu. Savunduğu düşünceleri, sanatında ve yazdığı kitaplarda dile getirdiği ideolojiyi, başına gelecekleri bilerek hiçbir şeyden korkmadan ve kendi için yaşamadığı hayatı 9 Eylül 1984te ölümsüzleşti. İki yıl önce 3 Mart 2009da aramızdan ayrılan Yusuf Hayaloğu’nun Adı Yılmaz eserini onun için besteleyen Ahmet Kaya ile birlikte Paristeki Père-Lachaise Mezarlığının gökyüzünden selamlıyor bizleri, sevenlerini…

hayatı kendim için yaşamıyorum.

ve korkmuyorum hiç bir şeyden.

başıma gelecekleri de biliyorum.

her şeye rağmen düşmana inat yaşayacağız. yarın bizim çünkü!..

biz öleceğiz ama

çocuklarımız

bırakacağımız mirası taşıyacaklar yüreklerinde…

ve onların yürekleri bizim altında ezildiğimiz korkuları taşımayacak…

1937 1 Nisanında dünyanın en  ‘Çirkin Kral’ı olarak yaşama merhaba diyen, zorluklar karşısında eğilmez, umutsuzluğa kapılmaz, yılgınlığa düşmez ve başeğmezin ve dağ mevsiminin kırılmaz çekirdeğinin militan duruşunu doğum günü vesilesiyle  ‘Duvar’ların ardından saygıyla selamlıyoruz. Ezilen bütün halkların ortak düşmana karşı savaşta sınıf kardeşliği adına kurtuluşun ‘Yol’unun tek olduğu bilinciyle haramilerin saltanatını yıkacağımızın ve Onun devrimci ‘Yol’undan bir an olsun ayrılmadan yürüyeceğimizin sözünü vererek 74. yaşını kutluyor, bizler de bu alemde Ondan gayrı Kral tanımıyoruz! Nice mutlu, ‘Umut’lu yıllara Arkadaş !..

(Kapak fotoğrafı, RED dergisinin Eylül 2009 tarihli 36. sayısından alınmıştır…)

Yaşar Deniz IRLAYICI
(01.04.2011)

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.

Belki İlginizi Çeker

0 yorum