Batuğ Evcimen

tarikakan-cenaze

şişli’den bakırköy’e insan seli
içinde beyaz direkli bir gemi
mangal yürekli yorgun devi taşıyor
ne sessiz, ne meçhule giden gemi
kızıl bayrağa sarılı yorgun devi
mâdenciler adına gürleyerek
yeraltına buyur eden
tuncel baba’nın sesine yanaşıyor

herkes çok üzgün
öyle bir kalabalık
her biri ayrı, hepsi aynı üzgün
öyle bir kalabalık
şehrin yaslandığı dağ kaybolmuş
öyle bir kalabalık
kıyısında yaşadıkları göl akmış gitmiş
bir uyanmışlar, yok!
işte öyle

bu insanlardan bir ülke kurabilirsiniz
o çeşit bir kalabalık

zorlu geçmişte onlar için kendini geçen
tarikakanonlara ateş olsun diye ömrünü yakmış
yüreği mangal diye ciğerleri kül dolmuş
çocukları eğiten fedâkâr devlere sahip
ve o devlerden birini daha yitirmiş
-kalabalık lafının epey sözcük kaldığı-
insan selinden bir yerkuşağı

omuzlarda yorgun dev, başta mâdenciler
yelken olmuş, kabarmış bir halk
akşam olsun, insin güneş aşağı
işte gidiyor eski okulun usta çırağı
tarık akan taştı, rüzgâr oldu, dediler


2016 eylül, imroztanbul

resim: ibrahim balaban

(büyük bir kandırılma hikâyesi)

 rezâleti tezgâhlayan, tekelci sermayedir:
sanayi patronları, bir alay koca şirket
para babaları ve uluslararası bankalar
kıyakçıları yanındadır: seçkinler ve devlet
plan şeytânîdir; strateji bildik: böl-yönet

zenginlerle işçi sınıfı arasına sıkışmış haliyle
bir toplumsal güç olduğu ihtimalinden
habersiz küçük burjuva -yani alt orta sınıf
üç aşamada kucağa oturtulacak
kimlikleri, benlikleri, oyları tavlanarak
paracıların silahlı hâkimiyeti kurulacak
yüreksiz aklın yasaları korku salarken
küçük üretim ve mülkiyete el konup
artık efendilerin her dediği olacak
halk gönüllü köle gibi onlara çalışacak
adına da güçlü devlet denecektir

biz buna kısaca faşizm diyoruz
tarihinde örnekleri çoktur
stalincesi de şöyledir; burjuvazinin
sosyal demokrasiye dayalı kavga örgütü

özetle, iyice kaynamış ve kaynaşmış olan
para babaları, seçkinler ve devlet
küçük burjuva namlı halk-yarısını
işçi sınıfı olan halk-yarısından ayıracak
içine almadan yanına çekecektir
patron aynı kalıp düzen değişecektir

* * *

ortamı ve karakterleri tanıyalım biraz…

kapitalizm olgunlaşmış, sınırları aşmış
komşulara bulaşıp emperyalizm olmuştur
(“o kim ki?” diyenler ilk üç satıra bakabilir)
amacı, toprağı ve mülkü ele geçirmektir

devlet mâlum, dev bir mekanizma
ordu, polis, mahkemeler, yerel-genel idare
para kimin silahıysa, devlet onun devletidir

zenginler, burjuvazinin üst katlarında yaşar
seçkinler ya da egemen sınıf diye bilinirler
sürekli don değiştirir ve hep sağ kalırlar

sosyal demokrasi zengin yapımı truva atıdır
emek hareketinin sağ kanadı görünürken
süreçte burjufaşizmin sol kanadı oluverir

din, halkın ayfonudur
(ben marks’ın yerine güncelledim)

j_kbnfo
resim: janset evcimen

kuşatılmış işçi sınıfı, dönüşmeden ezilecek
sosyal demokrasi buna yataklık ederken
çıldırmış küçük burjuva seyredecektir

ve zavallı kendini bilmez küçük burjuva
marks dede’nin toplum teorisine göre
sınıflar arasındaki düğüm noktası…ᴥ…
kendi işlerinde kendi güçleriyle çalışan
az üretimle emek sömürmeden geçinen
insancıklar, evleri-barkları, malları-mülkleri
bir de, neye hizmet ettiklerini bilmeden
hizmet sektörüne kan verenler
sigorta-banka-reklam-lojistik-medya
çağrı merkezleri, mağaza zincirleri
satış, pazarlama, bürokrasi elemanları
sermayevletin ücretli teknik kadroları
bunlar üretken olmayan işçi-memurdur
yakaları kirli beyaz, ter lekelidir
okumaya, örgütlenmeye vakit yoktur
komünistlerin dediklerini anlamazlar
onları düşman bilir, sebebini bilmezler

lenin’in geçiş sınıfı dediği küçük burjuvazi
savaşan alt ve üst sınıflar arasında kilittir
anası feodal, babası minik-sermayedar
tutkuları sığ ve basit, tüketince doyuverir
kafa yormadan konuşur duyduğu dili
mülkçüğüne pek bağlı, özlemleri bağnazdır
emekçi bedeni işçi sınıfına yakın ama
bireyci kafasında düzenin devamı şarttır
ne ideolojisi, ne temsili yoktur; var sanır:
anti-kapitalizm soslu iktidar fetişizmi!
proleteryadan burjuvaziye çıkamayan
merdiven mitosunda sıkışmıştır varlığı
iki arada bir derede derin bütün çelişkidir
epey kalabalık, belirsiz ve de sahipsiz
tedirgin, gücetapan lümpenistan

mevcut kadro böyle; tezgâha dönelim:
küçük burjuvazi kademeli olarak çıldırsın
sözümona isyan edip devletine sığınsın
böylece sosyal faşizm meşru kılınsın
budur gramşi ve troçki’nin tespiti

* * *

ilk aşamaya ekonomik kriz bataklık eder
parayı basan tekel için bu çok kolaydır
daha çok basıp değerini düşürürler
sonra mal ve hizmet fiyatları gazlanır
piyasalar durgun, işler kesat, bütçe açık
masraflar, ödemeler, artan vergiler
enflasyon azarken tasarruflar erir
paralar bankada istif, el öpene lütfen borç
dikkat! vâde uzadıkça faiz artacak
ölenin taksiratı ailesine taksitlenir
yasal zemin her daim müsait ve karmaşık
miras hukuku sorgulayacak mecal yoktur

az sevimli, yarı saf, yarı cahil, tam ehil
ve dayatılan dili yutuveren burjuvacık
bîçâre sosyal demokrasilemekte ve
vaziyete “geçim derdi” demektedir
şimdi ezilme sırası emektedir

ücretler düşer, çalışma saatleri artar
bir yandan toplu işten çıkarmalar
hukuk sistemi adâletin yasını tutarken
tekelci sermaye pozisyon alır
hızlanarak yoğunlaşır, karadelik olur
haksız rekabet, vicdansız bankalar
karşılıksız çekler, orospu döviz kuru
ödenemeyen kredi borçları
ceza, faiz, icra, haciz, haraç-mezat
tekelci sermaye acımaz, hatta tatlır
yuttuğu küçük işletmelerden halka yapar
halka dolanan zincirin her halkasında
markalar, markalar, markalar…

herşey vardır da çok pahalıdır
yaşamaya ne güç yeter, ne zaman
bitkin beden, harap ruh, boş bakışlar
her yerde, her zaman ve bedavadır
beyin yıkama yöntemi olarak reklamlar

orta sınıfın balonu sosyal demokrasi
ortada görünmemektedir çünkü
onu giydirdiği elini gizlemiştir sermaye

hak mücadelesine din el koyar
dayanışma gâvurca bir lakırdı
sendikalar masallarda canavardır

küçük burjuva başı-götü dağıtmış
labirentteki peyniri ararken
ekmek arası ahlak yemektedir
bölünmüş, işçi sınıfından uzaklaşmış
gerçek dostunu kaybetmektedir

velhasıl, uygun zemin oluşmuştur
ikinci aşamaya geçilir

* * *

şimdi hep beraber siyasal krize girelim
daha eski deyişle, temsil bunalımına

burjuva terasından mahalle meydanına
indirilmiş truva atları boşalır
sosyal demokratın yorgun maskesi düşer
ve faşist partiler sahnede belirir;
ortak uzmanlıkları örgütlenme olan
sermaye ve devlet birleşmekte
şeytânî plan kusursuz işlemektedir

alt orta sınıf, yaklaşan yılana sarılır
inanır ki sahiplenilmektedir
âdeta saraydır köşkün müştemilâtı
görev ile maaş vazgeçilmez olmuş
sonuna dek korunmalı patronaj
gerekirse göğüs siper edilecek
eylem-grev yapan hain ve düşman
çünkü öyle buyurmuştur velinîmet

zengin ile sömürülen arasındaki
düğümün üstüne düğüm atılır
kilidin yanına silahlı adam dikilir
partiler ve din desteklemekte
onları da devlet desteklemektedir
ne lâzımsa tekel yollar, sağ olsun

burjuvacık yönetici atanmıştır
içmeden sarhoştur çünkü sanki
bir sınıf, bir toplumsal güç olmuştur

kapanın kapanmasına az kalmış
sınıf mücadelesi siyasallaşmıştır
hangi sınıfa ait olduğunu bilmeyen
sırtını sıvazlayana kanacak
ve elinde kalacaktır kapanın

* * *

üçüncü aşama bu esnâda başlamış
bir yandan sinsice yürümektedir
formül buna ‘eşzamanlı’ demektedir

önce hırpalanıp sonra ihyâ edilen
varlığı güç dolarken beyni emilen
kurbanın tek eksiği, ideolojisidir
yoksa sosyal açıdan zaten artık faşisttir
bütün insani değerleri hızla çürümüş
onur ve dürüstlük atbaşı birincidir

vicdanını  gömmüş aklî krizde lümpen
organ misâlidir okşandıkça sertleşen
bambaşka bir kendi olmuş, artık hazırdır
anadilini çıkar hesabına çevirmiş
hep tırnak içinde konuşmakta
huşû içinde dinlemektedir
her yalana kapılacak bu kıvam
yoğrulmayı beklemektedir

düşünmeyip yapan kitle için
boşaltılan her kavramın içi
tam tersiyle hazırdan doldurulur:
“partimiz yani devletimiz yani siz
anti-kapitalist ve anti-emperyalistiz
tamamen tarafsızız, ezilenin dostuyuz
kim başkaldırırsa başını ezeriz
ulusumuzun dini son derece laiktir
sınıfsız milletimiz ırkımızdan ibarettir
hukukumuz seçtiğiniz şefin buyruğu
adâleti allahtan bekleyeceğiz artık
işinizin-gücünüzün teminatı hükümet
barışın bekçisi de şanlı ordumuzdur
aile çok önemli, eğitim bize ait
çok okuyan-bilen düşman ideologdur
bu düzenin motoru bürokrasidir
bizdenseniz korkmayın, torpillisiniz

devletimiz sâyenizde olağanüstüdür
rahatça tapınınız, polis yanınızdadır”

Nicos-Poulantzas
N. Poulantzas (1936-1979): “Gelecek uzun sürer”

* * *

işte bu mevsimin bir pazar günü
kandırılmış kalabalık sandıkta
heveslidir, temsilcisi olacaktır
oysa sandık boynunu kapacaktır
kimse şaşırmasın sakın sonuca
temsil eden, iş ve para verendir
kodamanların hizmetkârlarına
oyu basar ve yakar bütün ülkeyi
itinâyla aldatılmış küçük burjuva

nihâyet iktidardadır faşizm
devlet halkının üstüne kapanırken
tekelci sermaye arkasına yaslanır
dönüşü olmayan nokta geçilmiştir
diktatoryaya hoşgeldiniz!

 

gümüşsuyu, 201⅚

 

not: RED’in şubat 2016’da basılan şimdilik-son sayısında yayınlanan yukarıdaki manzume, yunan marksist siyaset toplumbilimcisi nicos poulantzas‘ın ‘faşizm ve diktatörlük’ (birikim, 1980) adlı kitabından ve özellikle ‘faşizm ve küçük burjuvazi’ başlıklı beşinci bölümden esinlenerek yapmaya çalıştığım derme çatma bir özettir. dilerim eksikler ve hatalar affola. ek olarak; kısa süre içinde okuyup geri getirmem ümidiyle bu kitabı 25 yıl önce bana veren eski dostum süleyman gençel’i de minnetle anarım. kendisi tanıdığım ilk nihilistti; birlikte geçirdiğimiz zamanın hatırı büyüktür.)

ali_ismail

bişeyler yaz, dedi ölmüş çocuklar
yazarken bizim için kağıda bağır
bişeyler kış, dedim, siz gideli beri
mâsum ve de mahzundular
direnişin oğlak kardeşleri
nasıl yazayım, içim çok ağır
yaz yoksa rüyana gireriz, dediler
rüyamdayız zaten, dedim, güldüler
çocukların gülmesi armağandır
sağolun dedim, ona daha güldüler
öldük ya, dediler, yutkundum
utanma, dediler, unutmadan uyandım
karşımda resmi makamlar

elebaşları bohçacı karı gibi ulurken
cehaleti parayla sıvamaya çalışıyor
yabancı silahlı yerli emir kulları
gücetapan aciz kafalarında
paravanî mezhebinin icâdı
gâyet lafta kalmış bir allah
korkuyla çoğalan kasklı suretlerde
önümüze-geleni-keseriz oynuyor
dehşet-ül itaat, ümmet-i vahşet
inâyetle işlenen cinayetler
ağızlarından çocuk kanı sızıyor
yalana yalana yalan söylüyorlar
yatsıyı çiğ ampul ışığında kılın siz
abd merkez bankası kıbleniz
secdeye varınca hepsini unutmayı umun
iyice domalın belki götünüzden uçar
bir el cepte bir el çükte ettiğiniz yeminler

o bombaları vatanın bölünmez bütünlüğü attı
o çocukları kamu düzenini sağlarken kırdılar
toplumun huzur ve güvenliği acımadan vurdu
evleri yıkıp insanları süren devletin bekâsıdır
paraları milletin kayıtsız şartsız egemenliği çaldı
geleneksel aile yapısı tarafından dolandırıldık
mülkün temelini kazsak adâlet çıkar mı dipten?
olmadı, di-en-es ayarlarını değiştirelim
vekillerimize dokunamıyoruz çünkü
ya pisler ya zehirli, ya uzak ya yasak
telefonda fısır fısır dolap döndürüyorlar
torbacımla daha rahat konuşuyorum ben

özetle bizim burada temsili demokrasi
demokrasiyi pek temsil edemiyor azizim
artık değerlerle bu iş yürümüyor artık
insanlar doğrudan şeyler düşünmeye başladı
meselâ 15 yaşında bir kız din ve ahlak dersinde
sıra altından komünist manifestoyu okuyor
gülünün solduğu akşam heybesinde
kız isyankâr, hayvanlarla ağaçları seviyor
lenin ile troçki’yi daha tanımıyor ama
deniz gezmiş’e âşık, çe-gevara’ya hayran
o yaşında örgütlenme peşinde
tam anlamasa da aklında ece ayhan
ölü çocuklar onun için öldüler, biliyor

şimdi; sol elimizde ağaçları seven dişi bir devrim
tam önümüzde çocuklardan korkan dişli bir devlet
eski yıkık köprünün kırık korkuluğundayız
renk renk, bölük bölük, sırtımız korkuya dönük
ölenler kalanlara, uyanlar ayanlara emânet
egemen bir hal değil, çoğul bir his özgürlük

mart 2014

aurora-borealis-38

İKİNCİ BÖLÜM

Atâ Karatay’ın hazırladığı, 1961’de yayımlanan ve 35 şairin yer aldığı Çağdaş İskandinav Şiiri Ön Antolojisi‘nin sol tarafından çırptığım mini-derlemenin ilk bölümünde iki Norveçli şairden bahsettim. Bu bölümde iki İsveçli şair ile devam edip Karatay ile bitiriyorum. Dilerim eski kuzey’in gizemli ışıkları zihninize değişik bir nefes aldırsın.

 

GUSTAV SANDGREN

Modern İsveç şiirinin kurucu ekolü sayılan “Beş Genç” edebiyat topluluğu üyesi Sandgren, 1904’te Östergotland bölgesindeki Western Stenby, Motala’da fakir bir ailenin çocuğu olarak doğdu. İşçi olan babası, aynı zamanda keman çalardı. Müzikle büyüyen ve küçük yaşta keman çalmayı öğrenen Sandgren, okulu bitirdikten sonra Ljungsboro’da bir çikolata fabrikasında çalışmaya başladı. Bu dönemde, işçiliğin yanı sıra dans salonunda keman çalarak hayatını kazandı. Daha sonra bütün vaktini yazmaya ayıracak fırsatı buldu, ikinci evliliğini yazar, çevirmen, şair Ria Wagner ile yaptıktan sonra yerleştiği Stockholm’de 40 yıl geçirdi. 1983’te 79 yaşında hayattan giderken ardında 47 kitap bıraktı. Şiirlerinden başka, sosyal gerçekçiliği işleyen hikâye ve romanlarıyla, İsveç edebiyatında derin iz bırakmıştır.

 gustav.sandgrenGERÇEK
(Sanningen)

Ve gerçek, bir genç kız gibiydi
Çırıl çıplak, pazar meydanı ortasında;
Saf, tertemiz, dokunulmamış duruyordu
Öylece günışığı altında.

Ama halk görünce onu kapadı gözlerini
Ve bağırdı: “Eyvah! Bu kız utanmazlığın ta kendisi!”

Sonra şehrin ileri gelenleri görüşüp aralarında
” — Gençliği yoldan çıkaracak,
— Ahlâkımızı bozacak bu kız!” dediler.
Ve gönderip adamlarını
Zindanlara attırdılar kızı
Kara urbaları giydirip zorla.

Öte yanda halk kalabalığı
Bağırıp duruyordu sokaklarda:
” – Vurun! Yaşatmayın orospuyu!..”
Ama gençler vardı,
O kızı:
Kendilerinden birisi olarak düşünen;
Karanlıklar içinde bile onun
Alnındaki ölümsüz pırıltıyı görebilen.
Baktılar yaşlı ruhlar hasta
Gözleri bulanmış
Batık dünyalarda yaşamakta hepsi korkularla;
Işıktan, apaçık oluştan bir kaçış, bir kaçış…

“Haydin!” dediler, “biz kurtaralım gerçeği!”

Gustav Sandgren
(Çeviren: Atâ Karatay)

 

*** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** ***

 

HARRY MARTINSON

İsveç şiirine ve edebiyatına modernizmi getiren “Beş Genç” ekibinin üyesi olan Martinson, yazar, şair ve gemicidir.

1904’te ülkenin güney doğusundaki Blekinge, Jamshög’de doğdu. Küçük yaşta hem annesini, hem de gemi kaptanı olan babasını kaybetti ve kırsal kesimdeki bir komün-ambar’da büyüdü. 16 yaşında kaçarak bir gemiye yazıldı ve yıllarca Brezilya’dan Hindistan’a denizlerde dolaştı. Akciğer sorunları nedeniyle karaya döndü düzenli bir işi olmadan ülkesinde seyahat etti. Bir ara serserilikten tutuklandı.

1929’da Martinson, Sandgren, Lundkvist, Asklund ve Kjellgren, “Beş Genç” adlı antolojiyi yayınlayarak, İsveç şiirinde 20. yüzyıla damga vuracak akımı başlattılar. Martinson aynı yıl, Stockholm’de çıkan anarşist gazete Brand sâyesinde tanıştığı, sonradan proleter edebiyatın en önemli yazarlarından olacak Moa Martinson (Helga Maria Swarts) ile evlendi.

1934’te Sovyetler Birliği’ne giderek bu ülkede seyahat etti.

Martinson, 1935’te yayınlanan yarı-otobiyografik romanı “Çiçeklenen Isırganotları”nda, taşrada geçen zor çocukluk ve ergenlik yıllarını anlattı. Eser otuzdan fazla dile çevrildi.

1940’da Moa’dan ayrılan Martinson, iki yıl sonra Ingrid Lindcrantz ile evlendi. 1949’da İsveç Akademisi üyeliğine seçildi.

Martinson, 1956’da yayınlanan destansı kurgu-bilim şiiri “Aniara”da, rotasından çıkıp uzayda yönünü kaybederek başıboş giden bir uzay gemisini ve içindekileri, insanın budalalığını ve kırılganlığını sergileyerek anlattı. Başyapıt kabul edilen eser, 1959’da Blomdahl tarafından opera olarak bestelendi.

Martinson 1974’de Eyvind Johnson ile birlikte Nobel Edebiyat Ödülü’ne lâyık görüldü. O yıl diğer adaylar Graham Greene, Saul Bellow ve Vladimir Nabokov idiler. Ödülü alan ikili, kendilerinin akademi üyeleri olmalarından kaynaklanan tartışmalar ve eleştirilerin hedefi oldular. Proleterliği kadar, hümanist ve hassas yapısıyla da bilinen Martinson, şâibe altında yaşamayı kendine çok gördü ve 1978’de Stockholm’de bir hastanede makasla karnını keserek, bir çeşit seppuku/harakiri yoluyla hayatına son verdi.

harry.martinsonBeş romanı, dokuz şiir kitabı, denemeleri, hikâyeleri, üç radyo ve bir tiyatro oyunu vardır.

KABLO GEMİSİ
(Kabelskepp)

Barbados ve Tortuga arasında döşenmiş
Atlantik kablosunu bulup çıkardık denizin yüzüne
Kaldırıp fenerlerimizi
Sardık sırtındaki yaraları boydan boya, yeni lâstiklerle
Arzımız onbeş kuzey, tûlümüz altmışbir batı.

Aşınmış yerler yapıştırınca kulaklarımızı
Kesik titreşimler durduk kablodan doğru gelen
Şöyle konuştu içimizden biri bu sıra:
— Bakın, Montreal ve Saint John’da oturan
milyonerler tartışıyorlar aralarında
Küba şekerinin fiyatı üzerinde;
Ve indirilmesi için ücretlerimizin daha da.

Uzunca bir süre duraladık ve düşündük—
Fenerlerden çepçevre bir grup
Biz sabırlı deniz işçileri.
Sonra yenilenmiş kabloyu indirdik yavaşça
Denizdeki eski yatağına.

Harry Martinson
(Çeviren: Atâ Karatay)

 

*** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** ***

 

… ve ATÂ KARATAY

1928 yılında İstanbul’da doğdu. Konya Lisesi’ni bitirdikten sonra 1948’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’den mezun oldu.

Şiir çalışmalarının yanı sıra filolojik konularla da ilgilendi. Norveç dili üzerindeki araştırmalarını, 1959-1960 yıllarında Oslo’da bulunarak derinleştirme olanağı buldu, yazı ve şiirleri kendi çevirileriyle Norveç’te yayınlandı. Ait olduğu toprakların şiirlerini kuzey ülkelerinde tanıtabilmek için Çağrı dergisiyle birlikte antoloji çalışmaları yaptı. 1950-1960 arasında “Çöle Akan Nehir”, “İster İstemez” ve “Göz Dağı” adlı şiir kitapları yayınlandı. İsveç, Norveç, Danimarka dilleri için konuşma kılavuzları, gramer kitapları ve cep sözlükleri hazırladı.

1961 yılında “Çağdaş İskandinav Şiiri Örnekleri” adıyla yayınladığı ve 35 şairin şiirleriyle kısa biyografilerine yer verdiği ön-antoloji, bu alanda ilk defa bir bütün halinde ve doğrudan doğruya ana metinlerden yapılmış çevirilerle okuyucuya sunulmuş çalışmadır. (Bu alanda daha sonra yayınlanmış çalışmaları araştırdım ve 2014’te Yitik Ülke Yayınevi’nden çıkan, şair Özkan Mert’in hazırladığı “Gece Güneşi” adlı antolojiden başkasına rastlayamadım.)

Girişte bahsettiğim gibi, bir sahafta rastlayıp benimle eve gelmeye razı ettiğim ve kapağının fotoğrafı bu yazının resimleri arasında bulunan sözkonusu ince kitap, sondan bir önceki sayfada belitildiği üzere, İstanbul’da Sıralar Matbaası’nda basılmış; herhangi bir yerinde herhangi bir kitabevi/yayınevi ismi bulunmadığından çakozladığım kadarıyla, yazarının kişisel çabası ve olanakları sâyesinde yayınlanabilmiştir. Dağıtım adresi olarak Sirkeci-Merkez Han’da 28 numara gösterilmektedir.

Kitabın iç kapağının üst kısmında elyazısıyla “Mahir kardeşe dostlukla” ifâdesi, altında tahminime göre yazarın imzâsı ve “1967 Haz.” tarihi bulunmaktadır.

Karatay hakkında giriştiğim sığ araştırma sonucunda, size bu yazıda anlattıklarım haricinde pek bir bilgiye ulaşamamakla birlikte, herhangi bir kaynakta ölümüne dair bir ifadeye de rastlamadığımdan dolayı, yazarın hayatta olduğuna inanma durağında inmekle yetinmeyi, kendisine dair tasavvuruma yakıştırmaktayım. Bu ruh hâliyle de, 1967 Haziranı’nda kitabın adına imzalandığı ‘Mahir kardeş’in hangi Mahir kardeş olduğunu hayalgücünüze havâle ediyorum.

atâ.karatayKitabın yazarına ait önsözden önceki sayfada basılı ithafta,
“KUZEYİN GÜLER YÜZLÜ
BARIŞ SEVER İNSANLARINA”
denmektedir.

Hâlen 88 yaşını sürdüğünü düşündüğüm, hakkındaki kısıtlı bilgimle kendisine hayranlık beslediğim, insancıl, zârif, menzili geniş ve seyrek izi derin yazar/şair Atâ Karatay’a dair dileğim; sağlığının yerinde olmasının yanı sıra, bugün İsveç’in dünyanın en büyük on silah üreticisi ve satıcısı arasında bulunduğunu, Suudi Arabistan’da silah fabrikası kurduğunu, ABD’nin büyük müşterisi olduğu Norveç yapımı silah ve savaş malzemelerinin İsrail ordusu tarafından kullanıldığını filan bilmiyor olmasıdır.

 

*** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** ***

*:  Her iki kutup dairesinde, yerkürenin manyetik alanına giren güneş fırtınalarının meydana getirdiği fenomenal renk-gökyüzü dalgalanmalarından kuzeydekiler aurora borealis, güneydekiler aurora australis diye bilinir. Aurora, antik Roma’da şafak tanrıçasıdır. Boreas da Yunanca kuzey rüzgârının adıdır (poyraz). Aurora borealis dilimizde “kuzey ışıkları” diye karşılık bulur.

Bu dipnotun ucunda sallandığı ipi tutan başlıktaki “ruhların dansı” ifadesi ise, eski zamanda Kanada yerlilerinden Kri (Cree) halkının kuzeyin gizemli ışıkları için yaptıkları tanımlamadır.

 

*** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** ***

2016²haziran, emektar-gümüşsuyu-taksim

Foto: Chad Blakley, 21 Şubat 2014, İsveç Dağları

BİRİNCİ BÖLÜM

Niyetim, sahafın birinden üç-beş yıl önce aldığım, başucuma yakın tutup zaman zarfında birkaç kez içinden geçtiğim ince ciltli antolojiden, bende kalıcı olan dört şiiri ve şâirlerini size ulaştırmak.

antoloji1Kitapta şâirlerin yaşamöykülerine çok kısa yer verilmiş. Ben herkesin ulaşabileceği kaynaklardan biraz daha bilgi topladım.

Ekran ortamında uzunluğuyla baymasın diye iki bölüm hâlinde yayınlayacağım. Bu ilkinde, iki Norveçli âbi var. İkincide ise iki İsveçli ve derlemeyi yapan -kendisi de bir şâir olan- Atâ Karatay. Hadi rastgele.

 

RUDOLF NILSEN

1901’de Norveç’te bugün Oslo denilen Kristiania’da doğdu.

İşçi sınıfının bir evlâdı olarak, Norveç İşçi Partisi’nin gençlik yapılanması olan sol kanat devrimci hareketine katıldı. 1921’de, ülkeye yasadışı devrimci neşriyat soktuğu iddiasıyla tutuklandı, dava sonucunda suçsuz bulunarak serbest bırakıldı.

1923’te İşçi Partisi ideolojik hizipleşme nedeniyle bölününce, Norveç Komünist Partisi’ne katıldı. 1924’te Ella Hval ile evlendi.

Hayatını gazetecilikle kazandı. Şiir ve düzyazılarında sosyal problemleri, 20. yüzyıl insanının gelişen endüstri içersindeki durumunu baş konu olarak ele aldı. Şiirlerinin çoğu politik, bazıları romantiktir. (Şansa bakın ki elimizde ikisi birden olan bir şiiri var;)

Nilsen 1929’da Paris’te yakalandığı tüberküloza yenilerek genç yaşta hayattan ayrıldı. 1925, 1926 ve 1929’da yayınlanan üç kitabı, 1935’te ‘bütün şiirleri’ olarak tek ciltte toplandı. Çocukluğunun geçtiği semtte bir meydana adı verildi (1952) ve bronz heykeli dikildi (1954).

rudolf.nilsenSANA
(rivalen)

Paydos düdüğü çaldı nihâyet
Saat yine beşi oldu akşamın
İşçiler dağılıyorlar fabrikadan
Sen de aralarındasın

“Ne güzel baskın bu!” diye koşarak
Sevinçle uzattın ellerini bana
Gülümsemenin öte yanında bitkinlik
Gölgeler çevrelemiş gözlerini ama

Ellerini avuçlarımla sarıyorum
Dokunuyorum onlardaki yorgunluğa, yaralara
Makinelerden doğru geliyorsun, biliyorum
Zâlim öpüşlerinin izi her yanında damga damga

Rudolf Nilsen
(Çeviren: Atâ Karatay)

 

*** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** ***

 

NORDAHL GRIEG

Norveçli şair, romancı, oyun yazarı, gazeteci ve politik eylemcidir.

1902’de Bergen’de doğdu. 1920’de koleji bitirip gemici olarak güney denizlerini dolaştı. 1922’de ilk şiir kitabı, iki yıl sonra ikincisi yayınlandı. Denizlerdeki tecrübelerinden süzdüğü bu kitapların ikincisi, gemicilerin sert çalışma ve yaşam koşullarını ortaya serdiği için tartışma yarattı. Grieg aynı yıl Oslo’daki üniversiteden mezun oldu ve bir yıl İngiltere’deki Wadham Koleji’nde burslu olarak edebiyat ve tarih eğitimi gördü.

1927’de gazeteci olarak Çin’de bulundu, Kuomintang (Çin Ulusal Partisi) ile komünistler arasındaki iç savaşa en yakın biçimde tanık oldu. Bu dönemde iki tiyatro oyunu yazdı. 1929’da yayınlanan üçüncü şiir kitabı Norveç Kalbimizde ile, ülkesine olan aşkını, halkının fakirlik ve sefâletinden duyduğu üzüntüyü dile getirdi. Bu hisler ve düşüncelerle Norveç Komünist Partisi’ne katıldı. 1933’te Sovyetler Birliği’ne giderek iki yıl kaldı. Sosyalizm, Sovyet sahnesi ve sineması üzerine çalıştı. Ülkesine döndüğünde, Sovyetler Birliği’nin Dostları örgütünün başına geçti. Roman ve tiyatro oyunları yazmaya devam ederek, gerek bunlarda, gerekse 1936’da çıkardığı dergide Stalin’in politikalarını ve Moskova Duruşmalar’nı savundu, Troçki ve yandaşlarını eleştirdi. Sonraki roman ve tiyatro oyunlarında Paris Komünü’nü, 1937’de gazeteci olarak gittiği İspanya İç Savaşı’nı ve benzer konuları ele aldı.

nordahl.griegİkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyetler Birliği ile Molotov-Ribbentrop Paktı’nı imzalayan Almanya’nın Norveç’i işgal etmesi, Grieg’in politik fikirlerinde önemli bir kırılma yarattı. İşgalci nazilere karşı vatansever direniş hareketinde yer alan Grieg, kaderin bir cilvesi olarak 1940’da, Norveç kraliyet ailesini ve ulusal altın rezervini taşıyan gemiyle İngiltere’ye geçti. Savaş boyunca, nazilere karşı ittifakın parçası olan gönüllü Norveç birliklerinde etkin görevler aldı; Britanya, İzlanda, bazı Atlantik adaları ve işgal altındaki Avrupa’da operasyonlara katıldı. Son eserlerini bu zorlu dönemde, nazilere ve faşizme karşı savaşan vatansever insanlar için kaleme aldı. (Şu hayata bakın be!)

Grieg, 1943’te Berlin üzerinde düşürülen Avustralya Hava Kuvvetleri uçağındaki yedi silah arkadaşıyla birlikte, eserlerinde yaşattığı kahramanlar arasına bizzat karıştı. Savaşta yazdığı şiirler, 1945’te yayınlanan “Özgürlük” adlı kitapta toplandı. 1957’de Bergen’de heykeli dikildi. 1990’da hatırasına yazılan müzikal, ikinci kitabının adına göndermeyle, “Nordahl Grieg Kalbimizde” adıyla sahnelendi. 2003’te Berlin yakınlarında öldüğü yere anıt taşı dikildi. 2010’da Bergen’de adına lise açıldı. Arkadaşı İngiliz romancı Graham Greene, 1980’de yayınlanan “Kaçmanın Yolları” adlı biyografik kitapta Grieg’i anlattı.

VEDÂ
(Farvel)

Tren kalktığında bembeyazdı yüzün
Son bakışımızdı o an birbirimize
Bir ömür görüşmiyecektik, biliyorduk
Bunu açık açık ikimiz de

“O akşam ölüler gibiydik ayrılırken”
Diyen karşılıklı mektuplar aldık
Ama bütün bu sözlere rağmen
Hayatta kaldık

Derin yaralar iyileşir tekrar
Ve kalpler uyur
Her acı, her acı diner zamanla
Unutulur!

Nordahl Grieg
(Çeviren: Atâ Karatay)

 

*** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** ***

İKİNCİ BÖLÜMDE: Gustav Sandgren, Harry Martinson ve Atâ Karatay.

*** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** ***

 

*:  Her iki kutup dairesinde, yerkürenin manyetik alanına giren güneş fırtınalarının meydana getirdiği fenomenal renk-gökyüzü dalgalanmalarından kuzeydekiler aurora borealis, güneydekiler aurora australis diye bilinir. Aurora, antik Roma’da şafak tanrıçasıdır. Boreas da Yunanca kuzey rüzgârının adıdır (poyraz). Aurora borealis dilimizde “kuzey ışıkları” diye karşılık bulur.

Bu dipnotun ucunda sallandığı ipi tutan başlıktaki “ruhların dansı” ifadesi ise, eski zamanda Kanada yerlilerinden Kri (Cree) halkının kuzeyin gizemli ışıkları için yaptıkları tanımlamadır.

” … Türkiye’de statükoyu koru! Niçin? İçine, dağılmadan önce bir at leşi konmuş çürük bir şeyi, o çürümüşlük derecesiyle korumaya da çalışabilirdiniz. Türkiye çürümeye devam ediyor, şimdiki ‘güç dengesi’ düzeni ve statükonun korunması sürüp gittikçe, çürümeye devam edecek; çürümüş her maddenin çevresine biraz hidrokarbon ve hoş kokulu bazı gazlar salması gibi, Türkiye de, kongrelere, protokollere, ültimatomlara karşın, kendi payına düşen diplomatik güçlükleri ve uluslararası kavgaları yaratmaya devam edecek. … “
— Karl Marx ve Friedrich Engels’in Kırım Savaşı ekseninde 1853-1856 yılları arasında yazdıkları yazılardan, Eleanor Marx Aveling ve Edward Aveling tarafından derlenerek 1897’de yayınlanan ‘The Eastern Question/Doğu Sorunu’ adlı yapıtın, Engels’in 22 Mart 1853’te kaleme aldığı ‘Türkiye (parça)’ adlı ilk makalesinden alıntı. (İngilizce aslından çeviren: Yurdakul Fincancı – SOL Yayınları)

 

— ters yön yukarı —

göz göre göre bir savaşa devrilen
her toplumsal sürecin sonu gibi
dâvâ ‘haklar’ meselesinde düğümlenir
dâvâ sınıflararasıdır ve bir klasik olarak
ortalığı yine din bulandırmaktadır
kafaları düşman edip tokuşturarak
paracılar kardeşliği dolandırmaktadır
safları ayrı ayrı bölüp karıştırarak

pabucumuz tamdır diye geldik oyuna
değerleri önyargıyla sıvadık
varsayımla çürüttük kavramları
irâdeyi kör inanca okuttuk
unutmaya razı gelen ders almadı
konuşmanın şehveti laf dinlemedi
asgarî düzeyi de böyle böyle kaybettik

te-ve’de bir kanalda anasının karnında
kurşunlanıp ölen bebek canlı yayında
sonrakinde taksitle pırlanta pazarlanıyor
al sana eşzaman! bu ne biçim kurgu?

şu gözü kanlıların pek cesur silahları
dürüst mayınları, mert bombaları var
resmî açıklama iki cümle üçkağıt:
    “bölücü örgüte büyük darbe!
    isyancı teröristler safdışı…”
resmî olmayan açıklama şöyle:
    “beyaz bayraklı dede tarandı,
    altı aylık bebek ağır yaralı…”

kapatıp çıktım emektar’dan meydana
eskiden suyu taksim ettikleri yerde
göz korkutup insan dağıtıyorlar
alışveriş şart, işine bakmayan hain
gündüz vakti arapça bir karanlık
çoktandır kadıköy’e göçmüş istanbul

belinde şişlik, elinde telsiz, aynası yok
bozuk ağzında çarpılmış bir babadil
anası yaşında çiçekçi kadına bağırıyor
zimmetine güveniyor çakan ışıklarda
kırmızı tehdit, mavi haraç
elbet kaldırıma parketmiş resmî araç
bir anlığına yunanca düşünüyorum
geçerken kapıkoluna tükürüyorum

nereye gidiyorum ben? tünel’e…
“kodesteki gazetecileri salın ulen!”
diye bağrışarak toplu yürüyeceğiz
haftasonu kalabalığı fırsat verirse
lağımlaranası’nda diyalektik çabası

galatasaray meydan’da kısa bir mola
iki toma arası beş-on cumartesi annesi
her bağdaşta bir resim, bir gönül yarası
kimi sevgili, kimi kardeş, kimi evlât
kiminin fâili meçhul, kiminin âkıbeti
az ötede iki çevik kuvvet otobüsü
yanında dikilmiş sıra sıra klonlar
miğfer kapatıp kalkan kuşanıyorlar
kamu düzenini bozan anma gazlanır

16.03.red.jnsteşzamanı siktiret, aynı anda doğuda
ırklı ordumuz mezarlık bombalıyor
ölüleri iyice öldürecekler anlaşılan
polisi sorarsan, cenâze evi basıyor
kaçan ağıta ateş açıldı, tâziye kıskıvrak
yasadışı yas etkisiz hale getirildi

bizim devlet bokunu halka yedirir
sonra kıçını milletine yalatır
diyet diye sol kolunu kesmiştir
bizim devlet hiç olmadı, anladık

güvenlik, sağlık, bolluk, iktidar
ne kadar da genetik fırsatlar
sığınakta dijital bir özgürlük
buruk bir gülüşle çökünce köprü
dağılır manzara, gelecek yanar

üşüşmek, tıkınmak, sıvışmak
ne kadar da sinekçe bir kurtuluş
nerden baksan şüpheli bir varoluş
doğu sorunu’nda sınır boyunda
çürümüş bir at leşinde yaşamak


batuğ evcimen, nisan 2016
resim: janset evcimen, 2016

jnst.kvrmlrdevlet derindir, dibinden tırlar geçer
tırlar kimyasal sırlar taşır
devlet yüzsüz ve duygusuzdur
silahlıdır, erkektir, suç işler, leş kokar
fiziksel sırları da vardır
onları hapiste saklar
çocukturlar
ama küçük sayılmazlar
tecavüz, dayak, işkence
pedagoji yerine pedofili
sakın başkalarına bahsetmeyin
mahremiyeti ifşa’dan yatarsınız

gizli bilgi, gizli örgüt, gizli operasyon
var mı yok mu belli değil, mit
çete, kumpas, darbe
şantaj, rüşvet, tehdit
görevi kötüye kullanma
kara para aklama…
böğk! ağzıma geldi midem
biraz hukuk içsem geçer mi?

terörle mücadele, yasa dışı dinleme
şafak baskını, usulsüz gözaltı
kapalı duruşma, dijital delil
özel yetkili mahkeme, gizli tanık
horlayan yargıç, masum sanık
anayasal hakların ihlali…
bu şartlarda soruşturmanın gizliliği
masumiyet karinesinin amınakor
ne diyorsun pornocu medya?
yap ortaya bir dezenformasyon
otosansürü bol olsun
canlı yayında, niteliksiz çoğunluğa karşı
eleştiriden yoksun estetik hassasiyet

nerde kalmıştık: ulusal güvenlik
milli istihbarat, özel harekat
el kaide, el nusra, el muhaberat
si-ay-ey, mossad, ka-ge-be
pe-ka-ka, en-es-ey, ye-ter-be!
yasadışı silah ticareti
uluslararası teröre yataklık
kürdistan petrolü, hizbullah
müslüman kardeşler, hamas
ortadoğu’nun ortasına düşmüşüz
yoksa zaten hep orda mıydık?
incirliğin karşısı lazkiye…

jnst.kvrmlr2ortadoğu adamda kafa bırakmaz
halep yıkıldı sıra beyrut’ta
ortadoğunun anahtarı şam’mış
anladık tamam da, delik neresi?
delik tapınakta, sandık kayıp
sandık yoksa tanrı da yok
seçim sandığı kutsal mıdır?
pek sanmıyorum, çünkü zaten
kadeş savaşı hiç bitmedi

ben de şimdi ağzım köpürmeden
sesim çatlayıp gözüm pörtlemeden
buradan devlete sesleniyorum:
yasa yaparken sakın unutma;
kanun  adaleti temsil etmezse
adalet kanunun önüne geçer

batuğ ş. evcimenocak 2014
fotoğraflar: janset evcimen