Said-i Nursi’yi Oyuna Getiren Edebiyatçımız

son-kapak

 

 

O yıllarda  Said-i Nursi meselesinde  İnönü’nün  iktidar partisine yaptığı uyarıları bir önceki yazıda anlatmıştık. Menderesli yıllardan  söz ediyorum…

Aynı yazıda, Akşam Gazetesi muhabiri İlhami Soysal’ın Said’i Nursi’yi araştırmaya karar verip, ilk  iş olarak İnönü’yle  gizli bir görüşme gerçekleştirdiğine ve bu görüşmede İnönü’nün yaptığı uyarılara da yer vermiştik.

İlerleyen süreçte İlhami Soysal konuyla ilgili  yaptığı araştırmaları yeterli görmeyerek Said-i Nursi ile bizzat görüşmeyi kafasına koymuştur. Yanına edebiyatçı genç asistanını alarak Anadolu yollarına, Said-i Nursi ile görüşmek ümidiyle revan olur.

Said-i Nursi’nin Isparta da olabileceği duyumu üzerine İlhami Soysal ve genç edebiyatçı asistanının ilk durağı Isparta vilayeti olur. Isparta’ya ayak basar basmaz anlamışlardır ki, gazeteci kimlikleriyle Said-i Nursi’ye ulaşmalarına imkan yoktur. Hemen kendi aralarında bir plan yaparlar. O saatten sonra İlhami Soysal  tıbbiye, edebiyatçı genç asistanı ise hukuk talebesi  kimliğine bürünürler. Saf görünüp ‘Efendi Hazretleri’nin nuru ile nurlanmak isteyen gençler ‘ rolünü kimseyi uyandırmadan yapmak için sözleşirler.

Cami önünde Said-i Nursi’ye ait kitapçıkları gizlice satan bir kişiye denk gelen  iki maceracı, hemen bu kişiyle sohbete başlarlar. Öğrenci olduklarını ve Efendi Hazretleri’nin engin bilgisinden ve nurundan faydalanmak için şehir dışından geldiklerini söylerler. Fısıldaşarak konuştukları halde kitap satıcısı ‘Bediüzzaman’ adını duyunca gençleri bu ismi ulu orta  zikretmemeleri konusunda uyarır. Önce kendilerine yardımcı olamayacağını belirtir, fakat gençlerin  ısrarları üzerine onları avukat bir tanıdığına gönderir.O avukat da başka birine yönlendirir.Uzun uğraşlar sonucu bir Nur talebesiyle irtibat kurarlar. Bu Nur talebesinin adı Nuri’dir. Nuri’ye Said-i Nursi’nin nasıl biri olduğu sorulunca başlar anlatmaya: “Karşısına ilk çıktığınızda gözleriniz kamaşır, diliniz tutulur. Siz tek kelime etmeden sizin hakkınızda her şeyi teker teker sıralar. Şaşıp kalırsınız. Yeniden doğmuş gibi olursunuz.” İlhami Soysal ve  edebiyatçı asistanı bu anlatılanlara kıs kıs gülmektedir.

İlerleyen günlerde Nuri bizimkileri daha kıdemli Nur talebeleri ile tanıştırır. Bizimkiler rollerine öyle bağlıydılar ki  herhangi bir sohbette ellerini önden bağlar ve  her cümlenin sonunda ‘estağfurullah’ derlerdi.

Nihayet  Nur talebelerinden biri bizimkileri Efendi Hazretleri’nin  kâtiplerinden birinin akrabası olan Bezzaz Nedim Efendi ile tanıştırır. Bezzaz Nedim Efendi’nin şehir merkezine yakın bir  kaput bezi dükkanı vardır. Gençler buraya giderler. Bezzaz Nedim Efendi bunları dikkatlice dinler,eli sakalında bir süre düşünür. Gençlerin kılık kıyafetlerini süzer. Nereden geldiklerini, analarının kim olduğunu, babalarının kim olduğu, kısacası yedi cedlerine dair suallerini yöneltir. İlhami Soysal sahte kimliklerine bağlı kalarak ustaca hamlelerle tüm soruları yanıtlar.Bu süre zarfında ikisinin de elleri bağlı ve kafaları yere bakmaktadır. Efendi Hazretleri’nin nuru ile nurlanmak isteyen saf gençler hikayesi tıkır tıkır işlemektedir.

Sorgu faslından sonra sıra ‘nasihat’ faslına gelir. Bizimkiler her nasihatten sonra ’öyledir efendim, doğrudur efendim’ diyerek hafız edasıyla baş sallamaktadır. En ufak bir hataları onları ele vermeye yeterli olacaktır. Gülmemek için kendilerini zor tutmaktadırlar.

Bizimkilerin ta Ankara’dan nurlanmak için geldiğini gören Bezzaz Nedim Efendi ve beraberindekiler  gözyaşları içinde nasihatlerini sürdürüyor, bizimkiler de kahkaha atmamak için dillerini ısırıyorlardı.

Bu sınavdan başarıyla çıkılmış ve Efendi Hazretleri’ne bir adım daha yaklaşılmıştı. Nedim Efendi, gençleri bir üst kişi olan ve aynı çarşıda aktarlık yapmakta olan Kamil Efendi’ye  gönderir. Benzer bir sorgudan da burada geçerler. Ecel terleri dökmüşler ama yine de açık vermemişlerdir. Kamil Efendi bereli, ayakları çıplak birini çağırır ve ‘İkindi namazından sonra gençleri Efendi Hazretleri’ne götür, el öpecekler’ der.Nihayet sonuna gelmişlerdir. İlhami Soysal yıllar sonra  o anı anlatırken, yanındaki edebiyatçı asistanını sevinçten gizlice çimdiklediğini söyler.

Merakla ikindi namazının bitmesini beklerler. Tarih 5 Aralık 1957,  hava dondurucu soğuktur. Heyecanları doruktadır, yüzmüş yüzmüş kuyruğuna gelmişlerdi. Son anda bir hata yapmaktan korkmaktadırlar.

Namazdan sonra Kamil Efendi’nin görevlendirdiği kişi gelerek bizimkileri Kepeci Mahallesi Kemeraltı Sokağı’ndaki tahta kapılı bir evin  önünde bırakır. Şaşkındırlar, birbirlerine bakıp  ‘artık dönüş olmaz’ diyerek tahta kapının ipinden çekerek kapıyı açarlar ve içeriye girerler.

Avluda epey bekledikten sonra  takunyalı birisi gelip ‘Efendi Hazretleri sizi bekliyor’ diyerek bizimkileri içeriye buyur eder.

Odaya girdiklerinde  tam karşılarında, sırtı yastıklarla desteklenmiş, başında  sarık bulunan, sakalsız, gür beyaz bıyıklı , acayip ve keskin bakışlı Said-i Nursi ile göz göze gelirler. Said-i Nursi  bizimkileri dikkatlice süzmeye başlar. Bir müddet sonra elini uzatır. Sırasıyla önce İlhami Soysal, ardından da edebiyatçı asistanı diz çökerek el öperler. Said-i Nursi’nin el öptürmeye alışkın bir hali vardır. Nefes alıp verdikçe göğsünden hırıltılar çıkmakta ve odada cayır cayır kömür sobası yanmaktadır.

Dura dura konuşan Said-i Nursi, gençlere sualler sormakta, tanımaya çalışmaktadır. Sorgu ve tanıma faslı bittikten sonra Said-i Nursi zokayı yutmuş ve bizimkileri  çok sevmiştir. Başlarını okşayarak onları talebeliğine kabul ettiğini, artık kendisinin yaşlandığını ve Risale-i Nur’daki hakikatleri bütün cihana yayma işinin onlar gibi gençlere düştüğünü söyler.

Sohbet koyulaşmış, Said-i Nursi önlerindeki en önemli üç düşmanı da söylemekten çekinmemiştir: Komünistlik, farmasonluk, Halk Fırkası…

Vakit ilerleyince bizimkiler izin isteyerek ayağa kalkarlar. ‘Hediyesi’ olan 25  lirayı ödeyerek  bir adet ‘Sözler’ kitabı alırlar. Said-i Nursi’nin eline sarılırlar. Said-i Nursi gençlerin ellerini bırakmayarak kulaklarına sırayla eğilip  ‘Seni talebeliğime  kabul ediyorum’ der ve devam eder: ‘ Hak Taâla  müinnin olsun. Gözüm açık gitmeyeceğim. Bütün istediğim sizler gibi gençlerin  Nuru cihana yaymasıdır. Umudum sizlerdedir, gidin ve çalışın.’

Selam vererek  odadan ayrılan İlhami Soysal ve edebiyatçı asistanı sevinçten çığlık atarak otellerine koşarlar. Başarmışlardır. Said-i Nursi hiç de anlatılanlar gibi sihirli kerametleri olan biri değil aksine basit bir zokayı bile yutan sıradan biriydi,bunu anlamışlardı. Akşamleyin Ankara’ya dönmek üzere yola çıkarlar. Gerçek kimliklerine de artık dönmüşlerdir. Daha sonra  Said-i Nursi  ile olan görüşmelerini  yazı dizisi şeklinde kağıda dökmüşlerdir. Bu yazı dizisi  yıllar sonra 15-16-17 ve 18 Haziran 1966 tarihlerinde Akşam  Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

İlhami Soysal ile birlikte Said-i Nursi’ye bu oyunu oynayan ve zokayı yutturan  genç asistan ise, yıllar sonra büyük bir edebiyatçı olacak olan ve  geçen sene yitirmiş olduğumuz Tarık Dursun K.’dan başkası değildir…

Toprağına güller yağsın.

Belki İlginizi Çeker

0 yorum