Evveliyat

kibele2

Ordu’da, Kurul Kalesi ve yerleşmesinde 2100 yıllık olduğu tahmin edilen 110 santim yüksekliğinde, mermerden ve tahtta oturan Ana Tanrıça Kibele heykeli bulundu. Heykelin Türkiye’de yerinde bulunan ilk mermer heykel olduğu da belirtildi.

Prof.Dr. Süleyman Yücel Şenyurt başkanlığında 25 arkeolog tarafından yürütülen kazı çalışmaları Ordu’nun Altınordu İlçesi Kurul Kalesi’nde sürüyor. Yapılan kazıda, yaklaşık 200 kilo ağırlığında ve 110 santim boyunda tahtında oturan Ana Tanrıça Kibele heykeli bulundu.

Bulunan heykelin Türkiye’de yerinde bulunan ilk mermer heykel olduğunu belirten Prof. Dr. Süleyman Yücel Şenyurt şunları söyledi;

kibele4“Çalışmalarımıza ara vermeden devam ediyoruz. İki gün öncede çok güzel bir eser bulduk. Gerçekten bizim de beklemediğimiz kadar önemli bir eseri Ordu’da bulup Türkiye arkeolojisine kazandırdık. Bu çok nadir bir durumdur. Araştırmalarımıza göre bu heykel Kurul Kalesi’ni istila eden Romalı askerlerin işgali sırasında giriş kapısındaki duvarların yıkılmasıyla yerinde kalmış. Bu heykel bize ayrıca Ordu Kurul Kalesi’nin çok önemli bir yerleşim yeri olduğu göstermiş oldu.”

Prof.Dr. Süleyman Yücel Şenyurt, heykelin bir süre yerinde kalacağını, daha sonra yetkililerin incelemelerinin ardından Ordu’daki müzeye kaldırılacağını belirtti.

kibele3

tayyip_diploma

Tayyip Erdoğan’ın ‘demokrat’ rolü yaptığı zamanlardı. Kendi kanallarında birbirlerini ağırlama, çanak sorular sorma dönemi yeni başlamıştı. İşte yine öyle bir günde olanlar oldu…

Mehmet Barlas yıkıyor, yağlıyor, topu göğsünde yumuşatıp pasını atmaya uğraşıyordu. Gelin görün ki, Tayyip Erdoğan’ın engin tarihsel bilgi birikimi birbirine karışıyordu. Balatalar yandı… CHP’ye kodlanmış ya, laf geçiriyordu aklınca!.. Mehmet Barlas toparlamaya uğraştı ama olmadı. El birliğiyle sıvadılar… O günleri unutmamak adına, gayrimüslim vatandaşların yağmalandığı ve linç edildiği 6-7 Eylül yıldönümünü ve iktidardaki cehaleti hatırlayalım:

 

6-7-eylul-olaylari

Bugün Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘çok demokrat ve milletin adamıydı’ diyerek hayırla yâd ettiği Adnan Menderes ve hükümetinin Kıbrıs meselesini kendi propagandası yararına kullanmak için kurdurduğu ‘Kıbrıs Türktür Derneği’ olaylar öncesinde gerilimi tırmandıracak faaliyetlere girişmişlerdi. Hedef, Müslüman olmayan halktı.

Aynı şekilde olaylar başlamadan önce Milli Emniyet Hizmeti (MİT’in atası) ve emperyalizmin Türkiye’deki şubesi Seferberlik Tetkik Kurulu’nun olayları büyütücü girişimleri arttı. Selanik’te Mustafa Kemal’in evinin devlet tarafından provokasyon için bombalanması olayların fitilini ateşledi.

Olaylar bittiğinde 200’den fazla yaralı, 400’den fazla tecavüze uğramış kadın, 10’dan fazla ölü, yıkılmış bir İstanbul ve yüzlerce yıldır o toprakların parçası olan başka uluslarda bırakılan travma meydana geldi. Kiliseler ve iş yerleri yağmalandı, bazıları bu olaydan sonra tamamıyla kapandı veya el değiştirdi. Sonradan Kıbrıs Türktür Derneği yetkilileri serbest bırakılırken, olayı komünistlerin üzerine atma çabası başladı. Pek çok önemli komünist tutuklandı ve komplo tutmayınca serbest bırakıldılar. Demokrat Parti sonradan tazminat ödeyerek ve sorumluları cezalandırdığını söyleyerek durumu kurtarmaya çalışsa da, asıl plan başarıya ulaştı. Olaylardan zarar gören halk, Türkiye’yi terk etti ve haraç mezat sattı varlıklarını, sermaye hükümetin istediği biçimde el değiştirdi.

Bugün Türkiye’de sermaye transferinin yani paranın el değiştirmesinin dönüm noktalarından biridir 6-7 Eylül. Her zaman olduğu gibi, milliyetçilik veya din kartlarından birine oynamıştır düzenin patronları ve maalesef kazanmışlardır. Tıpkı bugün kendi sermayesini büyütmek ve rakiplerinin varlıklarına el koymak için AKP’nin İslam kartını durmadan oynaması gibi.

Yeni 6-7 Eylül girişimlerinin temelini sürekli besleyen AKP’ye karşı direnme azmimizi yitirmememiz ve gerici tahriklere karşı durmamız, bugün daha yakıcı bir problem olarak önümüzde duruyor.

RED

(6 Eylül 2014)

Buyuk-Taarruz-Panorama

30 Ağustos vesilesiyle hatırlatalım gene. Devlet erkanı gene ezberden bir gösteri yapacaktır. 100 tane NATO üssü ve ofisinin bulunduğu ülkede emperyalizme karşı destan yazıldığı filan anlatılacak içi boşaltılmış bir siyasi propaganda olarak. Türklük ve İslam vurguları öne çıkacaktır gene bu savaşın bir enternasyonalizm destanı olduğu unutularak.

Tarihi anlatırken yapılan yanlışlardan biri meseleye en başta analitik yaklaşmamaktır. Kurtuluş Savaşı’nın karanlık yüzünü yani Topal Osmanları unutmuyoruz. Bu savaşın emperyalizmin istediği biçimde bir ulus çatışmasına yol aldığını, Anadolu’nun halkını birbirine Türk ve Rum diye düşman ettiğini unutmuyoruz. Bunların hepsinden ders çıkarmaya ve herkese anlatmaya çalışıyoruz. Peki tarihin bir başka ve gerçek yüzünü anlatmaya çalışmak? Bunun farkındalığına sahip herkes bunu yapmalı, çünkü bu savaşın içeriği doğru anlatılırsa milliyetçiliğe ve şovenizmin her türlüsüne karşı gerçeklerin gücü son derece etkili olacaktır.

Buyuk-Taarruz

Bu toprakların işgalden kurtulmasını sağlayan üç kesim var. Birincisi Kartallı Kazımlar Nâzım Hikmet’in Kuvay-ı Milliye destanında geçen. Basit adamlar, savaştan önce işçiler, savaştan sonra gene işçi olacaklar. Üç büyük savaş görmüşler, açlık sefaleti çekmişler ama gene cepheye katılmışlar. Bu savaşı kazanan onlar, direnen onlar. Kuvay-ı Milliye komutanı Hikmet Kıvılcımlı, grevlere destek olan Kara Fatma, direnişe katılmak için Bakü’den gelen Mustafa Suphi gibi komünistler. Savaşlar büyük generallerin dehalarıyla değil, basit adamların canını dişine takmasıyla kazanılır. Tarih yazımı büyük adamın değil, ortalama adamın tarihini yazacak ileride, tıpkı Nâzım Hikmet’in destanında olduğu gibi…

İkinci kesim ise devrimci Yunan halkı ve İngilizlerin, Fransızların sömürge askerleri. Onların savaş karşıtı gösterileri olmasa, savaş karşıtı bildiri dağıtırken kurşuna dizilen askerler olmasa, Yunanistan’ın moral gücü savaşı kazanmasını sağlayabilirdi, İngiltere’nin sömürgelerinden asker getirmesi kolaylaşabilirdi, işgaller devam edebilirdi. Onlar işçilerin kardeşliği için direndiler. Türkiye’nin direnişi Hint ulusal bağımsızlık mücadelesini hareketlendirirken, sömürgelerinden asker isteğine cevap alamayan Britanya’nın 1926’da sömürgelerinin bağımsızlığına giden yolu kabul etmek zorunda kalacağı mesela, bir başka gerçeklik.

Üçüncü kesim ise Sovyetler Birliği. Sovyetler silah, diplomatik destek vermese bu savaş kazanılamazdı. Kurtuluş Savaşı’nda atılan her iki mermiden biri Sovyetler’den geldi. Türkiye en yalnız anında Sovyetler’in desteğiyle ayakta durdu.

Bu ülke varlığını sosyalistlere ve devrimcilere borçludur. Bunu reddetmeye kalkmak beyhude bir çabadır. Bu ülkenin temellerine orak çekiç kazınmıştır. 30 Ağustos’u kazanan basit adama saygıyla…

Sol üstteki resim: Büyük Taarruz öncesi birlikleri selamlayan Sovyetler’in tesmilcisi (Askeri Ateşe olduğu tahmin ediliyor) ve Genelkurmay heyeti.

Baştaki büyük resim: Kurtuluş Savaşı’nın panorama tablolarını çizen Sovyet ressam Sergey Prisekin’in bir çalışmasından parça. Resimde cephe gerisi tasvirine ve basit adamın ön plana çıkmasına dikkat!

che2

“…Batista kulluğundaydı Şehmeran’ın… Şekerkamışı milyonerlerinin Yankisinin de yerlisinin de ve tütün ve kahve milyonerlerinin Yankisinin de yerlisinin de ve tanklı uçaklı elli binlik bir ordunun ve de yiğitleri hadım ettikten ve de gözlerini oyduktan sonra döve döve öldüren kışlaların ve önlerinde sırtüstü cesetler çürüyen karakol kapılarının ve her gece karakol duvarlarını yırtıp dışarı fırlayarak sıcak karanlıklarda kanlı kuşlar gibi çırpınan çığlıkların ve Frankist papazların ve kumarhanelerin ve de eroin toptancılarının ve gangsterlerin Yankisinin de yerlisinin de ve orospuların yalnız bir Havana’da on beş bin ve karaya vurmuş bir köpekbalığı gibi çürüyenin ve baygın ağır çiçek kokularıyla karışık leş kokusunun generali Batista tümü altı milyon nüfusunun dört milyonu aç ve yüz bini verem ve Yankilere son on yılda bir milyar dolardan çok kâr getiren Küba’da Birleşik Amerika Devletleri elçisinin Birleşik Amerika Devletleri kara hava ve deniz kuvvetinin Birleşik Amerika Devletleri dolarının yıllardır kulluğundaydı…”

1959’daki devrim öncesi Küba’nın panoraması, Nazım Hikmet’in eşsiz dizelerinde böyle tasvir ediliyordu. 1956’da Meksika kıyılarından 82 kişiyle hareket eden Granma gemisinin yolcularından 72’si, Batista’yı devirmek için giriştikleri mücadelenin henüz ilk safhasında, Küba’da karaya çıkar çıkmaz katledildiler. Bozgundan sonra hayatta kalanlarsa, Ernesto Che Guevara da içlerinde, sadece 12 kişiydi. Küba devriminin Kübalı olmayan tek önderi Che’yi tüm dünyadaki yoksul, sömürülen ve ezilen halkların gözünde kurtuluş umudunun efsanevi ismi olarak şekillendirecek süreç de böylece başlıyordu…

Che_1951Che ve enternasyonalizm

Devrimin ardından, önce Tarımda Reform Enstitüsü’nün sonrasında da Ulusal Banka’nın başkanlığına atanan Che, 1961’de ise Endüstri Bakanı oldu. Onun, emperyalizme karşı mücadelenin ve enternasyonalist dayanışmanın öncü isimleri arasında sayılmasının nedeni ise, Küba’nın sosyalist inşasına sunduğu katkıdan çok, kuşkusuz dünyanın dört bir yanındaki devrimci mücadeleleri bizzat içinde yer alarak desteklemesiydi. Öyle ki; Küba devriminin hemen ertesinde Nikaragua, Dominik Cumhuriyeti, Guatemala, Venezüella, Kolombiya, Arjantin ve Bolivya gibi ülkelerde Küba’nın Che vasıtasıyla desteklediği gerilla savaşları başlatılmıştı. Cezayir’den Kongo’ya kadar bir dizi ülkeye giden Che, 1965’te Kongo’daki gerilla savaşına komutan olarak katılmaktan geri durmamıştı. ABD emperyalizminin ablukası ve baskısı altında Sovyetler Birliği ile de kurulan hemen tüm siyasi, ekonomik ve kültürel ilişkilerin mimarı da yine Che’ydi. Fakat gelişen süreç içinde bürokratikleşen Sovyet devlet aygıtının dünya politikası olarak takındığı uzlaşmacı tavrın ayırdına vardıkça, Sovyetler Birliği’nin politik perspektifiyle arasına eleştirel bir mesafe koymaktan çekinmemişti. Che’nin bu noktada Sovyetler Birliği yönetimine eleştirisinin temel eksenini; bu ülkenin ABD emperyalizmiyle bir arada barışçıl bir biçimde var olmaya çalışması ve yine Sovyet bürokrasinin dünya devriminden çoktan vazgeçmiş olduğu saptaması oluşturuyordu.

Bu fikir ayrılığı bir süre sonra aynı şekilde, Sovyetler Birliği’yle iyi ikili ilişkiler kurarak, Küba devrimi’ne karşı düşmanca bir tutum takınan ABD emperyalizmini adadan uzak tutmayı uman Castro ile de baş gösterdi. Che, emperyalizmle taktik olarak geçici uzlaşmalar yapılsa da, orta ve uzun vadede sosyalist devrimin ayakta kalmasını sağlayacak yegane şeyin tüm Latin Amerika’yı kapsayan kıtasal bir devrim olduğunu her defasında önemle vurguladı. Bu noktada, kaynak oluşturabilecek ve bizzat Che tarafından sarfedilmiş sözlere göz atmak yararlı olacaktır:

“…Üçüncüsü, mücadelenin kıtasal özelliği… Yankiler, çıkar dayanışması ve Amerika kıtasındaki mücadelenin belirleyiciliği dolayısıyla müdahale edeceklerdir… Amerika kıtasındaki panorama bu iken, zaferin yalıtılmış bir ülkede kazanılması ve korunması güçtür. Baskıcı güçlerin birliğine halk güçlerinin birliği ile karşılık vermek gerekir. Baskının dayanılmaz düzeye ulaştığı bütün ülkelerde isyanın bayrağı yükseltilmelidir; tarihi zorunluluk dolayısıyla bu bayrak kıtasal bir özellik taşıyacaktır.”

Yine kendisinin kaleme aldığı başka bir metinde ise Che şöyle diyor:

“…Devrimin ideolojik itici gücü olan devrimci, dünya çapında sosyalizmin kurulması gerçekleşene kadar ancak ölümle durabilecek olan duraksız çabasıyla tükenir. En acil görevler yerelde gerçekleşip kendisi proleter enternasyonalizmini unutur ve devrimci gayreti körelirse, yönettiği devrim esin veren bir güç olmaktan çıkar, kendisi de azılı düşmanımız emperyalizmin sonuna kadar yararlanacağı rahat bir uyuşukluğa gömülür. Proleter enternasyonalizmi hem bir görevdir, hem de devrimci bir zorunluluktur.”

Che ve Sovyet bürokrasisi arasında 1964’ten itibaren başlayan gerginlik, ‘Sovyet politbürosu’nda onun için ‘maceracı, Maoist ve hatta Troçkist’ gibi değerlendirmelerin yapılmasına da neden oldu. 1965’in şubat ayında, Che yaptığı son halka açık konuşmada, Sovyetler Birliği’ne dolaysız olarak yüklendi ve onları Küba Devrimi’ni kendi çıkarları için baskı altına alıp yönlendirmekle suçladı.

‘Gerilla’nın sınırları

Che Guevara, bürokratik Sovyet iktidarının dünyaya ‘barış içinde bir arada yaşama-barışçıl geçiş’ teorileri yaydığı o dönemde, sovyetik tarzdaki komünist partilerin ‘demokratik devrim’ şiarıyla ulusal burjuvaziye yedeklenen reformist yaklaşımlarına karşı; devrimde işçi sınıfının ve komünist partinin öncülüğü yerine, foko (ocak) adı verilen gerilla birliklerinin öncülüğünü savunan, ‘gerilla fokosu’ olarak bilinen bir yaklaşım geliştirmişti. Che bu yöntemi asıl olarak yoksul köylülüğün işçi sınıfına nazaran ağırlıkta olduğu Latin Amerika ülkeleri için savunmuştu. Fakat benimsediği bu yöntem, kendi yaşadığı dönem de dahil olmak üzere, tüm Latin Amerika kıtası için uygulanabilir bir yöntem değildi. İşçi sınıfının görece yoğun olduğu sanayileşmeye başlamış Arjantin ve Brezilya gibi Latin Amerika ülkelerinde hayata geçirilen gerillacılık faaliyetleri büyük yenilgiler aldı. Bizzat Che de biri Kongo’da, diğeri de katledildiği Bolivya’da olmak üzere iki defa bu yöntemin zaaflarını tecrübe etti.

che3‘Yeni insan’

Fakat, onun da yaşadığı bu türden yanılgılar, dünyanın herhangi bir yerinde sömürüye ve zulme direnen insanların yardımına koşmasındaki enternasyonalist yürekliliği ve kişisel hırs ve kaygılardan arınmış her türlü rütbe-yetki-makama sırt çeviren fedakarlığı asla gölgeleyemez.

Kendisini devrime adamış bir insan olarak Che’nin değinilmeden geçilemeyecek bir özelliği de, sosyalizmle birlikte şekillenecek ‘yeni insan’a olan inancıdır. Onun ‘yeni insan’ı insanoğlunun kurtuluşu için gerektiğinde ölmeyi de göze almış, toplumla her anlamda özdeşleşmiş, kendisi ve ailesi için küçük maddi çıkar hesapları yapmayan biridir. Bu bilincin bir yansıması olarak devrimin ilk yıllarında ‘gönüllü çalışma’ uygulamasını yine bizzat içinde yer alarak kurumsallaştıran odur. Tüm bunların yanında henüz Küba’dan ayrılmadığı ve önce Ulusal Banka’nın başkanı sonra da Endüstri Bakanı olarak devrimin hizmetinde hiçbir kişisel menfaat gütmeden çalışması ve devrimci bir ekonomik kalkınma modeli yaratmadaki çabası önemle vurgulanması gereken ve onun kişiliğini tanımlayan diğer özelliklerindendir…

“…8 Ekim, saat 1.30 suları… Öncü, dağ geçidinin ağzında. Ordu ilk ateşini açtı. Değişik isyancı gruplar, birbirlerinden yalıtıldı. Az sonra, iki jet ve bir helikopter, bölge üzerinde uçtu, fakat bunlar tepeleri bombaladı. Yedi gerilladan oluşan Che’nin grubu, dağ geçidi içlerine doğru çekilmeyi denediler. Ordu birliklerinin uzun süreli atışlarına dayanılması zordu. Dakikalar sonra, Guevara’nın M-1 Tüfeği işlevini yitirdi. Kısa bir süre sonra da baldırlarından vuruldu. Yaralanması, yürümesini güçleştirdi. İki gerilla, onu küçük bir dağ sırtı boyunca sürükleyerek çekti. Bir ellerinde silahları, diğer elleriyle de yapabildikleri en iyi şekilde komutanlarını destekliyorlardı. Prado’nun grubundan üç asker, yaklaşanları gördü, ufak kayaları tırmanmalarını beklediler, onları gördüklerinde de bağırdılar: ‘Silahları bırakın ve ellerinizi kaldırın!’ Che ateş edemiyordu; tabancası ve tüfeği artık işe yaramıyordu…”

Ticari bir ürün mü?

Bu kadar sahici bir şekilde yaşayan ve yine bu kadar sahici bir şekilde katledilen Che, nasıl oldu da çürüyen kapitalizmin meta pazarında ticari bir ürün haline geldi? Az çok sosyalist bir bilince sahip her insanın sokakta, üzerinde Che’nin suratının basılı olduğu tişörtler giyen birilerini görünce, ırkçı-faşist yayınların bile kapaklarında onun suretiyle karşılaşınca kendi kendine sorduğu ve/ veya sorması gereken bir sorudur bu. Abartı değil: Çocuk bezinden tutun da, bira-votka şişelerine, saatlere, parfümlere, kadın iç çamaşırlara varana kadar onun resmini her ürünün üzerine basan, fakat bir taraftan da Alman gazetesi Die Welt’in yaptığı gibi ‘Dünyadaki bütün teröristlerin esin kaynağı’ diyerek kudurmuş bir şekilde yine de ona saldırmakta beis görmeyen bir sistem nasıl kokuşmuş ve iğrenç bir sistemdir?!

Che’nin bu dönemde kapitalizm için bu denli ‘popüler’ olmasının nedeni, onun da savunucusu olduğu devrimci değerlerin, soğuk savaşın bitmesinin ardından artık bir tehdit olarak algılanmamasıdır. Ve bu dönemin Che figürü şimdi ‘daha sevimli daha barışçı’dır… Elinde silahla çekilmiş fotoğraflarına hemen hemen hiç rastlanmaz kapitalist pazarda. O, kapitalizmin ona biçtiği ‘romantik-isyankar’ koşullu algısı sınırları içinde ağzında puroyla gülümseyen, mango meyvesi suyu içerken çevresindekilerle şakalaşan yakışıklı bir adam suretidir artık. Kapitalizm, ona, nostaljik bir iç geçirmeyle, “Hey gidi günler!” denilerek yaklaşıldığı müddetçe bir ‘tehlike unsuru’ gözüyle bakmamaktadır. Ve günümüz dünyasında kapitalizm, hâlâ insani değerler, özveri, inanç, adalet, eşitlik, cesaret ve fedakarlık gibi kavramları en azından arada bir hatırlamak isteyen insanlara, kendi çürümüş dünyasından hiçbir örnek gösteremediği için, ‘bizim olan’ı sadece bir surete indirgeyip, temsil ettiği tüm değerlerden soyutlayıp içi boş bir kabuk biçiminde piyasaya sunarken, hem kendi emniyet sübabını kurmuş oluyor hem de bu türden ‘romantikler’e fiyatını kendi belirlediği ‘temiz bir soluk’ satıyor. Çürümüş kapitalizm şimdi onunla savaşırken devrimci mücadelesini yok sayıp, üstünden atlamayı tercih etmiyor. Onun suretini her geçen gün farklı bir biçimde çoğaltarak ve çoğalttığı ölçü ve biçimde onu kendi gerçekliğinden uzaklaştırarak insanları usandırmayı yeğliyor. “Sıradan olanın, piyasanın içine çekilip dejenere edilenin takipçisi olmaz, olsa bile ondan zarar gelmez,” diye kâr-zarar hesabını uzun uzadıya yaptıktan sonra…

Enternasyonalist devrimci bir savaşçıdan ‘asi gençliğin yeni pop ikonu’na giden yolu kapitalizm işte bu pazarlama stratejisiyle kat ediyor.

Bu dönemde artık Küba’da bile ruhani olmayan kutsal bir puttur Che. Sovyet bürokrasisinin sonunu hazırlayan Glastnost ve Perestroika’dan sonra yanı başındaki emperyalist düşmanla teke-tek kalan Castro’nun bile, halkının moral motivasyonunu canlı tutmak için, onun düşmanla asla uzlaşmayan yanını törpüleyip sivrilttiği ve Küba’da her yere, her köşe başına diktiği bir put…Ve bizler biliyoruz ki putlaştırmak unutturmaktır…

“…Sekizinci Tümen İstihbarat Dairesi Başkanı ve Che’nin son anlarını rapor etmekle görevli Albay Arnaldo Saucdo’ya göre, Che’nin son sözcükleri: Biliyorum, bana ateş edeceksin; asla canlı tutulmayacağım. Bu hatanın devrimin sonu olmadığını ve diğer başka yerlerde galip gelineceğini Fidel’e anlat. Aleida’ya (eşi), bu olayı unutmasını, yeniden evlenip mutlu olmasını ve çocukları okutmasını anlat. Askerlerden iyi isabet ettirmelerini rica et.”

“…La Higuera ‘da okulun bir katında mağrur bir adam uzanmış yatıyordu. Birkaç sert Scotch Wisky’den ve Che’nin devam etme çağrısından sonra Teğmen Mario Teran Che’nin gövdesine yarım düzinelik atış yaptı; bunlardan biri, Che’nin kalbini delip geçti ve onu hemen öldürdü…”

Ernesto Che Guevara 9 Ekim 1967’de Bolivya’da alçakça katledildi. Fakat kapitalist yağma ve köleliğin hüküm sürdüğü her kara parçasında fikirleri hayat bulmaya devam ediyor… Yani tüm dünyada…

(Bu metnin hazırlanmasında, Paraguay’daki İşçi Partisi gençlik örgütü üyesi Ronald Leon’un yazısından yararlanıldı.)

V. Mahir Ükünç’ün Kasım 2007’de yayınlanan RED 14. sayıdaki yazısıdır.

che1

Türkiye’de hasbelkader Meclis Başkanı olmuş ve fazla okumamış bir adamın dil uzatmaya cüret ettiği ‘CHE’yi, yani ‘DOST’u tanıyalım… Yaşamını insanlığın kurtuluşuna adayan büyük komutan… Asıl adı Ernesto Guevera de la Serna… 14 Haziran 1928’de, Arjantin’de, Rosario de la Fe’de Katolik bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Babası mimar annesi ev kadınıydı. İlk astım krizini iki yaşında geçirdi. Doktorların hava değişimi önermesi üzerine, ailesiyle Altagracia’ya taşındılar.

Astım nedeniyle okula gidemeyen Che’nin eğitimini çoğunlukla annesi üstlendi. Liseden sonra 17 yaşında tıp fakültesine kaydını yaptırdı. Bir yandan okurken, bir yandan da hastabakıcı olarak çalışıyordu.

1951’de, Alberto Granado birlikte ilk Latin Amerika gezisine çıktı, önce Şili’ye sonra Peru’ya oradan da Kolombiya’ya gittiler. Che’nin hastalığı sık sık tekrarlıyordu. Çeşitli araçlarla seyahatlerini sürdürdüler. 1952’nin Temmuz’unda Alberto’dan ayrıldı ve uzun uğraşlar sonucu Arjantin’e dönebildi. 1953’te de diplomasını alarak tıp doktoru unvanını kazandı.

İLK TANIŞMALAR

Aynı yılın yaz ayında Carlos Ferrer ile ikinci Latin Amerika yolculuğuna çıktı. Siyasi bilinci artık daha da olgunlaşmıştı. Halk kitlelerinin olağanüstü yoksulluğuna tanık olması, onu sosyalist çözümler aramaya yöneltti. Latin Amerika’nın ayrı uluslardan oluşan bir coğrafya değil, kültürel ve ekonomik bir bütün olduğunu ve kurtuluşunun kıta çapında bir strateji gerektirdiğini düşünmeye başladı. Kostarika ve Nikaragua’dan sonra Guatemala’ya gitti. Sürgünde yaşayan Perulu Hilda Gadea ile burada tanışıp evlendi, Kübalı göçmen gruplarla da ilk burada karşılaştı. Guatemala Komünist Partisi’nde sendika doktoru olarak çalışmaya başladı. Che lakabını da Guatemala’da aldı. 1954’te Salvador’a gidip döndü. Bu arada Guatemala’da darbe oldu ve Jacobo Arbenz’in ilerici yönetimi CIA’in düzenlediği bir darbeyle sona erdi; arkadaşlarıyla beraber Arjantin elçiliğine sığındılar. Bu olay üzerine, ABD’nin Latin Amerika’da ilerici hükümetlere izin vermeyeceğine ve tek seçeneğin bütün Latin Amerika’ya yayılan silahlı mücadele yürütmek olduğuna ikna oldu ve eylül sonunda Hilda’yla birlikte Mexico City’ye geçti.

TUTUKLANMA VE YOLA ÇIKIŞ

1955 yazında Fidel Castro’yla tanıştı, ve uzun tartışmalardan sonra beraber hareket etme kararı aldılar. Mart 1956’da ilk çocuğu Hildita dünyaya geldi. Haziranda yeraltı faaliyetlerinden ötürü Castro ve arkadaşlarıyla beraber tutuklandı, ancak iki açlık grevi sonrasında salıverildiler.

24 Kasım 1956 gecesi, aralarında Che’nin de olduğu 82 kişi, silahlarıyla birlikte, Granma gemisiyle Meksika’dan Küba’ya doğru denize açıldı. 2 Aralık’ta Granma, Balic’te karaya oturdu. Kıyıya ulaşmaya çalışan gruba, gelişlerinden haberdar olan Küba diktatörü Batista’nın askerleri saldırdı. Çarpışmada ağır kayıplar verdiler. 21 Aralık’ta Sierra Maestra dağlarında bir araya gelerek çekirdek kadroyu burada oluşturdular.

İLK ZAFER

17 Ocak 1957’de La Plata kışlasına düzenledikleri saldırıyla ilk zaferlerini kazandılar. CBS televizyonu ve Time dergisinden muhabirlerle röportajlar yaparak dünyanın onlardan haberdar olmasını sağladılar. Sayıları da giderek arttı. 1959 başında başkent Havana’yı ele geçirerek devrimi gerçekleştirdiler. Haziran 1959’da Che, Sierra Maestra Dağları’nda beraber savaştığı Aleide Marts’la evlendi, bu evlilikten dört çocuğu oldu. Devrimden sonra Küba elçisi olarak Mısır’a, Japonya’ya, Seylan’a, Fas’a, Yugoslavya’ya gitti. Önce Tarımda Reform Enstitüsü’nün, sonra da Ulusal Banka’nın başkanlığına atandı.

1961 Şubat’ında ise Endüstri Bakanı oldu. Sovyetler Birliği’nden Cezayir’e, Çin’den ABD’ye, Kongo’dan Mali’ye, konuşmalar ve anlaşmalar yapmak üzere seyahat etti. 1965 Mart’ında son kez Küba’da görüldü. Nisan’da gizlice Kongo’ya gitti, ülkedeki iç savaşta Kübalı gerillalar ile birlikte, Patrice Lumumba’nın örgütlenmesine yardımcı oldu. 10 Ekim 1965’te Fidel Castro, Che’nin veda mektubunu Küba halkına okudu.

VE BOLİVYA…

3 Kasım 1966’da, Adolfo Mena Gonzales adıyla rejimi devirmek için Bolivya’ya girdi. Gerillalar arasındaki adı Ramon’du. Mart 1967’de Bolivya birlikleriyle çatışmalar başladı. 8 Ekim’de 1.500 hükümet askeri tarafından El Yuro vadisinde kuşatıldı. Ayaklarından vuruldu ve esir düştü. Higeruas’ta bir okul binasına götürüldü. Ertesi gün, çavuş Mario Teran tarafından makineli tüfekle taranarak öldürüldü. Cesedi teşhir edildi…

Hz. İşaya’nın düşte gördüğü, eşek sırtında Hz. İsa ve deve sırtında Hz. Muhammed’in tasviri. (Birûnî, el-Âsârü’l-bakıyye an el-kuruni’l-hâliyye, Tebriz, 1307–8. Edinburgh University Library.)

Laik eğitim saldırı altında. Hurafeler gencecik beyinlere bilimsel gerçeklermiş gibi işleniyor. Dini eğitim bilimsel eğitimin yerini alıyor. Cehalet yayılıyor, bir toplumun zihni iğdiş ediliyor…

Peki cumhuriyetin ilk yıllarında eğitim ve din arasında nasıl bir ilişki kuruluyordu?

1931’de liselerde okutulan tarih kitabı, İslamiyet’in ortaya çıktığı dönemin koşullarını, tarihsel gerçekliği ve toplumsal yapıyı bilimsel olarak ele alıyor, öğrencileri düşünmeye, sorgulamaya sevk ediyordu. Elbette ortada mükemmel bir eğitim sistemi yoktu. Yine de, toplumun din ile ilişkisini laik bir ülkede olması gerektiği gibi düzenliyordu. Aradan yıllar geçti, şimdi Cübbeli Ahmetler hayatımızı esir aldı…

İşte 1931’deki lise tarih kitabından bir bölüm:

din_bilgisi

solcu1

Memleketin tarihinde dinciler hep emperyalizme hizmet etti. Dinciler hep iktidarda oldu, hep solculara saldırdılar. Genelevleri boyadılar, genelevlere Amerikalıların rahatça girmesini sağladılar. Solcular bu rezilliklerine engel olmaya çalıştıklarında, solculara saldırdılar…

Solcuları hep kendilerine bir engel olarak gören dinciler halka yalan söyleyip solcuları hedef gösterdi. Amerikan Filosu bunların çağırdığı bir emperyalist askeri güçtür. İşte Türkiye sağının tarihsel belgesi.

mustafa_kemal

Bozok ihaneti mi, bir ülkeyi kaostan kurtarmak mı?

Cumhuriyet tarihi, birbirine ihanet eden, halkına yalan söyleyen, zulmeden liderlerin isimleriyle  dolu. Ancak gerçeklerin bir gün mutlaka ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu var. Türkiye, uzun bir zamandır AKP-Cemaat kadrolaşmasının ve ardından restleşmesinin bedelini ödüyor. Meydanlar “safça kandırıldığını” söyleyen liderlerine biat eden “demokratlarla” dolu. İşin ucu nereye kadar gidecek şimdilik bilinmiyor.

Ancak, okullarda okutulan tarih kitaplarından biraz kafamızı kaldırdığımızda “kandırılma ve ihanetin” Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından bu yana sürdüğünü öğreniyoruz. Nasıl mı?

BOZOK, BU MEKTUBU SAKLADI

Atatürk ile İsmet İnönü’nün “arasının kötü” olduğu tarihçiler tarafından çok dillendirilmeye çalışılmasa da herkesin bildiği sır. Özellikle Atatürk’ün hastalığının son dönemlerinde kavga dorukta. Bunu biz değil, Atatürk’ün yaveri Salih Bozok anılarında söylüyor. Bu nedenle Atatürk’ün İsmet İnönü’ye yazdığı bazı mektuplar ve notları kendisine iletmediğini anlatıyor.

REDaktif, o mektuplardan bazılarını Salih Bozok’un eşyaları arasında buldu. İlkini geçen hafta yayımlamıştık. Yayımlayacağımız ikinci mektup çok daha ‘şahsi’ ve öfkeli. Bu mektubu da Cumhuriyet’in ilk dönemi tartışmalarına girmeksizin, haber değeri taşıdığı için yayımlıyoruz. Atatürk’ün İsmet İnönü’ye olan kızgınlığını dile getirdiği bu kez “G. Mustafa Kemal” yerine “K. Atatürk” imzasını kullandığı ikinci mektup:

Dolmabahçe
14.2.1938
Pazartesi

İsmet İnönü’ye

Onulmaz bir hastalığa yakalandım. Afiyet ümit edemiyorum. Artık bu kafayı bu vücut taşıyamıyor. Bir de yalnızlığın verdiği sıkıntı ile günde 3-4 paket sigara, 15-20 fincan kahve, 1 de büyük rakı içiyorum. Sen başvekilken Salih’in adamlarına aman Gazi’yi rakısız bırakmayın diyerek beni ne kadar çok sevdiğini belli ediyordun ya merak etme yine rakım eksik değil.

Benim hayatımın şimdiye kadar milletime faydalı olmaktan başka bir emeli olmadı. Kendi saadetimi bu vatanın saadet ve selameti için feda ettim. Buna rağmen senin benimle ilgili, benim hiçbir şekilde hatır ve hayalimden geçmeyen zararlı fikirler anlattığını öğrenince cidden teessürüme mucip oldu.

Benim için sarhoş sofralarından memleket idare ediyor, vatan zarar görüyor diye söylemişsin. Seni başvekil yapıp, söz kahibi yapanın da sarhoş olduğunu unuttun mu, II. İnönü Savaşında bozguna uğrayıp da sen geri çekilirken Fevzi Paşayı senin yerine görevlendirip savaşı kazandıranın da sarhoş olduğunu ve halkın gözünde kahraman ol diye bunu saklayanın da sarhoş olduğunu ne çabuk unuttun? Bu sofralarımızın meclis sofraları olduğunu, devlet işlerinin burada konuşulup, hesapların alınıp verildiği masalar olduğunu sen söylemez miydin hep? Benim yanımda otururdun senin bütün suçlarını burada temizlemedik mi, Abdürrezak’ın menfaat ticaretine bile senin hatırın için bu masada susmadık mı, Hasan Paşa’nın nasıl zengin olduğuna bu masada başını eğmedin mi, daha ne sayayım, hepsini biliyorsun.

İsmet seni başvekillikten aldıktan sonra hakkımda anlattıklarını duydukça, her söylenene inanmayıp senin için daima kanaatimi kullanarak, seni ve siyasi hayatını bitirmeyip seni affettik. Seni harcamak çok kolay ama, etrafıma bakınca yetişmiş adam yok. Böyle olmasaydı Recep Zühtü senin için hep benden icazet bekledi, ben de senden hep sadakat bekledim. Zaman her türlü hakikati ispat edecektir.

Şayet tekrar memleket idaresine gelirsen, bu millete zararlı olmaktan Allah seni korusun.

K. Atatürk

(Editoryal not: Sosyal medyada bu mektubun gerçekliğiyle ilgili tartışmalar oluşmuştur. Haberi hazırlayan Hicran Aygün, bir müzayedeciden kopyaları alınmış olan bu mektubun bilirkişi raporunu en kısa zamanda yayınlayacağını belirtmektedir.)

mek1

mek2

mek3

aurora-borealis-38

İKİNCİ BÖLÜM

Atâ Karatay’ın hazırladığı, 1961’de yayımlanan ve 35 şairin yer aldığı Çağdaş İskandinav Şiiri Ön Antolojisi‘nin sol tarafından çırptığım mini-derlemenin ilk bölümünde iki Norveçli şairden bahsettim. Bu bölümde iki İsveçli şair ile devam edip Karatay ile bitiriyorum. Dilerim eski kuzey’in gizemli ışıkları zihninize değişik bir nefes aldırsın.

 

GUSTAV SANDGREN

Modern İsveç şiirinin kurucu ekolü sayılan “Beş Genç” edebiyat topluluğu üyesi Sandgren, 1904’te Östergotland bölgesindeki Western Stenby, Motala’da fakir bir ailenin çocuğu olarak doğdu. İşçi olan babası, aynı zamanda keman çalardı. Müzikle büyüyen ve küçük yaşta keman çalmayı öğrenen Sandgren, okulu bitirdikten sonra Ljungsboro’da bir çikolata fabrikasında çalışmaya başladı. Bu dönemde, işçiliğin yanı sıra dans salonunda keman çalarak hayatını kazandı. Daha sonra bütün vaktini yazmaya ayıracak fırsatı buldu, ikinci evliliğini yazar, çevirmen, şair Ria Wagner ile yaptıktan sonra yerleştiği Stockholm’de 40 yıl geçirdi. 1983’te 79 yaşında hayattan giderken ardında 47 kitap bıraktı. Şiirlerinden başka, sosyal gerçekçiliği işleyen hikâye ve romanlarıyla, İsveç edebiyatında derin iz bırakmıştır.

 gustav.sandgrenGERÇEK
(Sanningen)

Ve gerçek, bir genç kız gibiydi
Çırıl çıplak, pazar meydanı ortasında;
Saf, tertemiz, dokunulmamış duruyordu
Öylece günışığı altında.

Ama halk görünce onu kapadı gözlerini
Ve bağırdı: “Eyvah! Bu kız utanmazlığın ta kendisi!”

Sonra şehrin ileri gelenleri görüşüp aralarında
” — Gençliği yoldan çıkaracak,
— Ahlâkımızı bozacak bu kız!” dediler.
Ve gönderip adamlarını
Zindanlara attırdılar kızı
Kara urbaları giydirip zorla.

Öte yanda halk kalabalığı
Bağırıp duruyordu sokaklarda:
” – Vurun! Yaşatmayın orospuyu!..”
Ama gençler vardı,
O kızı:
Kendilerinden birisi olarak düşünen;
Karanlıklar içinde bile onun
Alnındaki ölümsüz pırıltıyı görebilen.
Baktılar yaşlı ruhlar hasta
Gözleri bulanmış
Batık dünyalarda yaşamakta hepsi korkularla;
Işıktan, apaçık oluştan bir kaçış, bir kaçış…

“Haydin!” dediler, “biz kurtaralım gerçeği!”

Gustav Sandgren
(Çeviren: Atâ Karatay)

 

*** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** ***

 

HARRY MARTINSON

İsveç şiirine ve edebiyatına modernizmi getiren “Beş Genç” ekibinin üyesi olan Martinson, yazar, şair ve gemicidir.

1904’te ülkenin güney doğusundaki Blekinge, Jamshög’de doğdu. Küçük yaşta hem annesini, hem de gemi kaptanı olan babasını kaybetti ve kırsal kesimdeki bir komün-ambar’da büyüdü. 16 yaşında kaçarak bir gemiye yazıldı ve yıllarca Brezilya’dan Hindistan’a denizlerde dolaştı. Akciğer sorunları nedeniyle karaya döndü düzenli bir işi olmadan ülkesinde seyahat etti. Bir ara serserilikten tutuklandı.

1929’da Martinson, Sandgren, Lundkvist, Asklund ve Kjellgren, “Beş Genç” adlı antolojiyi yayınlayarak, İsveç şiirinde 20. yüzyıla damga vuracak akımı başlattılar. Martinson aynı yıl, Stockholm’de çıkan anarşist gazete Brand sâyesinde tanıştığı, sonradan proleter edebiyatın en önemli yazarlarından olacak Moa Martinson (Helga Maria Swarts) ile evlendi.

1934’te Sovyetler Birliği’ne giderek bu ülkede seyahat etti.

Martinson, 1935’te yayınlanan yarı-otobiyografik romanı “Çiçeklenen Isırganotları”nda, taşrada geçen zor çocukluk ve ergenlik yıllarını anlattı. Eser otuzdan fazla dile çevrildi.

1940’da Moa’dan ayrılan Martinson, iki yıl sonra Ingrid Lindcrantz ile evlendi. 1949’da İsveç Akademisi üyeliğine seçildi.

Martinson, 1956’da yayınlanan destansı kurgu-bilim şiiri “Aniara”da, rotasından çıkıp uzayda yönünü kaybederek başıboş giden bir uzay gemisini ve içindekileri, insanın budalalığını ve kırılganlığını sergileyerek anlattı. Başyapıt kabul edilen eser, 1959’da Blomdahl tarafından opera olarak bestelendi.

Martinson 1974’de Eyvind Johnson ile birlikte Nobel Edebiyat Ödülü’ne lâyık görüldü. O yıl diğer adaylar Graham Greene, Saul Bellow ve Vladimir Nabokov idiler. Ödülü alan ikili, kendilerinin akademi üyeleri olmalarından kaynaklanan tartışmalar ve eleştirilerin hedefi oldular. Proleterliği kadar, hümanist ve hassas yapısıyla da bilinen Martinson, şâibe altında yaşamayı kendine çok gördü ve 1978’de Stockholm’de bir hastanede makasla karnını keserek, bir çeşit seppuku/harakiri yoluyla hayatına son verdi.

harry.martinsonBeş romanı, dokuz şiir kitabı, denemeleri, hikâyeleri, üç radyo ve bir tiyatro oyunu vardır.

KABLO GEMİSİ
(Kabelskepp)

Barbados ve Tortuga arasında döşenmiş
Atlantik kablosunu bulup çıkardık denizin yüzüne
Kaldırıp fenerlerimizi
Sardık sırtındaki yaraları boydan boya, yeni lâstiklerle
Arzımız onbeş kuzey, tûlümüz altmışbir batı.

Aşınmış yerler yapıştırınca kulaklarımızı
Kesik titreşimler durduk kablodan doğru gelen
Şöyle konuştu içimizden biri bu sıra:
— Bakın, Montreal ve Saint John’da oturan
milyonerler tartışıyorlar aralarında
Küba şekerinin fiyatı üzerinde;
Ve indirilmesi için ücretlerimizin daha da.

Uzunca bir süre duraladık ve düşündük—
Fenerlerden çepçevre bir grup
Biz sabırlı deniz işçileri.
Sonra yenilenmiş kabloyu indirdik yavaşça
Denizdeki eski yatağına.

Harry Martinson
(Çeviren: Atâ Karatay)

 

*** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** ***

 

… ve ATÂ KARATAY

1928 yılında İstanbul’da doğdu. Konya Lisesi’ni bitirdikten sonra 1948’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’den mezun oldu.

Şiir çalışmalarının yanı sıra filolojik konularla da ilgilendi. Norveç dili üzerindeki araştırmalarını, 1959-1960 yıllarında Oslo’da bulunarak derinleştirme olanağı buldu, yazı ve şiirleri kendi çevirileriyle Norveç’te yayınlandı. Ait olduğu toprakların şiirlerini kuzey ülkelerinde tanıtabilmek için Çağrı dergisiyle birlikte antoloji çalışmaları yaptı. 1950-1960 arasında “Çöle Akan Nehir”, “İster İstemez” ve “Göz Dağı” adlı şiir kitapları yayınlandı. İsveç, Norveç, Danimarka dilleri için konuşma kılavuzları, gramer kitapları ve cep sözlükleri hazırladı.

1961 yılında “Çağdaş İskandinav Şiiri Örnekleri” adıyla yayınladığı ve 35 şairin şiirleriyle kısa biyografilerine yer verdiği ön-antoloji, bu alanda ilk defa bir bütün halinde ve doğrudan doğruya ana metinlerden yapılmış çevirilerle okuyucuya sunulmuş çalışmadır. (Bu alanda daha sonra yayınlanmış çalışmaları araştırdım ve 2014’te Yitik Ülke Yayınevi’nden çıkan, şair Özkan Mert’in hazırladığı “Gece Güneşi” adlı antolojiden başkasına rastlayamadım.)

Girişte bahsettiğim gibi, bir sahafta rastlayıp benimle eve gelmeye razı ettiğim ve kapağının fotoğrafı bu yazının resimleri arasında bulunan sözkonusu ince kitap, sondan bir önceki sayfada belitildiği üzere, İstanbul’da Sıralar Matbaası’nda basılmış; herhangi bir yerinde herhangi bir kitabevi/yayınevi ismi bulunmadığından çakozladığım kadarıyla, yazarının kişisel çabası ve olanakları sâyesinde yayınlanabilmiştir. Dağıtım adresi olarak Sirkeci-Merkez Han’da 28 numara gösterilmektedir.

Kitabın iç kapağının üst kısmında elyazısıyla “Mahir kardeşe dostlukla” ifâdesi, altında tahminime göre yazarın imzâsı ve “1967 Haz.” tarihi bulunmaktadır.

Karatay hakkında giriştiğim sığ araştırma sonucunda, size bu yazıda anlattıklarım haricinde pek bir bilgiye ulaşamamakla birlikte, herhangi bir kaynakta ölümüne dair bir ifadeye de rastlamadığımdan dolayı, yazarın hayatta olduğuna inanma durağında inmekle yetinmeyi, kendisine dair tasavvuruma yakıştırmaktayım. Bu ruh hâliyle de, 1967 Haziranı’nda kitabın adına imzalandığı ‘Mahir kardeş’in hangi Mahir kardeş olduğunu hayalgücünüze havâle ediyorum.

atâ.karatayKitabın yazarına ait önsözden önceki sayfada basılı ithafta,
“KUZEYİN GÜLER YÜZLÜ
BARIŞ SEVER İNSANLARINA”
denmektedir.

Hâlen 88 yaşını sürdüğünü düşündüğüm, hakkındaki kısıtlı bilgimle kendisine hayranlık beslediğim, insancıl, zârif, menzili geniş ve seyrek izi derin yazar/şair Atâ Karatay’a dair dileğim; sağlığının yerinde olmasının yanı sıra, bugün İsveç’in dünyanın en büyük on silah üreticisi ve satıcısı arasında bulunduğunu, Suudi Arabistan’da silah fabrikası kurduğunu, ABD’nin büyük müşterisi olduğu Norveç yapımı silah ve savaş malzemelerinin İsrail ordusu tarafından kullanıldığını filan bilmiyor olmasıdır.

 

*** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** ***

*:  Her iki kutup dairesinde, yerkürenin manyetik alanına giren güneş fırtınalarının meydana getirdiği fenomenal renk-gökyüzü dalgalanmalarından kuzeydekiler aurora borealis, güneydekiler aurora australis diye bilinir. Aurora, antik Roma’da şafak tanrıçasıdır. Boreas da Yunanca kuzey rüzgârının adıdır (poyraz). Aurora borealis dilimizde “kuzey ışıkları” diye karşılık bulur.

Bu dipnotun ucunda sallandığı ipi tutan başlıktaki “ruhların dansı” ifadesi ise, eski zamanda Kanada yerlilerinden Kri (Cree) halkının kuzeyin gizemli ışıkları için yaptıkları tanımlamadır.

 

*** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** ***

2016²haziran, emektar-gümüşsuyu-taksim