Ayşe Özer

Kanatırcasına altı çizilerek okunan manifestik metinleri olan, belirli bir külliyatı okumamış olanların adam yerine dahi konulmadığı dernekler yetmişlerde mi kaldı? Nerede o eski bayramlar nostaljisine burun kıvırırken beterin beteri olduğunu da düşünmeliydin. Eski dernekler kalmadı azizim, şimdilerde “devletle devlet olmamak” istediğinden herkesler, elini sallasan sivile çarpıyor. Sivilliğin çağrıştırdığı çıplaklık bugünlerde devletin üzerinde hayli zengin dururken, sivil olanın ne kadar sivil olduğu da yeni bir tartışma konusu. Misal “yetmez ama evet” olabiliyor bağzı sivilleşmelerin sonu. Sincan’da tankların yürümesinden hislenenler, Taksim’de TOMA’lara göğüs germiyorlar. Militarizme karşı olan bir siyasi oluşum kendi genel kurulunda gençlik kollarını askeri nizamda yürütedursun, en küçük ölçekte sivilleşemeyen toplum, askerde değilse de sivilde çok dayak yer bu gidişle.
“Derneğe siyaset soktun” diye suçlanabilirsin. Seçimle işbaşına gelen yönetim, “derneği siyaset pisliğinden arındıracağız” diye vaatte bulunabilir.

Siyaset dediğin de öyle sandıkta durduğu gibi durmuyor, nasıl bir şeyse demokrasi tramvayı gibi ineceğin yerde hop zıplayıveriyorsun. “Nerede yapacağız biz bu siyaseti, kenefte mi?” demişti Dondurmam Gaymak filmindeki solcu abimiz. Siyaset de yapmayınca dernekler, özellikle kanatlı hayvan sevenler derneklerinin arka odalarında kumar oynandığı gibi asılsız (!) iddialar ortaya atılıverir. Büyükşehire tutunma çabasıyla köyden gelenler hepsi ayrı ayrı yardımlaşma ve dayanışma dernekleri kurar. Bir düşün 35.000 köyün her birinin ayrı ayrı dayanışma derneği olsa, bunlar her bir şehirde ayrı ayrı şube açsalar, 35.000 ayrı mekan eder. Dayanışmaktan ölürüz valla. Bunların elektriği, suyu, doğalgazı, kirası, personel masrafı derken bir hayli sektör olur bu iş. Öyleyse masrafların boyutu da malum, dünyanın bütün köy dernekleri birleşin.

Bu köy dernekleri meselesinde en iyisi Sivaslılardır. En çok köy Sivas’ta olduğundan değil, örgütlenme bilinci gelişmiş ondan herhalde. Dernekleşme açısından 455 dernekle Sivas, 317 dernekle Kastamonu ve 278 dernekle Tokat ilk 3 sırada yer alıyor. Üye sayısı bakımından sıralama ise 68.718 kişiyle Kastamonu, 63.083 kişiyle Sivas ve 39.160 kişiyle Sinop olarak gerçekleşiyor. Biri demiş ki; “İmranlılılar birbirlerine çok tutkundurlar”. İstanbul’a meydan okuma tepesinden inen İmranlılı hemen gidip bağlı olduğu ilçe dernek şubesine kayıt oluyor herhalde. Köy derneği deyip de geçme, onun içinde de ayrışabilirsin ve kurarsın sonra Demokrat Karslılar Derneği’ni. Bugünlük bu kadar demokrasi yeter, haydi herkes işine!

Köy denilince akan sular duruyor bak. Travian diye bir oyun vardı, sanal köy kuruluyordu filan hani. Gece yarısından sonrasına saat kurup karşı köyün saldırısını püskürtmek için uyananları gördüm ben. Köyüne geri dönemeyen kentlinin sanal köyüne sahip çıkması, üzerine tez yazılası bir durumdu. Öyle ya, ileride bir pop star yarışmasına katılsa il plaka kodu gibi sıfırla başlayan bir numarası olacaktı adının önünde ve o adı hemşerileri pankart yaptırıp astıracaklardı Atatürk heykelinin yanı başına medar-ı iftiharımızdır diye. Belediye başkanına selam gönderilmeden popüler mi olunur canım, ilahi!

Anadolujet de yapsan, havalimanını ulaşılır kılıp belediye otobüsü de koysan, Anadolu’dan gelen vatandaş çekçekli Louis Vuyitton çantasını ardından sürükleyerek topuklu ayakkabıları ile inmiyor uçaktan. Uçak bagajına veriliyor yine çuval içinde on kilo elma. İstediğin kadar bagaj fazlası ücreti filan iste. Bagajları alan amcaoğlu olunca geçmiyor oralarda bu hesaplar. Küçük yer olunca herkes birbirini tanıyor biliyor musun? “Bagaj fazlası istemiş” deseler adamın bir daha selamını almazlar o mecburiyet caddesinde. Bulgurla 25 yaşında tanışmış olmasını kent soyluluğuna delil diye yakasına takacak adam neredeyse, sen kimin evini soruyorsun? Tutunamayanlarmış!

Esasen alkol ruhsatı öyle kolay kolay verilmiyor ya hani bu memlekette,-belki artık hiç verilmiyor neredeyse- dernek kuracağım dediğinde akan sular duruyor bu mevzularda. Millet dernek lokallerinde istediği gibi sivilleşsin ki sokaklar it kopukla dolmasın efenim. Sonra bir bakıyorsun dernekler sokağı olmuş mu sana barlar, pavyonlar sokağı. Siyaset de yapmayacaksan, otur ya ihaleli batak oyna-ki zaten ihale filan koşturacaksan ya da ön seçime filan gireceksen hemşeri derneğinden vazgeçmeyeceksin-, ya da kafaları çek. İçmeyip de ne halt edeceksin? Siyasetin pavyonu olsa bu dernekler, gençler buralarda pişse daha güzel olmaz mı değerli büyüklerim? Yetmez ama evet mi dediniz yine? Allah müstahakkınızı versin.

“Diyelim ıslık çalacaksın ıslık
Sen ıslık çalınca
Ne ıslık çalıyor diye şaşacak herkes
Kimse çalmamalı senin gibi güzel” demişti Nesinlerin en Azizi.

Karanlıktan ve yalnızlıktan korkunca çocukken veya kötü bir rüya gördüğümüzde annemiz-babamız alırdı kucağına. Derlerdi ki: “geçti evladım, kötü bir rüyaydı”. Daha onlar bunu derken, uykuya dalmış olurduk. Sonra büyüyünce içimizdeki korkunun üzerine gitmeyi, moda deyimle onunla yüzleşmeyi, onun çeşitli yüzlerini ortaya sermeyi de öğrendik. En çok mezarlıklarda ve cenaze törenlerinde buluştuk yoldaşlarımızla sessiz sitemsiz. Sıkışınca “başını kaldırsa da bir baksa” diye seslendi herkes kendi meşrebince kendi ölümsüz liderine. Sonra bütün ülke dev bir mezarlığa dönüşünce, içindeki karanlık ve yalnızlık korkusunu ıslık çalarak bastırmayı öğrendi kimimiz. Sözün en çok başladığı yerde sözün bittiğini iddia ettiler de bir ıslık tutturdular. Sessizlikten sağır oldu kulaklarımız.

Üst akıl-koalisyon güçleri-üst akıl sarmalında nasılsa o gün de ölmediğimiz serin bir yaz gecesinin akşamında, ruhunu kaybeden, mezarlığa dönen İstiklal Caddesinde yine duyuldu Gezi sloganları, “bu daha başlangıç!” diye haykırıldı da. İstiklal’in müthiş akustiği de yetmedi o ruhu çağırmaya. Artık geçerli olan 15 Temmuz ruhuydu, bir sonraki günün gazete manşetlerinin söz birliği ettiği nokta da buydu. Saldırılan 15 Temmuz ruhuydu. Gençlik kolları aldı önlemini, siper etti gencecik fidanlar gövdelerini vekillerine, belediye başkanlarına, il yöneticilerine. Islık çalındı mezarlıktan geçilirken. Gezi Ruhuna Fatiha okundu. Abdocan’ın ruhu çağrılmasın diye parti büyükleri ıslığın desibelini arttırdı. Kör oldu gözlerimiz bakmaktan.

Grup olaysız dağıldıktan sonra hareketlenen polisleri görünce sordu bir parti büyüğü: Bu polisler niye kaçıyor ya? İki dakika önce “korkmuyoruz!” diye haykıran o değildi sanki. Muhtemelen sizin kaybedecek çok şeyiniz olduğundan canı sizin canınızdan daha değersiz olan gençlik kolları etten duvar örmüşken, peşinizde korumalarınız, ardınızda arabanız varken yüzünüzden okunuyor korkunuz. Korkuyorsunuz değerli büyüğüm, sadece pek değerli koltuğunuzu kaybetmekten değil, artık ölümden de korkuyorsunuz. Ödünüz patlıyor.

Ağzı süt kokan çocuklar ölüyor, koca koca adamların nefesi safra koktuğundan. 24 yaşında çatışmada yitiyor bir ana kuzusu daha. Artvin’in dağlarından Erzincan’a gönderiliyor. Dağları karlı Erzincan’ın kışı bir annenin yüreğine daha yerleşirken, göklerden gelen bir karar bekliyordu o sırada pankartın arkasındaki büyükler. Bilmiyorlardı nasıl ıslık çalınacağını bile. Nazım’ın dediği gibi korktukları için kaçmıyorlar, kaçtıkları için korkuyorlardı. Sonra kırmızı plakalı araçlarına binip gittiler. Ekipten bir kısım da İstiklali gitmiş, caddesi kalmış mekanın artık tek sahibi olan cihatçı abilerin önünden geçerek Çiçek Pasajında sondan bir önceki rakılarını içmek üzere dağıldılar. Şenlik dağıldı, bir acı yel kaldı bahçede yalnız.

Artık bir mezarlığa dönüşmüş olan yurtta, korkmamak için ıslık çalıyoruz. Cinler başımıza toplanıyor bir rivayete göre. Sahi siz İstiklal ruhunu teslim ederken neredeydiniz abiler? Bir halkın bağımsızlığı elinden alınırken neredeydiniz? Bayrak bu kadar nesneleştirilirken, siz siyasete girmeden önceki bedeninizden bir büyük beden kırmızı tişört arıyordunuz, pankartın arkasında fark edilesiniz de, bir sonraki seçimde listedeki yeriniz de o kırmızı tişört gibi seçkin ve belirgin olsun diye. En ön safta poz verenlerin, listede de en ön sırada olacağı aşikar.
Kasaba siyasetinin dehlizinde öldürüldü gençlik idealleri. “Biraz samimiyet” talebimiz hayli nahif olduğumuzdan. “Siyaset size göre değil aslanım/ablacım. Size yedirmezler” Kimse sormuyor, belki de tokuz. Yedirmeyenlerin siyasetinden sokaklar safra kokuyor. Kusacak bir şey kalmayınca yemyeşil safra dökülüyor ağızlardan. Sahi o polisler niye kaçıyor ya? Çocukluklarını ve ilk gençliklerini kıyımlar görerek geçirdiklerinden yüzlerine adamlık yerleşmiş gençlik kolları elele tutuşup siper oluyor büyüklerine. Geçti, geçti, korkmayın değerli büyüğüm.

Bir toplantının sonlarına doğru, artık fena halde bunalmışken sordu bu soruyu. Konuşmacıların arkasında bulunan pankartta “Darbeye, Ohale hayır” yazıyordu. Birkaç saat önce tanışmıştık, ilkokul ikinci sınıfa yeni geçtiğini öğrenmiştim. Okumayı öğrenir öğrenmez tuhaf kısaltmalar giriyordu hece dağarcığına. İşte yine boncuk gözlü bir çocuk, tam da ona yaşanabilir bir dünya bırakmak için konuşulurken, büyüklerinin bütün ezberlerini bozacak soruyu sormuştu.

“Ohal, olağanüstü halin kısaltması Ali. Yani olağan şeylerin olmadığı, olağan dışı olayların yaşandığı bir hal. Aslında olağandışı olayların sıradan hale geldiği bir hal. Mesela artık ohal varsa, “sana her şeyi yapabilirim” diyebilir polis memuru seni gözaltına aldığında. Kan şekerini kontrol altına alamazsın, çünkü şeker ilaçlarını vermezler. Biliyor musun şeker hastalarının yaraları geç iyileşir. Bir ülke kocaman bir beden gibi olur, yaraları iyileşmez o halde. Mesela sen kitaplarını okursun, cümleleriyle yaralarını sararsın ama o yazar içeride sidikli bir yatağın üzerindedir. Oysa o anda deniz kenarındadır, püfür püfür bir vapurun yan tarafındadır. Her yerde polis, asker vardır ama kendileri de dahil olmak üzere hiç kimse güvende değildir. Her yanında çiçekli taçlar satılan meydanda, hiçbir umudu yeşertmeyecek sucuk-ekmek kuyrukları olur. Kimse kimseyi kalabalık bir yere çağıramaz, çünkü tesadüfen ölünebilir, kimse tesadüfen ölüme sebebiyet vermenin vicdan azabını taşıyamaz Ali. Samimi itiraflar, kandırılmamışlığın onurunun önüne geçer. Kandırılmamak suç olur Ali.  Pek doğru tespitler cumhuriyetinde herkes Sırat Köprüsünde selfie çektirme yarışındadır”.

-Boş ver şimdi o hali, bu hali filan, sen bana diş perisini anlatacaktın.

-Benim çok uykum geldi Ayşe Abla, sonra anlatırım. Bana bir şarkı söyle de uyuyayım.

-Benim sesim çok kötüdür ama.

-Olsun, sen yine de söyle.

Öyle bir ninni söylesem ki, dünyanın bütün çocukları uyusa, bugünler geçtiğinde uyandırsam hepsini. Sesim çok kötüdür velakin, o büyük koroda fark edilmez.

“Gülünce gözlerinin içi gülüyor, kendimi senden alamıyorum” ahenginde sevdalar varmış eskiden. Çekmediği derdin türküsünü yakmadığından eskiler, daha bir derine işler o yanık. “Çağın en karanlık yerinde” duruyoruz velakin hal-i pür melalimizi yazmak yine bize düşüyor. Kimselerin vakti yokken durup ince şeyleri anlamaya, o kalın fırçalar her geçen gün daha da bir solduruyor çocuk gülüşlerimizi.

“Gözlerinin içi gülmüyorsa o insandan uzak duracaksın” demişti bir büyüğüm. İnsanın gülüşü, kişiliği hakkında çok ipucu verebilir belki de. Mesela, bir seçim öncesi hükümetinde, bir tren garı önünde onlarca insan ölmüş, yaralıların üzerine biber gazı sıkılmışken, “istifa edecek misiniz?” sorusuna verilmeyen yanıt için altından gülünecek bir ince bıyık gerekir. Veya “bunlar öfkeden bir araya gelmiş bir avuç genç” derken bir barbarlar çetesine, 32 dişin diş macunu reklamlarını kıskandırırcasına ortaya çıkarılabilmesi için bir poker yüzü gerekir. Fikirleri yüzünden gözaltına alınırken “yoldaşlara bin selam olsun, mücadeleye devam” bakışıyla gülebilmek için mangal gibi yürek ve vicdan gerekir.

Kadınların kahkahasından yolları, hal ve gidişatları üzerine yorumlar çıkaran ve bunu bir tehdit gibi algılayan abiler ister ki, kendilerinden bile gizleyerek, yemenilerinin ucuyla ağızlarını kapatarak gülen kadınlar, ölen evlatlarının ardından hep dizlerine vurarak ağıtlar yaksın. Gülmesin hiç gözlerinin içi, gülen gözlerine kimse türkü yakmasın. İşte bu abiler, Ece Ayhan’ın şiirindeki abiler. Korkuyorlar Robson, kahkahalarımızdan korkuyorlar!

Ağlamak, gülmenin kardeşidir, öyle bilinir. Utanılacak bir yanı yoktur diye vurgulanır, güzel olan kardeşi. Bu toprakta ağlamak ancak haykırmanın, hançeresini yırtarak ağlamanın kardeşidir. Ağlamak kârımız olduğundan beri, kısa günün kârı ancak beraber ağlamak olmuştur biz faniler için. Bir çocuktan canlı bomba yaratan karanlığın sorgulanmadığı coğrafyada, onlarca insanın öldüğü saldırının ardından basın önünde açıklamalar yapılırken fonda sırıtan oğlan çocuğudur sorguya muhtaç olan. Hayatın olağan akışına aykırı bir biçimde yükselmek şüphe sebebiyken, hayatın her şeye rağmen olağan akışı ve birilerini el üstünde tutmasıdır acı acı gülümseten.

Sırıtmak, politik bir eylemdir, gülmek devrimci. Şimdi gözlerinin ta içi gülen bir çocuk büyütmek için, bağıra çağıra ağlamanın vaktidir belki de. Sonra “yitirmeden yüzündeki o anlık tebessümü, bütün saatleri öylece dondurma” vakti de gelir. Yaşasın ağlamayla gülmenin kardeşliği!

Oradaydım diye bir belgesel serisi vardı eskilerde. Tarihi olaylara tanıklık etmiş olanları konuşturup, ayrıntılarıyla olayın 5N1K’sı ortaya çıkarılmaya çalışılırdı. Sonra “I was here” insanı türedi. Yurtdışına gezmeye gittiğinde Berlin Duvarının ortasına “Mehmet buradan geçti” yazan da oydu, Batum’un botanik bahçesindeki bilmem kaç yüz yıllık çınarın bedenine aşkını kazıyan da. Bir yerde olmanın, oranın tadına varmanın ötesinde, orada bulunduğunu teşhir etmenin revaçta olduğu yer bildirimleri türedi sonra sosyal medyada. Sanal gerçeklik gözlükleri pazarlandı akıllı telefon sahiplerine. “Yok başka cehennem, yaşıyorsunuz işte” der gibi, “yok başka gerçeklik, yaşıyorsunuz işte” denildi hepsi ekrana bakmaktan boyun fıtığı olmuş insancıklara.

“Je suis Paris” diye yazıldı, profiller Fransız bayrağı rengine boyandı acıyı paylaşmak için, sonra Fransız konsolosluğunun internet sitesi sık kullanılanlara eklendi, İstiklal’e çıkmanın güvenli olup olmadığı oradan teyit edildi. “Güvendeyim” uygulamaları geliştirdi, herkesin bir başka yüzünün olduğu yüz kitabında. Patlamalar arttıkça, tıklar, tagler arttı. Herkes halinden memnun, alan razı, satan razı bir düzen oluştu. Bir olay olduğunda “abi kaçalım şahit filan yazarlar” zihniyetiyle olay yerinden uzaklaşan ortalama yurdum insanı, elindeki telefonun güzelliklerini keşfetti ve olay yerinden canlı yayın yapmaya başladı. Birileri görgü tanığı olarak çağırsa, devlet dairesine gitmekten imtina edecek şahitler, değme muhabirlere taş çıkartarak, olay yerinden bildiriyordu. Her şey kendi mecrasında akıp gidiyordu işte, bir sokakta patlama olurken, yan sokakta güvendeyim uygulaması patlama yapıyordu. Oturduğu yerden güvende olduğunu bildirenler, oturduğu yerden güvende olduğunu sanıyordu. Bir sonraki patlamaya kadar hepimiz güvendeyiz, sıkıntı yok. Ölenler arasında Türk var mıymış?

Sonra evimizin önünde oldu patlama. Sonra nedense hiç girmediğimiz halde o gün tesadüfen girdiğimiz sokakta. Ama ne işimiz varmış ki orada? Ne kadar az olursak, o kadar güvende olacağımızı öğrendik sonra. “Kalabalığa girmeyin nolur nolmaz”.

Duyar kasan abiler, ablalar yeni bir kalıp öğrendi sonra: “Ay şekerim, gidicem ben buralardan, yaşanmaz artık buralarda”.

Kaçın abiler, ablalar kaçın, şahit yazmasınlar. Sonra “güvendeyim” diye kart atarsınız bize gittiğiniz yerden. Kalbim her birini ayrı sevdiğim Van’da, Diyarbakır’da, Bitlis’te yandı. Sokaklarında oynadığım, Çaydaçıra’sıyla aydınlandığım Elazığ’da kaybettim gözümün ferini. Oralı olunca mı daha çok canı yanıyor insanın, yoksa çok canı yanınca mı oralı oluyor? Sahi bu koca nefretin esas memleketi neresi?

“Yolculuk, kendi omuzunda uyumayı öğretir insana” demişti bir arkadaşım. Sadece kendine dayanmayı öğrenebilir insan. Sonra “Yol bir yere gitmez, o bir durma biçimidir” diyenlerin duruşlarının konjonktürelliğiyle yitirdik biz o şiiri. Konjonktür kelimesi hiçbir ölçüye uymuyordu. “Yaşamak hızlı bir ölme biçimidir” diyordu kendi şiirinde velakin, fani dünyanın, dünya sürgününün Hakkarisine razı olamıyordu. “Hüsran, çok sanat müziği bir kelimeydi”, Hüzzam makamından. Sıcak ve bedava otobüslerde vazgeçilmişti de çocuk olmaktan, kendi omuzunda nasıl uyunur, öğrenilememişti.
Kendi omuzunda ağlamayı öğrendi kadın, ağlayacak sağlam bir insan evladı omzu gerekirse onu da biz hallederiz diyesiydi. “Sağ elimi solumla avuttum” dedi en geniş omuzlumuz iki satırlık adamlardan bahsetti. “Sözümün arkasındayım” dedi saçlarını savururken. Erkeklikle özdeşleştirildi duruşu. Hayli insancaydı oysaki. Maişet telaşından selfie fonuna konulsun diye gidilen mitinglerde “fotoğrafımızı çekebilir misiniz?” diye emanet edilemezdi o hayran kitlesine o kafam kadar telefonlar. O nedenle hep selfie çekildi. Dağıtılan kumanyaya talim edilmesi, halkın ağzındaki tadı anlama telaşı değil, kumanyanın kadraja alınma sevdasıydı. Kadrajın kurulduğu yer politikti, yüksek siyaset eşyaya değiyordu. Sonra o geniş omuzlu kadın, ekmeğiyle oynanan düzene karşı insanlığını korurken, kumanya yerine kendi sefer tasındaki yemeği yemek isterken, her gün yeniden, her saniye başka bir şekilde üretilen eril dilin en Ertuğrul’u durumdan çıkardı vazifesini, “sen kenara çekil hele bacım, ben bunlarla bir konuşayım” diye çıkageldi.

Diriliş Ertuğrul dizisinin etkisindeki kitleye “erkek olun” çağrısında bulundu. Zaten sorun oradaydı. “Hanım kardeşlerimizin meydanlarda bulunmalarını dinen caiz bulmuyoruz” demişti en demokratımız olduğundan ilk taşı atan cübbeli. Ertuğrul bir sus, zaten ortalık karışık.
Yerebatan Sarnıcı’nın sütunlarına kaide yapılmıştır iki Medusa başı. Biri tepetaklak, birisi de yan konulmuştur sütunların altına. Her bir saç teli Athena tarafından birer yılana dönüştürülmeden önce en güzel ölümlü kadınıdır mitolojinin Medusa. Bakışlarıyla her baktığını taşa çevirmesiyle lanetlenir. Bir anlatıma göre aşık olduğu Perseus, kafasını keser ve onun bu lanetinden faydalanarak kurtarır Andromeda’yı. “Seveceksen böyle sev” denilerek dayatılan bir sevgi biçimidir lanetimiz. Belgrad Ormanlarından su kemerleriyle getirilen suyun toplandığı o sarnıçta sarnıcın inşasında ölen yüzlerce kölenin ardından tutulan yasın göstergesi olan, gözyaşı motifiyle bezeli bir sütun daha vardır. Kanın gözyaşıyla karıştığı bir dehlizde, halk suya götürülüp, susuz getirilir.

Bir sütun kaidesi gerekince koparılıp başı birinin, konulmaya çalışılır tepetaklak bir sütunun altına. O sırada kendi sütunlarının üzerinde dimdik ayakta durmaktadır kadın. Üzerinde gözyaşı motifleriyle, bir yasın en süssüz halidir. Yurdunun inşasında yiten insanlarının yasını tutarken, yurdunu severken bile nasıl ağlaması, nasıl sevmesi gerektiği öğretilmeye çalışılır. Meydanlar kan kırmızı olurken, Fırtına Deresi gibi çağlar kadınlar, doldururlar meydanları, medar-ı maişet motorunun sesi susar.

Geniş omuzlu kadın, içindeki kadını bastırmaz, çıkar söyler sözünü. İçinizdeki kadını kışkırtın siz de, çirkin erkek kahkahaları, bakışları arasında yitmesin gülüşünüz, dinmesin öfkeniz. Hele bir el atın kadınlar, hasretini çektiğimiz sıla, başımızı koyduğumuz kendi omuzlarımız üzerinden yükselecek. Ancak kadın eli değdiğinde güzelleşecek dünya. Aksini iddia eden taş kesilsin.

Oğlunun asker olmasını isteyen bir baba, çok önemli bir bilim adamı olan oğlunun ödül aldığı bir gecede, oğlu sahnede kendisine teşekkür ederken, kendi omuzlarına dokunarak apoletlerini gösterir ve oğluna şu mesajı verir: Ne olursan ol, gözüme giremeyeceksin. Ebeveynlerin çocukları üzerindeki bu benim olamadığım her şeyi sen ol, benim yapamadığım her şeyi sen yap baskısı son yıllarda kurs ve ders delisi olmuş çocuklar üretmekte.

Henüz ilkokul çağındaki bir çocuk, aynı anda hem babasının piyano çalma hayalini, hem de annesinin balerin olma hayalini gerçekleştirme çabası içinde. Sosyal medyada “baakkk ben yaptım bunu!” fotoğrafları ile proje haline getirilmekte evlatlar. Bütün kutsal kitaplarda servetle yanyana anılan evlat, sosyal kabul görmenin, sosyal medyada ve dahi toplumdaki teşhirin en önemli nesnesi artık. Ve onun çıktığı yer hususunda ileri geri konuşmakta devlet büyükleri, zira bu projelerin hangi yöne kanalize olacağı pek mühim. Diploma töreninde iktidara sırtını dönenlerden olmasın maazallah. Ebeveynine hürmetli ve de onun istediği bölümü bitirmiş vatan evlatları gerek bize. Ki ellerine vurduğumuzda kolay olsun almak ekmeklerini.
Boğaziçi Üniversitesinin külliyesine girdiğinde, kızlı erkekli oturanları görüp de, “ben burada yoldan çıkarım” dediği an, o diplomayı kaybediyor işte insan. Diplomasının değil, üniversite hayatının olmaması acıtıyor canını. Bir rulet masasında kırmızı 78 milyona yatırılan minicik bir tutar katlanıyor da giriyor sonra ağabeylerin cebine. Talihimiz o külliyeye girildiğinde görülen manzaraya verilen tepki kadar anlık kararlarla değişiyor. Buna kelebek etkisi bile diyemiyoruz, zira o meşhur Yasaklar kabaresindeki gibi “minik kelebek, uçmak ne demek!”diye çıkıyor karşımıza abiler. Kadının diploması, çocuğunun doğum raporudur diye dayatılıyor o kumar masasında. Yeşil çuha üzerinde kan lekeleri. Tepemizde korkunç bir ışık, göz gözü görmüyor.

Kürtaj yaptıramayan bir kadın, ertesi gün öldürüyor bebeğini, asıl o zaman katil oluyor. Olay yerine dönmüyor devlet baba. Sayelerinde evladını yitiren her anne, her geçen gün biraz daha yarım. Gündem değiştirme çabaları içinde yitip gidiyor kadınların çığlıkları. “Anne olunca anlarsın” diye diye bölünüyor kadınlar, bölüyorlar birbirlerini. Havva’nın elmasının yarısını yiyen Adem, istiyor ki yarım kalsın hep Havva. Kadınların yüzünden kovulduklarından cennetten, ancak ana olduklarında seriliyor cennet ayakları altına. Ancak o zaman tekamül edebiliyor kadın, öyle belletiliyor. Kızlı erkekli kampüslerde yeni bir kız çocuk büyüyor oysa düşe kalka. Onu büyüten ebeveynleri omuzlarının üzerindeki apoletleri göstermek için değil, “gel omzumuza alalım seni, daha yüksekleri, daha ilerileri gör” diye gösteriyorlar omuzlarını mezun ederken. Ayın on dördü gibi tastamam, büsbütün kadınlar inletiyor meydanları her ay ölmeden kanayarak.
Sahi bizim bir diploma işimiz vardı, ne oldu o?

soma-maden-iscisinin-mektubu_7446853-8906_640x360
Tam 5 gün boyunca soğuk hava deposuyla maden arasında gidip gelmişti. Kullandığı eski püskü, koltuğunun yayları çıkmış araba, kendi taksisi değildi, şofördü sadece. Patronun doldurduğu benzini de bitirmişti, madenle depo arasında gide gele. Şimdi yine deponun önündeydi. “Ticari bekleme yapma!” diye haykırdı megafondan, günlerdir fazla mesai yapmaktan bunalmış trafik polisi. Acıdan güldü Mehmet. Deponun önü yine ana baba günüydü. Mahşerde de böyle olacakmış. Bütün ruhlar mezarlarından doğrulup ete kemiğe bürünecekmiş tekrar. Öyle anlatmıştı anneannesi bunlar küçükken. Cenazesine ulaşan ağlayamıyordu, bulduğuna seviniyordu artık. Oturdu yine bilgisayarın başına. Cesetlerin fotoğraflarından bulmaya çalıştı kardeşini. Seçilemiyordu yüzleri kömür karasından. Depo buram buram kavun ve yanık et kokuyordu. Kardeşiyle dere kenarında kurdukları çilingir sofraları geldi aklına. Kardeşi çok sever kavunu ve mangalda tavuk kanadını. “Tavuk yemeyin” demişti televizyonda bir diyetisyen. Antibiyotik veriyorlarmış hayvanlara. Daha çabuk büyüsünler diye. “Kırmızı et yiyin” dedi profesör. Kurbanda kestikleri koyunu geldi gözünün önüne. Onun yalvararak bakan gözleri…Gücü yetmemişti onu kasabın elinden almaya. Zaten en son o zaman kurban düşmüştü onlara. Sonrası hep kıt kanaat. “Yine de onlar mutlu günlerimizmiş” diye düşündü. Her geçen gün bir öncekini aratırdı buralarda. Dünya bir daha hiç Kırkağaç kavunu gibi kokmayacak mı?
-Sigara içebilir miyim?
Adam sorusunu sorarken ön koltuğa doğru uzanıp omzuna dokunmuştu, o sırada fark etmişti adamın kolundaki allı pullu saati. “Saatiyle satın alır bu adam buraları” diye düşündü içinden. Taşrada tek tük taksi olduğundan, kardeşini topraktan çıkarıp yine toprağa verdiğinin ertesi günü yine mecburen taksiye çıkmıştı. Arka koltukta oturan adamı bir yerden ısırıyordu gözü, televizyonda gördüğünü hatırladı sonra. Madenin sahibinin biricik oğluydu adam. Suçsuzluğundan emin oturuyordu yayları çıkmış koltukta. Yazık, adamı almaya bir araba gönderememişler mi?
Tekrar sordu adam: -Birader, sigara içebilir miyim?
Kardeşiyle birlikte evin avlusunda ilk sigara içişleri geldi aklına. Babalarına yakalanmamak için nasıl da bir sevgiliyi öper gibi yapıştıklarını hatırladı sigaraya, o son nefesi hatırladı sonra. Köye gelen psikolog “acınızla yüzleşin” demişti. “Biz buraya hikayelerinizi dinlemeye, yaralarınızı sarmaya geldik, madenleri kapattıracağız siz hiç merak etmeyin”. Göğüs kafesinin üstüne bir ağırlık çöktü. Otogardan ilçe merkezine getirdiği burnu halkalı, uzun saçlı kızı hatırına getirdi ferahlamak için. Yol boyunca onunla konuşmak için çabalamıştı kızcağız. Yakasında bir rozeti vardı kızın, “artık herkesin bir hikayesi var” yazıyordu rozette. Neydi ki o yaştaki çocuğun hikayesi merak etmişti. Annesinin babasının kendisine koyduğu adla duruyordu daha, ne hikayesiydi bu? Biber gazı yemişti muhakkak, bir barikat arkasında direnmişti sabaha dek. Hikayesi bu muydu acaba? İyi kızdı belli ki. Anlamaya çalışıyordu olanı biteni.
-Abi, televizyonlar göstermiyor anlatsana neler oluyor burada?
O sırada kızın telefonu çaldı da laf karıştı Allah’tan. Kız telefondaki annesine “çanta değiştirirken öğrenci kimliğimi unutmuşum hay Allah” diye hayıflanarak bir şeyler söyledi. Çanta değiştirebiliyorsa çok da öğrenci sayılmazdı belki de. “İktidar neremizden yaralıyorsa bizleri, kimliğimiz odur” demişti bir Kürt arkadaşı bir keresinde. Mehmet’in de Kürt arkadaşları vardı.
Hayalleri yoktu Mehmet’in, durumdan çıkarılmış vazifeleri vardı. En büyük erkek çocuk olarak evin ekonomisine katkıda bulunması için ortaokuldan alınıp çalışmaya başladığında çantasını da kardeşi devralmıştı. Ziya Gökalp Ortaokulunun duvarında büyük puntolarla yazılı olan sözü hatırladı: “hak yoktur, vazife vardır”. Öğretmen derste bu sözün ne anlama geldiğini sorduğunda, devlet parasız yatılı sınavına girmiş ve kazanamamış bir arkadaşı “önce vazifeni yapacaksın ki sana o hakkı versinler demek istemiş öğretmenim” diye cevap verince, öğretmen “hatırlat da senin sözlü notuna artı 10 puan vereyim” demişti. Sonra hatırlatmış mıydı acaba çocuk?
-Camı kapat, sigaranı da söndür. Geldik işte adliye burası.
İndi uzun saçlı, kirli sakallı, karizmatik adam. 50 lira verdi inerken, “üstü kalsın” dedi.
Elindeki parayla bakakaldı adamın ardından. Trafik polisi anons yaptı yine en bezgin sesiyle. Ticariii, bekleme yapma.

-Oğlumuz ne işle meşgul?
-Efenim, profesyonel devrimcidir kendisi
-Yani?
-Yani, devrim için yedi gün yirmi dört saat canla başla çalışan insan manasında.
-Yani geçimi bundan
-Evet
-Devrim olunca ne olacak?
-Nasıl yani?
-Devrim olunca oğlumuz işsiz mi kalacak? Geçimi bundansa
-(Sessizlik)
-Hayırlısı, gençler birbirlerini sevmişler madem.
Herkesin devrimci olduğu ülkede devrim neden olamaz? Soru buysa, yanıt devrimcilerdedir. Devrimin objektif ve subjektif koşulları oluşmamıştı azizim. Biz de baktık ki olmuyor, arkadaşlarla okey oynamaya devam ettik. Öyle mi aferin size.
Sadece boş zamanlarını değil, ömrünü verir birileri devrime. Birileri de bir baltaya sap olamayınca “profesyonel devrimci” olur, partinin emekçisi olarak tavan ücretten sigortalı oluverir. Ne işle iştigal ettiği meçhuldür. Böylesi devrimin olmasını istemez tabii, geçimi bundandır çünkü. Devrimcilik bir mesleğe dönüştüğünde mi kaybetmiştir devrim kendi ruhunu? Bir üretim süreci midir devrimi meslek ürünü haline getiren? Bir insan ömrünü devrime bu şekilde mi verebilir ancak? Bu kadrolar sonra kadrolaşmayı da beraberinde getirirse, adam kayırmalar da olacak mıdır mesela? Devrime inanmamanın göstergesi değil midir bugün profesyonel devrimci kalıbı?
Yani demem o ki devrimi partiye, oradan da bizzat kendisine indirgeyene kız mız vermezler bizde. Başka kapıya.

Onu ilk kez bir yolculukta otobüsün mola verdiği konaklama tesisinde tuvaletteki otomatta görmüştüm. Otomatta böyle bir malzemenin bulunması hayli üst düzey bir konaklama tesisinde olduğumuzun sinyalini veriyordu. Hijyenik pedlerin yanı başında -ki bunlara bağzı erkek arkadaşlar kadın bağı diyesiydi- kadınlara ayakta işeme olanağı veren kartondan külah biçiminde bir aparattı. Umumi tuvaletten tiksinen, kendi hijyeni için sifonu çekmeden çıkan kadın arkadaşlar için uygundu esasen. Hatta belki ileride bir girişimci kadın tuvaletleri için pembe pisuarlar da tasarlardı. Aşk isimli kitabın kadınlar için pembe kapaklısı çıkmıştı. Neden olmasındı? Pembe bir ciciş rengiydi, ağaçlar ayakta ölür, cicişler ayakta işerlerdi belki de.

ÖZGECANBir anatomi dersi artığıydı kafamdaki, “Y kromozomu daha dayanıksız olduğundan erkek çocuk sahibi olabilmek için tam bir birleşme gerekir”. Ancak tam bir birleşmede Y kromozomu kendini güvende hissedip anne rahmine doğru ilerleyebiliyordu. O tek bilinenli denklem de isterdi ki, tam bir birleşme yaşansın. Erkek gibi olsun kadınlar. Bir “Kadın ve Adalet” toplantısında Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’ndan bir kadının kadın cinayetleri hakkındaki sorusu daha sorulmadan “arkadaşı dışarı alın” diyebilirdi erkek gibi kadınlar. Biat etmeyen hemcinsine meczup muamelesi yapmak kadınlığın fıtratında vardı. Tam bir birleşme yaşanınca kendini çok güvende hissederdi Y kromozomu. “Başörtümü çıkararak bir daha kirlenmek istemiyorum” diyebilen kadınlar kıydılar 20 yaşında Narlıkuyu’nun denizinde bir çakıl taşı güzelliğindeki Özgecan’a. Tam bir birleşme yaşandı yine. En az 3 çocuk, en az 400 milletvekili diyerek harladılar Özgecan’ı yakan ateşi. Ne ekersen o biçilirdi bu topraklarda, bir yanık ekinin tınazıydı Özgecan’ı kavuran. Namuslu bir sosyolog bekledik umutla, muktedirlerin beyanatlarıyla dal gibi genç kızların ölümlerinin illiyet bağını kuracak. Kamuoyu araştırmaları yarın seçim olsa %50’nin yerinden hiç kımıldamayacağından başka bir şey söylemedi.

Ayakta işemek, inanıldığı iddia edilen dinen caiz değildi oysa ki. Bir Ramazan programında, en küçük ölçekte söylediklerini hayata geçiremeyen bir hocaya bin kere soruldu, cevabı sakız ve oruç ikilisinden sonra en popüler cevap oldu. Kendi hijyeninden başkasını düşünmediğinden sifona dokunmak istemezdi kimi titiz kadınlar. Onlardan sonrası tufan. Havada pis bir gaz kokusu. Eyyy hanım kardeşlerim, ne kadar da bayansınız. Ya siz sevgili bayan, soğuk ve şehirlerarası otobüslerde mi vazgeçtiniz kadın olmaktan? Hanımlar, beyler, Özgecan’a nasıl kıydınız?