Polemik

ilber-ortayli
  • MEHMET GEVGER

Konuşmalarınızda “Sohbet ve samimiyetin dışında kimliğin sorulmaması gerekir, sorulursa ayıptır” demenize rağmen, kendinizi ırkınızla ifade ettiğiniz için, siz cahilsiniz.

“Türklükle dışarıda çok uğraşıldığını, Türk olduğunuzu her zaman söylediğinizi ve söylemeye devam edeceğinizi, kendinize Türk demek için hükümetten izin almayacağınızı açık bir şekilde beyan ettiğinizi… ve hükümetlerin sizin kimliğinizi tayin edemeyeceğini ve hiç bir zaman da ettiremeyeceğinizi” söylediniz.

Cahilsiniz! Çünkü: Kendinizi ırkınızla ifade edip, ırkınızın kültürünü iyi bildiğinizi düşündüğünüz için kültür milliyetçisi olduğunuzu söylüyorsunuz.

Cahilsiniz! Çünkü: Doğada sadece insanı ele alırsak, seçmediği etnik kimliği için olumlu ya da olumsuz yönde yargılanamaz. Çünkü hiç bir insan annesini, babasını, cinsiyetini, doğduğu toprağı, ırkını, dilini, dinini, zeka seviyesini, çevresini… seçmez/seçemez.

“Nesnel şartların öznel şartları doğurması” kuralı olsa da, kendi kaderini değiştirebilme özelliği olan insan, aldığı eğitim ile ya da başka şekilde “bu benim kaderim değil” demek suretiyle öznel şartını değiştirip sonradan bir seçim yapabilir ve ancak bu seçimi için ve çevresini değiştirip değiştirdiği şey için yargılanabilir. Ya da var ise bir üstünlük, aynı oranda sorumluluk sahibidir.

Eğer öyle olmasaydı insan çiftliklerinde IQ’su yüksek, ırkı yüksek (!) kaliteli, (ırksal anlamda kültürüne iyi sahip çıkan, hamburger yerine lahmacun yiyen, Coca Cola içmek yerine milli içkimiz olan ayran içen!) ve medeni! insan yetiştirirdik. Fakat o insanların –ne yapabilirlerdi bilmiyorum ama- yapamayacakları şey, kesinlikle bizimle sohbet etmekti. Ya da bir elmanın fabrikadan mı çıktığını, yoksa bilgisayarın yazıcısından mı çıktığını bilemeyecekleri kesindi.

Cahilsiniz! Çünkü: Kendinizi kendi kültürünüzle ifade ettiğiniz için, hiç bir şekilde ‘Ulus’ olmayla, ‘Devlet’ olmayla bağlantısı olmayan, Çin’de, bir Afrika ülkesinde, Rusya’nın kuzeyinde ya da Arabistan’ın bir köyünde, Avrupa’nın büyük bir şehrinde, Artvin’in, Siirt’in, Burdur’un bir köyünde baba olmuş birisinin ya da çocuğunu kaybetmiş bir annenin ağıdının değil ırk, insanoğlunun belki de 200 bin yıldır kurduğu kültürüyle bile bağlantısı olmadığı için, empatisini kuramayacağınızı ya da iz’anını yapamayacağınızı düşünüyorum…

Aynı şekilde, başkaları da, ülkemizde ya da dünyanın herhangi bir yerinde kendisini, ister sizin gibi, ister terör yöntemiyle, entelektüel bilgisiyle, siyasi yöntemlerle, bilim adı altında, devlet baskısıyla, demokrasi adı altında, kimyasal yöntemlerle, toplu katliamlarla, sonra da sabun yapmak suretiyle… ya da başka şekilde ifade etsin. Kürt de, Arap da. Rus da, Yunan da, Alman da, İngiliz de… Hepiniz cahilsiniz, hepiniz aynısınız. Sadece ırksal olarak değil, insanın seçmediği bütün etnik kimliği için de…

Kanaatimce altında yatan neden başka olsa da, dünyada çıkmış savaşların çoğu etnik unsurlar malzeme yapılarak çıkmıştır. Birisi etnik bir kimliği pompalamıştır, diğeri başka bir etnik kimliği. Kurulduğu düşünülen medeniyet ise ortada!

Size şöyle bir de meydan okumak isterim: Madem kültürünüz, uğruna savaşacak kadar, kelle koyacak kadar önemli, sıkıyorsa sahip olduğunuz kültürünüzle emperyalist kültüre/kapitalist kültüre karşı koyun.

Cahilsiniz! Çünkü: Ben kendi alanımla ilgili, bir greyder operatörü olarak, komuta kolu ISO standardına göre yapılmış bir greyderin sağdan ikinci komuta kolunun greyderin tekerini sağa ve sola yatırdığını bildiğim için, ailesinden, toplumdan ve eğer okuduysa okulundan terbiye almamış ve konumu ne olursa olsun bu konuda ahkam kesmeye kalkmış insanlara kendimi ifade etme kaygım yoktur. Siz ise, alanınızla ilgili sahip olduğunuz çok çok fazla bilgiden dolayı ahkam kesen bu gibi terbiyesiz insanlara kendinizi aşırı hallerde ifade etmeye kalktığınız için cahilsiniz.

Konuşmanızın birinde, “Avrupalıların, Araplar deyince Binbir Gece Masalları’nı, İranlılar deyince edebiyatlarını, Türkler deyince savaşçılıklarını, kaba, barbar insanlar olduklarını… anladıklarını” söylediniz.

Bu söylediklerinizi özellikle Batı dediğimiz, gelişmiş dediğimiz, medeni dediğimiz Avrupalılara karşı bir savunma/hesap verme! olarak algılarsak, dünyada kabul görmüş şekliyle, Avrupalılar da sahip oldukları –sizin tabirinizle Türk ırkını eleştiren- bu gelişmişliği, medeniyeti Yunan mitolojisine borçludur -en azından öyle olduğu söyleniyor.

Yunan mitolojisine baktığımızda ise iktidar için dedeleri ve babaları ile iyi bir kavga yapıp Kozmogoniden Teogoniye geçildikten sonra iktidarı elinde bulunduran Zeus’tur. O da kızkardeşi Hera ile evlenmiştir ve tek yasal eşidir.

(Burada iktidarı/erki mühendislik bilimini kullanıp fizik formülü ile ifade edecek olursak: P=F/A. F Zeus ile ilgili, A ise Hera ile ilgili.

P= F=(W=FXD)/ A=(2πr2+2πrh))

Hele konumuz ile ilgili olan Zeus’un iktidarı… Neler yapmadı neler!)

Bu ikisinden de tek meşru çocuk olan, savaş Tanrısı Ares vardır. Geri kalanların hepsi gayri meşrudur.

Dolayısıyla,

1. Emeğe saygı gerektiği için, tarih konusunda yıllarca biriktirdiğiniz emekleriniz için,

2. Bu yazıyı yazarken telif hakkı kaygısı gütmeden popülerliğinizden faydalandığım için teşekkür eder,

3. Aristoteles’in akıl yürüterek bulup günümüze kazandırıp “Akıl var mantık var kardeşim” demek suretiyle herkesin kullandığı “Bir şeyler kabul edildiğinde başka şeylerin onlardan zorunlulukla ortaya çıktığı bir konuşma” olarak tanımlanan “Aristotelesi Mantığını” kullandığımda, gelişmiş, medeni kabul edilen, fakat ne kadar medeni olsa da ırklarını ön plana çıkardıkları söylenen Avrupalılara karşı -kendi ülkemin söylemi ile imgesel ve argo alarak söylemeyi çok isterdim- söylemek istiyorum, bizdeki karşılığı kızkardeşine tecavüz eden imam olan Zeus’un kültür mantarı torunlarına verilecek savunmam/hesabım yok…

Savaşsız, sömürüsüz, barış, özgürlük, bağımsızlık ve üretkenlik dolu nice bayramlara…

aydinlik

1980 öncesinde devrimcilerin evlerini krokilerle yayınlayan, isim isim listeleyen ve devlete ihbar eden Aydınlık gazetesi, geleneğini tutarlı bir biçimde sürdürüyor. Son ihbarı, ESP’li HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ hakkında.

Yüksekdağ’ın Fethullahçı hakimlerle buluştuğunu ve işbirliği yaptığını öne süren Aydınlık, bugün devletin saldırdığı bir partinin yönetiminde bulunan Yüksekdağ’ı hedef haline getiriyor. Üstelik resmini yuvarlak içine alarak, olaya ‘ciddiyet’ kattığını düşünüyor.

Bir partinin görüşlerini eleştirmek farklı, devlete ihbar etmek ise farklı şeyler. Aydınlık’tan ve siyasetlerinden etkilenen genç arkadaşlara, emekçilere, bu ihbarcılık hattının hiç de hayırlı olmadığını hatırlatmak isteriz… Umarız değerlendirirler…

TKH yöneticilerinden Kurtuluş Kılçer

Bir kısım aydının çağrısıyla düzenlenen ve ‘Gericiliğe, emperyalizme ve darbecilere boyun eğmeyeceğiz’ başlığını taşıyan mitingle ilgili enteresan bir gelişme yaşandı. Bir süre öncesine kadar aynı parti içinde yer alan ve TKP‘nin parçalanmasıyla birlikte ayrı ayrı süreçler yaşayarak Komünist Parti (KP) ve Türkiye Komünist Hareketi (TKH) adıyla ayrı ayrı yollarına devam eden iki ayrı yapı ortak bir mitingde buluşamadı.

KP’nin, çeşitli aydınlardan imza toplayarak kendi inisiyatifiyle düzenlediği 4 Eylül mitingine TKH’nin gelmesini kabul etmediği ortaya çıktı. Miting etrafında yaşanan tartışma, TKH sözcülerinden Kurtuluş Kılçer‘in partisine yakın Gazete Manifesto sitesine verdiği röportajda dile getirildi. Kılçer, konuyla ilgili şunları söyledi:

‘ORTAKLAŞMAK İSTEDİK, YAPICI ADIM GÖREMEDİK’

“4 Eylül’de aydınların çağrısıyla yapılan mitingi ise bu açıdan olumlu değerlendirdik, katılım üzerine bir eğilim bile oluşturmuş ve temas kararı almıştık. Çağrı yapan aydınlara ulaştık ancak ulaştığımız aydınlardan hiçbir şekilde geri dönüş olmadı. Aynı zamanda çağrıda imzası bulunan 4 Eylül mitingini destekleyen ve çalışmasını yürüten Komünist Parti temsilcilerine de mitingin içeriğini, kürsüyü sorduk ve bizim katılımımızın koşullarını ilettik.

Bir siyasal bir parti olarak Türkiye Komünist Hareketi’nin, kendi siyasi kimliğini, iradesini, sözünü geri çekmesi, bizim siyasi geleneklerimizde yerinin bulunmadığı tahmin edilebilir ve bir siyasi partinin doğallığında böylesi bir durum söz konusu bile olamazdı.

Elbette mitinge çağrı yapanların miting çerçevesine yönelik bir zorlamayı kastetmiyorum. Ancak TKH’nin de bir güç ve parti olarak bu mitinge katılımı konusunda en azından kürsüde ve mitingin hazırlık sürecinde ortaklaştırıcı bir niyet ve mantık beklerdik. Ne yazık ki, 4 Eylül mitingine dönük olarak ortaklaştırıcı bir karşılık göremedik. Resmi olarak davet edilmediğimiz, yaptığımız temaslarda da siyasi kimliğimizi yok sayan bir yaklaşım gördüğümüz ve ortaklaştırıcı-yapıcı adımlar atılmadığı için mitinge katılmayı doğaldır ki gündemimizden düşürdük.”

İKİ SORU

Öyle görünüyor ki, KP, kendi inisiyatifini değil bir kısım aydının imzalarını öne çıkararak düzenlediği mitingde kendi partisininkinden farklı bir ses istemiyor. O halde akla çok net iki soru geliyor: Birincisi, KP aslında kendi düzenlediği mitinge niye kendi imzasını koymuyor? İkincisi, imzacı aydınlar perde arkasında dönen bu tartışmayı, KP’nin TKH’yi dışlayıcı tutumunu biliyor mu ve buna ne diyor?

troll

Erkin Koray babanın ülke Rock müziğindeki çığır açar nitelikteki şarkısıdır. Benim de, sözleri ve gitar riff’leri ile en favori, davul atakları ile en içimi gıcıklayan eserlerindendir: “Krallar”

“Oturmuş gökyüzünde konuşuyor krallar

Kopmuş da biraz evvel fırtınalar

Kızlar köşede başında yıldırımlar

Kopmuş da biraz evvel fırtınalar,” diye başlar.

Sonra Erkin Koray, karizma deposu sesiyle devam eder:

“Sus, konuşuyor krallar!”

Kime, nasıl gönderme yaptı, hangi olaylardan esinlendi, kimleri zihninde canlandırdı bilmiyorum ama tam da şu anki halimizi anlatıyor sanki. Yalnızca bir farkla… Erkin babanın affına sığınarak söyleyebilirim ki, artık konuşanlar krallar değil, düpedüz troller! Hani yanlış anlamayın şarkının yazıldığı tarih 1974… O günün şartlarına göre sözler yerinde tabi ki, fakat günümüze yansımasının da aynı şekilde olduğunu size ispatlayabilirim.

“Herhangi bir olayda, durumda, hatta durup dururken, olanı değil de çarpıttığını ortaya atan,” şeklinde tanımlayabiliriz trolleri. Amacı mizah olsun, taşlama olsun, hatta linç olsun her an devreye girip insanların algılarını değiştirebilir, olandan farklıya inandırabilir, dahası bunun cansiperane savunucusu haline getirebilirler yığınla insanı. Çünkü yığınlar tarafından ciddiye alındıklarını fazlaca gördük.

Aslında en büyük trol örneğinin Zaytung haber sitesi olduğunu söyleyebiliriz. Olayı mizaha vurma adına çok yaratıcı oldukları da kuşkusuz. Fakat bir mizahtan ibaret olduğunu umduğumuz, hâlbuki ne yazık ki hiç de öyle olmayan trol açıklamaları da en yetkili ağızlardan geliyor peşi sıra.

Mesela, Artvin’deki yapılması planlanan maden olayında, bir ağız tarafından herhangi bir ağaç kesimi olmadığı ama eylemcilerin yolu kapatmak için ağaç kestikleri ve bunlar kimlerse cezalandırılacakları açıklaması trollük değil de nedir? İşte bu ağızların nereden hangi hakla aldığını bilmediğimiz yetkilere sahip olduklarını düşünün. Peki, bu açıklamaya yığınların inanması? Farklı bir ses kesinlikle kabul edilmediğine göre durumun vahametini anlatan hangi sözlere başvurabiliriz:

Gökyüzüne oturmuşlar çünkü kendilerini orada görüyorlar. Biraz evvel de fırtınalar kopmuş ama kimsenin haberi yok. Bizler köşedeyiz ve yıldırımlar başımıza başımıza çakıyor. Peki biz ne yapacağız bu durumda? Erkin baba affetsin ama halimiz tam da budur:

“Sus, konuşuyor troller!”

Çok mu zorlama buldunuz? O halde fazla uzatmadan bir referans daha vereyim sizin için. Seçime kadar ya o ya kaos, ya bu ya kaos, edebiyatıyla gelenler daha sonra her tarafta bombalar patlarken nasıl bir açıklama yaptılar duymuştunuz değil mi?

“Türkiye dünyanın en güvenli ülkelerinden biridir.”

Bunun bir Zaytung haberi olmadığını belirtmem gerekir, çünkü inanmayanlar çıkacaktır.

Ama en iyisi ben size, yeterince bilinmemesi büyük bir utanç olması lazım gelen Erkin Koray’ın efsane şarkısını armağan edeyim, bitsin gitsin. “Sus, konuşuyor krallar!”
https://www.youtube.com/watch?v=-szpE6TWGTQ

yy

Türkiye’de AKP’nin iktidara gelişi uzun süredir derinlerde saklı pek çok şeyi tartışmamıza yol açtı. Geleneğin icadı olarak tanımladığımız şey, yani daha etkili yönetebilmek adına kendi tarihini yaratmak, tarihi yeniden kendi yararına yorumlayıp topluma kabul ettirmek bu döneme damgasını vurdu. Elbette ortaya yeni bir rejim uydururken kendi gerçekliğini yaratması lazımdı, Osmanlı, Cumhuriyet, Kemalizm gibi başlıklarda acayip teorilerle muhattap olduk senelerdir bu yüzden.

Bu vesileyle bizde Ermeni meselesi/tehciri/soykırımı(katliamın hukuki boyutunu sıfatlandırmak tali kalır) tartışılmaya başlandı. Tartışılma motivasyonları bilhassa önemliydi. En başta liberal tarih yazımının İttihatçı-Kemalist gelenek diye kodladığı siyasi akımın tarihsel suçları ortaya çıkarılıyordu onlara göre. Bu yüzleşme adı verilen süreç son derece tesadüfi! biçimde Türkiye’nin AB’ye girişi için canla başla çalışılan, ABD tarafından verilen ılımlı İslam misyonunun bölgesel ölçekte rol model olduğu yeni bir rejim inşasının hedeflendiği, TÜSİAD’ıyla, MÜSİAD’ıyla burjuvazinin bu projelere canla başla katkı koyduğu bir döneme denk geldi. AB, ABD elçilerinin, düşünce enstitülerinin bürokrasi içindeki yeni projelerle uyumsuz milliyetçi(İttihatçı-Kemalist liberalizme göre) direniş noktalarını yıkmak için aynı zamanda toplumsal algıyla uğraştıkları açıkça görülüyordu açıklamalarında. Bu en başta tarihle uğraşmayı gerektiriyordu. Algılar değişmeliydi. Ama sadece belli sınırlar içinde. Belli noktalarda.

Diğer yandan AKP öncesi ülkenin ‘ortak paydalarının’ devamı önemliydi karşılarındaki kanada göre. Yani Cumhuriyet’in, Kemalizmin hatta Osmanlı’nın belli dönemlerinin muazzam zamanlar olduğunu savunan, tarihimizin tertemiz, öyle olmasa bile haklı olduğuna inananlar vardı. Onlarda garip biçimde yine sadece belli sınırlarda bunu tartışmayı uygun buluyorlardı. Algılar sabit tutulmalıydı. Şanlı ecdadımız hikayesi yani.

İşte bu tarihi tartışmanın ortasında kaldık. Peki kısaca ne oldu da bu kadar olay oldu?

Özetlenemeyecek Bir Trajediye Özet

1-Ekonomik Koşullar

19. yüzyıla girerken Osmanlı İmparatorluğu dağılıyordu. Dağılmanın temel sebepleri lise tarih kitaplarında öğretildiği şekliyle ‘çağın dışında kalmak’ olarak görülebilirdi ama çağın ne olduğunu anlamak elzemdi.

Çağ, dünyada sermaye birikiminin inanılmaz boyutlara ulaşmaya başladığı, emperyalist düzeye gelen ülkelerin başka ülkelere sermaye ihracına giriştiği, modern sömürgelerin oluşturulduğu bir dönemdi. Ülkesini, imparatorluğunu iktisat, yönetim, askeri güç anlamda kapitalist gelişmenin gerisinde seyreden biçimde yönetenler bu dönemde doğrudan işgal edilmezlerse yarı sömürge haline geliyordu. Çin, İran ve Osmanlı İmparatorluğu bunun en büyük üç örneğiydi. Hatta Rus İmparatorluğu bile Fransız borsası tarafından yönetiliyordu Lenin’in deyimiyle.

Hepimizin bildiği gibi Osmanlı bu gelişmelerin dışında kaldı. Merkantilist biçimde sermaye biriktiren ticaret burjuvazisinin taşıdığı ekonomiler yükselirken yüzyıllar boyunca, Osmanlı ekonomisi bu ekonomileri besleyen bir model olarak geriledi hep. İlkel sayılabilecek tarıma ve ticari düzeyde seyreden hammade, imalat ürünü alışverişine dayanan bir ekonomi söz konusuydu ve tıpkı Rus imparatorluğu gibi yeni sınıfların ortaya çıkmasına, sanayileşmeye yarayacak tasarruf oranları söz konusu değildi ki imparatorluğu yönetenlerin umurunda bile değildi bu tip stratejiler uzun süre boyunca. 19. yüzyıla geldiğinde imparatorluk küçük boyutta ve çağın gerisinde stillerle üretim yapan küçük, orta ölçekli imalat atölyeleri bile zorda olan bir devlet halini almıştı. Ticaret burjuvazisi ise genelde gayrimüslimdi ve eşitsiz gelişim döngüsünden ciddi paralar kazanmaya devam ediyorlardı. Osmanlı’nın tek yaptığı hammade ihraç etmekten ibaretti, cari açık ise sanayi üretimi söz konusu olmadığı, ihracatla desteklenebilir bir dış ticaret dengesi olmadığı için sürekli açık veriyordu. Osmanlı ise devlet mekanizmasını ayakta tutmak için sürekli borç alıyor, egemenliğini her gün biraz daha kaybeden İstanbul çevresindeki bürokrasi ve ona bağlı sınıflar çürümeyi iliklerine kadar hissediyordu.

İmparatorluk bir karar aşamasına geliyordu yavaş yavaş, emperyalist ülkelerin askeri, ekonomik basıncı, ülkenin her yerinde ulusal haklarını kazanmak ve imparatorluğun geri kalmış düzeninden kopmak isteyerek ayaklanan diğer uluslar, çürümekte olan bir bürokrasi ve sürdürülemez bir ekonomi modeli. Kriz büyüktü, krizin çözümü ise çok acı olacaktı.

2-Büyük Kırılmalar ve Trajedi

Reformlar gelişirken, İmparatorluk içinde taşıyıcılığını geleneksel sınıfların içinden yetişen, batılı eğitim tarzına sahip, küçük burjuva karakteristiğe sahip belli bir muhalefet doğdu. Bu muhalefet imparatorluğu kurtaracaktı ama hangi yönde?

Genç Osmanlılar, Jön Türkler, İttihatçılar belli saiklerle muhalefetlerini sürdürdüler ve iktidara geldiler en sonunda. 1908 devrimi halkın katılımıyla gerçekleşti. İttihatçılar ve Ermeni partilerinin ittifakı göze çarpıyordu. İmparatorluk yeni bir tarzda kurulmalıydı ve burada belli kararlar alınmalıydı.

Velakin İttihatçılar iktidarlarını farklı şekilde tahkim etmeyi tercih etti. İmparatorluktaki müslüman uluslar bile Osmanlı’ya karşı ayaklanıyordu. İttihatçılar elde kalan topraklarda bir kapitalist gelişim stratejisi belirleyecekti. Ve bunda kesinlikle iktidarlarını paylaşmak istemedikleri gayrimüslim partileri, burjuvazisi yer almıyordu.

Tam bu noktada İttihat ve Terakki’nin topladığı iktisat kongreleri önemli bir yer edinmektedir. Çünkü bu kongrelerde alınan kararlara baktığınızda Ermeni meselesi nerede patladı sorusuna yanıt bulursunuz. İttihatçılar müslüman/Türk bir burjuvazi yaratmak istiyorlardı. Onlara bu fikirleri verenlerden biri, Alman casusu ve büyük çapta silah tüccarı olan ve Bolşeviklerin arasına sızmaya çalışmış ama dışlanmış Parvus Efendiydi. (Troçki 1908 devrimi ve Osmanlı meselesi üzerine yazdığı makalesinde Ermeni kırımına dair bir öngörüde bulunur)

Dünya da o sırada kaynıyordu. Emperyalist gelişim son aşamasına varmış, artık emperyalistler yeni pazar bulamadıkları için birbirlerine girmek için bileniyorlardı. 1914’te savaş patladı. İttihatçılar önce İngiliz-Fransız ittifakına katılmayı denediler ama başarısız olunca Almanları bile şaşırtacak bir şevkle o kampa dahil oldular.

Bu sırada ise Ermeni partileri ulusal haklarını almak için bir fırsat doğduğunu düşündü. Ermeni ayaklanması karşı kampta yer alan emperyalist ülkeler tarafından desteklenebilirdi. Bugün Doğu Anadolu dediğimiz, tarihsel olarak Ermeni yurdu olan bölgelerde ayaklanmalar başladı. Osmanlı ise bu ayaklanmaya karşı sindirme planını uzun süreden beri Alman emperyalizminin desteğiyle örgütlüyordu. Almanlar bölgede Osmanlı vasıtasıyla yönetebilecekleri bir müslüman kuşak yaratmayı planlıyordu. Alman genelkurmayı planları çizdi, Ermeniler ölüm yollarına gönderildiler. İsyan eden, etmeyen yüzbinler hayatta kalamayacakları en baştan belli olan yollara sürüldüler. Aç kaldılar, çeteler tarafından katledildiler, soyuldular, çöllerde bitmeyen yolları yürümeye çalıştılar.

İttihatçılar çoğunlukla Türklere olmak üzere Ermenilerden yağmalanan malları dağıttı. Türk burjuvazisini yaratmak için ilk büyük sermaye transferi operasyonu tamamlanmıştı. İlkel birikim tarzı başarıya ulaşmıştı.

Eşitsiz gelişim, az gelişmişlik, emperyalizm, ulusal mesele ve milliyetçilik bir araya geldi ve işte Ermeni kırımını ortaya çıkardı. Trajedi gerçekleşmişti.

Sermaye Sınıfının ve Emperyalizmin Gizlendiği Kırım

Ermeni kırımı son olmadı. Trakya Pogromu, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları hep bu Türk burjuvazisini yaratma stratejisi olarak sürdürüldü.

Peki ya bugün kırımı tartışanlar ne diyor?

En başta milliyetçileri ele alalım. Milliyetçilere göre Osmanlı haklı! Yani sermaye transferi için koskoca bir halkı yok etmek haklı. Ermenilerin ulusal haklarını alması için mücadele etmesi haksız ama Osmanlı’nın onları katletmesi normal. Bunlar kendilerine Cumhuriyetçi filan diyor üstelik. Cumhuriyetçilikleri sadece kendi uluslarının kendi kaderini tayin hakkı üstüne. Üstelik kendileri Alman emperyalizmin safında duran Osmanlı’yı antiemperyalist görüyorlar. Mısır’ı, Azerbaycan’ı ele geçirme planları yapan imparatorluk onlara göre haklıydı! Ermeniler ise emperyalizmin uşakları! TSK NATO’nun en güvenilir asker deposuyken Kürt halkını emperyalizmin uşaklığıyla suçlamak gibi bu tabi, alıştık bu ikiyüzlülüğe.

Ve elbette ünlü ‘Ermeniler de bizi kesti’ lafzı. En başta Ermenilere yönelik katliam yaptığını kabul eden bir akıl, milliyetçiliği normalleştiren ve sermaye sınıfı tarafından nasıl yedeklendiğini anlamayan bir aptallık.

Daha ilginci bu kampta kendine ‘sosyalist’ diyenlerin hiçbiri Türk burjuvazisinin nasıl yaratıldığına dair bu önemli noktaya parmak basmış değil. Bu hödüklüğe şovenizmin seçici körlüğü deyip geçelim.

Peki karşı kamp?

Liberallerin sürdürdüğü pozisyon ise daha garip; sanki milliyetçilik tanrısal töz gibi fenomen düzeyinde başlangıçsız, bitişsiz, sonuçsuz, nedensiz bir şeymiş gibi algılanıyor bu Ermenilere karşı işlenen suç hakkında konuşulurken. Yani İttihatçılar bir gece oturup sırf hoşlarına gittikleri için milliyetçi olmaya karar vermişler ve zaten karakter olarak korkunç insanlar oldukları için Ermenileri sürmüşler. Yani ortada hiç kapitalizmle ilgili bir motivasyon söz konusu değil?

Dikkatinizi çekiyorum: Katliam sırasında ve sonrasında Ermenilere karşı oluşan nefrette İslamcılığın hiç suçu yokmuş gibi davranmaya devam ediyorlar üstelik. Her şey lanet olası modernizm ve milliyetçilik yüzünden olmuş! Doğru, o yüzden AKP’nin militan kitlesinin ağzından bugün bile Ermeni lafı küfür olarak düşmüyor, o yüzden bütün Türk-İslam ideolojisinin taşıyıcıları İslamcılarla beraber Ermeni kırımı hakkında hemen hemen hiçbir şey söylemiyor tarih boyunca.

Ve elbette ki liberallere göre emperyalizm ne ola ki? Alman emperyalizmi ne yapmaya çalışmış hiç önemli değil. Çünkü bugün Alman vakıfları sponsor kendilerine. Alman burjuvazisinin tarihsel bir suçunu niye araya karıştıralım şimdi yani? Kahrolası İttihatçıları kolayca harcamak varken. Yunanistan’ı halkını köleliğe mahkum eden AB’nin güzel demokrasisi var bak, su güzel, sende girsene?

Bu aklın en garip hali ise 1918’de emperyalizm tarafından işgal edilen Anadolu’da yapılan yargılamalara dair taraf haline gelmiş olmaları. Malta sürgünleri var mesela onlar için, İngiliz emperyalizminin yargılaması önemli değil hatta bazısı Sevr’i bile övebilecek seviyeye gelmiş!

Peki biz, komünistler hangi tarafta duracak?

Belli sonuçları sıralamak lazım:

-Ermeni kırımı/katliamı/soykırımı emperyalist bir yalan değil, emperyalist bir operasyondur!
-Türk burjuvazisini yaratmak için kullanılan milliyetçilik, islamcılık gibi ideolojiler bugün hala sınıfı bölmek için kullanılmaktadır.
-Ermeni kırımıyla esas yüzleşmesi gereken bugün onların birikimlerine konarak yükselmiş TÜSİAD gibi oluşumlardır.
-Sermaye sınıfının ve emperyalizminin katliamdaki rolünü gizleyenler ne Türk ne de Ermeni işçilerinin ve halk kitlelerinin dostudur, aksine hepsi farklı sermaye fraksiyonlarının işine gelen tarihi tezleri savunmaktadırlar!
-Ermeni ve Türk işçilerinin arasındaki düşmanlık yapaydır, enternasyonal bir sosyalizm mücadelesi bu tarihi düşmanlığa son verecektir.

Son olarak bir fıkra:

Bir Ermeni, bir Türk, bir Kürt işçi beraber dolaşmaktadırlar kırsalda. Bir bahçe görürler meyve dolu ve içine girip yemeye başlarlar. Bahçenin sahibi bir anda çıkıp onlara sopasını çeker ve sıraya dizer. Önce Türk ve Kürt’e dönüp ‘ulan hadi siz müslümansınız, bu Ermeni itine niye yediriyorsunuz meyveleri’ diye Ermeni’yi dövüp kovar. Sonra Türk’e döner ‘ulan hadi sen Türk’sün, bu kuyruklu Kürt’e niye meyveleri yediriyorsun’ diye Kürt’ü döver. En son Türk’le baş başa kalınca ‘ulan amele parçası, sen kim oluyorsun da benim bahçeme giriyorsun’ diye onu da dövüp kovar.

Dayak yiyen üçlü yolda yürümeye başlamıştır tekrar. Kürt son derece naif biçimde sorar ‘Üç adam nasıl dayak yedik tek kişiden’ diye. Türk işçi cevap verir: Biz bu Ermeni’yi dövdürmeyecektik kardeşim, dövdürdüğümüz içindir bu halimiz.

Tavsiye Kitaplar:
Alman-Türk Silah Arkadaşlığı ve Ermeniler, Serdar Dinçer
Türkler ve Ermeniler, Taner Timur
Türkiye’de Milli İktisat, Zafer Toprak
1908 Devrimi, Aykut Kansu
Ermeni Soykırımı, Verjine Svazlian

basbug

Şu satırlar Doğu Perinçek’in 23 Mayıs tarihli açıklamasından: “Okmeydanı’nda iki yurttaşımız katledildi. Birisi karanlık bir örgütün attığı patlayıcılarla dünyamızdan göçtü gitti, bir yurttaşımız da polis kurşunuyla hayata veda etti. Ancak o kurşuna, ‘polis kurşunu’ demek ne kadar doğru? Olayların gelişmesi bir tertiple karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Polise atılan molotof da polis kisvesi altında sıkılan kurşun da o tertibin eylemleridir. PKK’nın da olayların içine boylu boyuna girdiğini saptıyoruz. Oradaki topluluğun arasına Apo posterleriyle girmişlerdir, kışkırtmalarda bulunmuşlardır ve polis müdahalesini davet etmişlerdir.”

Tayyip Erdoğan, “Polis nasıl sabrediyor anlamıyorum” derken, Doğu Perinçek de yukarıdakileri söylüyordu. Olan bitenin bu şekilde baş aşağı çevrilmesi, gerçeğin bu bağnaz reddi, Doğu Perinçek’in Silivri sonrası eylem planının şu ana kadar tanık olunan en çarpıcı örneği. Halka yönelik polis terörünün inkarı değil sadece, aynı zamanda yıllarca AKP’nin operasyonlarına hedef olduktan sonra AKP’yi sessiz sedasız listeden çıkarmasının da hiçbir zaman unutulmaması gereken vesikası. Doğu Perinçek muhtemelen İşçi Partisi-Aydınlık çevresinin bu açıklama üzerine dehşete düşen mensuplarının uyarıları üzerine ertesi gün açıklamaya Erdoğan’ın sorumluluğu başlıklı bir ek yapana kadar basın açıklamasında hükümetle ilgili tek bir kelime geçmiyordu. O ekten sonra da hâlâ AKP kelimesine tesadüf edemiyoruz.

Benerci Kendini Niçin Öldürdü’de Nazım Hikmet Benerci’yle konuşurken pencerenin önünde Vedat Nedim’i görür,

“Düşündüm Benerci’yi

ve mel’un bir ihtimalle birden

yüreğim cızz etti.

Arif olanlar için,

bu fasıl burada bitti…”

dodoDoğu Perinçek arif olmayanlar için yapıyor bu açıklamaları ve sadece hâlâ İşçi Partisi içinde-etrafında tutunup da yüreği Haziran ateşiyle yanmışlara anlatıyor tüm anlattıklarını. Haziran’da Medeni için Taksim’e / Kızılay’a çıkmış mensuplarını, birinin sokağa Apo posteriyle çıkmasının polisin onları vurması için geçerli bir neden oluşturduğuna ikna etmeye çalışıyor. Doğu Perinçek, İP’in sosyalist referanslara kişisel olarak hâlâ bağlı kalmaya çalışan eski kadrolarına ve Aydınlıkbaşyazılarından deklare edilen siyasi tutuma kayıtsız şartsız rıza gösterecek kadar ‘parti eğitimi’ almamış TGB’lilere ayar veriyor. Ölmemiş olsa bu ayardan nasibini alacak olanlar arasında Abdullah Cömert de vardır!

Ama bu mızrak hiçbir çuvala sığmıyor. Doğu Perinçek söze olayların sıralamasını değiştirerek başlıyor. “Okmeydanı’nda iki yurttaşımız katledildi. Birisi karanlık bir örgütün attığı patlayıcılarla dünyamızdan göçtü gitti, bir yurttaşımız da polis kurşunuyla hayata veda etti.”

Hayır öyle olmadı!

Önce polis cemevinin bahçesinde cenaze sahiplerine başsağlığı dilemek üzere gelmiş olan Uğur Kurt’u vurarak öldürdü. Ayhan Yılmaz, bu cinayetin ardından çıkan çatışmalarda kullanılan el yapımı patlayıcı nedeniyle hayatını kaybetti. Bu iki olayın sıralaması, önemsenmediği için yer değiştirmiyor. Açık devlet terörünü yok saymak ve olayı failleri açıkça ifade edilmeyen bir ‘tertip’ haline getirebilmek için yapılıyor. AKP’nin parti sözcülerinin, valilerinin, emniyet müdürlerinin bile cüret edemediği bir biçimde ilk kurşunu kimin attığına yönelik bu yer değiştirme daha sonra söyleneceklerin gerekçesi olarak kullanılıyor.

“Ancak o kurşuna, ‘polis kurşunu’ demek ne kadar doğru?” diye soruyor Doğu Perinçek. Devlet memuru bir emniyet mensubuna resmi yollarla tedarik edilmiş, o memurun resmi silahı ile ateşlenen, başbakanı tarafından yeterince sabrettiği ifade edilen polisin sıktığı kurşunu polis kurşunu saymamak, bunca AKP’li resmi/gayrı resmi görevli dururken Doğu Perinçek’e nasip oluyor! Eğer video kayıtlarıyla, balistik raporlarla, şununla bununla Uğur Kurt’u öldüren merminin bir polis silahından çıkmış olduğu kanıtlanmamış olsa Uğur Kurt’un ‘topluluğun arasına Apo posterleriyle girmiş’ kimselerce öldürülmüş olduğunu ileri sürmekte hiçbir tereddüt göstermeyecektir.

Elbette Doğu Perinçek sadece ateş eden failden değil Uğur Kurt’un ölümüne yol açan sürecin failinden söz ediyor. Peki kim o fail? Bunu bilmiyoruz, söylemiyor bize. Seçenekler arasında Apo posteri açanlar var, polis içindeki ‘karanlık görevliler’ var, molotof atanlar da var. Ama hükümetin belli ki bir sorumluluğu bulunmuyor. Hatta hükümetin halka karşı sistematik silah kullanımından söz edilmesini bir kenara bırakalım, bir takım kimselerin birbirine ateş etmesini engellemek türünden adli sorumluluğu bile bulunmuyor. Neredeyse hükümet, olayların bir mağduru gibi görünüyor. Metnin içine sonradan eklendiği ve açıklamanın temel tutumuna hiç uymadığı için atın üzerine konmuş kelebek gibi duran Erdoğan’ın sorumluluğu kısmını geçince sorunun herkesin sorunu ve düzeltmenin de herkesin sorumluluğu olduğunu görüyoruz. “Hepimizin sorunu, hepimizin sorumluluğu anlamına gelir. Siyasal partilerimiz, sendikalarımız, kitle örgütlerimiz, derneklerimiz, gençliğimiz ve deneyimli kuşaklarımız, bu sorumluluğu hep birlikte omuzlarımızda taşıyoruz.” Bu ‘bizim’ siyasal partilerimiz denen şeyin içinde AKP’nin yer almadığını iddia edebilecek kimse var mı? ‘Siyasal partilerimiz’ çoğullaştırması ve ‘polis içerisindeki karanlık görevliler’ belirlemesi ile bir AKP’linin ağzından dile getirilebilecek “tüm partiler şehit madencilerimiz için bir araya gelmeli ve paralel yapının bu vesileyle bir darbe tezgahlamasına engel olmalıdır” gibi ‘birliğimizi ve dirliğimizi’ gözeten açıklamaları arasında bir fark var mıdır?

Gelenek ve Hareket

Haziran, sadece hükümeti sallamadı, kendi statükosunu pekiştirmenin ötesinde bir ufka sahip olmayan pek çok sol-muhalif siyasi yapı, alışkanlıkları ile hareketin baskısı altındaki gerilimin ağırlığıyla çatırdadı, sersemledi. Bu krizi aşmanın yolu olarak herkes dönüp örgütsel tarihini Haziran’ı içerecek biçimde güncelliyor. Tarih yazımı her zaman bugünden geriye doğru çalışan zihinsel bir işlemdir. Öyle olduğu içindir ki Haziran’ın kendisini doğruladığını iddia etmeyen bir tane siyasi yapı bulunmamaktadır.

Örneğin İP-Aydınlık çevresine bakarsanız, Haziran Ayaklanması önce cumhuriyet mitingleri sonra 19 Mayıs 2012 ile açığa çıkan ve 29 Ekim’de Ulus’ta toplanan kitlelerin Silivri önü muharebelerinde pekişmiş kararlılığının ürünüdür. Haziran aslında TC’yi savunma eylemidir.

Kendi değerlendirmesi ile TKP, 10 yıldır politikaları Haziran’a doğru çizmiştir, Tekel direnişinde Haziran’ın nüvelerini görmüş ona yatırım yapmıştır. Haziran’ın eşitlik ve özgürlük eksenli ideolojik dayanaklarını ilmek ilmek örmüştür.

Hatta ve hatta iktidarı hedef alan bu büyük halk ayaklanmasına, 10-12 yıllık tüm mesaisini AKP operasyonlarına rıza üretmeye ayıran DSİP bile ‘nasıl da haklı çıktık’ diye yanaşabilmektedir. Bu liberal tayfa, Haziran’ı AKP’nin DSİP desteğinde sürdürdüğü demokratikleşme faaliyetine ara vermesinin bir sonucu olarak görmekten hiç çekinmez.

Elbette bu bütün özgüven tazeleyici analizlere rağmen gerçek, gerçek olarak kalmaya devam eder. İşçi Partisi açısından da Haziran başlangıçta büyük bir özgüvensizlik alanıydı. Merkezi olarak mesafeli hatta neredeyse şüpheyle yaklaşıyorlardı. O sırada asıl önderliğin cezaevinde olması nedeniyle gerekli kıvraklığı, harekete eklenme hamlesini, özellikle TGB’li gençlerin iradesi aracılığıyla gösterdiler ve kitlelerin içinde etkili merkezlerden birisi olarak yer aldılar. Milyonlarca insanın ülkenin her yanında ölüler ve yaralılar vererek direndiği anda, parti bürolarındaki deneyimli kadroların tereddütlerine pek kulak asan olmuyordu. 31 Mayıs’ta odasından çıkmayan o kadrolar işte Doğu Perinçek’in açıklamasında ‘deneyimli kuşaklar’ olarak ifade edilenlerdir. Silivri sonrası süreç, zamanında Silivri kapılarına dayananların, Haziran’da barikatlara koşanların içeriden çıkanlar lehine çatışmalı işlerden, sokaktan uzak tutulmak istendiği, hareketin açtığı alanda başka siyasi çevrelerle temas etmelerinin engellendiği süreçtir. Gelenek hareketin bağrında açtığı yaraları onarmakta, talimatlar ve başyazılarla mevzilerini tahkim etmektedir. Bu kendisi açısından neredeyse tüm canlı ve toplumda bir etki yaratan damarların koparılmasını gerektirse bile.

Bir damarı koparırsanız kan akar. O yüzden Mart’tan beri Doğu Perinçek’in yazdıkları o çevrede binlerce insanın bir yerini kanatıyor. Soma’dan sonra katil devlet değildir diyor o, katil sermaye ya da piyasa da değildir. Katil özelleştirmedir ve onu uyguladığı için bir miktar da AKP’dir. Bunu 1 Haziran’da Kızılay’da kafasına gaz fişeği yiyip Ethem’in yanında hastanede yatmış militanının gözüne baka baka söylüyor.

do“Erdoğan diktatör değildir” diyor, ona diktatör demenin güçlü görünmesine hizmet ettiğini ileri sürüyor. Bu eleştirir gibi duruşun arkasındaki yumuşatmayı Erdoğan’ın meclisi ve kabineyi AKP ilçe teşkilatlarına çevirdiği, polisi faşist milis grupları gibi kullandığı bir dönemde, Bilal trafik cezası yiyecek olsa hakim ve savcıların Fizan’a sürüldüğü operasyonların arasında, Anayasa Mahkemesi’ni bir tür noterlik gibi gördüğünü her fırsatta dile getirip Barolar Birliği Başkanı’nı azarlayarak bütün kamu gücünün kendi şahsında temsil edildiğine gerçekten inanan bir ‘Milli Şef’ için söylüyor. MİT’i şahsi güvenlik teşkilatı haline getirip hukuk karşısında bağımsızlaştıran birisi için diktatör dersek, “Olduğundan güçlü görünür” diyor. Gücü siyasal hasmını büyük bir açıklıkla tanımlamak ve ona karşı farklı kesimleri birleştirmekten gelen halk hareketini, imanı hiç sarsılmayan küçük bir grup Aydınlıkçı dışında kimsenin kulak asmayacağı gerekçelerle ayrıştırıyor, kitlelerin arasındaki mesafeyi derinleştirecek ve ortak hedefi bulandıracak bir hatta tutunuyor.

Devlete, hükümete laf geleceğine Okmeydanı’nın gençlerine sataşırım diye Uğur Kurt’un üzerinden atlamaya, gözleri Ayhan Yılmaz’a çevirmeye, bu vesileyle asıl sorumluluğun poliste değil ona direnenlerde olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. “Tamam Uğur Kurt’u polis vurdu onu biliyoruz da niye Ayhan Yılmaz’ı aynı şekilde anmıyoruz, onun faillerinin üzerine gitmiyoruz?” diyor. Polis şiddeti ve devletin suçları üzerinde duranlara vicdan çağrısı yapıyor. “Ancak halk yönetimi kurmak isteyenler, halkın vicdanıyla birleşerek iktidara ilerleyebilirler.”

Öyledir ama halkın vicdanı Doğu Perinçek’in umduğu noktada değildir. Halkın sadece sokakta çatışan kesimleri değil ama polis saldırdığında onları evlerine alan amcaları-teyzeleri de Doğu Perinçek’in umduğu çizgiyi çoktan geçmiştir. Kendini Mustafa Kemal’in askeri olarak gören on binlerce insanın, ilk defa geçen yıl Haziran ayında bir eyleme katılan öğrenci ya da işsiz gençliğin direnişi bir kültürel motif olarak da edinen yüzbinlerce üyesinin vicdanında zırhlı araçlarla mahalle basıp sağa sola ateş eden polislere karşı konulmasında kınanacak pek bir şey yoktur. Bu tür bir eylem vicdanlarına sığar. Ama bu iktidarın resmi ya da gayrı resmi güçlerince öldürülen gençlerinin başında “Devlet katil değildir” demeyi, AKP’ye değil de ortalığı karıştıran karanlık güçlere bakmayı önermeyi, Uğur Kurt’u vuran kurşunun polis kurşunu olmadığını savunmayı vicdanlarına sığdıramazlar. Uğur Kurt’un omzunda çocuğuyla gülen yüzüne bakarak Doğu Perinçek’in söylediklerini dinlemeye devam edemezler.

Halkın vicdanını ölçü alacaksanız illa cami cemaatinin, AKP ve MHP’nin toplam oy oranının yüzde 90 olduğu taşra kasabalarındaki vicdanı ölçü almayın, biraz da oğulları öldürülen Hataylılara, Gazi Mahallesi’nin, Tuzluçayır’ın, Lice’nin nefes alamaz hale getirilmişlerine bakın. Çünkü bir umut varsa en çok oralarda vardır. Çünkü halkın bugün merhametten çok adalete ve cesarete ihtiyacı vardır. Soma’da katledilen yüzlerce işçinin daha toprağı kurumadan birlik ve dirlik uğruna ortalığı yatıştırmaya çalışmak kendisini solda sayan bir siyasi partiye değil olsa olsa İskenderpaşa cemaatinin vaizlerine düşer…

Haziran 2014

(RED’in 90. sayısında yayınlanmıştır.)