Alper Çevik

Suskun dostlara,

Barış imzacılarının yanındaydık, sesimiz yetmedi. Yarbay Mehmet’in de yanındaydık, sesimiz yetmedi. Kesilen ağacın, kuruyan derenin, ülkesinden göçenin, evi yıkılanın yanında, “haraminin saltanatının” karşısındayız; sesimiz yetmiyor! Sayısız hayat, sayısız isim sığar bu kalıba ama gerek yok, anladınız, sesimiz yetmiyor. Sesin var olması önemli, ancak yalnızca yüksekliğiyle, ses çıkaranların toplamıyla birlikte anlamlı… Ses çıkarılmalı ve ses çıkarıyoruz, ancak yetmiyor. Diyeceğim o ki, o güne geldik: önümüzdeki dönemde yaşanacak bütün büyük olumsuzluklardan, yıkımlardan, kıyımlardan ve geri alınamaz kayıplardan, en çok her şeyi gördüğü halde susup başını önüne eğen siz mahcup dostlarım sorumludur.

Önceki gün muhalefetsiz, dün yargısız, bugün üniversitesiz bir ülkeye uyandık, mutlaka dikkatinizi çekmiştir. Her geçen gün daha çok çalışıp daha az kazanıyoruz, hissediyor olmalısınız. Uzunca süredir sokakta pisipisine ölmeme hakkından zaten yoksunuz, bunun illa ki farkındasınız. Temel haklarımıza ancak ve ancak onları peşkeş çekildikleri kan emicilerden satın alarak erişebiliyoruz, vesaire… Fakat sende kıpırtı yok! Neden? Galiba şunu telkin ediyorsun kendine: “Amman kolla kendini yalnız kurt! Kendini kollarsan, işine gücüne bakarsan gemin yürür, sana bir şey olmaz.” Af edersiniz dostlar ama nah olmaz!

Şunu anlamalısınız ki her Allah’ın günü, birbirinin tekrarı olan her hareketinizle ve tüm o yıkıcı umursamazlığınızla onaylamakta olduğunuz şey, kendi geleceğiniz üzerine konan ipotekten başka bir şey değil. Görmezden gelmekte ısrarcı olduğunuz İslamcı faşizm, hep tanımadığınız insanları mağdur edecek sanıyorsunuz. Hadi bakalım, umalım ki öyle olsun ama demedi demeyin: çember daralıyor! Gemi su alıyor ve açık denizde hepinize, hepimize şanstan fazlası gerek…

***

Ağır laf şu söylediğim, ama galiba etliye sütlüye karışmayan bencil orta yolcu takımına dâhil olmayı seçen sizler zarar görmeden, asla kazanacak kadar kalabalık olamayacağız. Sizler siyasetle perdelenerek sürdürülen dev hacimli sermaye transferini bal gibi de görüyorsunuz mesela, fakat kendi mutlu mesut yaşamlarınızın da bu sürecin -sırasını bekleyen- bir aşamasından ibaret olduğunu henüz idrak edemiyorsunuz. O sonuna kadar hak edilmiş mutlu mesut yaşamlarınızı gasp edilmekten koruyan hukuki kazanımlar elbirliğiyle ortadan kaldırılırken, yaşananları kendi gerçekliğinizle alakasız bir filmi izler gibi izliyorsunuz. Hiçbir şeyin, hiç kimse için eski haliyle sürdürülmesinin mümkün olmadığı zamanların artık ne kadar yakın olduğunun farkında değilsiniz. Mücadele etmek, ses çıkarmak, solculuk “yapmak”… Bunlar -güya- size abartılmış ahlakçılık gibi, gereksiz erdem gösterisi gibi, uçucu romantizm gibi geliyor. Oysa somut olan için, kendi yaşamlarınız için mücadele etmekten kaçacak kadar korkaksınız sevgili dostlar.

Konuşabilecekken susup göz devirmek, omuz verebilecekken yalnız bırakmak, değiştirebilecekken alışmak, ortadan kaldırılması gerektiğine inandıklarınızın parçası olmak gururunuzu incitmiyor mu? Bugüne kadar susarak faşizmin gözünde makbul vatandaş olmak halen kanınıza dokunmadıysa şundan emin olun, daha da makbul olmanın yollarını gösterecekler size ve yürüyeceksiniz o yolda… Mesela “muhbirlik” yasasının eli kulağında… Sanırım ücreti de fena olmayacaktır. Hem, olmaz ya, yarın öbür gün başınıza bir durum gelirse “ya ben muhbirdim!” der yırtarsınız. Sigorta gibi yani… Abartılı mı geldi? Abartmıyorum. Bugün bu şartlarda susup oturmayı içine sindirebilen kişi, yarın artık makbul vatandaş sayılmak için sadece sessiz ve tarafsız olmak yeterli görülmemeye başlandığında, muhbirlik de yapabilir, bayraktarlık da… Onursuzluğun bir ince ayar düğmesi yok maalesef. Demedi demezsiniz, yakanızda alev alev yanan turuncu bir parti rozeti bile sandığınızdan yüksek bir ihtimal. Neden olmasın ki?

***

Dostlar,

Rahatsız olunca ses çıkarın, ses çıkaranları ciddiye alın, ses çıkaranlara ulaşın, sesinizi ihtiyacı olanlara ulaştırın. İnsanoğlunun iyiliğini isteyenlerdenseniz fikirlerinizi saklamaya ihtiyacınız yoktur, gayrimeşru korkulara tenezzül etmeyin! Kendinize yabancılaşmayın. Yalnızlaşmayın. Alışmayın. Müdahale edin. Mücadele edin.

Vicdanlısınız ama kaburgalar arasına hapsedilmiş o hımbıl vicdan beş para etmiyor! Akıllısınız ama tek başına kurtulmanın -var olmayan- formülünü bulabileceğinize inanacak kadar da salak olabiliyorsunuz, olmayın! Her şeyi içinize atmayın. Her şeyi içinize atarsanız kanser olursunuz. Belki kanser olmazsınız ama geldiğimiz şu noktadan sonra kesinlikle sevimsiz olursunuz!

Suskun mahcubiyetinizi yenilgiye uğratmanın yollarını aramanız dileğiyle,

Sağlıcakla.

toplu2

 

Not: Bu söyleşi, Suruç ve Ankara katliamlarına tanıklık eden, yakınlarını, yoldaşlarını yitiren SGDF’li genç arkadaşlarımızla Ankara katliamından 10 gün sonra gerçekleştirilmiş ve RED’in 100. sayısında (Kasım-Aralık 2015) yayımlanmıştır.

Ardı ardına Suruç ve Ankara katliamlarını yaşayan, saldırı alanlarındaki vahşete tanık olan ve yakınlarını, yoldaşlarını yitiren SGDF’li genç arkadaşlarımızla, dostlarımızla uzun uzun söyleştik. Yazıya geçirirken fark ettim de, politikadan, acılarımızdan, toplumdan, barıştan… Ama en çok da umuttan konuşmuşuz! Fazla gevezeliğe gerek yok. Buyurun, 20’li yaşlarının başındaki mücadeleci dostların, dipdiri zihinleri ve dupduru yürekleriyle anlattıklarına kulak vermeye…

***

Arkadaşlar, bize kim saldırdı?

Melis: Devlet saldırdı.

Berfum: Evet, bize devlet saldırdı. Bu çok net bir şey aslında… Katliam politikası görevdeki hükümetlerin farklılıklarına göre şekil almakla birlikte, her dönemde sabitti. Bugün bize saldıran aslında devlet ve devletin başındaki AKP hükümetidir. Bunu da kendi eliyle yapmıyor tabii, yıllardır silahlandırıp besledikleri DAİŞ çetesiyle yapıyor.

Her şey çok net aslında, Davutoğlu’nun bugün yaptığı “sözde” gafa bakar mısınız? “Nerede bir zalim varsa onun yanında olacağız” diyor ve salondan alkış alıyor.

Bilinçaltından taşıyor, evet.

B: Bazen Davutoğlu’nun dil sürçmelerinin bilinçli olduğunu düşünüyorum. “Suruç bombacısını adalete teslim ettik” derken mesela…

Ajdan: Bunlar kişinin sıkıştığının göstergesidir biraz da… Davutoğlu’nun vicdanlı bir kimse olduğunu söylemeye çalışmıyorum elbette. Bu tarz bir dışavurum, kişinin pozisyonunun ağırlığını, omzundaki yükü taşıyamadığının göstergesi…

Fatma: Ben bu açıklamayı duyduğumda o kadar sinirlendim ki! Tek amaçları o bombacının bu saldırının faili olduğunu söyleyip o dosyayı oldubittiye getirerek kapatabilmek. Kesinlikle bilinçli olarak yapılmış bir açıklamaydı.

M: Katliamı politik yönünden arındırıp adli bir vakaya dönüştürme çabası…

A: Berfum’un dediği yere varıyor aslında. Bu işin ucunun devlete varma ihtimalinin önünü kapatmanın en iyi yolu adli bir vakaya indirgemekten geçiyor.

Merkez medya, hükümetin katliamlardaki sorumluluğunu “ihmal” söylemiyle sınırlama eğiliminde. Siz böyle düşünmüyorsunuz.

F: Suruç’a giderken yol boyunca arama hatta engelleme bekledik. Adana çıkışında bekledik – ki çok sıkıntılı bir bölgedir. Gaziantep girişinde bekledik… Mesela şehitlerimizden, bizim Keke diyeyim işte (acı gülümsemeler), Yunus Emre… Uyumuyordu zaten, yerde yatıyordu ve otobüs her yavaşladığında “hah şimdi arayacaklar” diye kalkmıştı yol boyunca. 18 yaşından küçük yoldaşlarımız vardı, çocuk şubeye götürülüp orada ailelerine teslim edilmeye hazırlamışlardı kendilerini. Böyle böyle derken Suruç’a kadar geldik. Otobüslerden inip kültür merkezine kadar bir kez bile aranmadan gittik. “Allah Allah! Niye bu kadar rahatız acaba?” diye şaşırdığımızı hatırlıyorum.

Yine medyada, “HDP, yetkililerden, basın açıklamasından önce arama yapılmamasını istedi” gibi şeyler söylendi. Patlamanın yaşandığı basın açıklamasının yapılma kararı bir-iki dakika öncesinde alınmıştı. Suruç’a erken vardığımızdan, kültür merkezi bahçesinde toplanan yoldaşlar sıkılıyor diye “hadi bari bir basın açıklaması yapalım” dendi. Bütün bu dezenformasyon faaliyeti kasıtlıdır ve ihmal söylemi eksiktir. Sabahın erken saatlerinden itibaren beş dakikada bir ikişerli şekilde kültür merkezinin önünden geçen polis panzerleri vardı – ve bizim buralardaki, şehirlerdeki tomalar gibi panzerler değil, emin olun. Basın açıklaması sırasındaki patlamanın öncesinde, dakikalarca bir tanesi bile görünmedi ortalıkta, hepimiz fark ettik bunu. Patlamadan sonra anında topluca bize saldırmaya geldiler, sonrasını biliyorsunuz zaten.

Haydar: Aynen, basın açıklamasından önce, kültür merkezine son girenler bir arkadaşım ve bendik. Patlamadan 45 dakika önce kültür merkezine gelmiştik. Onun öncesinde şehir merkezini turlarken, bu çok dikkatimi çekti. Sabahın köründen beri her yerde cirit atan ekipler ve araçlardan bir tanesi bile ortalıkta görünmüyordu. Jandarma kulübesi bile boştu. Sanki saklanmışlardı.

Dikkatimi çeken, pek çok tanıklıkta ortak olan bir şey var. Bu “Allah Allah!” durumu her iki katliamda da çok fazla kişi tarafından yaşanmış. Bu büyük acılar bize bazı içgüdülere güvenip hızlıca önlem alabilmeyi öğretecek galiba…

B: Bugün Konur Sokak’ta yapacağınız basit bir anmada bile kitlenin yarısı sivil polislerden oluşur, rutindir bu. İki katliamda da hayatını kaybedenler arasında tek bir polis bile bulunmaması düşündürücü. “Onlar da olsaydı da ölselerdi” diye söylemiyorum bunu, ama mantık dışı.

Haziran’da Ankara’da direnen insanlar Ankara polisinin ciddiyetini bilir.

B: Evet. Bize göre Ankara bugün faşizmin başkentidir. Faşizme kendi başkentinin en merkezi konumunda böyle bir saldırıyı, kendisi dışında kimse organize edemez.

Polisin iki saldırıda da olay sonrasında mağdurlara, yaralılara yardım etmeye çalışanlara saldırması konusunda ne düşünüyorsunuz?

M: Böyle bir olay karşısında, normal bir ülkenin normal bir polisinden beklenen olay yerini güvence altına almasıdır. Polisin bu amaçla alanın boşaltılması için bir takım tedbirler alması, gözaltı yapması, vesaire bizi şaşırtmaz. Ancak her iki olayda da doğrudan yaralıların bulunduğu alana gazla saldırılmış olması, polisin “güvenlik” dışında amaçlarla hareket ettiğini gösteriyor.

Özellikle Ankara’da, kitlenin polis saldırısı sebebiyle ortaya çıkabilecek ciddi bir izdihamdan kıl payı kurtulduğu söyleniyor.

M: Havaya ateş açmış olmalarının izahı yok.

A: Onlarca kişi yerlerde yaralıyken, hayata tutunmaya çalışırken yardımcı olmak insani bir reflekstir. Polisin, insani reflekslere taban tabana zıt bir davranışı bu kadar örgütlü biçimde uygulamış olması insanlığın yok olmuş olduğunu gösteriyor. En azından bazılarının yaşadıkları içsel çelişkiyle sinir krizi geçirmesi filan beklendik olan… Bunun olmaması, böyle bir vahşet anında rahatça gülümseyebilmeleri şaşırtıcı.

M: Aslında bizim bunu tartışmayı çoktan bırakmış olmamız lazımdı. Şahit olduklarımız ve sonradan ortaya çıkarılan bağlantılar yeterince açık.

***

Berfum ve Melis
Berfum ve Melis

Yeni nesil devrimciler olarak, hayatı şekillendiren siyasal atmosferi “büyük aktörlerin stratejik hamleleri” şeklinde formüle etmeyi, ülkeleri insanlaştırarak “fabl” tarzı hikayeler anlatmayı sevmediğinizi tahmin ediyorum. Ben de bu tarz sadeleştirmeleri kolaycı, yukarıdan ve faydasız bulurum. Yine de, saldırıları bu bağlamda da yorumlamaya çalışmışsınızdır sanıyorum; bize neden saldırdılar?

B: Türkiye bir Ortadoğu ülkesi ve Ortadoğu yıllardır kaynayan bir kazan. Büyük aktörler diye ifade ettiğin özneler, kendi güç dengelerini kurabilmek için elbette bu bölgede belirli planlar çerçevesinde hareket ediyor. Ama bize bu süreçte bu kadar çok saldırmalarının nedenlerinden biri de Rojava devrimidir. Rojava’da bir devrim gerçekliği yaşanmasaydı biz bu günleri belki de yine yaşardık ama bir on yıl sonra yaşardık. Rojava’daki devrim Ortadoğu halklarına bir umut vadetti. Yeni bir yaşam, bir alternatif vadetti. Orada yeni bir yaşam kuruluyor; zor kuruluyor, büyük bedellerle kuruluyor ama kuruluyor. Dış güçlerin istemediği de budur. Ortadoğu halklarının kendi kararlarını kendi vermeleridir. Bunun önüne geçmek istiyorlar.

Ya da bu süreci kontrol altında tutmak… Doğrudan saldırıp yok edemiyorsa dâhil olmak, bir parçası olmak… Bu soruyu biraz da şu yüzden sordum; saldırılar sonrasında “kim yarar sağlıyorsa fail odur” basitliğiyle HDP ve PKK’yi fail ilan edebilmek için tüm algı yönetim aygıtlarını seferber ettiler. Ne düşünüyosunuz?

F: Şimdi “Suruç bir savaş ilanıdır” diyoruz ya… Saldırıdan sonraki ilk dört günde bunu fark edememiştik. 24 Temmuz’dan itibaren “saray darbesi” denen şeyi tüm gerçekliğiyle yaşamaya başladık. Televizyon ekranlarında “bunu DAİŞ yaptı” derken, saldırıyı bahane ederek Medya savunma alanlarını bombalamaya başladılar.

Şöyle bir şey vardır ya, bu tarz diktatörler giderken sancılı giderler. Şimdi gittiğini görüyor ve gördükçe daha da hırçınlaşıyor. Rojava dâhilinde, Suriye dâhilinde elbette daha büyük aktörlerden konuşabiliriz ama “Erdoğan’ın derdi ne?” diye baktığımızda gerçekten de Rojava devrimini boğmak olduğunu görüyoruz. Rojava’yı istemiyor, Esad’ı istemiyor. Geriye kim kalıyor? Erdoğan’ın sınır komşusu olmak istediği DAİŞ…

Ankara katliamına bakınca son demlerine yaklaştığını ve çok daha hırçınlaştığını görüyoruz. Belki daha da hırçınlaşacak, umarım bunu görmeyiz. Önümüzdeki seçimden sonraki süreçte de bu savaşı sürdüreceğini düşünüyorum.

***

Fatma: "Bu tarz diktatörler giderken sancılı giderler. Şimdi gittiğini görüyor ve daha da hırçınlaşıyor."
Fatma: “Bu tarz diktatörler giderken sancılı giderler. Şimdi gittiğini görüyor ve daha da hırçınlaşıyor.”

Şöyle bir kişisel gözlemim var: örgütlü siyasi mücadele yürüten – hatta bu katliamların doğrudan hedefi olan – kimselerin bu acılarla baş etme gücü, vicdan sahibi kesimden olan apolitik insanlara oranla daha fazla. Bu gözleme katılıyor musunuz?

M: Hem katılıyorum hem katılmıyorum. Siyasal faaliyet içerisinde olmayan vicdanlı insanlar elbette kahrolacaktır, acı çekecektir ve bunu net bir şekilde dışa vurabilecektir. Ağlayacaktır, bağıracaktır… Ama bu geçecektir. Biz şunun farkındayız ki bu saldırı son değil, bu saldırıda yitirdiklerimiz sonuncular olmayacak. Bu durumu en ön cephede göğüslemek zorunluluğu doğal olarak bizi o yılgınlık belirtilerini göstermekten alıkoyuyor. Bu daha az üzüldüğümüz, alıştığımız veya duygusal etkilerle daha kolay başa çıktığımız anlamına gelmiyor. İnsanların ölmesine alışılmaz zaten…

Yaşadığımız durum Türkiye devrimci hareketinin ilk kez karşı karşıya kaldığı bir durum. Bu yeni durumla, yeni yöntemler kullanarak baş etmemiz gerekiyor. Bu yöntemleri bulmamız gerekiyor. Bunun bunalımı da yaşanıyor aslında. Belki de görece sessiz olmamızın (bütün olarak devrimci hareketten bahsediyorum) sebebi de yeni bir çözüm yolları arayışımızdan kaynaklanıyordur. Ama bizim umudumuz azalmadı, tam aksine giderek artıyor.

Irmak: Şöyle bir şey var, sadece örgütlü olmayı kastetmiyorum, bir şekilde mücadele içinde bulunmayı seçmemiş olan insanlar bir yas sürecini yaşıyorlar ve sürekli olarak bu yas halini tekrarlama durumuna giriyorlar. Ama bir şeyler için mücadele ettiğinde o yası aktif duruma dönüştürüyorsun ve bu ister istemez bir umudu da beraberinde getiriyor. Bu üzülmediğimiz anlamına gelmiyor, orada bir yerlerde bir kırgınlık, karnımızın bir yerlerindeki o şey hep orada olacak sanırım. Daha fazlasının olmaması için birlikte olup mücadele etmekten başka şansımız yok.

Toplamı Türkiye nüfusunun büyük bir kısmını oluşturan ve sağ partilere oy veren farklı kesimlerin bu katliamlara üzülmemesi; bilakis, adeta sevinçle karşılaması acı bir gerçek olarak ortada duruyor. Bir devrim armağan etmek istediğimiz toplumun bu denli yozlaşabilmiş olması hayal kırıklığı yaratıyor mu?

B: Şunu biliyoruz ki Türkiye devrimci hareketi örgütlenirken karşı taraf da boş durmuyor. Faşizm de örgütleniyor. Bahsettiğin “oh olsun, keşke daha fazlası ölseydi” diyen kesim de onların örgütlü kesimi. Bu söylemlerin açığa çıkmış olması bizim için asla sürpriz değildi ve bugün çok net bir şekilde ayrılmış olduk onlardan. Bir yanda barış isteyenler, diğer yanda da “inşallah daha çoğu ölür” diyenler olarak ayrıştık.

Toplumun barış isteyenler ve savaş isteyenler olarak ikiye ayrıldığını söylüyorsunuz. Hepinizin HDP’nin “inadına barış” söyleminin arkasında olduğunuzu biliyorum. Solda bu konuda çekinceleri olanlar, yalın bir “barış” söylemini savunmaktan imtina edenler var. Kişisel fikrim, bunun bir kafa karışıklığından kaynaklandığı… Bazı çok değerli insanların, Kapitalist hegemonyanın kendini sürekli kılmak için tesis etmek zorunda olduğu ve “toplumsal barış” diye adlandırdığı sınıflar arası uzlaşı ile halkların barışını birbirine karıştırdığını düşünüyorum. Ne dersiniz, bu tereddütlerde haklılık payı var mı?

I: İyi özetledin.

B: Aynen.

***

Irmak: "Bir şeyler için mücadele ettiğinde yası aktif duruma dönüştürüyorsun ve bu ister istemez umudu da beraberinde getiriyor."
Irmak: “Bir şeyler için mücadele ettiğinde yası aktif duruma dönüştürüyorsun ve bu ister istemez umudu da beraberinde getiriyor.”

Şimdiye kadar hep siyaset konuştuk. Yaşadıklarınızın insani boyutundan da konuşalım istiyorum. Kendinizi hazırlamak için yarım saniyelik bile fırsatınız olmadan şok edici saldırılara, vahşete maruz kaldınız. Nasılsınız? Olay anında, sonrasında neler hissettiniz?

B: Kendi adıma konuşuyorum. Her şey yerinden oynamış gibi hissetmiyorum. Tabii ki bir altüst oluş var. Suruç’a gitmek hepimizin ortak kararıydı. Ankara katliamının yaşandığı alana giden bir kişiyi belki biz örgütledik. Belki bir şekilde bizim astığımız bir afişle, söylediğimiz bir sözle karar verdi orada bulunmaya. Kendi adıma bunun sorumluluğunu hissediyorum üzerimde. Hayatımı daha önceden bir çizgi üzerinde kuruyorsam, şimdi o çizginin saptığını hissediyorum. Yüzden fazla kişinin tüm ağırlığını kendi omuzlarımda hissediyorum. Ankara sokaklarında HDP çalışması yürüttük ve katliamda HDP kortejinin o kadar büyük olmasında bizim de payımız var. Bunu güzel amaçlar için yaptık ve şimdi bu durumun hesabını sorması gerekenler de biziz diye düşünüyorum. Bundan kaçmak, bu anlamda geriye düşmek, farklı yollar izlemek bana ihanet gibi geliyor. Nasıl mı ihanet gibi? Sanki gece uyurken rüyama girecekler gibi… “Beni oraya sen çağırdın, sen de oradaydın, şimdi neredesin?” diyecekler gibi…

Birileri de seni çağırdı, onlar da oradaydı…

B: Tabii ki, bu tek taraflı bir duygu gibi, vicdan azabı gibi bir şey değil. “Çok kötü hissediyorum” gibi bir halden bahsetmiyorum. Bunun sorumlusunu elbette asla ben veya biz değiliz. Ama orada hayatını kaybeden bir kişinin bile hesabını sormanın gerekliliğinin ağırlığını hissediyorum. Çünkü kimse bu şekilde ölmeyi hak etmez ve bunun hesabını vermek zorundalar. Bana vermek zorundalar. Cumhuriyet’te Şengül yoldaşın haberi yapıldı, çok paylaşıldı (Pınar Öğünç’ün haberi). “Daha 17 yaşındayım, bana bu acıyı yaşatma” diyor. Biz de daha 20’li yaşlardayız ve bu acıyı kabul etmiyoruz!

Şimdiye kadar biz ve önceki kuşaklar Denizleri, Mahirleri, belirli önderleri, kişileri andık. Şimdi onar onar, yüzer yüzer ölen yaşıtlarımızı anıyoruz. Bu yeni ve zor bir durum…

F: Sadece katliamlar da değil… Mesela bir arkadaşın Rojava’daki savunmaya katılıyor. Daha oraya gittiğini öğrenmeden şehit düştüğü haberini alıyorsun… Her şey çok hızlı yaşanıyor.

M: Arkadaşlarımın Suruç’tan geldiğinde söylediği bir şey beni çok etkilemişti. “Birileri öldüğü için şu anda hayattayız” demişlerdi. Ankara için de bu geçerli. Birileri bombaya siper oldu ve diğerleri hayatta kaldı denebilir. Bu çok rasyonel bir durum aslında, hayatta kalanlara vicdani bir sorumluluk yüklemesi gerekmiyor diyebilirsiniz. Ama o öyle olmuyor işte… Ankara’da 100’den fazla insan öldü. Benim önümde 40 kişi öldü ve ben onlar öldüğü için hayattayım.

Tesadüfen hayatta olma duygusu zaten insana her şeyi sorgulatıyor. Hayatın anlamını filan bir şekilde sorguluyorsun tabii ama bahsettiğim şey başka bir şey. Artık o hayatın bir değeri olması, bir farklılık yaratmasının gerektiğini düşünüyorsun. Eskisi gibi yaşayamayacağını düşünüyorsun (uzun bir sessizlik).

Bu ağır sorumluluk duygusu da yaşadığınız travmanın bir parçası olabilir mi sizce? Psikoloji biliminin “sağlıksız” diye nitelendirebileceği bir halin bir parçası olabilir mi?

M: Elbette olabilir ama söylediklerimiz politik perspektifimizin dışında şeyler değil. Yani şöyle bir şey değil, “bundan sonraki hayatımızı değerli kılmak zorundayız” gibi bireysel bir şey değil. Öyle olmak zorunda olduğumuz için öyle olacak.

Travma halinden öte bir politik kavrayış sıçraması denebilir mi?

M: Travma halini de yaşıyoruz tabii ki. Bir şekilde baş etmeye, çözmeye çalıştığımız sorunlar da yaşıyoruz.

Neler mesela?

H: Suruç’taki olayda daha dar bir alandaydık. Daha fazla tanıdığım vardı.

Daha beklenmedikti. Daha uzaktaydınız. Daha güvensiz hissettiğiniz bir yerdeydiniz…

H: Evet. Olayı günlerce düşüncemden atamadım. Çok uzun takılmalar, durgunluklar, dalıp gitmeler yaşadım. Dış dünyadaki her şey, mesela dinlediğim müzik bir şekilde somutlaşıp oradaki vahşetle bağlanıyordu kafamda. Yoldaşlarımın ve ailemin desteğiyle birkaç gün içinde bu ruh halinden çıktım. Ailemin desteği çok önemliydi. Ailem Suruç’a gittiğimi biliyordu.

Suruç’tan dönerken yolda hep şunu düşündüm: Fatma iyi olursa ben de iyi olacağım. Ben iyi olursam (…) da iyi olacak. O iyi olursa başka birisi… Öyle öyle toparlayacağız birbirimizi. Birkaç gün içinde şunu fark ettim: bu duygular beni kahrediyor, atıl hale getiriyordu. Duygularımı biraz daha arka plana atıp politik bir bilinçle bakmam gerektiğini hissettim.

***

Haydar: "Birkaç gün içinde şunu fark ettim: yas duygusu beni kahrediyor, atıl hale getiriyordu."
Haydar: “Birkaç gün içinde şunu fark ettim: yas duygusu beni kahrediyor, atıl hale getiriyordu.”

Aile konusu açılmışken sormak istediğim bir şey var. 80 sonrası, ailelerin politikadan uzak çocuklar yetiştirmeyi tercih ettikleri söylenir hep. Gezi’de bu değişmişti. Çocuklarını, sırt çantalarına talcid solüsyonu, deniz gözlüğü koyup “hadi bakalım, iyi direnin” diye gururla meydanlara uğurluyordu anne babalar. Bu saldırılarla bunu kaybettik mi? Siz bunu nasıl yaşadınız?

B: Benim ailem de politik bir aile. Babam Ankara katliamında hafif yaralananlar arasında. Katliamlar ailemin örgütlü kimliğimi daha çok kabul etmeye başladığı bir döneme denk geldi. Tabii bir yandan desteklemekle birlikte, diğer yandan korumacı davranmaya çalışıyorlar. Annemin bir tartışmamızda beni kastederek “artık normale dönmek istiyorum” dediğini hatırlıyorum mesela. “Ben normali unuttum, artık normalin ne olduğunu bilmiyorum” diye cevapladım. Onlar da farkındalar aslında ortada artık bir normal olmadığının. Korumacı yaklaşmanın yetmediğinin de farkındalar. Artık şöyle düşünüyorlar: “Çocuğumun ölmemesi için benim de mücadele etmem gerekiyor.”

F: Bizde durum tam tersine döndü. Ben ailem için endişelenmeye başladım. İnsanların örgütlenme sürecinde genellikle üniversitede aileleriyle yaşadığı tartışmaları biz daha erken yaşlarda tükettiğimiz için bana sadece “dikkatli ol yeter” diyorlar. Suruç’a gittiğimi de biliyorlardı. Bütün köy biliyordu. Patlama haberini komşular alıştırarak söylemiş babama.

Hemen haberleşebildiniz mi ailelerle o esnada?

F: Patlamadan sonra telefon elimde sağlam bir şekilde kalmış. Bir süre aramakta tereddüt ettim, ne diyeceğimi bilemedim. Daha sonra onlar aradı.

Patlamadan sonra korku hissetmedim. Daha çok dayanılmaz bir acı vardı içimde. Kaybettiğim arkadaşlarımın acısı dayanılmaz boyutlardaydı. Evet, “daha çok mücadele etmeliyim” hissi bende de vardı. Ondan farklı olarak arkadaşlarımın bıraktıklarına sahip çıkma hissi… Mesela Keke günde 2 kitap filan okurdu. Ben de şimdi onun kadar okumaya çalışıyorum. “Keke bunu yapıyordu o zaman ben de bunu yapmalıyım” diyorum…

CHP’li bir ailem var. 1 Mayıslara, barış mitinglerine katılıyorlar. Artık onlar için endişeleniyorum çünkü bana göre daha deneyimsiz olduklarını hissediyorum. Bazen “Hepsini toplasam da Avrupa’ya mı yollasam?” diye fikirler geçiyor aklımdan (gülüşmeler).

***

Suruç'ta gülümsemesini yitirdiklerimizden Yunus Emre Şen, Keke...
Suruç’ta gülümsemesini yitirdiklerimizden Yunus Emre Şen, Keke…

Her iki saldırı sonrasında da sivil güçlerin başarılı bir şekilde organize olabildiğini gördük. Doktorlar, hukukçular, psikologlar, gönüllüler, kan bağışçıları… Pratikte kendiliğinden ortaya çıkan bu durumun, siyasal zemine kalıcı bir izdüşümü olacak mı?

B: Çok uzun yıllardır katliamların yaşadığı coğrafyalarda özyönetim ilanlarını görüyoruz bu süreçte. Kendi hastanelerini, okullarını kurmaya çalışıyorlar. Bizler de devrimi kurmaya başladığımız zaman bahsettiğin pratiklere ihtiyacımız olacak, çünkü hayat devam edecek. Gezi’de bunun öncüllerini gördük. Bu ağa ihtiyacımız olacak. Bu gelişmeye açık bir şey. Gezi’de gazdan etkilenenlere yardım edenler vardı, bugün patlamada ağır yaralananları hayatta tutanlar… Ve devrim geliyor! “Bugün yatıp yarın kalkacağız ve devrim olacak” demiyoruz, ama geliyor…

Daha kısa vadede, sizce ortak acılarımızın solun ortak bir çatı altında birleşmesine katkısı olacak mı? Benim gözlemim sizin neslinizin, içinde bulunduğu yapılara bu tür bir baskıyı aşağıdan kurmaya başladığı yönünde.

M: Bizler asgari müşterekte ortaklaşılabilecek mücadele cephesinin HDP olduğuna inanıyor ve insanları HDP çatısı altında örgütlenmeye çağırıyoruz. Tüm gelişmelerin de o yönde ilerlediğini düşünüyoruz. “Aşağıdan baskı” konusundaki düşüncen kısmen doğru, fakat aslında bu anlayış çok da aşağıdan değil. Bu çağrı yerel örgütlenmelerden başlamıyor. HDP açısından her yerde en geniş cepheyle örgütlenmek çok belirgin bir politik perspektif… Ama şu bir gerçek; artık tüm örgütlerle alınan tüm toplantılarda bütün ayrılıklar ikinci planda. Asgari ortaklıklar çevresinde çok daha hızlı uzlaşabiliyoruz. Ortaklaşma noktasının “yaşamak ve yaşatmak” düzeyine indirgendiği şu durumda başka türlüsü de beklenemez zaten. Bu durum bütün yapılar için geçerli.

I: Şunu da eklemek lazım; Soma olsun, Suruç olsun, Ankara olsun, Amed olsun, büyük felaketlerle karşılaştığımızda çok kolay bir şekilde ortak zeminde buluşabiliyoruz ama bunu kalıcılaştırmak için ciddi adımlar atmamız gerekiyor.

Bir sonraki felaketi beklememeliyiz…

I: Evet, her yapının devrim için öngördüğü yollar, benimsediği yöntemler farklı olabilir ama en nihayetinde bir ideal çevresinde ortaklaşıyoruz. Daha kalıcı bir şekilde, daha fazla biriktirerek ilerlemeliyiz. Evet, HDP bu çatılardan birisi ama hafızayı da biriktirebileceğimiz mekanizmalara ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

B: Ankara yerelinde artık çok daha kolay bir araya gelip eylem örgütleyebiliyoruz. Ama bunu sadece acılar üzerine olmaması, kalıcılaşması önemli. Herkesin bir ölçüde egoizmi kenara bırakması şart…

Erdoğan gibi konuştun (gülüşmeler).

B: Herkesin kendi çizgisi, kendi hedefleri, kendi kafasındaki ideali var…

M: İktidar mücadelen var yani…

I: Fukoculuk yapıyorsun (gülüşmeler).

B: Bunu artık birazcık da olsa ikinci plana atabiliriz belki. Herkes bizde örgütleniyor mu? Hayır. Ama bir şeyler yapmak istiyor mu? Evet. Tamam, bunun alanlarını oluşturalım o zaman. HDP bunun bir alanıdır. Ama şimdi iki hafta bir çatı çalışması yapıyoruz, üçüncü hafta seçim geliyor. Bir yılda beş defa seçime giderseniz çatı filan kurulmuyor. “Her girdiğimiz seçim tarihsel bir seçim” tamam da…

M: Ya devlet izin vermiyor işte. Sen diyorsun ki “meclisleri kuralım, yerelden örgütlenmeleri oluşturalım, ekoloji çalışacaksın, şunu yapacaksın, bunu yapacaksın…” Hayır, seçime hazırlanacaksın!

I: Ekoloji komisyonumuz seçim bildirgesi basmaktan helak oldu (gülüşmeler).

Son olarak, özsavunmanın artık sadece Kürdistan coğrafyasını ilgilendiren bir konu olmadığı, sadece silahlı mücadele yürütmek anlamına gelmediği açık. Sizce bu konuda neler yapılmalı?

M: En basitinden örgütlü birliktelik… Bizim bir etkinlik için bir alana girerken yaptığımız üst araması bile özsavunmanın bir parçasıdır. Ama genişletilmeli tabii ki…

B: Türkiye’nin batısında nasıl katliamlar yeni bir konuysa, özsavunma da yeni bir konu. Kürdistan’da zorunlu olarak geliştirilmiş olan tecrübe bizlerde yok. Özsavunma kelimesini çokça kullanıyorduk ama hiçbir zaman pratikte bu kadar geçek olmamıştı bizim için. Ankara katliamının hemen sonrasında devrimcilerin kenara geçip alanı güvenliğe almaya çalışmaları bir özsavunma deneyimidir örneğin. Bunlar önemli, dahası dışarıdan gelecek tehlikeler için caydırıcı da… Ama öğrenecek çok şey var. Bir kere düşman algımız çok dar. Şimdiye kadar düşman gaz bombasını atan, ters kelepçe yapan, evimize baskın yapan kişiydi. Daha önceki kuşak için, mesela bugünün de gündemi, beyaz toroslardı…

Oysa çay ocaklarında oturup Facebook etkinlik sayfalarımızı inceleyerek katliam planı yapan insanlar varmış.

M: Onların gündemi beyaz toroslarsa, bizim gündemimiz de beyaz toroslara direnmek olmalı.

B: Mesela eski kuşakların işkenceye direnmek için teknikleri vardı. İşkencehaneye girdiğin anda düşmanın alanındasın ve şu anda hepimiz koca bir işkencehanedeyiz aslında… Dolayısıyla her alandaki direnişimiz de başlı başına bir özsavunma hali. Bugün takip edildiğimizi, evimizin önünde bekleyenler olduğunu, üzerimizde gözler olduğunu fark edebiliyoruz. Mesela takipten kurtulmayı öğrenmek özsavunmadır.

I: Özsavunma konusu sadece canlı bombalar ve katliamlar üzerinden tartışılmamalı. Önemli olan halkın örgütlülük hali… Özsavunma, halkın yeni yaşam için kendine alan açmaya çalıştığı her anın bir parçasıdır.

B: Özsavunmayı konuşurken hep fiziksel durumlar canlanıyor gözümüzde. Aslında öyle olmamalı. Bir bakıyorsun bir tane çay ocağında örgütlenen insanlar var. Senin hakkında bilgi topluyorlar ve bir abi-kardeş, inanılmaz bir yıkıma sebep olabiliyor… Bir haber alma, deyim yerindeyse istihbarat gücümüzün olması da özsavunmanın önemli bir parçası değil midir?

H: Bir süredir bu konuda kafama takılan bir şey var. Karşı taraf bizim ideolojimizi çok iyi biliyor. Biz IŞİD’in, devletin, polisin ideolojisinden ne kadar haberdarız? Sadece bu konularda donanım edinmek bile özsavunmanın bir parçasıdır.

***

"Aydan Ezgi Şalcı'nın yarım kalan düşünü tamamlamaya çağırıyoruz"
“Aydan Ezgi Şalcı’nın yarım kalan düşünü tamamlamaya çağırıyoruz”

Eklemek istedikleriniz veya bir duyurunuz var mı?

Teşekkür ederiz, bir duyuru metnimiz var aslında:

Suruç şehidi, alev saçlı kadın, yoldaşımız Aydan Ezgi Şalcı’nın yarım kalan düşünü tamamlıyoruz! Aydan LGBTi’lerin hayat hikayelerini toplayıp bir kitap çıkaracaktı. LGBTi’lerin mücadelesinde bir ses olacaktı. Suruç’ta katledildi. Simdi gelin beraber tamamlayalım bu düşü… Eğer LGBTi’yseniz ve Aydan’ın kitabında paylaşmak istediğiniz bir anınız, bir hikayeniz varsa lütfen bize gönderin. Kitabı tamamlayalım ve yoldaşımız Aydan Ezgi adına çıkartalım.

(İletişim: surucuunutma@gmail.com)

 

 

 

Darbe girişimi sonrasındaki yeni durumda en büyük sorunumuz, gündelik yaşamın ve sokağın kontrolünün “darbeyi kahramanca önleyip çocuklarının geleceğini kurtardıklarına” inandırılan malum kitlenin eline geçmeye çok yaklaşmış olmasıdır. Bunu söylerken beş inçlik ekrandan yapılan samimiyetsiz bir çağrı üzerine terlikleriyle tankların karşısına dökülen insanların cesaretini hafife alma hatasına düşmeyelim. Hayatını kaybeden veya yaralanan gariplere saygısızlık etmek gibi bir niyetim de yok. Bu motivasyonu nasıl oluşturduklarını anlamaya çalışmak gerek… Demek ki iktidar el değiştirdiğinde yitireceklerini düşündükleri şeye sıkı sıkıya bağlılar. Bu şey nedir? Buradan bakınca görünenler, haksız kazanılmış itibarlar, liyakatin hiçe sayıldığı bir ortamda elde edilmiş mevkiler, eğitimsizliğin, bilgisizliğin, nezaketsizliğin, estetik yoksunluğunun, kasaba kurnazlığının baş tacı edildiği bir ortamın sunduğu sahte kendine yeterlik hissi ve bunun gibi şeyler… Militan kesim için, 16 Temmuz’dan itibaren bütün bunların yanına cezalandırılmadan şiddet uygulama, silah kullanma, hatta vahşice cinayet işleme hakkını da eklediler diyebiliriz.

Çok açık ki darbeyi engelleyen sokaklara dökülüp ölüme itilen insanlar değildi. Darbeyi engelleyen, TSK’nın omurgasını oluşturan (Kemalist, laik, Avrasyacı) ve kısa bir çelişkinin ardından pozisyonlarını Erdoğan’dan yana alan askerler ve uluslararası güçlerdi (Kısa süreli de olsa yaşadıkları bu çelişkinin bedeli birçoğuna derhal ödetilecek anlaşılan…). Çok büyük bir olasılıkla girişimin varlığı ve bu şekilde sonuçlanacağı, hükümet kaynaklarınca en başından biliniyordu. Çok büyük bir olasılıkla darbeci kliğin içine sızılmış, manipüle edilmiş, erken hamle yapmaya zorlanmış (veya ikna edilmiş) ve harekât yanlış hedeflere yönlendirilmişti. Peki, gidişatta pay sahibi olma ihtimali bulunmayan bu kitle neden alelacele sokaklara davet edildi? Kanımca bunun iki nedeni var: Birincisi, ölsünler diye! Ölsünler ki tehdidin boyutu olduğundan büyük gösterilebilsin, darbe girişiminin kitlelerce meşru görülmesi ve savunulması ihtimali ortadan kalksın ve Erdoğan destekçisi kesim üzerinden, gelecekte kullanıma sokulmak üzere haklı ve büyük bir nefret rezervi oluşturulabilsin. İkinci neden ise AKP iktidarının Faşizmle arasındaki son ince çizgiyi ortadan kaldıran, kitle tabanının sokak mobilizasyonunu devreye sokmaktır ve en başta söylediğim gibi, yakın vadedeki en büyük sorunumuz budur. İlk ve en büyük yaşamsal baskı İslami görünüme ve yaşam tarzına boyun eğmeyi reddeden kadınlar ve çoğunluktan farklı cinsel yönelime sahip bireyler üzerinde yoğunlaşacaktır. Alevilerin, Kürtlerin, Suriyeli sığınmacıların, solcu ve Sosyalistlerin yanında, bir şekilde kendilerine benzetemedikleri tüm yurttaşlar bundan böyle taciz ve şiddet tehdidi altındadır. Sıcağı sıcağına yaşanan tacizler olayın sıcaklığıyla sınırlı değil, tam tersine içine girmekte olduğumuz karanlık dönemin henüz nispeten küçük işaretleridir.

Orta vadede en büyük sorunumuz, iktidarın kendisine yeni rejimi legalize etmek için çok güçlü ve meşru görünen bir dayanak üretmiş olmasıdır. Kuvvetler ayrılığını ortadan kaldıracak olan başkanlık sistemi ve laikliğin ilgası anlamına gelen yeni anayasa tartışmaları, “halkın kanını dökmüş” bir darbe girişiminden sonra asla eskisi gibi olmayacaktır. HDP de dâhil olmak üzere düzen içi muhalefet, hızlıca önündeki seçenekleri değerlendirecek ve stratejilerini Saray’ın güdümüne birer adım daha yakın kurmak zorunda kalacaklardır.

***

Yakın, orta ve uzun vadedeki en büyük sorunumuz ise çok açık ve değişen durumdan bağımsız: hafızasızlığımız ve örgütsüzlüğümüz! Yine de içinde bulunduğumuz durumun bizlere gösterdiği umut verici gelişmeler var:

Şunu gördük ki Cumhurbaşkanı’nın, cami hoparlörlerinin hatta emniyetin açıkça davetine rağmen sokağa çıkan insan sayısı Gezi’de sokağa çıkanların 100’de birine karşılık geliyor.

Şunu gördük ki Gezi’nin parçası olan kitle, uyuşukluk verici liberalizm mikrobundan mümkün olduğunca arınmış, ezberler üzerinden jet hızıyla tavır almak yerine serinkanlı şekilde düşünüp daha nesnel görüşler ortaya koyar hale gelmiş. Bununla kitledeki hâkim görüşün “İktidarda kim olursa olsun darbelere hayır!” naifliğine veya “Erdoğan’dan ne şekilde olursa olsun kurtulalım” ahmaklığına yuvarlanmamasını kastediyorum. Takip edebildiğim kadarıyla çoğunluk olanı biteni zaman ve özneler ekseninde olabildiğince geniş açıyla yorumlama gayreti içerisinde. “Bütün bunlar tiyatrodan ibaret” kolaycılığından da uzağız, işin gözümüzün içine bakarak oynanan “tiyatro” kısmına safça inanmaktan da… CHP ve HDP’nin aldığı kaypakça tavrın laik ve demokrat seçmenlerinde şaşkınlığa ve telaşa yol açmamış olması, “düzen içi” olanın halka ihanetinin normal karşılanması da kitlelerdeki siyasi aklın yükseldiğinin göstergesi. Zaman hepimize öğretiyor…

Şunu gördük ki Erdoğan, kuvvetle muhtemel sonucunun kendisini üzmeyeceğini önceden bildiği bir girişimde bile diken üzerindeydi. Hatta iddialara göre Almanya ve Yunanistan makamlarından sığınma talebinde bulundu ve kabul edilmedi! Bu durum (yeni olmasa da), hem ulusal hem de uluslararası düzlemde büyük bir güvensizlik ve yalnızlık içinde olduğuna işaret etmekte.

***

Evet, durum karanlık, ancak mesele ne kadar umutlu veya ne kadar umutsuz olabileceğimiz değildir. Yaşam, duygu durumlarımızdan bağımsız olarak devam ediyor. Burası bizim ülkemiz, daha da doğrusu, bizim ülkemiz burası…

Bu yazı çok daha uzun da yazılabilirdi… Bir sonraki darbe girişiminden sonraya da söylenecek bir şeyler kalsın diyor ve kesiyorum…

tor

Yine VPN’ler, proxyler havada uçuşuyor. Neden hepsini çöpe atıp sadece ve sadece TOR kullanmanız gerektiğini uzun zamandır üşendiğimden yazmayı ertelediğim bir yazıyla, herkesin rahatlıkla anlayabileceği 10 maddede açıklıyorum. Okuyup paylaşırsanız sevinirim.

1. TOR, ABD’li bilim insanlarınca başlatılıp sonrasında pek çok üniversiteye yayılmış, dünyaya mal edilmiş, kısmi açık kaynak kodlu, bağışlarla devam eden bir ar-ge projesi. Bu şu anlamlara geliyor: Başarılı bir şekilde dünyaya mal olduğu için her zaman gelişerek var olmaya devam edecek, ticari amaç taşımadığından hiçbir zaman paralı olmayacak, binlerce uzmanın sürekli denetiminden geçtiği için herhangi bir ticari alternatifine göre daha güvenli olacak (zaten yok öyle bir alternatif). “2 yıldır X kullanıyordum, artık çalışmıyor… Tarayıcıma Y eklentisi kurmuştum ama onun üzerinden internet bankacılığı işlemi yapma diyorlar… Z çatır çatır çalışıyordu ama şimdi ücretli olmuş…” gibi dertler yok.

2. Devlet, ülkedeki İnternetin şalterini tümden indirmedikçe, TOR üzerinden herhangi bir siteye erişimi engellemesinin (veya yavaşlatmasının) bir yolu yok. Devletin İnternetin şalterini tümden indirme gibi bir ihtimali, böyle bir lüksü yok.

3. TOR ağı üzerinden bağlıysanız Internet Servis Sağlayıcınız (TTNET, Turksat, Superonline vb.) hangi anda hangi siteye bağlandığınızı tespit edemez. Örneğin Twitter’da Cumhurbaşkanı’na hakaret suçu işlediniz, herhangi bir mahkeme servis sağlayıcınızdan sizin IP’nizden Twitter’a o saniyede bağlanıldığına dair kanıt istedi… Servis sağlayıcınız teknik olarak bu kanıtı sunamıyor.

4. İnternete TOR ağı üzerinden erişiyorsanız, eriştiğiniz sunucu gerçek IP’nizi tespit edemiyor. Örneğin Twitter’da Cumhurbaşkanı’na hakaret suçu işlediniz, herhangi bir mahkeme Twitter’dan sizin IP’nizden Twitter’a o saniyede bağlanıldığına dair kanıt istedi… Twitter teknik olarak bu kanıtı sağlayamıyor. Twitter sadece bir örnek tabii ki… Gezinti yaptığınız sitelerin hiçbiri sizin gerçek kimliğinize vakıf olamıyor. Not: Geriye doğru takip edilebilirlik teoride mümkün, pratikte ise çok çok zor… Silah, organ, çocuk pornosu ticareti yapan organize bir suç şebekesine dahilseniz o zahmete girip sizi yakalama ihtimalleri var (Bizimkilerin değil tabii ki, FBI’ın). Yine de bu işleri yapanlar, bunun yanında gizlilik kaygısı yüksek olan profesyonel hacker ve kumarbazlar, tehlikeli sularda yüzen gazeteci ve avukatlar TOR kullanıyor.

5. TOR kullanıyorsanız, bağlı bulunduğunuz ağın yöneticisi (örneğin şirketin bilgi işlem sorumlusu) hangi sitelerde gezindiğinizi tespit edemez. Sadece hangi zaman aralığında TOR kullandığınızı tespit edebilir. TOR kullanmak %100 yasaldır.

6. TOR tarayıcı kullanıyorsanız, İnternete bağlandığınız cihaz üzerinde bağlantı seansı boyunca yaptıklarınıza dair hiçbir iz (geçmiş, şifreler, çerezler, önbellek verisi, kayıt defteri verisi vs.) bırakmıyorsunuz. Pencereyi kapadığınız anda seans bilgilerinizin hepsi yok oluyor. Örneğin Twitter’da Cumhurbaşkanı’na hakaret suçu işlediniz, evinizi Terörle Mücadele ekipleri bastı, sabit diskinize el koydu ve söz konusu tweete dair delil arayacaklar. Bağlantıyı TOR tarayıcısı üzerinden gerçekleştirdiyseniz kanıt bulamayacaklar. Detaya girmeyeceğim fakat TOR’un iz bırakmaması, örneğin Google Chrome’un incognito modu ile eşdeğer değil. Chrome, gizli modda da çalışsanız cihazda izler bırakıyor (kendi ifadesine göre böyle).

7. TOR kullanmak için bilgisayarınıza kurulum yapmanız, işiniz bitince programı kaldırmanız vs. gerekmez. Program dosyalarını istediğiniz dizine kopyalayıp oradan çalıştırabilirsiniz, bir USB disk üzerinde taşıyabilirsiniz. İstediğiniz cihazda kullanabilirsiniz. Sildiğinizde o cihazda daha önceden TOR kullanıldığına dair iz kalmaz. (Edit: Uzmanlığına güvenilir bir dostum son cümleme şerh koydu, “Emin değilim, Windows event logger’da bir şeyler kalabilir.” diyor.)

8. Kamuya açık şifresiz ağlarda (oteller, istasyonlar, meydanlar, kafeler vs. olabilir) veri paketleriniz şifrelenmeden ağa iletilir. Bunun anlamı şudur, bağlı bulunduğunuz ağı dinleyen başlangıç seviyesinde bir hacker, şifrelerinizi ve yazıp çizdiklerinizi kolayca ele geçirebilir. TOR tarayıcı ile birlikte sunulan bir takım eklentiler sayesinde bu tip güvenlik açıklarına karşı önlem almanıza gerek kalmıyor. Gönderdiğiniz her şey ağa şifrelenip aktarılıyor. Tarayıcıyı çalıştırdığınızda ek ayarlar yapmaya gerek yok, maksimum güvenlik düzeyi doğrudan varsayılan olarak ayarlanmış durumda.

9. Yine TOR tarayıcı üzerindeki eklentiler sayesinde gezdiğiniz Internet sitelerinden cihazınıza zararlı yazılım bulaşması önleniyor. Yine de çok ısrar ederseniz, yeterli teknik bilgiye sahipseniz, varsayılan ayarlarla oynayıp karşınıza çıkan güvenlik uyarılarını ısrarla görmezden gelerek cihazınıza virüs bulaştırabilirsiniz. Size bu konuda çok güveniyorum 🙂

10. TOR üzerinden, İnternetin diğer hiçbir tarayıcı ile erişemeyeceğiniz gizli kısmına erişebiliyorsunuz (bkz. DeepWeb, DarkWeb). Derin web tatsız şeylerle dolu olsa da, normalde ücretsiz olarak erişilemeyen veritabanlarına bedava erişim gibi imkanlar sunuyor (bilimsel makaleler, sanat işleri, yazılımlar). Merak eden araştırsın, derin bir konu…

TOR’un dezavantajı olarak değerlendirebileceğiniz tek şey var (ve aslında bu bir dezavantaj değil). İstemci taraflı kod parçası dediğimiz kodların bir kısmı, tarayıcı üzerindeki güvenlik eklentileri nedeniyle çalışmayabilir. Bildiğiniz, sürekli kullandığınız sitelerde böyle bir uyarı alırsanız tarayıcı üzerinde gelen NoScript eklentisini devre dışı bırakıp (veya siteyi beyaz listeye alıp) sorunu aşabilirsiniz. Bilmediğiniz, şaibeli bir sitede böyle bir uyarı alırsanız bunu yapıp yapmamak sizin tercihiniz. İstemci taraflı kodlar her zaman zararlı yazılım içerebilir.

TOR’u bilgisayarınızda kullanmak için şuradan https://www.torproject.org/ indirip basitçe kuruyorsunuz. Aslında herhangi bir kurulum yok, sadece gösterdiğiniz dizine dosyaları yerleştiriyor. Sonradan yerini değiştirebilir veya bahsettiğim gibi USB diske aktarabilirsiniz.

TOR’u Android telefonlarda kullanmak için Google Play’den iki uygulama yüklüyorsunuz: Orbot ve Orfox. Orbot’u açıp çalıştırdığınızda, Orfox bir TOR tarayıcı olarak çalışıyor. Kullanıcı arayüzü bildiğiniz Mozilla Firefox. İşiniz bitince Orbot’u kapatıyorsunuz. TOR uygulamaları, VPN uygulamaları kadar pil tüketmiyor.

Twitter ve Facebook Android uygulamaları, Orbot açıkken TOR üzerinden çalışabilecek şekilde kolayca konfigüre edilebiliyor. Web’den bakın, nasıl yapılacağını hemen bulursunuz. 30 saniyelik bir işlem.

Bugün ihtiyaç hissetmiyorsanız bile bir kenarda bulunsun. Devlet internetin şalterini indiremez fakat çok ihtiyaç duyduğumuz anlarda kullanılamayacak seviyelerde yavaşlatabilir. TOR’la devletten etkilenmezsiniz.

Alone between many people - Marek Jarotta

Ey umutsuz dünyalı!

Bugün Soma’daki katliamın üzerinden tam 2 yıl geçtiğini gösteriyor takvim. Kafan karışık, için sıkıntılı… Bir “Yazıklar olsun bize, unuttuk!” diyorsun, bir “Hiçbirini unutmadık, aklımızda!” diyorsun… Hangisine inanıyor olursan ol, yalan söylüyorsun! “Ben unuttum” demek zordur, acı bir itiraf… En az “ben unutmadım” demenin sorumluluğunu üstlenmek kadar zor… Sızlanmalarının altında yatan acı gerçeği, kendi tercihin olarak kabul etmeyi sevdiğin umutsuz yalnızlığını, cümlelerine iliştirdiğin hayali bir birinci çoğul şahıs ekiyle sansürlüyorsun. Tanıyorum seni, yalan söylüyorsun! Eğer “biz” olmak için çabalayanlardan değilsen, unutan da unutmayan da sensin. Yalan söylüyorsun… Sen Yusuf Yerkel’in tekmesinin sızısını böbreğinde hissetmemişsin!

Ey umutsuz dünyalı! Soma’daki son genel seçim sonuçlarından dem vuruyorsun, tabii ki AKP lider… Demek ki Somalıların çoğunluğu neden-sonuç ilişkisi kurmaktan aciz… Haklısın güzel insan, öyleler… Senin gibi feleğin çemberinden geçmemişler belli ki… Onlar konforlu bir dünyaya gözlerini açmışlar. Senin gibi dişlerini tırnaklarına takıp aydınlanma mücadelesi vermek zorunda kalmamışlar… Senin gibi değil onlar, şanslı doğmuşlar! Senin omuzlarını çürüten “mantık” yükünden muaflar, kıskanıyorsun! Senin tabirinle (Yeri gelmişken, bu sözcüğü kullanırkenki rahatlığın beni ne kadar şaşırtıyor, anlatamam!) “çomarlar”. Neden-sonuç ilişkisi kurma kabiliyetinden, rasyonel akıl yürütmenin metodik bilgisinden yoksunlar. Sen öyle değilsin… Yoksa biraz öyle misin?

Bir egzersiz yapalım. Soma’daki madenlerde, yapımı 250 bin lirayı aşmayan yaşam odalarından bir tane bile bulunmuyordu. “Neden yoktu?” diye sormak doğru bir başlangıç olacaktır ve buna bir cevabın vardır elbette… Verdiğin cevap, yeni bir “neden?” sorusunu doğuruyor mu? Ya ona verdiğin cevap… Ardışık sorularını hangi derinliğe kadar sürdürebiliyorsun? Sabrın ve cüretin, seni akvaryumundan ne kadar uzağa savurabiliyor? Soru sorma kabiliyetin cam duvarlara mı çarpıyor? Neden-sonuç evreninin sınırlarını, içine asla giremeyeceğin bir sandıktan çıkacak sonuçlar mı çiziyor yoksa?

Yoksa güzel insan, seni sıkan aşamalar mı? Hızlıca “sonuçlara zıplamak” daha mı akıllıca sana göre? “İnsanoğlu yeryüzünün kanseridir, yok edilmelidir!” diyerek doğrudan son soruyu cevaplamak daha kârlı olabilir. Haklısın, galiba öyle… Hem ardı arkası gelmeyen sorular sorma zahmetine girişmiyorsun, hem de %1’lik azgın bir azınlığın suçunu diğer %99’a da paylaştırarak, sömürülüyor olma duygunla, savaşmadan kabullendiğin yenilgiyle başa çıkmanın en kestirme yolunu üretiyorsun. Daha önce şu sözü duyup alkışlamışlığın vardır sanıyorum: “Kimse özgür olduğunu sanan köleler kadar ümitsizce köleleştirilmemiştir.”

Ey umutsuz dünyalı! Yoksa bu umutsuzluğun sebebi sığ sularda kulaç atmaya çabalaman mı? Her kulacında avuçlarına dolan çamura, dizlerini kanatan taşlara lanet eden sen değil misin? Çamur deryasında diğerlerinden daha hızlı yüzmek için çırpınan sen değil misin? Çırpındıkça bulandırdığın suya bakıp, diğerlerine küfreden sen değil misin? Derine açılma korkunu örtmek için “her yer sığ” diyen, “denizin en güzel yeri burası” diyenlerin tuttuğu ritmi kaçırmadan kulaç atmayı marifet sayan sen değil misin? At gözlüğü takanlara sayıp söverken, yularını en değerli varlığı sananlardan olmadığından ne kadar eminsin?

***

Ey umutsuz dünyalı!

Bu yazı sana vicdani bir sayıklama gibi geldiyse doğru yerdesin, tüm yazılanları üzerine alınmalısın! Çünkü fena halde yanılıyorsun. Bu yazı bir rasyonel akıl yazısıdır.

Dünya’daki bilinen toplam petrol rezervinin tükenmesine 38 yıl kalmışken “Ne yaparsan yap bu dünya değişmez!” demeyi “rasyonel akıldan” sayanlardansan elbette sana öyle gelmeyecektir. Birkaç günlük bir halk direnişine katılıp “bedel” ödediğin halde dünyayı değiştirememiş olmanın, sana umutsuzluk siyasasının bayraktarlığını yapma hakkı verdiğine inananlardansan, elbette bana inanmayacaksın. Her an ve her eyleminle dünyayı değiştirdiğini açıkça göremiyorsan, aklını çoktan bir yerlerde rehin bırakmışsın demektir. Rasyonel aklın “gerek şartının” umut etmek olduğunu kolay kolay kabul etmeyeceksin demektir…

“Dixi et salvavi animam meam.”

Söyleyeceğimi söyledim ve ruhumu kurtardım. Şimdi de dünyayı değiştirerek bedenimi kurtarmaya kaldığım yerden devam edeceğim. Çünkü umut etmek, hak edilir!

Sen varoluşunun her anında kaçınılmaz olarak dünyayı değiştirenlerdensin. Borçlu doğanlardansın. Tüm yaşamışlara, yaşayanlara ve yaşayacak olanlara borcun var!

Kusura bakma güzel insan, cüretle söylüyorum: Ya umut etmeyi hak edeceksin, ya da susmayı öğreneceksin!

(AKP hükümetinin 2015 23 Nisan’ında çocuklar üzerinden ortaya koyduğu büyük münasebetsizlik üzerine yazılmış, red.web.tr‘de yayınlanmıştır. Tekrar yayınlıyoruz…)


 

Seçilmişi ve atanmışıyla devlet erkânı, 23 Nisan’da bir günlüğüne makamlarını çocuklara terk ediyor. Bendeniz de 90’ların ilk yarısında birkaç dakikalığına Malkara Kaymakamlığı görevini başarıyla ifa etmiş, gücün ve makam sahibi olmanın tadını erken yaşta almış, naçizane ‘altın’ çocuklardan biriyim, oradan biliyorum.

Şimdi bu işler nasıl yürüyor bilemem ama benim kaymakamlık dönemime göre oldukça farklı olduğundan eminim. Bir kere atanma sürecimde en ufak bir kayırma söz konusu değildi; hatta hakkımın yendiği bile söylenebilir! Henüz birkaç hafta önce Milli Eğitim Bakanlığı’nın yurt sathında geçekleştirdiği seviye tespit sınavında il birincisi olarak valilik koltuğunu hak etmiş olmama rağmen şahsıma kaymakamlık uygun görüldü. Vardır büyüklerimizin bir bildiği diyerek susup kaderime razı oldum ve “birkaç dakika içinde ne yapabilir ve yaşadığım ilçeye en büyük faydayı sağlamış olurum?” diye kara kara düşünmeye başladım. Küçük bir çocuksanız ve kasabanın en büyük mülki idare amirliği gibi bir sıfatla taçlandırıldıysanız, bu mutlak gücün dayanılmaz ağırlığı altında ezilebilir, taktik kabiliyetinizi kaybedebilir, hatta kolayca yozlaşabilirsiniz. Size en karanlık anlarda yolunuzu aydınlatarak rehberlik edecek, en zor kararları alırken rastgelelik tuzağına düşmekten alıkoyacak, ara sıra sol omzunuzdan göz kırpan şeytanı elinin tersiyle defedecek erdemli bir danışmana ihtiyaç duyarsınız, ama kimdir o ve nerededir? İşte bu çeşit düşüncelerin pençesinde kıvranırken sevgili babam imdadıma yetişti. Kendisi hem tecrübeli bir devlet memuru olduğundan yol yordam biliyordu, hem de kasabanın ihtiyaçları konusunda bana kıyasla çok daha mantıklı bir öncelik sırası oluşturma şansı vardı. Kulağıma eğildi ve “Ağaç, oğlum…” dedi. “Ağaç diksinler. Hemen merkeze yakın koruluk bir alan oluştursunlar. Ver talimatını!”

Belediye Başkanı’nı oynayan arkadaşım benden yaşça küçüktü, hem de sesinden ve telefondaki kabiliyetsizliğinden anladığım kadarıyla bir değil birkaç yaş… Atanmışların seçilmişler karşısındaki doğa dışı üstünlüğünü, yaş hiyerarşisi üzerinden verdiği mesajla dayatıyordu devlet baba sanırım. Neyse… Belediye Başkanıma talimatımı verdim. “Adı ne olacak ormanın? Onu da söyle!” diye dürttü sağ omuz başımda dikilen orijinal – eski moda – kaymakam. En sadık danışmanım, babam yoktu yanımda, ne olacaktı ormanın adı? İnisiyatif almalı, hızlıca karar vermeliydim. Aklıma gelen ilk kelimeyi söyledim: “Sevgi” dedim naifçe, “Sevgi ormanı olsun bari…”

Hikayenin bu en son kısmını ben mi sonradan uydurdum, yoksa kerli ferli adamlar bir çocuğun talimatını ciddiye mi aldılar bilmiyorum ama, kasabanın merkezine çok yakın olmasa da, Tekirdağ’ı İpsala Sınır Kapısı’na bağlayan yolun üzerinde bir “Sevgi Korusu” var… Gerçekten var, hem de yıllar içinde oldukça boy atmış ağaçlarıyla! Belki de sevgi en çok yoksunluk duyduklarımızdan diye, belki benden önce ve benden sonra aynı talimatı veren çocuk-kaymakamlar oldu ve baskıya dayanamadılar, bilemeyeceğim.

Bu hikaye nerden mi aklıma geldi? Geçtiğimiz 23 Nisan’da bakanlar kurulunu temsilen toplanmış çocuklardan biri, gayet tatsız tuzsuz bir zavallıcık, kendisi gibi “bıcır bıcır” sayın Başbakan Davutoğlu’ndan söz istedi ve aynen şu cümleleri sarf etti:

“Ülkemizdeki sıkıntılardan biri ise elektriktir. Ruslar 1954 yılında ilk nükleer santrallerini kurdu ama biz 2015 yılındayız, daha hiçbir nükleer santralimiz yok. Bu açıdan biraz kötüyüz ülkemizde.”

Tatsız bir çocuğa ne denebilir ki, en fazla sevilmez. En fenası için “evlat olsa sevilmez” denir hani… Sözümüz çocuklara değil tabii… Sözümüz kulaklara fısıldayan sadık danışmanlara, omuz başlarını dürten seçilmiş veya atanmış efendilere… Sözümüz seçilmiş veya atanmış bu sefillerin yularını sımsıkı tutan sermayedarlara. Sözümüz Nazım Hikmet’in sözü. Sözümüz, ne acı bir tesadüftür ki Nazım Usta’nın nükleer savaşı lanetleyen dizelerinden süzülüyor: “Çocuklara kıymayın efendiler!”

Size yalvarmıyoruz efendiler. Sizi uyarıyoruz. Bulutlar adam öldürmesin. Çocuklara bunu yapmayın. Çocukların ağzından konuşmayın! Çocukların tertemiz zihinlerini kirletmeyin! Çocukları aptal aynası televizyonunuza, yalan istifi reklamlarınıza alet etmeyin! Sözümüz sözdür, kaçacak delik, saklanacak yer bulamayacaksınız! Çocukların yüzüne bakamayacaksınız!


 

“Artık yeter, ya basta, êdî bese kardeşim!”

Diyor bANDisTA, Hiç Kimsenin Şarkısında… Şarkı, 2007 yılında adli bir gerekçe ile götürüldüğü Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü’nde boynundan vurularak öldürülen Nijeryalı göçmen Festus Okey nezdinde, tüm dünya vatandaşları için yazılmış.

Çok acı ki Festus Okey, soydaşlarının en şanssızı değil. Geçtiğimiz Nisan ayında gerçekleşen ve aralarında yalnızca bir hafta bulunan iki kazada, Libya açıklarında en az 400, Sicilya kanalında en az 700 Afrikalı göçmen, teknelerinin alabora olması sonucu acı bir şekilde boğularak can verdi. Her yıl periyodik olarak tekrarlanan bu katliam-kazalar sonucunda binlerce insan yaşamını yitiriyor. Belki daha da acısı bu binlerce insanı, yüksek olasılıkla yakalanıp sınır dışı edileceklerini veya öleceklerini bildikleri halde ölüm teknelerine binmeye zorlayan açlık, yoksulluk, kirlilik ve savaş koşullarının varlığı… Kuşkusuz ki en acısı, bu olgunun, bu kahrolası eşitsizlik ve sömürü düzeninin, insan türü olarak varoluşumuzun doğal sonucu olduğunu savunan; tarihin olağan akışı içinde ilerleyip bizi bu ahlak yoksunu noktaya getirdiğine inanan insanların sayıca çokluğu…

Afrika’ya savaş ihraç edenler, kara kıtanın sakinlerini aç, yoksul ve işsiz bırakanlar, kıtadan kaçmaya çalışanlara ölüm teknelerinde yer vermek için ellerinde kalan son kuruşlara tenezzül edenler ve kurtarma programlarına ayrılan fonları çok yüksek bulduklarından iptal ederek medeniyet denizinin ortasında gerçekleştirilen cinayetlere ortak olan takım elbiseli caniler aynı kişilerdir!

Bundan 100 yıl önce Anadolu Ermenilerini kılıçtan geçiren, sonu olmayan ölüm yolculuklarına zorlayan ve malına mülküne çökenler aynı kişilerdir! O günkü katliamı planlayanlar, ilginçtir ki hem Yeni Türkiye’nin İslamcı vampirlerinin, hem de Eski Türkiye’nin milliyetçi vampirlerinin ortak kahramanıdır – uygulayıcılar ise hepsinin ortak atası… Hrant’ı elbirliğiyle katletmişlerdir! Çünkü hepsi aslen aynı kişilerdir!

2000’li yılların daha başında Soma’nın tütün yetiştiricilerini planlı bir şekilde işsiz bırakan, binlerce kişiyi sermayeye peşkeş çekilmiş tekinsiz madenlere, cehennemin dibine yollayan ve en donanımlısının fiyatı 250 bin doları geçmeyen yaşam odalarının yokluğu yüzünden ölmeye mahkum edenler aynı kişilerdir!

Beş yılı aşkın süredir Suriye’de mezhepçilik ve iç savaş kışkırtıcılığı yaparak milyonları göçe zorlayan kötülük mimarları, insan yığınlarının canları pahasına kendi ülkesine ucuz işgücü kaynağı yaratmayı planlayan iktidar sahipleri, nefret üreten ve ondan beslenenler, aynı kişilerdir!

İki senede bir sınav sistemini, üç senede bir ders müfredatını değiştirerek embesil kuşaklar yetiştirmeyi amaçlayan; eğitimi hızla dinselleştirerek hırsızlıklarının üzerine örttükleri ideolojiye kendine yetersiz, gerici ve nefret dolu bekçiler yetiştirmeyi hedefleyenler, kadınları eve kapatıp onlara ‘kuluçka makinası’ muamelesi yapanlar, aynı kişilerdir!

Gezi Parkı’nda doğup tüm ülkeye yayılan büyük isyanda kendi sonlarını gören, canlarımızı sokakta öldürme talimatını verenler, son tekmeyi atanlar, tetiği çekenler, aracı sürenler; güzelliği kanla boğanlar ve bunu gazetelerinde, mahkemelerinde, sandıklarında aklayanlar aynı kişilerdir!

Çernobil’i, Fukushima’yı görmezden gelip yaşadığımız toprakları deney sahasına çevirmeye çalışanlar aynı kişilerdir! Artık yalanlarına inanmadığımız, o kişiler, çocuklara kıyan efendiler…

Artık yeter, ya basta, êdî bese, no més, pas plus, no more, voch’ aveli, ne bil’she kardeşim!

* ÇIKMAZ

“Merhaba, ben arkaik Cumhuriyetçiyim. Eski Cumhuriyet’i özlüyorum. Eski Cumhuriyet’te, protokolde adıma ayrılmış koltuklar vardı. Pek dekoratif olmasalar da rahatlardı. Oturmaktan kıçımın şeklini aldıklarından mı bilmem, onlar kadar rahatını tahayyül edemiyorum. O koltukları geri istiyorum, ama yenilerini değil ha, aynılarını! Ülkemin kurtuluşu o koltukların bana iade edilmesinden geçer. Hem siz onları ne yapacaksınız ki, onlar benim kıçımın şeklini almış bir kere. Otursanız da rahat edemezsiniz. Sizi uyarıyorum, benim komple okuryazarlardan müteşekkil kocaman bir kitle tabanım var. Çantada keklik beşeri sermayem var. Eski koltuklarımı derhal bana iade etmezseniz canınıza okurlar! Koltuklarından bir kalkarlarsa mahvederler sizi! Ben mi? Ben kalkmam, önce onlar kalksın. Ben kalkarsam bu koltuk da gider!

***

“Merhaba, ben eski devrimciyim. Devrimcilerin asli görevlerinden biri dönemsel güç dengelerini ‘iyi’ tahlil etmektir. Af edersiniz, ben oldukça ‘iyiyimdir’ bu konuda… Bu konuda bu kadar iyi olmak için bu güçlerin iyice yakınına kadar sokulmanız gerek. E bu kadar yaklaşınca çekim alanlarına kapılmamak da imkânsızlaşıyor haliyle! Mesela ben 80 darbesinde cuntaya yakın durdum; ama bir sor, neden? O muazzam güç odağını bir başına sahipsiz bırakmak olur muydu? Bakınız, yıllar içinde nasıl da orduyu içeriden fethedip devrimci bir odağa dönüştürdüğümü görünüz. Şimdi de devasa bir gezegenin müzmin romantik uydusu gibi muhafazakâr iktidarın yörüngesinde dönüyorum. Sizin vizyonunuz bunu algılamaya yetiyor mu bilmem ama iktidar neredeyse tamamen avucumuzun içinde! Onları dört koldan çevirip antiemperyalist vatan cephemizin bir unsuru haline getirdik. Bakınız vatansızlara nasıl da saldırıyorlar. Çevrelerinde döne döne başını döndüreceğiz onların. Evelallah devlet bizden sorulur! Her yerindeyiz devletin, her yerinde!”

***

“Merhaba, ben liberalim. Her şeyden önce insanım. Pek çok hata yaptım, ama bunun yüzüme vurulmasından hiç hoşlanmam. İsterim ki geçmiş, geçmişte kalsın. Eskiye bir perde çekip yeni baştan başlayalım her şeye, tabii ki benim pozisyonumu koruyarak… Sıkça hata yapmayan ya da hatalarıyla yüzleşme cesareti taşıyan insanlardan ürkerim. Modası geçmiş lügati sevmem. Mücadeleye değil, destekleyerek dönüştürmeye inanırım. İdeolojiler çağı kapanmıştır, tüm meselelere ‘özgürlük’ gözlüğüyle bakarım. Gözlüğümün çerçevesi oldukça kalındır, ağırlığından burnumun üzerinde derin izler yapar. Sık sık parmağımla düzeltmek zorunda kalırım onu. Hatta zaman zaman gözümden de düşer de yokluğunu günler, hatta aylar sonra fark ederim. Yeniden taktığımda hiçbir işe yaramaz hale gelmiş olur çünkü miyopluk derecem ilerlemiş, ‘konjonktür’ değişmiştir. Sahiplerim bana yeni bir gözlüğü uygun görene kadar, eski gözlüğümle iyi görüyormuş gibi davranmaya devam ederim. Kimse benim kadar zeki olmadığından her koşulda durumu idare ederim. Yaşasın sahiplerimin özgürlüğü!”

***

“Merhaba, ben sendika ağasıyım. Başlıca geçim kaynağım işçi sınıfının çaresizliğidir. Her insan evladı gibi ben de geçim kaynağımın kurutulmaması için mücadele ederim. İki kutsalım var. Birincisi ‘aidat’. Emekçinin alnının terinden süzülen aidatlarla şatafatlı binalar inşa ettiririm ki cümle âlem sınıfımızın gücünü görsün. Ben pahalı, gösterişli bir hayat yaşarım ki temsil ettiğim sınıfı ciddiye alsınlar. Ben, en az kavgaya tutuştuğum burjuvazi kadar şık görünürüm ki düşman kavgama tenezzül etsin. Ben, müzakere ettiğim siyasi iktidarın dilini en az kendisi kadar benimserim ki işçi sınıfının derdini iyi anlatabileyim ona… İkinci kutsalım mı? Elbette ‘grev’! Grev benim biricik silahımdır! Öyle ki, duvarımın en yüksek yerine astım onu. Kimseler uzanıp alamasın diye de başına iki nöbetçi diktim. Çehov halt etmiş, bu hikâyede ben var olduğum sürece o silah pat-la-maz!

***

“Merhaba, ben ezilen halkın temsilcisiyim. Kapitalist ulus devlet tarafından sömürülen halkımın haklı kimlik talebi ve on yıllara yayılmış direngen mücadelesinden güç alırım. Bu haklılık bana, elimdeki çuvalda birbirine taban tabana zıt olguları bir arada taşıma özgürlüğü verir. Akla karayı yan yana koyar, karışmalarına müsaade ederim ve herkes ortaya çıkan griye beyaz demek zorundadır! Muhalifimdir ama tek muhatabım iktidardır. İktidarla istediğim konuyu pazarlık masasına yatırırım, tartışmamın içeriğini bilmeseniz de beni desteklemek zorundasınız! Solcuyumdur ama emperyalist ittifaklarda rol alabilirim, karışamazsınız. ‘Yaşam’ derim ama adımın ölümle anılmasına engel olamam. ‘Demokrasi’ derim ama son karar iki dudak arasından çıkar. Halkımın ilerici mücadelesine öncülük ederim ama çuvalımda onu yüz yıllardır sömürerek geri bırakanların mirasçılarına de yer vardır. Ben teoriye değil, teori bana hizmet eder. Nihayetinde güncel politikanın işaret ettiği yöne doğru bükemeyeceksem, neden öğrendim ki ben bunca teoriyi?

***

“Merhaba, ben yüksek siyaset erbabı kanaat önderiyim. Beni kendinizle bir tutmayın. Henüz tarih sahnesinde yanıldığım görülmemiştir. Nasıl mı? Çok kolay! Sürekli dosdoğru şeyler söylerseniz siz de hiç yanılmazsınız. Dönemsel, coğrafi gerçeklerle benim doğrularım arasında çelişkiler mi varmış? Beni ilgilendirmez. Benim soyutlamalarım daima mutlak hakikati yansıtır. Bu garantili hakikatin kitleler üzerinde hiçbir izdüşümü olmaması benim değil, kitlelerin problemidir. Uyarıyorum, kitleler derhal kendilerine çekidüzen vermelidir! Yoksa tarihsel haklılığımın şiddetini bir doz arttıracağım. Sınıf artık elini taşın altına koymalıdır. Ben mi? Ben elimi taşın altına koyarsam bayrağımızı kim tutacak?”

***

“Evet arkadaşlar, herkes kendini takdim ettiyse yavaş yavaş işe koyulalım. Biliyorsunuz işimiz uzun… Amacımız, hayırlısıyla gürül gürül akan Faşizm ırmağına set çekmek. Aman çoraplarınızı çıkarın, ıslanmasınlar. Herkes yanında getirdiği çürümüş tahta parçalarını çıkarsın. Aralarını da çamurla sıvarız. Çivi getiren var mı? Ya çekiç tutmayı bilen?

(…)

Neyse ki henüz söz almayanlar var…

Dolmabahçe Mutabakatı

Kimsenin nasıl olup da yeniden başladığını, nasıl olup da bu hızla bu şiddet seviyesine ulaştığını anlamlandıramadığı kirli savaş tüm yıkıcılığıyla sürüyor. Bir yanda artık hiçbir eylemini meşru gösterme gereği duymayacak kadar küstahlaşmış, istikbalini savaşın sürekliliğine endekslemiş bir iktidar bloğu; diğer yanda “ortak yaşam” söylemiyle kazanılan ve herkese umut veren bir seçim zaferinden, Ankara’nın göbeğinde otobüs bekleyen liseli çocukları vahşice öldürme noktasına savrulmuş silahlı Kürt hareketi… Orta yerde kurşunlar arasında kalan çocuklar, sevdiklerinin akşam eve dönemeyeceği kaygısıyla zihin ve vicdanları allak bullak edilmiş yurttaşlar… Ve herkesi sahte bir “ikili tercihe”, iradelerini ve insanca yaşam arzularını hiçe sayarak “ya bizlesindir, ya onlarla” oyununu oynamaya zorlayan bir kör savaş… Peki, sonu gelmeyecek mi?

***

Demirtaş, uzun sayılabilecek bir süredir Kürt tarafının müzakereye dönme arzusunu açıkça dile getiriyor. Güncel bir örnek olarak 2016 Newroz konuşmasını gösterebiliriz. Geçtiğimiz günlerde iktidar tarafından da belirli koşullarda müzakere sürecine dönülebileceğine dair dikkat çekici açıklamalar geldi. Erdoğan, Davutoğlu’nun “PKK 2013 Mayıs’ına dönerse her şey görüşülebilirdemecine karşı duruyor gibi görünse de, aylardır dilinden düşürmediği söylemin alt metnini “Silahlar betona gömülürse müzakere düşünülebilir” teması oluşturuyor. Üstelik iktidarın, bir süredir açıkça masanın yeniden kurulmasını dikte eden ABD’ye belirli bir eşikten sonra karşı duramayacağını biliyoruz.

gorsel-3
Sur…

Çatışmasızlık kuşkusuz hepimizin arzusu… Bir önceki müzakere sürecine mesafeli duran sol kesimler, genellikle yukarıda da değindiğim sahte ikili tercih oyununa zorlanarak barıştan yana olmamakla suçlandı. Müzakereyi “dokunulmaz” kılmaya çalışan taraflar, sağcı jargonla, “Ne yani, yeniden silahlar mı konuşsun?” dayatması ile “İktidarda AKP var tabii ki AKP ile görüşülecek” yüzeyselliği arasında bir savunma hattı örmeye gayret etti. Nitekim süreç, çoğumuzun öngördüğü şekilde çöktü.

gorsel-2
Cizre…

Nihayet silahların yeniden sustuğunu ve yeni bir müzakere dönemine girildiğini düşünelim… Elimizde bu dönemin bir önceki gibi fiyaskoyla ve daha da yıkıcı bir savaşla sonuçlanmayacağına inanmak için sebep var mı? Kuşkusuz, bu sorunun dürüstçe yanıtlanabilmesi için bir önceki dönemi başarısız kılan sebepler derinlemesine irdelenmeli. Bu yazının amacı, ilgili olduğunu düşündüğüm sorunları üç ana başlık altında hatırlatmak ve tartışmak.

***

1 – “Temsiliyet” sorunu: Dışarıya yansıtıldığı kadarıyla Kürt tarafının bir temsiliyet sorunu yok. KÖH, masada kendisini temsil edecek gücün Öcalan olduğunu her fırsatta net olarak ifade eder durumda. Hareketin legal siyasi partisi HDP’nin buna temel bir itirazı veya birincil temsilci rolünü üstlenme gibi bir iddiası yok. Kürt hareketi, AKP’nin denkleme Barzani’yi temel unsur olarak dâhil etme çabalarını -tam olarak bertaraf etmiş olmasa da- yönetebilmiş görünüyor. Fakat bunlar dışarıdan görünenler… Son dönemde yaşanan sivil ölümleri, zorunlu göçler, yıkım, TAK aracılığıyla gerçekleştirilen bombalı saldırılar, PKK üst yöneticilerinin “hata yaptık” açıklamaları bu durumu değiştirir mi? Bilinmez… “Demokratik” kelimesini zorunlu bir ön ek gibi kullanan bir siyasi hareket için bu temsil modelinin ne kadar “sağlıklı” olduğu da apayrı, uzun bir tartışma.

Karşı tarafta ise durumlar hiç parlak değil. Masanın diğer tarafında oturan Tayyip Erdoğan’ın, müzakere sürecinde Türkiye Cumhuriyeti’ni veya Türk halkını temsil ettiğine inanmayanların sayısı çok fazla… Müzakere masasının bir yanını, partisinin, hatta doğrudan kendisi ve ailesinin geleceğini temsilen işgal ettiği hissiyatı -Kürtler dâhil- geniş kesimler üzerinde hâkim. Özetle, devletin veya halkların bu haliyle kurulacak barış masasında çoğulcu şekilde temsil edildiğinden söz etmek çok zor.

2 – “Şeffaflık” sorunu: Müzakere içeriğinin kamuoyundan gizli tutulması, barış fikrinin toplumda kök salmasına başlı başına bir engel teşkil ediyor… Bunun yanında, Erdoğan’ın kendisini Cumhurbaşkanı seçtirdiği 10 Ağustos ve kaybedilen iktidarın zorbalıkla tekrar ele geçirildiği 1 Kasım seçimleriyle birlikte, muhalefet partilerinin de idrak zayıflığı ile meclisin günbegün daha da etkisizleştiğine tanıklık ediyoruz. Birinci müzakere döneminde gördüklerimiz (daha doğrusu göremediklerimiz) bize oyunun bu kez de “kartlar meclise ve halka kapalı” şekilde oynanacağını işaret ediyor. Bu, meclisin Erdoğan lehine bir derece daha pasifize edilmesine, mevcut parlamenter sistemin halk nezdinde bir derece daha itibarsızlaştırılmasına doğrudan katkı sağlayacak. Mevcut sistem içerisinde hiçbir zaman TBMM’yi “halkın meclisi” olarak görmüş olmasak da, bu denli etkisizleştirilmesini “siyasetin halktan tamamen arındırılması” olarak ifade edebiliriz. Bu hepimiz adına açık bir kayıptır.

Burada, önceki müzakere döneminde şeffaflığın Kürt tarafının da öncelikleri arasında yer almadığını, bu anlamda Erdoğan’ın politikasına katkıda bulunulduğunu da not düşmek gerekiyor. Kişisel görüşüm, karşı tarafın zaaflarından da faydalanılarak hızla elde edilecek siyasi kazanımların, yavaş ama derinlikli bir toplumsal dönüşüme tercih edildiği yönünde. Aynı yanlış tekrarlanacak mı?

3 – “İçerik” sorunu: Masada üzerine pazarlık edilecek içeriği kabaca Kürt tarafında özerklik yönlü adımlar, Rojava’ya olumlu yaklaşım ve Öcalan’a kademeli özgülük, Erdoğan tarafında ise illegal başkanlık/hilafet rejiminin yasallaştırılmasına ve kuvvetler ayrılığı ilkesini ve laikliği ilga edecek anayasa değişikliğine destek olarak tahmin edebiliyoruz. Halkların yararı ne derece gözetiliyor, bu başlı başına bir yazı konusu. Hadi başka zamana kalsın… Kürt hareketinin ve Kürt halkının taleplerine duyarlı sol kamuoyunun, Saray’ın birkaç ay içinde yüzlerin ölümüne neden olan kirli savaşın yeniden başlatılmasında, Amed/Suruç/Ankara katliamlarında ve Ortadoğu halklarının yaşadığı zulümde sorumluluk sahibi olduğuna inandığını biliyoruz. Peki, nihayetinde Erdoğan’a başkanlık yolunu açmadan, bu içerikle kurulmuş bir masadan Kürtler adına herhangi bir kazanımla çıkmak mümkün görünüyor mu? Bu sorunun tek doğru cevabı var, hayır!

Şimdiye kadar 4+4+4 eğitim sabotajı, Haziran direnişi, 17-25 Aralık büyük hırsızlık ifşası, kadük Davutoğlu hükümetine kabine desteği gibi kırılma noktalarındaki siyasi kıvraklığıyla hem Erdoğan’a göz kırpmayı hem de hareketi bir arada tutmayı başarabilmiş Kürt siyaseti, bu en büyük kırılma noktasında da aynı yolu mu izleyecek? Ortadoğu’nun en ilerici hareketlerinden biri olan Kürt hareketi, örgütlü gericiliğin Türkiye’de gerçekleştirmekte olduğu darbeye son çivinin çakılmasına aracılık edecek mi? HDP’nin ilerici bileşenlerinin, gençliğinin, kadınlarının bu içeriğe ikna olması mümkün mü? Yoksa içerikteki bu temel sorun, ilk maddedeki temsiliyet sorununu daha da mı ileri bir noktaya taşıyacak?

***

Geometride üç nokta bir düzlemi belirtir. Bunun gündelik yaşamdaki karşılığı, bir masanın dengede durabilmesi için en az üç ayaklı olması şartıdır. Yukarıda bahsi geçen üç konu, gerçek bir barış masasının üç ayağı gibi; biri bile eksikse, işlevli bir masadan söz etmek mümkün değil!

3-gorsel1

Türkiye, içerde ve dışarda “savaş kışkırtıcısı” devlet pozisyonuna doğru yokuş aşağı yuvarlanan bir kartopu gibi… Bu kartopu yıkıcı bir çığa dönüşür mü, çöl sıcağında eriyip gider mi bilinmez, fakat bu ortamı yaratanların neden olduğu hasarın her halükarda halktan tazmin edileceği muhakkak.

İktidar sahibi zümre, geleceğini tümüyle bu “sürekli savaş” kurgusuna endekslemiş; tüm yatırımını, hak ettiği cezadan kurtuluşunu mümkün kılacağına inandığı bu tek seçenek üzerine yapar durumda. Dar vizyonlu ideologların Yeni-Osmanlı hesapları bir şekilde tutacak mı, yoksa adım adım tarihin çöplüğündeki yerlerini mi hazırlıyorlar? Göreceğiz…

***

görselYakın geçmişe bakıp rahatlıkla söyleyebiliyoruz ki AKP’nin “sürekli savaş” siyaseti yeni değil. Evet, savaşın birçoğumuz için yeni bileşenleri var bugün: TOMA, obüs, hendek, canlı bomba… Fakat maruz kaldığımız “fiili” savaş, iktidarın 10 küsur yıllık “siyasi” savaşının bugüne izdüşümünden başka bir şey değil. Üstelik bu -inanmak hoşumuza gitmese de- ustalıkla yürütülmüş bir savaş… Ajandasını belirli bir program dâhilinde adım adım uygulamaya koyan; düşmanlarıyla mutlaka birer birer ve ancak iyice yalnızlaştırdıktan sonra yüzleşmeyi esas alan; özgürlük, hukuk ve demokrasi gibi kavramları evrensel içeriklerinden arındırarak kendi operasyonel araçları haline getirebilen bir “siyaset” odağı var karşımızda.

İktidarın her yeni cüretkâr hamlesinde “Bu kez tamam, sonları geldi!” diyen; sırasıyla orduya, medyaya, sandığa, cemaate, sermayeye, sermaye güdümlü düzen partilerine, ulusalcılara, Avrupa’ya mutlak güven duyarak pijamalarıyla televizyon başına geçip “AKP’nin yenilgisini” izlemeye yeltenen muhalif yurttaş, her seferinde acı bir şekilde karşı devrimin yeni bir adımına, güvendiği unsurun ise bu adımı sağlamlaştıran bir zemine dönüşmesine tanıklık etti. Bir Haziran ayında ise açık bir şekilde kendi rasyonel aklımız, üretici gücümüz ve varoluş inadımızdan başka müttefikimiz olmadığını gördük! Tekrar göreceğiz…

***

Bugüne dönecek olursak:

  • AKP’nin en büyük politik yatırımı olan “çözüm” süreci hüsranla sonuçlandı. “Terörle mücadele” başlığı altında -PKK’den de hevesli bir karşılık bulmuş- bir iç savaş demosu izliyoruz. Hükümet sivil/gerilla ayrımının gözetilmediği, devletin maaşlı kolluk gücünün duvarlara ne idüğü belirsiz bir İslamcı kontrgerilla örgütünün propagandasını karaladığı, evleri boşaltılan insanların yatak odalarından memleketlere delikanlılık mesajlarının yollandığı bir kirli savaş yürütüyor. Ülkenin en yoğun nüfuslu kent merkezlerinde bombalı saldırılar olmasına, haber bültenlerinin yoksul gençlerin ölüm haberleriyle açılmasına alışmamız buyruluyor!
  • AKP dış politikada iflasın ilanına yakın. Erdoğan’ın Obama ile görüşme talebi kabul edilmiyor. Putin’le görüşme talepleri dikkate bile alınmıyor. Avrupa nezdinde itibarı sıfır… Ürdün Kralı “Türkiye’nin Avrupa’ya terör ihraç etiğini” Avrupalı liderlere açıkça ilan ediyor. Al Jazeera’nin haber dilindeki değişikliğe dikkat ederseniz yılların sadık destekçisi Katar’ın bile yavaş yavaş katardan inmeye hazırlandığını görürsünüz. İktidarın uluslararası kirli kasalarından biri ABD hapishanelerinde sorguda! Batı medyasında iki günde bir Türkiye’deki muhtemel askeri darbeyle ilgili köşe yazıları yayımlanıyor.

***

Bu kez gerçekten tamam, sonları geldi” mi? Kim bilir, belki de… Bir zamanlar sırtını dayadığı güçler bugün dış müdahalelerle AKP’nin ipini çekmeye yeltense, alanları doldurup itiraz mı edeceğiz? Askeri darbe gerçekleşse koşulsuz demokrasi adına göğsümüzü Erdoğan’ın sarayına siper mi edeceğiz? Bu iktidar, bu ülkede bu itirazları sahiplenecek bir kesim bıraktı mı? Hiç sanmıyorum… Fakat…

Şu soruları unutmaya gönül razı değil:

  • Kim bunlar? Kim ola ki kendilerine vekâlet devrederek “suskunluk hakkımızı” satın aldığımız bu perde arkası güçler?
  • Çocuk, kadın, emek ve onurlu yaşam düşmanı dinci gericilik Türkiye ve Ortadoğu’yu bir enkaza çevirirken neredeydiler?
  • Bu büyük güçler, bizlerin bundan böyle bağımsız bir ülkede, hür düşünceli, ilerici, iyi eğitimli ve insancıl çocuklar yetiştirmemizi mi arzuluyor?
  • Bizim nihayet kendine yeter bir tarım ve endüstri altyapısı kurmamızı mı istiyorlar?
  • Enerjide dışa bağımlılığımızı azaltacak, öte yandan çevresel tahribata neden olmayacak çözümler bulmamıza yardımcı olmak için mi sabırsızlanıyorlar?
  • Akademiyi özgürleştirip mesela, bilimsel alanda yüksek ivmeli bir atılım gerçekleştirmemizi mi hedefliyorlar?
  • Bu sebeplerle mi “kurtaracaklar” bizi başımıza musallat olan hırsızlık çetesinden? Kurtaracaklar, ya sonra ne olacak? Ya daha önce “kurtardıkları” ülkeler gibi olursak? Yaşayıp göreceğiz…

***

Bir şey var ki fizik kanunu kadar net: Bıçak sırtındayız ve bir yana doğru devrileceğiz! Peki ya seçeneklerimiz? Bir seçenek, pijamalarımızla televizyon başında oturmaya devam etmek… Belki de bu kez doğru ata oynamışızdır, mutlak güven duyduklarımız kazanır bu sefer. Ekran turuncuya keser, bize de büyük aktörlerin büyük oyunlarının keyfini çıkarmak düşer. Sonra bir reklam arası ve yeni bir dizi… Aklımızın cephanesi bitene kadar, izleriz de izleriz…

Diğer seçenek ise çayın altını kapatıp üzerimize doğru dürüst bir şeyler giymek! Bir süre içinde, belki de yeniden ciğerlerimizi “sokak nefesi” ile doldurmaya fırsat bulacağız bu hengâmede. Hazırlıklı olmak iyi olmaz mı? Belki yeniden dirsek teması kurarız… Belki de zamanı gelmiştir, artık bir adım geriye basarız ayağımızı, sağlam bir zeminden destek alır, bir “toplum” olmanın mücadelesini veririz…

Çünkü bir “toplum” olamadığımız sürece, ne kadar büyük bir “toplam” olursak olalım, her seferinde pijamalarımızı giyip kendi televizyonumuzdan kendi yenilgimizi izlemeye mahkûmuz!

 


 

Not: İkinci görselin kaynağı: URL

diyanet-isleri-baskani-mehmet-gormezden-fetva-aciklamasi_2012598_720_400

Düşünelim… Sağlık Bakanlığı, vatandaşların tıbbi sorularının uzmanlarca cevaplandığı bir internet hizmeti sunuyor olsun. Siz de burada görevli bir hekimsiniz. Bir sabah işyerinize geldiniz. Arkadaşları selamlayıp bir bardak çay aldınız. Bilgisayarın başına geçip bir iki habere göz attıktan sonra sisteme giriş yaptınız ve yanıt bekleyen soruları listelediniz. İlginç bir soru gelmiş: “Ben kızımı öldürmek istiyorum. Acaba neresinden bıçaklasam kesin ölüm en hızlı şekilde gerçekleşir?”  6 yıllık lisans ve üzerine eklediğiniz uzmanlık eğitiminin size verdiği yetkinlikle, bıçağı hangi noktaya hangi açı ve basınçla saplayıp içerde ne gibi bir hareketle çevirmesi gerektiğini detaylıca tarif eden cevabı, özenli bir dille ve uygun referanslarla hazırlayıp “Gönder” butonuna basıyorsunuz. Tam arkanıza yaslanıp Facebook’a girmeye hazırlanırken bir anda kafanıza bir şey dank ediyor! “Ne yaptım ben!” diyerek hızla son cevaplar arasından az önceki yanıtınızın kaydını buluyorsunuz. “Düzenle” butonuna tıklayarak “Herkese açık mı?” seçeneğini “Evet” olarak işaretleyip “Kaydet” diyorsunuz. Cevabınız kamuya açık olarak yayımlandı ve artık ihtiyaç duyan herkes uzmanlığınızdan faydalanabilir. Şimdi içiniz rahat.

diyanet-isleri-baskani-mehmet-gormezden-fetva-aciklamasi_2012598_720_400

Geçtiğimiz ay gündeme gelen bir olay, yukardaki kara-komedi senaryosunu aratmadı. Diyanet’in fetva vermekle yetkili birimi olan Din İşleri Yüksek Kurulu Dini Bilgilendirme Platformu’na “Bir babanın öz kızına duyduğu şehvet, karısıyla olan nikâhını düşürür mü?” şeklinde bir soru iletildiğine ve görevli devlet memurunun, soruyu cevapsız bırakarak ilgili mercilere suç duyurusunda bulunmak yerine İslami esasları referans alan uzunca bir yanıt verdiğine tanık olduk. İslami esaslara göre “öz kıza duyulan şehvetin ten tene dokunmadığı sürece ve kız 9 yaşından büyük olduğu sürece annesiyle olan nikâha etkisi olmadığını” öğrenmiş olmamız da cabası. Burada söz konusu olan, öz kızına, belki de küçük bir kız çocuğuna – eğer henüz etmediyse – her an tecavüz etme potansiyeli bulunan bir babaya devlet eliyle onay verilmesi, sapıklığını ve olası cinsel suçunu alenen itiraf eden bir hasta ruhlunun dini motivasyonla bu suçu işlemeye teşvik edilmesidir. Diyanet ne diyor? Önce “iftira”, sonra “bizden önceki döneme ait”, daha sonra “sehven olmuş”, en son “gerekli tedbir kararı alınmıştır.”

Aynı platform üzerinden vaaz edilen birkaç fetva örneği: “Nişanlıların rahat görüşmek için nikâhlanması uygun mudur?” sorusuna cevaben “Nişanlılar baş başa kalmaktan ve el ele tutuşmaktan uzak kalmalıdır.” “Alevi ile evlenmek caiz midir?” sorusuna cevaben “Müslüman, yalnızca Müslüman olanla evlenebilir. Kendisine Alevi diyenler içindeki Ateistlerle evlenmek caiz değildir.” Diyanet’in 2016 takviminden: “Kürtaj, ‘cinayet’ demek. Kürtaj yaptıran, bunun karşılığında ya 5 deve (!) ya da 212 gram altın bağışlayacak.” Vesaire…

Devlet politikasının toplumsal hayata tezahürünü örneklendirmek için İslamcı cenahla ilgili birkaç güncel vaka takdimi ekleyelim: FBI tarafından, internetten yüklü miktarda çocuk pornosu indirdiği tespit edilen kişinin Trakya Üniversitesi’nden bir ilahiyat profesörü olduğu ortaya çıktı. İlgili habere ulaşmak için TOR veya proxy kullanmanız gerekiyor çünkü web sayfalarına erişim TİB tarafından engellenmiş durumda. Keçiören AİHL’de Kuran dersleri veren bir öğretmen 12 kız çocuğuna cinsel tacizden yargılanıyor… 1990-2002 yıllarında Rize’de Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliği yapan, 2005 yılında Kızılay Şube Başkanlığı, 2013 yılında İl Özel İdare Genel Sekreter Yardımcılığı görevine getirilmiş bir şahıs, yardıma muhtaç 2 çocuğa cinsel istismarla suçlanıyor. Şahsın 2003 yılında da benzer suçlamalara maruz kaldığı, müfettişlerce yargılamaya izin verilmediği belirtiliyor. Sinop Gerze’de, Kuran kursunda 4 erkek çocuğa tecavüzden 24 yıl hapis cezası alan bir şahsı, mahkemede 2015 Haziran seçiminde AKP’den milletvekili aday adayı olmuş bir avukat savunuyor. Bartın’da bir imam, camide açılan Kuran kursunda 3 kız öğrenciye cinsel istismardan tutuklanıyor. Vesaire… Tüm bunların ortasında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, bundan böyle görsel, işitsel ve sosyal medyada “geleneksel aile değerlerimize” aykırı içeriği incelemeye alacağını duyuruyor. Kara-komedi demiştim değil mi?

Kara-komedi elbette yalnızca sinemada komik… Bu senaryolar gerçek olduklarında, geriye sadece “kara” kısmı kalıyor. Ne yazık ki bu türden absürtlüğü sıkça yaşamaya başlamış olmamız can sıkıcı bir tesadüften ibaret değil; AKP iktidarının baştan bu yana geçerli olan stratejik programı dâhilindeki İslamlaşma politikasının toplumu ve devleti ulaştırdığı noktanın göstergesi. AKP’nin Ortadoğu ülkelerindeki İslamcı müttefiklerinin birkaç fetvasına göz atmak, olası geleceğimizi biraz daha netleştirecektir.

Mehmet Görmez, IŞİD’in Sultanahmet saldırısı üzerine bizzat okuduğu Cuma hutbesinde “İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizleri helak etme Allah’ım!” diyor. Bizlerse içimizdeki ahlak ve insanlık düşmanlarını saf dışı bırakacak şekilde birleşemediğimiz her geçen gün, helak olmaya bir adım daha yaklaşıyoruz! Acilen, Türkiye ve tüm Ortadoğu’da dinci gericilikle mücadele eden tüm inisiyatiflerin sesini yükseltecek büyük eylem birlikteliğini oluşturmalıyız. İçine yuvarlanmakta olduğumuz çukur çok derin, tutunulacak dallar giderek azalıyor!

 

(RED Şubat-Mart 2016 sayısında yayımlanmıştır.)