12 Eylül Aydınlığı

Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

Geçen sene Mersin Üniversitesi’nden genç arkadaşlar bir söyleşiye davet etti beni. Sadece yazılarından ve televizyon programından tanıdığım Melih Pekdemir’le görüşmek için bir fırsattı bu. Kimi görüşlerini ya da aynı geleneği paylaşmasam da, devrimci reflekslerini koruyan, meramını da yazılarında gayet iyi anlatan bir sosyalist ‘aydın’ benim için. Telefonunu buldum, söyleşiden evvel Mersin’de çok güzel bir sahil kahvesinde beraber çay içip keyifle sohbet ettik…

Sonra üniversitede söyleşiye gittim. Aslan gibi, güzel yüzlü, bir sürü genç insan… Karşılıklı muhabbet ediyoruz. Söyleşinin bir yerinde, İstanbul’daki ‘solcu aydın’lardan, hani her biri Radikal’de ya da Taraf’ta arzı endam eyleyen malum iskambil papazlarından, onların görüşlerinden söz etti bir genç. Ve ben, dehşetle, o gencin kafasında ‘sol aydın’ figürü olarak malum iskambil papazlarından başkasının olmadığını fark ettim. “Hiç Melih Pekdemir’le oturup sohbet ettiniz mi?” diye sordum salona. Eminim pek çoğu Melih Hoca’nın adını ilk kez duyuyordu. “Burada, Mersin’de yaşıyor, senelerce ceza yattıktan sonra,” dedim, “Solcu aydın arıyorsanız, İstanbul’da, o koca gazetelerde yazan adamlara değil, yanı başınıza bakacaksınız. O solcu zannettiğiniz ‘aydın’ların hangisi devlete, hükümete tek bir taş attı? Kim bunlar? Nereden çıktılar? Neden bizi temsil etsinler ki?.. Bizi, onca yılını darbe zindanlarına gömmüş Melih Pekdemir temsil eder…” Gençler şaşırmıştı. Sadece bir kısmı muzip muzip gülümsüyordu…

Geçen gün bir öğretmen arkadaş ve liseli bir genç hanım dergiye geldi, bir belgesel film getirdiler bana: 12 Aydın, 12 Liseli, 1 Darbe… Evet, belgeselin adı bu… Emek vermişler, kıymetli bir iş yapmışlar, 12 Eylül’le hesaplaşmak istemişler… ‘12 aydın’ı konuşturmuşlar, 12 Eylül’ü anlattırmışlar… Bu ‘12 aydın’ içinden üçünün ismi ilginizi çekecektir: Ufuk Uras, Oral Çalışlar, Etyen Mahcupyan… Belgeselin kapağında fotoğrafları var. Belgeseli elime aldığımda Oral’ın kapaktaki fotoğrafına kitlendim hemen. Dönüp, “Oral Çalışlar ne anlattı size 12 Eylül hakkında?” diye sordum. “Anlattı işte… Baskıları, medyadaki darbe şakşakçılığını anlattı…”

RED’in son sayısını aldım elime, o zaman Aydınlık gazetesinin genel yayın müdürlüğünü yürüten, Oral Çalışlar’ın, darbeden altı gün sonra yaptığı açıklamayı okudum: “Gazetemiz, yeni yönetimin ilan ettiği amaçların başarılmasına katkıda bulunmaya hazırdır. Her zaman olduğu gibi!..” Sonra genç arkadaşlara döndüm, “Bunu da anlattı mı size?” diye sordum. “Yok, bunu anlatmadı” dediler. Aslında hiç de onların kabahati değildi, ‘solcu aydın’ denince ilk akla gelen isimler kimse, gidip onlara anlattırmışlardı 12 Eylül’ü. (İçlerinde 12 Eylül’ün zindanlarını, işkencelerini yaşamış olanlar, sanırım sadece Aydın Çubukçu ve Celalettin Can’dır.)

Neyse, RED’in Eylül sayısında da Oral Çalışlar’la ilgili yazdım. Özel bir düşmanlığım olduğundan değil, şimdi Radikal’de ‘Kürt Açılımı’ vesilesiyle solculara ‘solculuk öğretmeye’ başladı ya, o işe taktım. Özetle söylediği şu: “Emperyalizm ve planları her zaman kötü değildir, bakın silahlar susacak, ortam güzelleşecek…”

Peki, 12 Eylül’den bu yana, nakış nakış işlenerek yaratılan yeni ‘entelektüel’ ortamın ‘aydınları’ neden hep bizi emperyalizmle barıştırmaya uğraşıyor? Kötü bir cebir sorusu yazayım şimdi size… Ufuk Uras 12 Eylül darbesini anlatıyor belgeselde. Özet: Fena şeyler oldu. Tamam. Cuntacı generalleri ‘our boys’ (bizim oğlanlar) tabir eden ve darbeyi bizzat tezgâhlayan da ABD’dir, hepimizin malumu. O halde, Ufuk Uras güzel güzel ‘fena bir şey’ olarak anlattığı darbeyi tezgâhlayan müessesenin, ABD’nin başkanını Meclis’te niye ayakta alkışlıyor? Sonra, niye ‘sol aydın’ figürü olarak ilk akla gelenler listesinde yer alıyor? Evet, kötü bir cebir sorusu bu…

12 Eylül aydınlığı işte budur. Darbe sonrası düzlenen alanda kendi iktisadını, kendi siyasetini, kendi popüler kültürünü yaratan sermaye sınıfı, hiç kuşkusuz kendi entelektüel ortamını da yarattı. Bir şekilde ‘sol’un bir yerlerinden devşirilen, yüklü maaşlarla, ‘kariyer’lerle, ‘unvan’larla sermayenin hizmetine sokulan bir sürü ‘ortam aydını’ var şimdi. Üstelik sokakta mücadele eden ‘biz’ler, onların isimlerini pek bir kıymetli görüyor, pek değer veriyor, bildirgelerimize imza attırmak, panellerimizde konuşturmak, cezaevlerinde ‘arabulucu’ yapmak için peşlerinden koşuyoruz. Oysa, mesela, Zülfü Livaneli Özgürlük’ü çoktan bir GSM şirketine satmıştır bile… 300 bin dolara…

Bakın bir ‘solcu aydın’ımız daha oldu şimdilerde, Roni Margulies. Yaratılmış bir ‘aydın’ olarak, kendisine sermayenin, üstelik son derece şaibeli bir sermayenin açtığı alanda, devrimcilerin kan pahasına biriktirdiği değerleri oyuncak ediyor. Genç arkadaşlar onun üzerine yeşil boya dökerek iyi yapmadı bence, üzerine dökülen o boyanın anlamını hissedecek ve utanacak tıynette değil çünkü…

Oral Çalışlar’ın, kendi armut gibi tipine bakmadan, “Solcu kızlar çirkindir” şarlatanlığıyla meşhur olmaya çalışan oğlunu cilalaması, onun için kitap tanıtım kokteylleri falan düzenlemesi, ‘ortam’a dahil etme çabaları da aynı minvalde ele alınabilir. Sol böyle olsun istiyorlar. Denizlere, Mahirlere, İbolara, yani fikirleri ne olursa olsun, emperyalizme ve bu rezil düzene mermi sıkmış, devrim yolunda baş vermiş herkese rahatça sövebilsinler; ‘solcu kızlar’ın rahatça eteklerini kaldırıp kaçabilsinler; ensemize tokat atabilsinler; bizi emperyalizmle ve sermayeleriyle uğraşmaktan alıkoyabilsinler; kendi sahte ‘insan hakları’ duyarlılıklarıyla yetinelim, sınıf mücadelesini bir kenara bırakalım, kimlik-hüviyet işleriyle oyalanalım artık… Samimiyetle bunu istiyorlar… Allahın belası, kokuşmuş, rezil bir 12 Eylül aydınlığı… 12 Eylül’ün yaşadığını kanıtlayan canlı abideler…

Dilim varmıyor ama diyeceğim, kabahatin çoğu bizde canım kardeşim. Biz 12 Eylül karşısında her alanda yenildik. Son aylarda Ali Başpınar’ın, “Ölemediğim için devrimcilerden ve halkımızdan özür diliyorum,” lafı takılıyor hep aklıma. Bizi bu ‘ortam aydınları’yla muhatap eden şey, 12 Eylül’le birlikte baş eğmezliğimizi yitirmiş olmamız değil mi? Kuşkusuz kentlerin berbat ve bohem gettolarına kısılmışlığımız, gözlerimizdeki devrimci aydınlığı yitirmemiz de bundandır. Hesap hâlâ ortada durmaktadır. İşte bu sebeple, 12 Eylül’le hesaplaşma, önce kendimizle ve 12 Eylül aydınlığıyla hesaplaşmaktır. Samimiyetle… Bakın sonra o devrimci ışık nasıl tekrar pırıl pırıl parlayacak genç bir neslin gözlerinde…

(Hakan Gülseven’in bu yazısı, 13.09.2009 tarihli BirGün Pazar ekinde yayınlanmıştır…)

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.

Belki İlginizi Çeker

0 yorum