İlim-irfan

Nefertiti ve Akhenaton...

Aşağıdaki makale, tek tanrılı dinlerin ortaya çıkışıyla ilgili kapsamlı bir değerlendirme. Dinler arasındaki benzerlikle eski Mısır’daki din kavrayışını birlikte ele alan Korkut Keskiner‘in makalesini REDaktif‘te bir kez daha yayınlamak istedik…

————————————————————–

“Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulühu” dediğimizde İslam dininin ilk şartını yerine getirmiş oluyoruz. Kelime-i Şehadet söylenmeden, hiç kimsenin İslam dinine girmiş sayılmadığı, ondan diğer vecibelerin beklenemeyeceği bir gerçek.

Anlamı da genellikle bilinir, ama tekrarlamakta fayda var. “Şehadet ederim ki, Allahtan başka ilah yoktur, ve Hz. Muhammed de onun kulu ve elçisidir.”

Şimdi M.S. 600’lerde ortaya çıkan ya da çıktığını zannettiğimiz bu sözün, biraz farklı da olsa, ortaya çıkmasından tam 2000 sene önceki halini görelim. “Aton’dan başka Tanrı yoktur, Akhenaton onun elçisidir ve ışığını bize ulaştırır.”

AKHENATON

Akhenaton tahta çıktığındaki adı 4. Amenhotep(Amenofis)’ti. Diğer firavunlarla karşılaştırdığımız zaman, hakkında çok az şey biliyoruz. Çünkü Akhenaton’un adı ardılları tarafından tarihten silindi. Hatta, bu eski Mısır’da en kötü ceza olarak bilinse de, mezarından bile silindi.

akhenaton-4Bu yazıda zaten bu cezalandırmanın nedenleri üzerinde duracağım. Akhenaton’la ilgili resmi tarih bilgisi isteyen okurlar için birçok kaynak önerebilirim. Ama resmi tarih anlatmayacağım, tam tersine remi tarihe ters sorgulamalar yapacağım.

Resmi tarihe göre Akhenaton, 18. hanedanın son firavunlarından biri olarak, M.Ö. 1353–1336 yılları arasında, 17 yıl hüküm sürdü. Babası 3. Amenhotep’in son dönemlerinde bir süre kral naipliği yaptı ve babasının ölümünün ardından tahta çıktı. Annesi Tiya soylu bir ailenin kızı olmayan, halktan gelen ilk kraliçedir. Tiya bazı kaynaklara göre 3. Amenhotep’in veziri olan, yaşamı sırasında Mısır’ı etkin bir şekilde yönettiği için çok onurlandıran ve Mısır tarihinde ilk kez Kral Vadisi’ne gömülen sıradan ölümlü olan Yuya’nın kız kardeşi, bazılarına göre de kızıdır. Halktan gelmesine rağmen döneminde firavuna denk bir güç olarak ülke yönetiminde yer almıştır.

4. Amenhotep adıyla tahta çıkan genç firavun, iktidarının ilk yıllarında “Amon mutludur” anlamına gelen adını, “Aton’un ruhu ya da Aton’un hizmetkârı” anlamına gelen Akhenaton olarak değiştirdi.

Ve bilinen tarihte ilk kez, tek Tanrıya inanan bir din kurdu. Bu dinin kurallarını birazdan inceleyeceğiz. Çok Tanrılı Mısır’da bu büyük devrimi gerçekleştirebilmek için, o zamanki başkent olan Teb’den 300 kilometre uzakta, bugünkü adıyla Tel el Amarna’da Akhetaton(Aton’un ufku) adlı yeni bir başkent kurdu. Bu şehirde ilk kez tek Tanrı için bir mabet inşa etti.

İktidarda kaldığı süre içinde, kurduğu bu yeni dinin yayılmasına ağırlık verdi. Tıpkı babası gibi o da diplomasi ağırlıklı ve barışçı bir dış politika izledi. Kiya ve Nefertiti isimli iki eşi oldu. Kiya’dan, kesin olmamakla birlikte, 2 oğlu, Nefertiti’den 6 kızı dünyaya geldi.

Nedeni bilinmeyen ama oldukça şüpheli ölümünden sonra, olanlar da kesin bilinmemektedir.

Ancak kendisinden sonra tahta çıkanların tahtta kalış süreleri ve kimlikleri konusu daha da karışıktır.

Hemen ardından tahta çıkan Semenkare’nin babası, yaşı, hatta cinsiyeti bile belirsizdir. Bazılarına göre Akhenaton’un kardeşi, bazılarına göre eşi Kiya’dan oğludur. Bazıları ise onun bir kadın olduğunu iddia ederler. Akhenaton’un kızı Meritaton’la evlenmiş, ve çok kısa süren iktidarından sonra –ki bu konu da kesin değildir- Meritaton tahta geçmiş, arkasından vezir Ay kendisini firavun ilan etmiş, son olarak yine akrabalıkları konusunda çok az şey bildiğimiz, ancak bozulmamış mezarı sayesinde Mısır hakkında çok şey öğrendiğimiz meşhur Tutankamon tahta geçmiştir. Tahta geçiş ismi Tutankaton’dur, ancak daha sonra Amon rahipleri tarafından adının değişmesine ikna edilmiştir.

Sonra iktidara gelen, ordunun başındaki general Horemheb’tir. Horemheb ve ardılları, Akhenaton ve Horemheb’e kadarki bütün firavunları tarihten silmiş ve kraliyet kayıtlarına göre, 3. Amenofis’ten sonra iktidara Horemheb gelmiş gibi düzenlemeler yapmışlardır.

İBRAHİMİ DİNLERİN KÖKENİ

Bu kısa tarihçe aslında çok önemli değil. Çünkü, resmi tarih her zaman sonraki iktidarlarca yazılır. Bu yüzden, hele tarihin değiştirildiği bu kadar ortadayken, resmi tarihi boş verelim ve alternatif tarih kaynaklarından yola çıkarak, hakikati arayalım.

Birazdan bahsedeceklerimin tümü, yazılı kaynaklarda yer alıyor. Benim katkım sadece bunları toparlamak ve aradaki bazı kopuklukları fikir yürüterek tamamlamak oldu.

Şimdi, kutsal kitaplardaki ve resmi kayıtlardaki tarihi değil, farklı bir bakış açısını değerlendireceğiz.

Milattan önce 1600’lere gidiyoruz. Hz. İbrahim’in ülkesi Harran’a. Harran’da o zamanlar Mittani Krallığı hüküm sürüyor. Tıpkı Hititler gibi, onların nereden geldikleri belirsiz, ama İndüs ve aryan kökenleri biliniyor. Büyük olasılıkla Hindistan’daki eski İndüs uygarlığının mirasçıları.

Mittani Krallığı’nda yaşayan Abram, kutsal kitaplarda olduğu gibi birden tek Tanrıya inanmaya başlamıyor, okuyor, araştırıyor, düşünüyor. Tıpkı bizlerin yapmaya çalıştığı gibi hakikati arıyor. Sonra tek Tanrı inancı güçlenince, etrafındakilerle arasında bir fikir ayrılığı oluşuyor. Bazılarına göre zulüm görüyor, bazılarına göre ise, zulüm görmemek için Harran’a geliyor. Harran bazı kaynaklara göre dünyada ilk kurulan yerleşim, Hz. Adem’in şehri. Dünyanın ilk üniversitesi ve ilk rasathane orada kuruluyor. Abram oradan da önce Filistin’e sonra Mısır’a geçiyor.

abraham-003Bu yolculuklar sırasında adını Abraham olarak değiştiriyor. İsimdeki “Brahma” benzerliği oldukça dikkat çekici, çünkü Brahma Hint inanışında gücü herşeye yeten, herşeyi yaratmış olan ve her zaman var olan Tanrının adı. Mittani uygarlığının İndüs kökenli olduğu düşünülürse, Hint Tanrılarının en güçlüsü Brahma’ya inanmaya başlamış ve adının da bu yüzden Abraham yapmış olması kuvvetle muhtemel. Yani tek Tanrı inancının olası kökeninde Hint inanışları olabilir. Burada daha az yaygın bir başka bilgi daha var, bu teze göre aslında Abraham Mittani kralı Artatama’nın ta kendisi…

Abraham (Hz.İbrahim) sadece İslam dinine göre Mekke’de Kabe’yi inşa ediyor, diğer tek Tanrılı dinlerde bu yok. Aslında ilk tek Tanrı mabedi Kâbe. İnanca göre oğlu Samuel-İsmail ile birlikte Kâbe’nin sütunlarını dikerken Allah’a dua etmişler ve Kâbe’yi tek Tanrının evi olarak kutsamışlar. Ama burada ilginç bir detay daha vardır, bizdeki adıyla İsmail Kâbe’yi korumak için Mekke’de kalır. Ve Hz. Muhammed’in ailesi Kureyşliler, ve Mekke’deki diğer 3 büyük aile, soylarını Hz. İsmail ve Hz. İbrahim’e dayandırırlar. Yani aslında bu iddiaya göre, Hz. Muhammed, Abraham’ın soyundandır. Ve Hz. Muhammed, birer Yahudi olan Hz. Musa ve Hz. İsa ile akrabadır. Bu birazdan göreceğimiz şekilde “sünnetli” olmasını da açıklayan bir donedir. Diğer taraftan bazı yorumcular, Hz. Muhammed’in dinini yayarken, diğer tek Tanrılı dinlerin, ve başta o zaman hâkim durumda olan Musevilerin tepkisini çekmemek için, kendi atalarını da Hz. İbrahim’e dayandırmak istediğini iddia ederler.

Neyse biz konumuza dönelim. Abraham Mısır’a gelir. Mısır’da Maat yasası uyarınca kölelik asla olmamıştır. Bu bilgi çok önemli. Devlete vergi borcu olanların bazıları şimdiki kamu hizmeti cezaları gibi, devlete borçlarını emekleriyle ödemektedirler, ama hiçbir zaman tarihte anladığımız şekliyle bir efendi-köle ilişkisi olmamıştır ve hiçbir zaman Yahudiler Mısır’da köle olmamışlardır. Abraham Mısır’da yerleşir. Abraham ve yanındakiler Mısır’da güçlenirler. Hatta Hiksos dönemi denen, “çöl prensleri”nin gelip Mısır yönetimini ele geçirmeye çalıştıkları dönem olması sebebiyle, belki de doğrudan iktidara gelirler. Ama Hiksos’ların Abraham ve soyundan geldiklerine dair bilgileri şimdilik bir kenara bırakalım.

YUYA-HZ. YUSUF

Mısır’da güçlenen yeni göçmenlerden bir tanesi Firavun’un sarayında baş vezirliğe kadar yükselir. Bu Yuya’dır. Yani bizim bildiğimiz adıyla Hz. Yusuf. Mumya resimlerinde de görüleceği gibi, Yuya tam bir Asyalıdır. Modern Mısır tarihçileri kabul etmek istemese de hiçbir şekilde dönemin Mısırlılarına benzememektedir. Bu farklı fiziği aslında “güzel” olması efsanesiyle de örtüşmektedir.

Yuya-Hz.Yusuf daha önce sıradan hiçbir insana verilmeyen ünvanlar ve yetkilerle Mısır’ı mükemmel bir şekilde yönetirken, bazı kaynaklara göre kızı, bazılarına göre kız kardeşi olan Tiye’yi Akhenaton’un babası 3. Amenofis’le evlendirir. Yani kraliyet ailesine kendi kanının da katılmasını sağlar. Yani artık firavun ailesi de, sonra doğacak olan Akhenaton da Abraham’ın torunlarıdır. Bu bölüm de önemli, çünkü daha sonra bu kanı taşıyanların Mısır’da iktidardan uzaklaştırılmasına, hatta tarihten silinmelerine de tanık olacağız. Ama aynı şekilde, tek Tanrı’lı dinlerin bütün peygamberleri gibi, Akhenaton’un da Abraham’ın genlerini taşıması da çok ilginç.

Yuya Abraham’ın Harran’dan getirdiği tek Tanrı fikrine bağlı kalmayı sürdürmektedir. Eski Mısır’da o zamanki adıyla On adını taşıyan Heliopolis’te zaten gizliden gizliye öğretilen bir tek Tanrı bilgisi vardır. Bu inanca göre Ra en büyük Tanrıdır, ve aslında diğer Tanrıların da Tanrısıdır. Zaman içinde Ra-Horus, yani Re-Herakhti adını almıştır, ama gizli bir kardeşlik örgütü, Heliopolis’te, hangi tarihten ve hangi uygarlıktan geldiği belli olmayan bir tek Tanrı bilgisini korumaya devam etmişlerdir. Osiris rahipleri de aynı bilginin koruyucularıdır. Yuya’nın atalarının tek Tanrı bilgisi ve Mısır’da kapalı bir çevrede korunan bu tek Tanrı bilgisi dünyaya yayılmak için zaman kollamaktadır.

Yuya torunu ya da yeğeni olan ve tahta 4. Amenofis adıyla çıkması beklenen delikanlıda, aradığı öğrenciyi bulmuştur. Genç kral adayına, tek Tanrı bilgisini ve sevgisini aşılar. Ve onu tek Tanrı inancına gönülden bağlar.

4. Amenofis tahta çıktığında, henüz gençtir. Tıpkı Yuya gibi, tek Tanrıya inanan bir aileden gelen ve güçlü bir kadın olan annesi Tiya’da onu etkilemiştir. Yuya’nın iktidarı sırasında atalarının yurdu olan Mittani Krallığı’yla ilişkiler güçlendirilmiş ve Mittani Kralı’nın kızı Kiya babası 3. Amenofis’le evlendirilmeye gönderilmiştir. Fakat o yoldayken 3. Amenofis ölünce yeni firavun gelen prensesle evlenmek zorunda kalır. Kiya’da Mittani-Harran-Sümer inançlarının takipçisidir ve tek Tanrı fikrini onaylamaktadır.

Sonra birden ortaya Nefertiti çıkar.

Nefertiti’den nereden geldiğini kimse bilmemektedir. Adı “güzellik geldi” anlamındadır. Bazıları bunun “güneyden ya da uzaktan gelen güzel” olduğunu iddia etseler de, her halükarda bu isim Nefertiti’nin gerçek adı değildir, bu isim sonradan konmuştur. Nereden geldiği meselesi bugün hala bilinmemektedir. Büyük olasılıkla Yemen’den yani Saba ülkesinden gelen bir Saabidir, Mittani krallığından gelen bir prenses, hatta Isis’in yeniden bedenlenmesi olduğunu iddia edenler olmuştur. Nefertiti gelir gelmez Akhenaton’un bir numaralı eşi durumuna gelir. Her yerde Akhenaton’un yanında yer alır. Ve Akhenaton’un inancını paylaşır. Akhenaton’a 6 kız evlat verir.

TEK TANRILI İLK DİN KURULUYOR

Nefertiti ile evlenir evlenmez, Akhenaton Aton dinini ortaya atar. Aton aslında eskiden beri bilinen bir Tanrıdır. Babası 3. Amenhotep de Aton için adaklarda bulunmuştur. Ancak yeni dinde çok Tanrılı panteon ortadan kalkar. Aton tek Tanrıdır, başka Tanrı yoktur.

Bu devrimi, çok güçlenen, adeta her devlet kararı için fetva alınmak zorunda kalınan Amon rahiplerinin gücünü azaltmak için yapıldığı iddiasıyla küçümsemek isteyen yorumcular vardır. Oysa ilk kez tek Tanrılı din bir devlet dini olarak ortaya çıkmıştır, ve Akhenaton bu tavrıyla çok büyük mücadeleleri göze almıştır. Bu yüzden sadece politik bir hareket olduğu iddiası kesinlikle yanlıştır, ama devrimin doğal bir sonucu olarak, Amon rahiplerinin, ve diğer çok Tanrılı dinlerin rahiplerinin gücü çok azalmıştır.

Akhenaton’un yeni dinini biraz uzunca inceleyeceğiz.

Önce Akhenaton’un Tanrısı Aton’a yazdığı şiirle başlamak gerek.

Tanrı, uludur, birdir, tektir.

Ondan başkası yoktur.

Bir tanedir,

O’dur her varlığı yaratan.

Bir ruhtur Tanrı, görünmeyen bir ruh…

Ta başlangıçta vardı Tanrı.

Tek varlıktı o.

Hiçbir şey yokken o vardı.

Herşeyi o yarattı…

Ezelden beri gelen varlığı,

Ebediyete kadar sürecek.

Gizlidir Tanrı, kimse görmemiştir onu.

İnsanlara ve yarattıklarına sır kalır her zaman…

Bu şiirin altına imza atmayacak herhangi bir tek Tanrılı din mensubu var mıdır? Akhenaton’un tek Tanrısına yazdığı bu şiir, bizlerin bugünkü inançlarının içinde aynen mevcut. Hatta ilk iki dizede, İslam dinindeki “Allah-ü ekber”, ve “La ilahe illallah” bile var. Ama bu metnin bildiğimiz tarihteki ilk metin olması özelliğini vurgulamak gerek. Çünkü, biraz sonra detaylarını göreceğimiz şekliyle, aslında bütün dinlerin kökeninde bu mesajlar var.

Akhenaton’un Tanrısı Aton, bir güneş diskiyle sembolize ediliyor. Başka bir şekli yok. Halbuki o güne kadar bütün Mısır Tanrıları ve hatta başka kültürlerdeki Tanrılar da, hep formlarla, insan ya da hayvan figürleriyle sembolize edilirken, Aton’un hiçbir formu yok. Sadece gökteki güneşle gösteriliyor. Bu konuda çok ilginç, çünkü varsayılan Mu Uygarlığı’nda da, dünyada bir anda ortaya çıkan Sümer, Mısır, Maya ve Harran’daki Sabilere kadar bir sürü kültürde de tek Tanrı hep güneş sembolüyle açıklanmıştır.

Burada Aton’un Akhenaton ve Nefertiti’yle nasıl resmedildiğine biraz bakmak gerek. Resimlerde Firavun insanlaşıyor ve eşiyle eşit. Çocuklarını şefkatle seven bir baba. Dönemin sanatının bir cilvesi, Akhenaton’un bazı heykelleri, onu, yine sembolik olarak eril ve dişili kendinde birleştirmiş olduğunu anlatmak için, feminen yönleriyle de gösterince, hasta olduğu ya da cinsel tercihleri sorgulanmış. Ama ona ait resim ve heykellerin çok büyük bir çoğunluğunda normal bir insanken, şu anda Kahire Müzesi’nde olduğu için en çok bilinen heykelinin referans alınması bir bilgi eksikliği…

Dini incelerken ilk dikkat etmemiz gereken Aton sözcüğünün kökeni. Hermetik öğretide tek Tanrının adı Atum. Aton sözcüğüne çok benziyor. İkincisi tek Tanrının İbranicedeki isimlerinden biri olan Adonai sözcüğü. Üçüncü benzer kavram, aynı isimli bilinen Tanrıdan farklı olan, Suriye’deki tek Tanrı olan Adonis. Aton kendi kendisini yaratmış, ve daha sonra herşeyi yaratmış olan ve daha önce hiç rastlanmadığı şekliyle hem anne hem de baba olan bir Tanrı. Her iki cinsiyeti de taşıması çok önemli, çünkü evrensel düaliteyi kendinde birleştiren bir Tanrı fikri ilk kez gündeme geliyor. Aynı şekilde Akhenaton da kendisini Mısırlıların hem babası, hem de alışık olunmadığı tarzda, annesi olarak konumlandırıyor. Yani eril ve dişilin, Rahman ve Rahim’in, siyah ve beyazın bileşkesi…

Aton bütün evrenin Tanrısıdır. Bu da yeni bir kavram olarak gündeme gelir, çünkü bundan önce Tanrılar güney ya da kuzey Mısır’ın, ama çok daha önemlisi sadece Mısır’ın Tanrılarıyken, düşman hatta barbar kabul edilen ülkelerin de Tanrısı olan bir tek Tanrıdır. Bu da büyük bir devrimdir, çünkü bazı Tanrıların kişisel olduğu, ailenin diğer bireylerinin bile aynı Tanrıya tapamadığı bir dönemden bahsediyoruz. Bir Tanrının, size kötülük yapanların da Tanrısı olabileceğini o dönemlerde kabul etmek çok zor. Yani hayır ve şerrin o tek Tanrıdan geldiğini hazmetmek…

Aton’un en önemli özelliği her zaman olumlu olmasıdır. Daha sonra gelen tek Tanrılı dinlerin Tanrı fikirleri, bazen şefkat, bazen şiddet mesajları verirken Aton her zaman barıştan, sevgiden yanadır. Tanrının celal yüzleri yok gibidir. O her zaman hem baba, hem anne şefkatinin sembolüdür. Daha sonra Yehova’nın ve İslamiyet’teki Allah’ın cezalandırıcı vasıflarına sahip değildir. Bu da tek Tanrılı dinlerin ılımlı izleyicilerinin, ve belki de sırf bu yüzden izlemeyenlerinin aklındaki Tanrı fikrine daha uygun bir modeldir. Ceza, ateşlerde yakmak, cehennem gibi kavramlardan uzak bir tek Tanrı…

Aton bütün yaratılışın Tanrısı olarak hem kadınların hem erkeklerin Tanrısıdır. Akhenaton ve Nefertiti onun iki yönünü sembolize edecek şekilde bütün resimlerde hep beraber sembolize edilmiştir. Yani aslında kutsal üçleme Aton-Akhenaton-Nefertiti olarak oluşmuştur. Akhenaton’un bir diğer şiirinde “yumurtaya can veren” Tanrı olarak geçen Aton, “kendi birliğinde, milyonlarca formu” olan Tanrı olarak açıklanır. Yani aslında tasavvuftan kabalaya kadar, bütün ezoterik yolların mesajı bu cümleyle özetlenir.

Aton sadece ışıktır. Işık ya da nur ve ziyadır. Öğle vakti gölgeler yok olduğunda, yani ışığın zirvesinde, o da gücünün zirvesindedir, ve inananlarını destekler.

Dinin temel kuralları şöyledir:

• YARATILIŞA İNANILIR.

• RUHUN VARLIĞINA VE ÖLÜMDEN SONRASINA İNANILIR.

• ÖLEN KİŞİLER İÇİN CENAZE TÖRENİ YAPILIR.

• ÖLEN KİŞİ DÜNYADA YAPTIKLARINA GÖRE YA ÖDÜLLENDİRİLİR YA DA CEZALANDIRILIR.

• İBADETHANELERE GİRMEDEN ÖNCE RİTÜELİK BİR TEMİZLİK YAPILIR, TEMİZLİK ÇOK ÖNEMLİDİR.

• CİNSEL İLİŞKİDEN SONRA BÜYÜK BİR TEMİZLİK YAPILIR.

• İBADETHANEDE SECDE EDİLİR.

• DİNİ BİR EYLEM OLARAK HAYVAN KURBAN EDİLİR.

• ERKEKLER SÜNNET EDİLİR.

• DOMUZ ETİ YENMEZ.

• PUTLAR YASAKTIR, HİÇ BİR ŞEKİLDE PUTA TAPILAMAZ.

Burada durmak lazım. Abdest, sünnet, domuz eti, kurban, secde ve bildiğimiz kuralların çoğu zaten burada. Özellikle sünnet çok önemli. Hz. İbrahim’in Mısır’a gelirken neden sünnet olduğunu şimdi daha iyi anlıyoruz, çünkü Mısır’daki seçkinlerin arasına kabul edilebilmek için bu detay yaşamsal. Aslında sünnet bir işaret. Ölülerin canlanacağı gün, kimlerin seçkin olduğunu gösterecek bir gösterge. Ama Musevi inancının, ve İslam dininin bir kuralı olması, sadece Hz. İbrahim’in Mısır’da kabul edilebilmek için razı olduğu bir işlem olmasından kaynaklanıyor. Hristiyanlıkta olmasa da, bir Yahudi olan Hz. İsa da, Hz. Muhammed de sünnetli. Zaten sünneti izlediğimizde dinler tarihini çok daha iyi anlayabiliyoruz.

İbadet konusu da ilginç. Her sabah, her öğlen, ve her akşam tapınakta toplanan halk, hep bir ağızdan, baştaki örnekte olduğu ve adeta Kelime-i Şehadet getirir gibi, “Aton’dan başka Tanrı yoktur, Akhenaton onun elçisidir ve ışığını bize ulaştırır” demektedir. Ayinlerde Firavun Akhenaton ve Nefertiti de halkla birlikte yer alırlar. Hiçbir şekilde ruhban sınıfı yoktur. Evet, tek rahip Akhenaton’un kendisidir, ama başka bir aracı yoktur.

Başlangıçta Akhenaton hoşgörülüdür, Aton dinini halka hoşgörüyle aktarmaya çalışır. Bir sabah ayininde, güçlerini kaybettikleri için Amon rahiplerinin organize ettiği bir suikasttan kurtulunca, sertleşir. Bütün tapınaklarda diğer Tanrılara ait resimleri, heykelleri yok etmeye başlar. Tarihin ilk put kırıcısı haline gelir. Ve tek Tanrılı dinlerdeki puta tapmama geleneğini başlatır. Hz. Musa ve Hz. Muhammed’in put kırma hikayelerinin ilhamı da Akhenaton’dan gelir.

Hayatının geri kalanını Aton’a ibadetle ve onun için şiirler yazmakla geçirir. Ölümünden 3 yıl kadar önce, Nefertiti geldiği gibi esrarengiz bir şekilde kayıtlardan çıkar. Kızı Meritaton onu yerine geçer. Birçok kaynak, Nefertiti’nin Akhenaton’un beklenen ölümünden sonra idareye geçmek için saklandığını, ya da daha büyük olasılıkla kimlik değiştirdiğini savunurlar.

Ve bir gün Akhenaton ölür. Ölümü kesinlikle şüphelidir. Çok büyük olasılıkla zehirlenerek öldürülmüştür. Yerine Semenkare geçer. Semenkare ilginç bir kişiliktir. Akhenaton’un Kiya’dan olma üvey kardeşi, oğlu, üvey oğlu olması olasılıkları vardır. Ama çok daha büyük bir olasılık, onun kılık değiştirmiş bir kadın olduğudur. Semenkare’nin iktidarı kısa sürer. İddiaya göre Amon rahiplerinin bir şifa çalışması sırasında öldürülür. Zaten Akhenaton’un ölümünden sonra dinin karizmatik lideri kaybolduğu için dinin takipçileri zaten huzursuzlaşan halk ve Amon rahipleri karşısında zayıflamışlardır.

Bir süre Meritaton ülkeyi yönetir. Fakat onun da gücü giderek artan muhalefeti bastırmaya yetmez ve bir süre sonra vezir Ay başa geçer. Ay görünürde Amon rahiplerini rahatlatacak tavizler verir, ama aslında mezarına Akhenaton’un Aton için yazdığı şiiri koyacak kadar Aton dininin içindedir.

EXODUS-GERÇEK HİKAYE

İşte tam bu dönemde, artık dinin ve takipçilerinin Mısır’da yaşamlarını sürdüremeyecekleri ortaya çıkar. Mısır soylularından, ve aslında Abraham ve Yuya’nın kanından gelen, adı o zamanki Mısır dilinde “oğul” anlamına gelen Moses (Hz. Musa) devreye girer. Gerçekte yaşayıp yaşamadığı tarihi kayıtlarda yoktur. Kimin oğlu olduğu konusunda farklı fikirler vardır. Sigmund Freud, ölmeden önce yazdığı son kitabında, onun Akhenaton’un kendisi olduğunu bile ileri sürer. Hz. Musa’nın liderliğinde Mısır’dan ayrılmanın yollarını ararlar. Ve Hz. Musa’nın ve Yuya ve Abraham’ın akrabaları olan çöl kavmi Habiru’lar (Hebrew) Kenan yani Filistin bölgesinde yaşamaktadırlar.

moses041Dinin takipçileriyle birlikte, ve Firavun’a rağmen değil, tam tersine, bu dinin ve bu kavmin Mısır’dan bir an önce uzaklaşmaları için Firavun’un kolaylaştırıcı desteğiyle Mısır’dan ayrılırlar. Zira o dönemde, büyük bir grubun yürüyerek yaptığı uzun bir yürüyüşü, bir atlar ve arabalarla dolu bir ordunun durduramaması imkânsızdır. Ayrıca, yine aynı dönemde, Akhenaton ve sonrası tarihten silinmeye çalışılsa da, Mısır’da olağanüstü bir devlet kayıt sistemi vardır, ve Kızıldeniz’in ikiye ayrılmasından ya da herhangi bir askeri kayıptan asla söz edilmemektedir.

Hz. Musa’nın on emri, Şabat gününe saygı duyulması bölümü hariç, Akhenaton’un inşa ettiği başkentteki duvar yazılarında da yer alan, Ölüler Kitabı’ndan alınmadır. Yani elbette, Sina dağında taşların üzerine de yazılmış olabilir, ama daha önce bu kurallar Mısır dininde ve Akhenaton’un yeni dininde aynen mevcuttur. Tıpkı, sünnetin, domuz yememenin, putlara tapmamanın olduğu gibi…

Hz. Musa Aton-Adonai adlı Tanrısını, geldiği yerde bulduğu uzak akrabalarının ve yerel halkın şiddet dolu yanardağ Tanrısı olan Yehova’yla birleştirir. Burada ilginç bir not da Hz. Musa’nın konuşamaması meselesidir. Hz. Musa Mısır’da büyümüş bir Mısırlı olarak elbette yerel dilde konuşamaz, ve aslında Hz. Musa hariç bütün erkek çocukların öldürüldüğü iddiasına rağmen nasıl varolduğu belli olmayan kardeşi Hz. Harun onun tercümanıdır. Kurulan yeni dindeki rahipler, daha sonra çok tartışılan bir şekilde sadece Mısır’dan gelen ailelere bırakılmıştır. Yerel halk rahip olamamıştır, çünkü gerçek bilgi ve sır, aslında dinin kökeninin Mısır’da olduğunu ve Akhenaton’u saklamaktadır. Ve din ikiye ayrılmıştır. Dışarıdakiler için sert, Yehova ağırlıklı din, Mısır’dan gelen içerdekiler için yumuşak, Adonai ve Elohim ağırlıklı din, yani Kabala.

Freud’a göre puta tapmaya devam etmek isteyen Yahudiler Hz. Musa’yı öldürmüşlerdir. Öyle olmasa bile, en azından iki farklı Hz. Musa olduğu sık tartışılan bir tezdir. Birincisi yumuşak başlı dini lider, diğeri sert ve siyasi Hz. Musa. Bu iki farklı karakter ve iki farklı din anlayışı hep varlığını korumuş, krallıklar ve Babil sürgünü sırasında kurumsallaşmıştır.

SERTLEŞEN DİN

Fakat Yahudiler, o zamanki konjonktür ve kurallar nedeniyle, başlangıçta daha sert olan Yehova kavramını seçmişler, sürgünde yazılan ve milliyetçi duyguları canlandırmayı amaçlayan Eski Ahit bu yüzden savaş ve kanla dolmuştur. Eski Mısır bilgisi ve Sümer efsaneleriyle süslenen inanç modeli başlangıçtaki din modelini değiştirmiştir. Yine de içerideki kapalı grup tarafından, yumuşak, sevgi dolu Tanrı fikri ve bu Tanrıya sadece arınarak, nefis terbiyesi ve sevgi yoluyla ulaşılabileceği bilgisi korunmuştur.

Bir süre sonra tek Tanrı inancının bozulduğunu gören bir grup Musevi, ayrı bir tarikat kurmuştur. Elbette bu amaçla bir çok tarikat kurulmuştur, ama bu tarikat bizim için daha önemli. Esseniler denen bu tarikat, Tanrının iyi ve güzel yanlarını ortaya çıkarmıştır. Esseniler dindar Yahudiler olarak, bozulduğunu düşündükleri dinin yerine, kavramlarda çok daha yumuşak, ama uygulamada katı yeni bir anlayış kurmuşlardı. Bu gizemli grubun inancının Hint öğretilerinden de etkilendiği, ama aslında eski Mısır’ın temel ahlak yasası olan Maat inancına uygun, yani hakikate göre yaşama prensibinde oldukları bilinmektedir. Bugün bu tarikatın bir çok ezoterik kardeşlik örgütünde çok büyük etkileri olduğu da bilinen bir gerçektir.

isaHZ.İSA’NIN MESAJLARI

O dönemde Roma devlet sistemi mükemmele yakın kayıtlar tutarken, bu kayıtlarda asla yer almayan, hakkındaki bilgiler gerçek ve tarihi bir kişilik olan Apollonius’la neredeyse aynı olan, Hz. İsa Esseniler’in bir takipçisi olarak ortaya çıktığında mesajı yine budur. Ahlak ve sevgi. Yüce Yaratan’ın bilgi ve sevgisini anlatır ve insanlara sadece seven, müşfik bir Tanrıdan bahseder. Bu tek Tanrıyı mutlu etmek için Mısır’daki Maat yasasına göre yaşamak yeterlidir. Ama Hz. İsa beklenen Mesih olduğunu iddia ettiği ve Yahudi Kralı olmak istediği için, Esseniler, Hz. İsa’nın gizli öğretiyi halka açmasından çok memnun olmazlar. Ve yeraltına çekilirler. Hz. İsa bilinen şekilde mesajlarını verip, Tanrı’nın yanına gittikten sonra, takipçileri de Esseniler gibi sessizleşirlerse de, Saul ya da bilinen adıyla Paul isimli bir Yahudi, aslında İsa’yla hiç karşılaşmamış olmasına rağmen havari kabul edilen bir “aziz”, İsa’nın mesajlarını ters yüz ederek yeni bir din kurar. Buradaki Tanrı yine kızgın da olabilmekte, cehennem ve şeytan gibi kavramlar devreye girmekte, insanlar Tanrı sevgisi yerine Tanrı korkusuna yönlendirilmektedir. Sonra Aziz Peter’in hayali mezarı üzerine Roma’da kilise kurulur. İsa’nın ölümünden 300 yıl sonra toplanan İznik Konsül’ü İsa’nın mesajlarının yanında, onun mesajı olmayan bir sürü kavramı da yeni dinin içine almıştır. Aynı konsül, Apollonius’la ilgili de çok ilginç kararlar almıştır. Hz. İsa’nın gerçek mesajları Kumran’da ve Nag Hammadi’de bulunan ve artık reddedilemeyen gerçek İncillerde mevcuttur. Ve Paul’ün anlattığı dinden çok farklı, aslında sadece Museviliğin sevgiyle bir olunan Tanrı inancı ve Mısır’daki Maat yasasını anlattığı bir Yahudi mezhebi önermiştir.

MEKKE

Bu kez Mekke’de yeni bir din doğar. Hz. Muhammed tamamen putlara taparak yaşayan insanlara tek Tanrıdan bahsetmiştir. Hz. Muhammed’in anlatıldığı gibi cahil olmadığı, bir çok eğitimden geçtiği bellidir. Birçok yorumcu kabalist hocalardan, Musevi öğretilerden de bahseder. Kuran’da en çok adı geçenlerden birinin Hz. Musa olması da zaten tesadüf değildir. Atası Abraham’ın, yani Hz. İbrahim’in tek Tanrı için inşa ettiği eve putları dolduracak kadar kuvvetli inançları olan Mekke’deki insanları tek Tanrı bilgisi ve sevgisine ikna etmek çok zor olmuştur.

Hz. İşaya’nın düşte gördüğü, eşek sırtında Hz. İsa ve deve sırtında Hz. Muhammed’in tasviri. (Birûnî, el-Âsârü’l-bakıyye an el-kuruni’l-hâliyye, Tebriz, 1307–8. Edinburgh University Library.)
Hz. İşaya’nın düşte gördüğü, eşek sırtında Hz. İsa ve deve sırtında Hz. Muhammed’in tasviri. (Birûnî, el-Âsârü’l-bakıyye an el-kuruni’l-hâliyye, Tebriz, 1307–8. Edinburgh University Library.)

Mesajlarını ilk verdiğinde herkes Hz. Muhammed’in Sabi dinine geçtiğini düşünmüştür. Çünkü öğretilerinin büyük bir bölümü Sabilikten etkilenmiştir. Zaten kutsal kitaplardan sadece Kuran Sabileri tek Tanrılı dinler arasında saymıştır. İslam’ın şartları arasında yer alan namaz kılma, oruç tutma, hac, oruç tutmak, abdest almak, kurban kesmek, tavaf, üç aylar gibi inanç ve ritüeller tamamen Sabi kökenlidir. Bütün bu inançlar, söylendiği gibi, o dönemdeki Arapların gelenekleri değil, Sabi dininin gerekleridir. Hatta namaz, ya da doğru tabirle salat, tamamen Sabilerden alınmıştır. Sabilerin güneşe taptıkları gün bugün Sunday, Aya taptıkları gün Monday ya da Lundi, Merkür için Mercredi, Satürn için Saturday ya da Samedi olarak, Latin kökenli dillerde yaşamaktadır.

Başlangıçta böyle bir kural olmamasına rağmen, Hz. Muhammed bütün ibadetlerini neden olduğu bilinmeyen ama Musevi inancına saygısının bir işareti olduğu reddedilemeyecek bir şekilde Kudüs’e dönerek yaparken, Medine hicreti sonrasında hicret edenlere geri dönüş ve zafer umudu aşılayacak şekilde Kâbe’ye dönerek dua etmeye başlamıştır. Zaten adı huzur ve barış anlamına gelen yeni dinin kırılma noktası da burası olmuştur. Bazı İslam bilginleri Mekke’de gelen ayetlerle Medine’de gelen ayetlerin içerik ve üslup açısından farklarına da dikkat çekmişlerdir. Mekke mesajları yani Mekki ayetler evrensel ve sevgi ağırlıklıyken, Medine ayetleri yani Medeni ayetler yerel ve korku ağırlıklı bulunmuştur. Medeni ayetlerin toplumsal hayattan medeni hukuka, devlet örgütlenmesinden kadınların giyimine kadar birçok konudaki düzenlemeleri, Hz. Ömer’in doğrudan müdahalesi sonrasında gelen ayetlerdir.

Hz. Muhammed, Hz. Musa ve Hz. İsa’ya göre yaşadığı kesin olan, mesajlarını direkt olarak kendisi aktarmış, ve iyi bilinen tarihi bir karakterdir. Fakat Hicretteki sürgünün özel şartları olan Medeni ayetler ve Hz. Muhammed’in ölümünden sonra ortaya çıkan yeni İslam yorumları, sünnet ve hadis kavramları, Kuran’ın ve bizatihi Hz. Muhammed’in uyarılarına karşın, yeni bir din oluşturmuştur. Bunun üzerine, Tanrı sevgisini savunanlar, batıni bir İslam anlayışına geçmiş, ama büyük kalabalıklar, zahiri yani görünen İslam’ın korku dolu mesajlarını benimsemişlerdir.

SONUÇ:
Şunu bilmeliyiz ki, Hristiyanlık ve İslam Museviliğin birer türevi olarak ortaya çıkmış iki dindir. Musevilik ise doğrudan eski bir Mısır inancından kaynaklanmıştır. Dolayısıyla aslında bugünkü hâkim dinler, Akhenaton’un dininin takipçileridir.

İlk Yayın: http://evrenindini.blogspot.de/2012/08/evrenin-dini-akhenatonun-dini-bugunku.html

bornova_anadolu_lisesi

İzmir’in, hatta Türkiye’nin en köklü liselerinden Bornova Anadolu Lisesi (BAL), AKP’nin saçma sapan eğitim politikalarının kurbanı oluyor. Geçtiğimiz öğrenim yılı sonunda AKP iktidarının protesto edildiği liselerden biri olan BAL, öğretmenleri tırpanlanarak cezalandırılıyor.

Tüm kadrolaşma çabalarına rağmen tarihinin hiçbir döneminde dincileştirilemeyen, bu nedenle sürekli darbe vurularak başarı sıralamasında geriye itilen BAL, bu dönem başında yeni bir saldırıya maruz kaldı. İzmir’de geçtiğimiz yıllarda “proje okul” kapsamına alınan Bornova Anadolu Lisesi’nde 4 ve 8 yılı dolduran öğretmenler norm fazlası ilan edilip tayinleri istendi.  120 öğretmenin bulunduğu okulda 2016-2017 eğitim yılının başlamasıyla 58 öğretmen bu sebeple başka okullara gönderilecek. Öğretmenlere, “Bu hafta kendinize okul bulun” dendiği öğrenildi.

Öte yandan, Milli Eğitim, okula sahip çıkan mütevelli heyetine yeni atanacak öğretmenler konusunda söz hakkı tanımayacağını bildirdi. Bu durum, okula yandaş kadroların yerleştirileceği kaygısını büyütüyor. İşinin ehli olmayan, iktidar yandaşlığı dışında bir meziyeti bulunmayan öğretmenlerin BAL’a doluşturulmasıyla birlikte, tarihi liseye yeni bir darbe vurulmuş olacak.

Bu uygulamadan tedirgin olan BAL öğrencileri ise, duruma tepki gösterdi. Öğretmenlerinin başka okullara gitmesini istemeyen öğrenciler dün sosyal medya üzerinden #öğretmenimedokunma etiketiyle kampanya başlattı. Bu haftanın son iki okul gününde gerginliğin artması bekleniyor.

bal1

bal2

cocuklara-asker-uniformasi-giydirip-15-temmuz-gosterisi-yaptirdilar-187312-5

Bursa Osmangazi ilçesindeki Orhanbey İlkokulu öğrencilerine 15 Temmuz darbe girişiminin önlenmesine ilişkin gösteri yaptırıldı. Gösteride öğrencilere askeri üniformalar giydirildi.

Eğitimde yüzlerce sorun beklerken, darbe girişimi sonrası FETÖ bahanesiyle binlerce öğrenci öğretmensiz yeni eğitim ve öğretim yılına başlarken tam AKP iktidarına yaraşır dahiyane bir fikir bulmuşlar.

DİHA’nın haberine göre, Bursa’da merkez Osmangazi ilçesindeki Orhanbey İlkokulu öğrencilerine 15 Temmuz darbe girişiminin önlenmesine ilişkin gösteri yaptırıldı.  Bu yeni eğitim ve öğretim dönemine AKP talimatı ile okullarda 15 Temmuz darbe girişiminin önlenmesini anlatan etkinlikler düzenlendi. Bunlardan biri de Bursa Osmangazi İlçesi Orhanbey İlkokulu. Çocuklara darbe girişimi ve “demokrasi nöbeti” gösterisi yaptırılarak, asker üniforması giydirildi.

Okul Müdürü Hilmi Sevim, öğrenci ve velilere hitaben yaptığı konuşmada, Türkiye’nin en sıcak Temmuz’unu yaşadığını belirterek, “Hainler, çocuklarımızın geleceğini çalmak istediler. Ancak, milletin karşı duruşuyla hain emellerine ulaşamadılar” dedi. Gösteri ve konuşmaların ardından öğrenciler derslere girdi.

fikret-baskaya
  • FİKRET BAŞKAYA

Başlarda kapitalizme “yaratıcı yıkıcılık” deniyordu ve gerçekten de öyleydi. Artık öyle değil. Şimdilerde sistem çözdüğünden daha çok sorun yaratıyor, yaptığından daha çoğunu bozuyor, yıkıcılık yaratıcılığın önüne geçmiş durumda. Kapitalizm öyle netameli bir sistemdir ki, bu dünyada ne varsa metalaştırıyor, paralılaştırıyor, özelleştiriyor, özel mülk kategorisine indirgiyor, her şeyi alış-veriş nesnesine, kâr aracına dönüştürüyor. Müşterekleri yok ediyor, canlı olan ne varsa ölü metalara dönüştürüyor. Velhasıl tam bir kadavra medeniyeti… Tabi bu arada insanı da insanlıktan çıkarıyor. İnsana ve doğaya zarar vermeden yol alamıyor. Lâkin bu kepazelik, “ilerleme”, “büyüme”, “kalkınma”, “çağdaşlaşma”, vb. sayılıyor, üstelik büyük  bir başarı olarak sunuluyor ve insanlar bu büyük yalana inanıyor! Aksi halde yıkımın bir başarı öyküsü olarak sunulabilmesi mümkün olmazdı.

Şimdilerde “büyük projeler” tam bir yıkım ve yok etme aracına dönüştü. Bir proje ne kadar büyükse, kâr da, vurgun da, tabii yıkım da o kadar büyük oluyor. Mesela 1 km. Hızlı Tren yolu için harcanan kaynakla yaklaşık 2 km. normal tren yolu yapılabilir. Üstelik kullanıcılar için daha ucuzdur, istasyon sayısı çoktur, kapsayıcılığı fazladır ve daha zevklidir. Ama kapitalistler daha büyüğünü, daha kârlısını tercih ediyorlar… Bu yüzden, işte, Üçüncü Köprü, Üçüncü Hava Limanı, “çılgın proje” de denilen Kanal İstanbul, Osmangazi Köprüsü, Galata Port projesi, Akkuyu ve Sinop nükleer santralleri, Doğu Karadeniz için tasarlanan HES’ler, Ilısu Barajı, Hızlı tren, dev AVM’ler, Türkiye’nin en büyük camii, vb… dayatılıyor… Bu büyük  projelerle amaçlanan toplumun bir ihtiyacını karşılamak değil, kâr etmek, sermayeyi büyütmek, topluma, herkese ait olanı gasp etmek, birilerini daha da zengin etmek, vurgunu büyütmektir. Gerçek durum böyle ama retorik farklı… Büyük sermaye ‘değerlenme’ sıkıntısı çekiyor ve onu aşmak için de bu büyük projeler dayatılıyor.  Dolayısıyla ilişki ters-yüz olmuş durumda… İhtiyaçtan hareketle bir şey yapılmıyor, tam tersine kâr etmek, sömürüyü, yağma ve talanı büyütmek için  bir “ihtiyaç” peydahlanıyor… Tabii büyük projeler sadece birilerini zengin etme araçları değil, bu büyük projeler eski çağların tapınaklarının yerini almış durumda. Nasıl eski zamanlarda devasa tapınaklar kralların, imparatorların, sultanların, hanların, şahların… egemenliğini meşrulaştırma-kabullendirme işlevi görüyorduysa, finanslaşmış neolibral küresel kapitalizm çağının “büyük projeleri” de benzer bir işlev görüyor… Böylece bir taşla iki kuş vurmuş oluyorlar…

İstanbul boğazına üçüncü bir köprü kurdular, köprüye Osmanlı İmparatorluğu’nun en zalim, en gaddar, en katliamcı padişahının adını verdiler. Bu topraklarda yetişen onca harika yazar, romancı, şair, sanatçı, ressam, düşünce insanından bir tekinin bile adı akıllarına gelmedi… Gelir miydi? Elbette gelmezdi. Bu rejimin ne mene bir şey olduğunu bilenler, o harika insanlardan bir tekinin bile adının neden akıllarına gelmediğini gayet iyi bilir… Zira, bu ülkenin aydınlık timsali, yüz akı ne kadar, yazar, romancı, şair, sanatçı, düşünce insanı… var olmuşsa, bu rejime, bu devlete rağmen var olmuşlardır. Zira bu rejim oldum-olası onları hep katli vacip düşmanlar olarak gördü ve  görmeye devam ediyor… Belki böylesi daha iyi, aksi halde tam bir yıkım, yok etme ve kirletme aracı olan bu köprü, o güzel insanlardan birinin adını da kirletecekti…

Köprüye ‘üçüncü gerdan’ diyorlar. Bir boğazda üç gerdana ne gerek var? Birinci köprü trafik sorununu çözecekti, çözmedi, ikinci köprü trafik sorunu çözecekti çözmedi, üçüncüsü de çözmeyecek. O halde dördüncüsü, beşincisi… gündemde demektir…  Zira yanlış soruya doğru cevap mümkün değildir. Üçüncü köprü trafik sorununu çözmeyecek, tam tersine daha da azdıracak. Kuzey ormanları karayolu için feda edilmiş durumda. Su kaynakları, tarım alanları her tülü canlı yaşam yok edildi. Bu bir betonlama-astvaltlama operasyonudur. Kentin eko-sistemi bozuldu, daha da bozulacak. Ne için? Bir kaç sermaye gurubunun güzel hatırı için… Dünyanın en geniş köprüsüymüş. Bir de raylı sistem olacakmış. İki tarafta tren yolu hattı olmadan o raylar  ne işe yarayacak? Fakat hızlarını alamıyorlar. Dünyanın en büyük hava limanı için de 35,6 milyar dolar harcanacakmış. O da yapılırsa artık İstanbul’un defteri dürülmüş olacak…

Eğer amaç İstanbul’un trafik sorununu çözmek olsaydı, raylı sistem, deniz ulaşımı ve tüp geçitler gündeme gelirdi. Fakat ondan önce kent nüfusunu sınırlamanın bir yolunu bulmak ve araba şımarıklığına da izin vermemek gerekirdi. Kamu ulaşımını, toplu taşımayı esas alan bir ulaşım sistemi tasarlamak gerekirdi. Zira, araba kenti öldürüyor. Her yeni köprü demek, yeni yerleşim yerleri ve artan  nüfusu demektir. Fatih Sultan Mehmet Köprüsünün İstanbul’un nüfusunu yaklaşık 5 milyon artırdığı tahmin ediliyor. Yavuz Sultan Selim köprüsünün de 6 milyon kadar artırmayacağını kim söyleye bilir? Fakat asıl yıkım yolda. Eğer dünyanın en büyük Üçüncü Hava Limanı ve çılgın proje Kanal İstanbul da gerçekleşirse, İstanbul’un nüfusu 30 milyonu aşabilir ve artık ortada İstanbul diye bir şey kalmaz. Bu ülkenin nüfusunun yaklaşık üçte birini bir yere yığmanın mantığı nedir? 30 milyonluk bir şehir olabilir mi? Bana göre şehir, merkezdeki meydana, kamu binalarına, hastaneye, postaneye. tiyatroya, sinemaya, pazara, eş-dost ziyaretine yürüyerek gidilebilen yerdir. Vaktiyle İstanbul dünyanın en güzel kentlerinden biriyken ve belki birincisiyken, daha şimdiden yaşanamaz bir yer haline gelmiş durumda. Bu güzelim kentin rant aşkına heba edilmesi insanları neden rahatsız etmez, insanlar bu kepazeliğe neden itiraz etmez?  Bir dünya harikasını yok etmek ne mene bir utanmazlıktır? Eğer kapitalizmi sorun etmezseniz, eğer lânet olası özel mülkiyeti sorun etmezseniz, en büyük hırsızlığı en büyük başarı sayarsanız, zenginliği-yoksulluğu adam gibi tartışmaya yanaşmazsanız, güzelim İstanbul’un heba olmasına şaşmak niye?

Tam bir yıkım ve yok etme aracı olan bu ‘büyük projelere’ kim karar veriyor? Büyük sermayenin adamları ve onların devleti karar veriyor. Şimdilerde devlet sadece sermaye için, sermayeyi büyütmek için var. Başkaca hiç bir asgari kaygı söz konusu değil… Yönetenler artık neden yönetemiyor sanıyorsunuz? Böyle bir rejimin hala bir meşruiyeti kalır mı? Bu sürdürülebilir bir durum mudur? O kadar ki, artık bilinen müteşebbis (girişimci) tanımı da değişmiş görünüyor. Zira müteşebbis risk alandır. Yaptığının sonuçları kesin olarak öngörülebilir değildir. Kâr da, zarar da potansiyel bir olasılıktır… Önce bir yer için  bir proje tasarlanıyor, kaça mâl olacağına projeyi yapanlar karar veriyor, nereye kurulacağına da onlar karar veriyor. Bir de kâr garantisi veriliyor. İşte her şey gözünüzün önünde olup-bitiyor… Bunun için dahiyane bir şey keşfetmişler. Eğer bir proje planlananın, beklenin altında kâr ederse, aradaki farkı devlet karşılıyor. Bunun adı kapitalistleri maaşa bağlamaktır. İşte şimdilerde tam bir haraca dönüşen ‘vergiler’ asıl onlar için alınıyor!

Rejimin adamlarının övünç kaynağı olan ‘büyük projelerden’ biri olan Osman Gazi Köprüsünden geçen araç sayısı, günde 40 bin, yılda 14.6 milyonun altında kalırsa, aradaki farkı devlet karşılıyor! Sevsinler sizin “yap-işlet-devret” modelinizi… Adamlardaki şu “yaratıcı zekaya” bakın: Bir köprü inşa etmişler, geçenden de geçmeyenden de haraç alıyorlar. Bunun anlamı, Nurol-Özaltın-Makyol-Astaldi/Yüksel, Göçay Grubu’nun sahibi olduğu Otoyol AŞ’yi maaşa bağlamaktır. Ve bu durum 22 yıl devam edecekmiş! Artık o şirketler isterlerse 22 yıl sonra emekliye ayrılabilirler… Köprü açıldıktan bu güne kadar sevgili kapitalistlerimize bütçeden ne kadar ödeme yapıldığını merak eden var mı? Sadece 11-26 Temmuz tarihleri arasındaki 16 günde devletin kasasından (sizin cebinizden) yaklaşık 20 milyon dolar ( 59 milyon 541 bin TL) ödenmiş… Eğer matematiğiniz kuvvetliyse şöyle bir denklem kurabilirsiniz: Sevgili şirketlerimize 16 günde devlet bütçesinden 20 milyon dolar ödenirse, 365 günde kaç milyon dolar ödenir?..

3 milyar dolara mal olduğu söylenen Yavuz Sultan Selim Köprüsü için araba başına geçiş ücreti 3 dolar tespit edilmiş. (Tabii TIR, kamyon, kamyonet, vb. için çok daha yüksek). Mesela 5 dolar olsaydı memleket daha hızlı kalkınırdı… Ve günde 135 bin otomobil geçişi garantisi verilmiş. Geçişler o rakamın altında kalırsa, devlet 10 yıl 2 ay boyunca aradaki farkı kapatacakmış. Aynı Osman Gazi Köprüsünde olduğu gibi… Bir aksilik olsa o köprüden tek bir araç geçmese, devlet devletliğini bilecek ve şirketlerin maaşını tıkır tıkır ödeyecek… Öyle ya dünyanın en geniş köprüsünü yapmak kolay değil!.. İyi de yağma ve talanın, yıkımın ve yok etmenin bir başarı sayılmasının sırrı nedir? Bu nasıl mümkün oluyor? İşte asıl mesele bu… Tüm bu yıkımlar, yok etmeler, kirletmeler, yağma ve talan ilerleme, kalkınma, büyüme, vb. adına yapılıyor. İyi de büyüyen ne pahasına, nasıl büyüyor? O büyüme kimin için ne anlama geliyor? İnsanlar neden sadece yapılanı görüyor da yıkılanı görmek istemiyor? Gerçekten kalkınma denilen nedir? Kapitalizm dahilinde “kalkınma” diye bir şey mümkün müdür? Sermayenin büyümesi neden kalkınma sayılsın? Veya “kalkınma” kelimesi neyi gizliyor?  Her yıkımdan sonra insanlar durumlarının iyileşeceğini sanıyorlar? İyi de, birilerinin kâr etme kaygısı sizin refahınız ve doğanın korunması gereğiyle bağdaşır mı? Artık birilerinin bu kepazeliği teşhir etmesi gerekiyor. Daha geç olmadan şeyleri adıyla çağırabilen birileri sahaya çıkmalı, yalana, ikiyüzlülüğe ve sinizme son vermeli.

domuz

Domuzların uzun ve çoğunlukla az anlaşılabilen bir hikayeleri vardır. Oldukça iyi bir protein kaynağı olarak domuz, dünyanın bir çok bölgesinde binlerce yıldır insanlar için çok yararlı bir hayvan olmuştur. Orta Doğu’daki kullanımı ise çok karmaşık bir hikayedir. Yeni bir araştırma, bu karmaşık tarihi keşfetmeyi amaçlıyor.

Kelsey Arkeoloji Müzesi’nden ve Michigan Üniversitesi’nden Richard W. Redding, arkeolojik hayvan kemikleri konusunda uzmandır. Daha önce, insanların kültürel evrimi sürecinde yaşamlarını sürdürme alışkanlıkları üzerinde, özel olarak da avcı-toplayıcı yaşam anlayışından daha durağan besin üretime dayalı yaşama toplumların nasıl geçiş yaptığı üzerine çalışmıştır.

Journal of Archaeological Research (Arkeolojik Araştırmalar Dergisi) isimli akademik dergide yayınlanan yeni çalışması ise, domuzların Orta Doğu’daki insanların hayatlarından neden çıktığını anlamayı amaçlamaktadır. Redding’in araştırması domuz tüketiminin yasaklanması şeklinde kendini gösteren kültürel uygulamaların arkasındaki tarihsel nedenleri anlayabilmemiz için oldukça önem taşımaktadır.

Yabani domuzlar, Orta Doğu’ya özgü hayvanlardı ve bölgenin tamamında görülüyorlardı. Redding yayınında “Arkeolojik faunal (hayvanlara dair) verilerden yola çıkarak, yaban domuzlarının Mısır’ın Erken Neolitik Dönemi’nde El Feyyum kentinde ve Nil Deltası’nda bulunduğunu biliyoruz.” yazmıştır. Bu yaban domuzları yayılmış ve evcilleştime de bunu takip etmiştir. Orta Doğu’daki ilk hayvan evcilleştirme girişimleri, günümüzden 13000 (MÖ 11000) yıl öncesi dönemlerde görülmeye başlanmıştır.

Daha önceki araştırmalar, evcil domuzların Bereketli Hilal bölgesinde MÖ 5000-2000 yılları arasında oldukça yaygın olduğunu göstermiştir. Domuzlar iş hayvanı olarak kullanılamazlar, ayrıca yün veya yumurta gibi ikincil kaynaklara da sahip değillerdir. Domuzların MÖ 1000’li yıllara kadar bu bölgede yeniyor olduğu kesindir. Bunun neden değiştiği ise bilim insanları için çözülemeyen bir bulmaca olmuştur.

800px-Fertile_Crescent_map

Bereketli Hilal bölgesi.

Orta Doğu’da domuzların tüketiminin devam etmemesiyle ilgili nedenlerden biri suya olan ihtiyaçlarıdır. Domuzlar, ter bezleriyle kendilerini soğutamamaktadırlar, bu yüzden önemli derecede su içmeye ihtiyaçları vardır, sığır ve keçilerden çok daha fazla miktarda.

Bu sürekli su ihtiyaçları, Redding’in not ettiği üzere “Domuzların kurak ve yarı kurak bölgelere taşınmasını çok zor hale getirmektedir, su kaynağından su kaynağına taşınmak zorundalardır ve de bu sadece daha soğuk havalarda mümkündür.”. Bu çok büyük bir problem olarak görülmüyordu, nedeni ise domuzların kar amaçlı ticaretten çok hayatlarını geçindirmek için kullanıyor olmalarıydı.

Redding, domuzların diğer bir evcil hayvanla yer değiştirilmiş olabileceğini öneriyor: tavuklar.

Tavuklar, domuzların tüketimini önemli ölçüde zora sokabilecektir, besin ve bakım ihtiyacı konusunda çekişme içine girmişlerdir. Bu durumda, insanlar domuzlar ve tavuklar arasında seçim yapmak zorunda kalmıştır.

Tavuklar, domuzlara göre bir kaç avantaja sahiplerdir. İlki, daha etkili bir protein kaynağıdır, tavuklar bir kilogram et için 3500 litre suya ihtiyaç duyarken, domuzlar ise 6000 litre suya ihtiyaç duyar. İkincisi, tavuklar yumurta üretirler, bu da domuzun sağlayamayacağı çok önemli bir ikincil kaynaktır. Üçüncü olarak, tavuklar, daha küçüktür ve 24 saat içinde tüketilebilirler, bu da sıcak havalarda büyük miktarda eti saklama ve koruma gereksinimini ortadan kaldırır. Son olarak, tavuklar göçebeler tarafından da kullanılabilir. Domuzlar da tavuklar da, sığırlar gibi sürü halinde hareket etmeseler de, tavuklar taşınabilecek kadar küçüklerdir.

Redding, “Bu durumlar altında, tavuk birincil protein kaynağı haline gelmiştir.” demektedir.

Tavuklar, Orta Doğu topluluklarına daha etkili bir protein kaynağı önermektedir. Domuzlar ise bu yaşam sisteminde ihtiyaç fazlası haline gelmiştir, ancak tam olarak kullanılmaktan vazgeçilmemiştir. Redding, “Evet, din temelli yasaklamalara karşı, domuzlar hiç bir zaman Orta Doğu’da tam anlamıyla yok olmamıştır.” demektedir.

Kaynak: Evrimsel Antropoloji

nisantasi1

nisantasi2Senelik 40 küsur bin liraya ‘öğrenim’ pazarlayan Nişantaşı Üniversitesi, sokaklara Tayyip Erdoğan’ın ‘Rabia’dan devşirip gevelediği ‘Tek vatan, tek bayrak, tek bilmem ne’ laflarını afiş yaptırıp asmış. Tabii bugün bütün kurumlar ne kadar Tayyipçi ve ne kadar Fethullah düşmanı olduğunu kanıtlamaya çalışıyor, anlıyoruz. Neticede her şey tamamen ‘duygusal’!

Üniversitelerde kayıt dönemleri yaklaştıkça gazete ve televizyonlarda özel üniversitelerin, pazarda ucuza düşürülmüş mal gibi kendilerini pazarladıkları dönem başladı. Eğitim ciddi bir iş ya, virajını alan şirketler, pardon üniversiteler, hemen hayatımızın içine, hatta rakamlarıyla tam da ortasına girmeye başladı. Tv’de sinema, dizi aralarında, maç aralarında, reklam aralarında, metro çıkışlarında, otobüs duraklarında her biri cin gibi bakan gençlerin sırıtan yüzleriyle “Bize gelin bizim kampüs çok yeşil!”, “Bize gelin bedava laptop veriyoruz!”, “Peşin fiyatına üç beş taksitle!”, “Şimdi gir ekimde öde!” gibi reklamları gözümüze sokuyorlar adeta.

nisantasiHatta tanıtım videolarını o kadar abartıyorlar ki, büyük yem yeşil kampüs alanları, tertemiz bol çeşitli kantinleri, koca koca derslikleri, gülen hocalar, kapısında polisi panzeri olmayan üniversite kapıları… Üniversite tanıtım değil mübarekler her biri Kral tv’nin yılın klibi ödülünü alacak kadar gösterişli videoları… İzler dururuz artık.

İnanın bizim gibi okul görmediniz palavraları ile şirket gibi çalışan üniversitelerin öğrenciye bakışı da tabii şirkete yeni kazanç kapısı mantığıdır.

Koca koca bilboardlarda tanıtım yaptıkları okullarını bol sıfırlı rakamlarla satmak için atmadıkları yalan, söylemedikleri palavra kalmıyor artık.

 

 

 

 

inalcik

Hocaların Hocası olarak anılan dünyaca ünlü tarihçi yazar Halil İnalcık hayatını kaybetti. 100 yaşında olan İnalcık ilerlemiş yaşına rağmen akademik çalışmalarını sürdürüyordu.

26 Mayıs 1916’da İstanbul’da doğan ve ses getiren araştırmaları neticesinde ‘hocaların hocası’ olarak anılan Tarihçi Yazar Halil İnalcık dünyanın çeşitli üniversitelerinden çok sayıda fahri doktora almış, 20. yüzyıl sona ererken Cambridge Uluslararası Biyografi Merkezi tarafından dünyada sosyal bilimler alanında sayılı 2000 bilim adamı arasında gösterilmişti.

100 yaşında olmasına rağmen çalışmalarına ara vermeyen İnalcık’ın vefat ettiği öğrenildi.

kuleli

Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfenkci, OHAL yetkileri çerçevesinde yeni adımların atılacağını belirterek, “Askeri okulların kapatılması da dahil jandarmanın İçişleri Bakanlığı’na bağlanması gibi konuları tartışıyoruz” dedi. Elazığ’da konuşan Tüfenkci, “OHAL kapsamında çalışmalara kısa zamanda başlayacağız. Bu ordu bizim ordumuz ve bu ordunun bu tip virüslerden kurtulabilmesi için yapısal bir takım çalışmaları da OHAL yetkileri çerçevesinde atacağız. Askeri okulların kapatılması da dahil jandarmanın İçişleri Bakanlığı’na bağlanması gibi konuları tartışıyoruz. İnşallah önümüzdeki günlerde bunun adımlarını atacağız. Önemli olan sistemi darbe üretir vaziyetten çıkartmak” ifadelerini kullandı.

Böylelikle, OHAL yetkileri dahilinde AKP’nin kendi karşı-darbesini örgütleyerek bütün kurumları KaçAk Saray’a bağlama girişiminde olduğu ortaya çıktı. Askeri okulların kapatılmasının ardından İmam Hatip Anadolu Liseleri gibi, İmam Hatip Askeri Liseleri/Okulları açılıp açılmayacağı, aksi takdirde AKP’nin kendine bağlı askerleri tarikat Kuran kurslarında mı yetiştireceği merak konusu oldu. Ticaretle ilgilenmesi gereken bakanın bu konuya da açıklık getireceğini umuyoruz.

KACALIN

‘Müsait’ lafını “Flört etmeye hazır kadın, flört edilebilen kadın” olarak tanımlayarak kendi çapında bir skandala imza atan Türk Dil Kurumu (TDK) Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kaçalin, abuk sabuk konuşmaya devam ediyor. Türkçede kelimelerin cinsiyeti olmadığını, bu yüzden de kadına ayrımcılık yaratan kelimeler bulunmadığını savunan dahi ‘dilbilimci’ Kaçalin, “Kavga etmek isteyince her şeyi bulur, her şeyi söylersiniz. Türkçe’de kelimelerin cinsiyeti yok. Dolayısıyla ayrımcılık yaratan kelime de yok.” dedi.

AKP iktidarının tüm kurumların başına musallat ettiği seçme kadrolardan olan Kaçalin, AA muhabirine verdiği demeçte, kendilerine yönelik eleştirilerin de ‘çekememezlikten’ kaynaklandığını savundu!.. 12 Temmuz 1932’de kurulan TDK’nin 84’üncü yaşını kutladığını, kurulduğu günden bugüne çalışan bir kurum olduklarını ve çalışmaya devam edeceklerini belirterek kendilerine yönelik tüm eleştirilerin ise aktif bir kurum olmalarından kaynakladığını ifade etti.

Kaçalin, resmi internet sitesinde yayımlanan Güncel Türkçe Sözlük’te yer alan “müsait, kirli, oğlan” gibi kelimelerin anlamlarının son dönemde sosyal medyada eleştirilere konu olması ile ilgili değerlendirmede bulundu.

TDK’nın bilerek hedef haline getirildiğini belirten Kaçalin, “Kasıtlı oturup, ‘şimdi ne yapabiliriz’in hedefidir bu. Bizi çalıştırmaz hale getirmek, hedef tahtasına koyup imha etmek için yapılıyor” dedi.

BUGÜN NE YAPALIM? TDK’YA SALDIRALIM!

Diğer dillerde sözlükten kelime atma gibi bir durumun söz konu olmadığını vurgulayan Kaçalin, şöyle devam etti:

“‘Bugün ne yapalım, tamam Türk Dil Kurumunda kelime aratalım.’ Motordan aratıyorlar. ‘Bak gördün mü, Ne kadar kötü bir şey. Böyle yazılmış. Hala böyle mi olacak?’ Bu senaryoyu üretmek çok kolay. Birine cevap veriyorsunuz, bir ay sonra başka kelime ile uğraşıyorlar. Onların bulmasına gerek yok. Liste de verebilirim. Bunları da bulabilirim. Mesele vurmak, devirmek değil. Niye o kelimeyi arıyorsunuz da buluyorsunuz. Bu bir envanterdir, kayda geçer. Dilden kelime atılmaz. Niye kullanıyorsunuz? Niye gündeme getirip tazeliyorsunuz? Bunları tartışmak lazım. Niye kayda geçmiş? O kelimeye bakma efendim. Kelimeler silinmez, düzeltilir. Var olan malzeme imha edilmez.”

CİNSİYET YOK, SORUN DA YOK!

TDK’nin kelimelerin anlamlarını doğru değerlendirmediği ve bunun toplumda ayrımcılık yarattığı şeklindeki yorumların gerçeği yansıtmadığını dile getiren Kaçalin, ayrımcılık yarattığı düşünülen bazı kelimelerden örnekler verdi.

“Bilim adamı” kelimesinin kullanımının doğru olduğunu, “adam” kelimesinin ise cinsiyeti ifade ettiği düşüncesinden dolayı kullanılan “Bilim insanı” kelimesinin bir cehalet örneği olduğunu kaydeden Kaçalin, “Cinsiyeti ifade ediyor olsa tamam, problem yok. Ediyormuş gibi, durup dururken bunu ortaya çıkardılar. Adam ferdi, insan cemiyeti ifade ediyor. Adam içine çıkmak demeyiz. İnsan içine çıkmak deriz ama adam olmak deriz. Burada bir cinsiyet yok.” dedi.

Türkçe’de kelimelerin cinsiyeti olmadığını ifade eden Kaçalin, “Tavuk eti yiyiniz” dediğiniz zaman, horoz ve tavuk eti ayrımı yapmıyorsunuz ki. Tavuk dişinin adıdır ama erkeğini de içine alır. Koyun eti dediğiniz zaman koç ve koyun ayrımı yoktur. Erkeğini de içine alır” şeklinde konuştu.

tayyip_diploma

Tayyip Erdoğan’a bir ‘diploma’ da Ankara Cumhuriyet Savcılığı verdi! Halkın Kurtuluş Partisi’nin (HKP) Recep Tayyip Erdoğan’ın üniversite diplomasının sahte olduğu iddiasıyla yaptığı başvuruya yanıt veren savcılık, Tayyip’in Marmara Üniversitesi değil, İstanbul Üniversitesi mezunu olduğunu öne sürerek bir diploma daha uydurmuş oldu. Ankara Cumhuriyet Savcılığı, verdiği “Dilekçeyi İşleme Koymama” kararında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul Üniversitesi’nden mezun olduğunu belirtti. Savcılığın kararı, AKP iktidarı altında ‘Yüce Yargı’nın ne hallere düştüğünün bir diğer göstergesi oldu.

Cumhurbaşkanı seçilme yeterliliği için üniversite mezunu olma şartının ihlal edildiğini öne süren HKP, Tayyip’in üniversite diplomasının sahte olduğu gerekçesiyle Ankara Cumhuriyet Savcılığı’na başvurmuştu.

Savcılığın başvuru hakkında “İşleme Koymama Kararı” vermesinin ardından HKP, Anayasa Mahkemesi’ne konuyla ilgili bireysel başvuruda bulundu. HKP başvurusunun avukatlığını YARSAV kurucu başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu yaptı. Eminağaoğlu’nun başvurusunu yanıtlayan Ankara Cumhuriyet Savcılığı’nın ret kararındaki gerekçede, Erdoğan’ın İstanbul Üniversitesi mezunu olduğunu öne sürdü.

İşte Erdoğan’ın İstanbul Üniversitesi mezunu olduğunu ifade eden o karar:

diploma_tayyip