Can Gürola

30 Ağustos vesilesiyle hatırlatalım gene. Devlet erkanı gene ezberden bir gösteri yapacaktır. 100 tane NATO üssü ve ofisinin bulunduğu ülkede emperyalizme karşı destan yazıldığı filan anlatılacak içi boşaltılmış bir siyasi propaganda olarak. Türklük ve İslam vurguları öne çıkacaktır gene bu savaşın bir enternasyonalizm destanı olduğu unutularak.

Tarihi anlatırken yapılan yanlışlardan biri meseleye en başta analitik yaklaşmamaktır. Kurtuluş Savaşı’nın karanlık yüzünü yani Topal Osmanları unutmuyoruz. Bu savaşın emperyalizmin istediği biçimde bir ulus çatışmasına yol aldığını, Anadolu’nun halkını birbirine Türk ve Rum diye düşman ettiğini unutmuyoruz. Bunların hepsinden ders çıkarmaya ve herkese anlatmaya çalışıyoruz. Peki tarihin bir başka ve gerçek yüzünü anlatmaya çalışmak? Bunun farkındalığına sahip herkes bunu yapmalı, çünkü bu savaşın içeriği doğru anlatılırsa milliyetçiliğe ve şovenizmin her türlüsüne karşı gerçeklerin gücü son derece etkili olacaktır.

Buyuk-Taarruz

Bu toprakların işgalden kurtulmasını sağlayan üç kesim var. Birincisi Kartallı Kazımlar Nâzım Hikmet’in Kuvay-ı Milliye destanında geçen. Basit adamlar, savaştan önce işçiler, savaştan sonra gene işçi olacaklar. Üç büyük savaş görmüşler, açlık sefaleti çekmişler ama gene cepheye katılmışlar. Bu savaşı kazanan onlar, direnen onlar. Kuvay-ı Milliye komutanı Hikmet Kıvılcımlı, grevlere destek olan Kara Fatma, direnişe katılmak için Bakü’den gelen Mustafa Suphi gibi komünistler. Savaşlar büyük generallerin dehalarıyla değil, basit adamların canını dişine takmasıyla kazanılır. Tarih yazımı büyük adamın değil, ortalama adamın tarihini yazacak ileride, tıpkı Nâzım Hikmet’in destanında olduğu gibi…

İkinci kesim ise devrimci Yunan halkı ve İngilizlerin, Fransızların sömürge askerleri. Onların savaş karşıtı gösterileri olmasa, savaş karşıtı bildiri dağıtırken kurşuna dizilen askerler olmasa, Yunanistan’ın moral gücü savaşı kazanmasını sağlayabilirdi, İngiltere’nin sömürgelerinden asker getirmesi kolaylaşabilirdi, işgaller devam edebilirdi. Onlar işçilerin kardeşliği için direndiler. Türkiye’nin direnişi Hint ulusal bağımsızlık mücadelesini hareketlendirirken, sömürgelerinden asker isteğine cevap alamayan Britanya’nın 1926’da sömürgelerinin bağımsızlığına giden yolu kabul etmek zorunda kalacağı mesela, bir başka gerçeklik.

Üçüncü kesim ise Sovyetler Birliği. Sovyetler silah, diplomatik destek vermese bu savaş kazanılamazdı. Kurtuluş Savaşı’nda atılan her iki mermiden biri Sovyetler’den geldi. Türkiye en yalnız anında Sovyetler’in desteğiyle ayakta durdu.

Bu ülke varlığını sosyalistlere ve devrimcilere borçludur. Bunu reddetmeye kalkmak beyhude bir çabadır. Bu ülkenin temellerine orak çekiç kazınmıştır. 30 Ağustos’u kazanan basit adama saygıyla…

Sol üstteki resim: Büyük Taarruz öncesi birlikleri selamlayan Sovyetler’in tesmilcisi (Askeri Ateşe olduğu tahmin ediliyor) ve Genelkurmay heyeti.

Baştaki büyük resim: Kurtuluş Savaşı’nın panorama tablolarını çizen Sovyet ressam Sergey Prisekin’in bir çalışmasından parça. Resimde cephe gerisi tasvirine ve basit adamın ön plana çıkmasına dikkat!

Fethullahçı hücrelerin kalkıştığı ve başarısızlığa uğrayan darbe girişiminden sonra ortaya çıkan iklim insanın insanlığın potansiyeline yönelik duyduğu güveni sarsacak bazı emareler taşıyor.

Seneler boyunca Fethullahçılık mikrobuyla yılmadan uğraşmamıza rağmen RED olarak, darbenin yenilgiye uğradığına, gündemin şu anda AKP eliyle yürütülmekte olan gericilik olduğuna dikkat çekmemiz belli ki çoğu kişiyi rahatsız etmeye devam ediyor.

Rahatsızlığın sebebi belli: Meclisteki burjuva partileri tarafından oluşturulan AKP politikalarına iltihak manasına gelen mutabakatın, sanatçıların gericiliğe dikkat çekmeden imzaladığı darbe karşıtı bildirilerin, hepsinin temelde AKP’ye teslimiyet içeriyor olması. Bunun kanıtı ise ‘Birlik olma zamanı’ diyerek ellerinden geleni ardlarına koymamaları.

Bu korku ikliminin nasıl yaygınlaştığını anlamamıza dair fırsattır ve geleceği inşa ederken nelere dikkat etmemiz gerektiğine dair iyi bir uyarı mekanizması sağlamaktadır.

CHP ve HDP: Bitkisel Hayatta Mücadele

‘Yüce’ burjuva meclisin Fethullahçı hücreler tarafından saldırıya uğradığı gün, kendi siyasal yaşamlarını korumak adına AKP’nin demokrasi şölenine kerhen destek veren her iki parti, sonradan sokaklarda, devlette ve diğer yerlerde atağa kalkmış gericiliği gördüklerinde biraz şaşırdılar.

Bu şaşkınlık emaresini örneğin HDP komik bir biçimde Öcalan sizi uyarmıştı diye atlatmaya çalıştı. İmralı Notları isimli kitabı okuyan herkesin görebileceği gibi ya da Öcalan’ın külliyatına hakim olan herkesin fark edebileceği gibi Öcalan’ın bir siyasi lider olarak egosu birbiriyle çelişen, mantıksız 10 farklı şeyi sıralayıp sonra da ben demiştim demek üzerine kuruludur. Zaten İmralı Notları’nda acı biçimde ortaya çıktığı üzere HDP’nin o herkese solculuk dersi veren ‘solcu’ vekillerinin terminolojik olarak AKP safına geçtiği müzakere sürecinde, aynı şekilde ortak bir hükümet gibi hareket ettikleri görülmüştü. Öyleyse HDP niye Öcalan’ı hatırlatma gereği duydu dokunulmazlık şantajı son sürat AKP’nin elinde bir koz iken?

AKP’nin sık sık Öcalan’ın ne kadar çözüme yakın bir insan olduğuna atıfta bulunarak Kandil’i ve HDP’yi suçlaması hatırlarına geldi herhalde! HDP ne yapmaya çalışıyor sahi? Acaba fırsat bu fırsat, hendek savaşı hazır yenilmiş gözüküyor iken, yeniden müzakerelere geçmeyi mi tasarlıyorlar? Başkan yaptırmayacağız sloganı rafa mı kaldırılıyor? Görünen köy kılavuz istemiyor, savaşın başladığı dakikadan itibaren büyük oranda işlevsiz kalmış olan HDP, AKP’nin suyuna giderek bir çözüm arıyor gibi duruyor.

CHP’nin durumu ise daha kötü.  Burjuva demokratik, parlamenter sistemin AKP eliyle son sürat kaldırıldığı ve başkanlığa geçişin tartışıldığı bir ortamda, CHP AKP’nin OHAL’i kullanmasına nihayet karşı çıkabilmeye başladı, nihayet sokakta sürmekte olan gericiliğin biraz farkına vardı. Tarihin ironisi, burjuva meclisi korumak için dört parti darbeye deklarasyon açıkladı, OHAL uygulamasıyla ise burjuva meclis kendi varlığını ortadan kaldırdı. Sorun ortada duruyor ama: AKP eliyle yürütülen gericilik ne olacak? Hala seçimlere endeksli bir siyasetle mi durdurulacak? Fiilen ve yasal olarak ortadan kaldırılmış burjuva demokratik alanın içine sıkışarak mı? Ne ile? Kürt Hareketi bugün meclisten kovulsa farklı araçlarla siyaset yürütebilecek iken, kitlesi gericiliğin hedefi olan CHP ne yapacak böyle bir durumda?

CHP ve HDP’nin çizdiği siyasi planın bitkisel hayata eşit olduğunu anlamak için çok geç değil.

Tasfiyenin Eşiğinde Bir Parti: Vatan Partisi                         

Vatan Partisi Doğu Perinçek’in son buluşu olarak tedavüle girmişti biliyorsunuz. Parti burjuva siyasetinin merkezci eğilimleri milliyetçi sağa yakın bir pozisyonda tutarak ifade eden yeni bir girişimdi. Parti temellerini Kemalizmden aldığını iddia eden, ancien regime (eski rejim) olarak tarif edebileceğimiz bürokratların bir toplaşma noktasıydı. İntikam arayışları 17-25 Aralık günlerinde bir karşılık bulmaya başlamıştı. Önce AKP Ergenekon ve Balyoz’u tedavülden kaldırarak bu kadroları dışarı bıraktı, sonra AKP Kürt Hareketiyle oluşturduğu koalisyonu kenara atınca bir anda ortaya başka bir doğal koalisyon ortaya çıktı, Vatan Partisi hemen bu yeni duruma adapte oldu.

Vatan Partisi Fethullahçıların temizlenmesini sonuna kadar destekliyor fakat bunu yaparken öyle komik hallere düşüyor ki, insanın yüzü kızarıyor onlara baktıkça. En başta Kemalizmi savunduğunu iddia eden bir parti olarak Vatan Partisi özcülük olarak tanımlayabileceğimiz şeye denk düşüyor: Sokaklardaki kitlelerin Amerikancı darbeyi durdurduğunu söylüyor ve bunu olumlu buluyor. Gariptir, o kitlelerin İsrail’le anlaşan, NATO’nun Arap coğrafyasına yönelik müdahalelerine karşı durmayan bir liderle hiçbir problemi yok. Emperyalizme karşı duran ama emperyalizme karşı durduğunun hiç farkında olmayan kitleler, kitlelerimiz.

Hadi bunu bir kenara bırakalım, Fethullahçılığın yanında nakşibenliğin kollarıyla senelerce karşı çıkan bir yapıydı Aydınlıkçılar. Sokaklarda normalleşmekte olan gericiliğin Kemalizmin altına dinamit koyduğunu göremiyorlar mı? Nakşibendilerin zamanı gelince Mustafa Kemal posterlerini indireceklerini anlamıyorlar mı?

Bir şeyden emin olabiliriz, Vatan Partisi yeni bir Yetmez Ama Evet vakasını oluşturuyor uzun süredir AKP’ye verdiği destekle. AKP’nin klasik taktiğidir, işe yaramayınca bir köşeye atar. Bunu liberallere yaptı. Sırada ise Vatan Partisi var. Fethullahçılarla işi bitince ve Kürt sorununda belli bir dengeye ulaşınca Vatan Partisi ve ona bağlı unsurları ilk elden tasfiye edecek, bunu görmek için kahin olmaya gerek yok. Sosyalist olduğunu, sosyalizmin bu işbirlikçilik olduğunu düşünen ama apaçık bir sağ liderle yan yana duran TGB’li gençler bunun farkına varabilecek mi? Zaman gösterecek.

Liberaller: Bizi Dövmeyin, Teslim Oluyoruz

Darbeden hemen sonra yazılan yazıları incelemeye başlamak ilginç bir deneyimdi. Örneğin Hasan Cemal’i ele alalım. Son cemaat-AKP kapışmasında cemaatin tarafında kaldı. Zaman gazetesine AKP operasyon çekerken orada bulundu. Darbeden sonra bir baktık ki darbe karşıtı olmuş, komik. Senelerce yanında durduğu cemaatin düzenlediği darbeye mi karşı duruyor?

Örneğin Birikim Dergisi ve çevresini ele alalım. Senelerce övdükleri cemaatin, Abant toplantılarına katıldıkları cemaatin ne kadar demokrat olduğundan dem vuranlar şimdi ne yapıyor? Türkiye otoriterleşiyormuş onlara göre, yapma ya!

Ahmet Altan’ı ve Taraf’ın cemaat tarafında kalanlarını hiç saymıyorum bile. Onlar zaten apaçık bir biçimde rezil oldu.

Peki Ufuk Uras, Roni Margulies DSİP? Bu diyeceklerim bu başlıktaki diğerleriyle içinde geçerli olmakla beraber, senelerce Ergenekoncu dediklerinizin bu darbeyi durdurması ve beraber kampanya yaptıklarınızın darbeci çıkmasına ne diyeceksiniz? Sizde hiç utanma yok mu? Roni Margulies’in hele sokaklarda kendisini ‘Yahudi’ diye öldürecek olanlara beslediği sevgiye ne demeli? Onları demokrat yapması?

Hepsi ama hepsi şu an Fethullahçı diye damgalanmamak için ellerinden geleni yapıyorlar ve AKP’nin demokrasiyi koruduğuna dair yeminler ediyorlar. OHAL’i eleştirir gibi gözükmelerine bakmayın, şu an canlarının derdindeler.

Salt darbe karşıtlığı ve gericiliğe dikkat çekmeyen bir itirazla AKP’nin yanındalar esasında tümüyle, teslim olarak. Senelerce bir o tarafa, bir bu tarafa payanda olanların sayıklamaları, siyasi meftaların her halükarda teslim olması.

Bir Yol Daha Var

OHAL’in işçi sınıfına ve Gezi’den beri külleri sönmeyen toplumsal muhalefete karşı kullanılabileceği ilk günden beri söylediğimiz bir şeydi. Dün Avcılar Belediyesindeki işçilerin grev çadırına OHAL gerekçesiyle saldırı yapıldı. Mehmet Şimşek ise OHAL’in piyasaya zarar vermeyeceğini söylemesiyle sermaye dostu bir sıkıyönetim tanımlaması bizi şaşırtmadı. Bu vasıtayla kıdem tazminatına ve 657 sayılı memurlar kanununa yönelik saldırılarını hızlandıracağını biliyoruz AKP’nin. OHAL en çok işçi sınıfını vuracak.

Teslim olmamak için bir yol daha var. Hala bu ülkede fethullahçıların ve AKP’nin kardeş olduğunu, sermaye sınıfının ve emperyalizmin sömürüyü korumak için gericiliği kolladığını, Tayyip Erdoğan’ın oluşturmaya çalıştığı dikta rejiminin sermaye sınıfıyla ilgili olduğunu ve alternatifinin Gezi’nin ruhunda, sosyalizmin bağrında yattığını söyleyenler var.

O alternatife kulak tıkayanlara ise tek bir şey hatırlatmalı: YukarIdakilerle beraber teslim olun o zaman, biz gericiliğe, diktatörlüğe teslim olmayacağız.

Darbe girişiminin sonlanmasıyla beraber belli başlıklarda netleşme izlemeye başladık. Fakat önce ne olduğunu kısaca bir gözden geçirmek elzem.

Senelerce ortaklık edip, Avrasyacı olarak görülen ve emperyalizmin hoşuna gitmeyen işler yapan Ulusalcı kliği beraber temizleyen ortaklar 17-25 Aralık 2013’te birbirine düşmüştü. Uzun süre boyunca Fethullahçıların bürokrasiye yerleşmesini ve Kemalistlere karşı hamlelerini destekleyen AKP emperyalizmin desteğiyle iktidardan düşürülmeye çalışılmış, eski iktidar ortağı tarafından ihanete uğramıştı.

Son darbede ise aynı şeyi izledik, ordunun içinde yuvalanan Fethullahçı olduğundan çoğunlukla emin olduğumuz hücreler ayaklandı ve iktidarı ele geçirmeye çalıştı. Darbe sürerken ordunun büyük bölümü tarafsız kaldı. Tarafsızlığın sebebi olarak Ergenekon ve Balyoz davalarının AKP-Ulusalcılar anlaşmasıyla düşürülmesi sonucu Kürtlere yönelik savaşta kurulan ortaklık olduğunu görebiliriz. TSK’nın çoğu üst düzey generali darbecilerin cemaatçi olduğunu biliyordu, bu yüzden katılmadılar. Saatler boyunca devam eden darbe sırasında Tayyip Erdoğan’a eşlik edebilecek bir ordu fraksiyonu fethullahçı hücrelere karşı ortaya çıkamadı buna rağmen. Bunun temel sebebinin bilgi eksikliği veya durumun kontrol altına alınma güçlüğü olduğu düşünülebilir.

DARBE HANGİ NOKTADA YENİLDİ?

Darbeyi sona erdirmek için AKP’nin ortaya koyduğu alternatif ise çok daha farklıydı, öncelikle polis gücüne başvurmaya çalıştılar. Polisin siyasi hafızasında darbeye karşı direniş geleneği mevcut olmadığından durum ilk başta büyük oranda belirsiz kaldı. Alınan bilgilere göre polis şeflerinin çoğu darbecilere ilk başta itaat etti. Tayyip Erdoğan’ın halka yaptığı çağrıyla AKP militanlarının sokaklara dökülmesi durumu iktidardaki dengeye getirdi, aynı şekilde darbe sürerken tarafsız kalan ordu birimlerinin verdiği fırsatla AKP büyük bir avantaj kazandı. Darbecilerin meclisi ve pek çok kamu binasını bombalaması, tanklarla insanları ezmesi, tv kanallarına zorbalıkla girmeye çalışması durumu kendi aleyhlerine çevirdi büyük oranda. Bürünmeye çalıştıkları kurtarıcı rolü fazlasıyla sırıttı ve zorba olarak milyonların gözünde yer aldılar. AKP’ye kazandıran yegane şey işte bu oldu, ne sermaye sınıfının medyasıyla AKP’nin yanında durması, ne ulusalcıların fethullahçı kalkışmaya karşı tarafsızlığı veya karşıtlığı ne de sayıları gayet az olan AKP militanlarının cesareti; Darbeciler otoritelerinin tanınmadığı ölçüde karşı tarafı ezmeye çalışırken kaybettiler güç savaşını.

EMPERYALİZM VE SERMAYE SINIFI NE YAPTI?

Darbe başarısızlığa uğrarken göze çarpan esas noktalardan biri ABD’nin darbedeki rolü oldu. John Kerry’nin yaptığı açıklama ‘istikrarın sürmesi’ yönündeydi, yani AKP’nin iktidarda kalması yönünde herhangi bir destek vermedi. Darbeci kuvvetlerin çapının küçüklüğü ve saatler ilerledikçe ortaya çıkan başarısızlığı ABD’yi darbeyi kınamaya zorladı. Bu AKP’liler tarafından not edildi.

Sermaye sınıfının ise yekün halde AKP’den yana tavır alması oldukça dikkat çekiciydi. Darbeci kuvvetlerin güçsüzlüğü dolayımıyla bu şekilde gerçekleştiğini tahmin etmek mümkün.

AKP FIRSATI KARŞIDEVRİME ÇEVİRİYOR!

Darbeden sonraki iki gün boyunca ise AKP’liler Mısır örneğinden hareketle sokaklarda kalma çağrısını yineliyor. Gerici azgınlığı kullanarak yalnızca darbecileri değil, kendilerine karşı çıkan herkesi sindirmek için sokaklarda yer aldıkları oldukça açık.

Aynı şekilde yargı ve ordudaki büyük görevden almalar ve geniş çaplı tutuklamalar devleti ciddi bir krize sokmuş görünüyor. En başta işlemeyen bir yargı sistemi, orduda bozulmuş bir emir-komuta zinciri söz konusu.

AKP krizi fırsata çevirmek istedikçe karşısına daha büyük krizler çıkacağı ise görünüyor. Devlet aygıtının bölünmüşlüğü, yaygın ihbarcılık, görevden alma, şüphe, paranoya iyice ayyuka çıkmış durumda.

CHP ve HDP FELÇ OLDU!

CHP ve HDP ise iki burjuva partisi olarak hemen demokrasi oyununa katılmak için elinden geleni yaptı. Meclisin bombalanması ve darbecilik karşıtlığı adı altında AKP’nin fırsata çevirmeye çalıştığı krize kendi elleriyle su taşıdılar. Kılıçdaroğlu ve Demirtaş, ayrı ayrı açıklamalarla sokaklarda dönmekte olan gerici azgınlığa, kafa kesmeye, linçlere ‘demokrasi ve anayasal hak’ adını verdi.

Her iki partinin AKP diktatörlüğüne ve gericiliğine, sermaye sınıfının saldırılarına esastan itirazı olmadığının bir kere daha görülmesiyle birlikte, en basit siyasi hamleyi bile anlamaktan aciz oldukları bir kere daha görüldü.

AKP’NİN KRİZİ

Polis teşkilatı AKP’nin sokaklara sürdüğü kitleyi kontrol altına alma amacı yok, zaten bunu istemiyorlar fakat asayiş ortadan kalktıkça AKP’nin ülkeyi yönetemediği iyice ortaya çıkıyor. AKP er ya da geç geri adım atmak zorunda bu paranoya dalgasında.

En önemli konulardan biri ise AKP’nin sokaklara sürdüğü kitlenin azlığı. Tüm haberlere ve rakamlara bakıldığında Gezi’nin, Haziran isyanının 5’te 1’ini bile toplayamadığı görülüyor AKP’nin. Sokaklarda ancak darbe yenildikten sonra ortaya çıkan ve yine büyük olmayan bir kitle var. Darbe anlarında ise ancak çok sınırlı bir militan kitle sokağa çıkabildi, AKP sayesinde zenginleşenler, tarikatlar vs. Bu durum AKP’de ciddi moral bozukluğu yaratmıştır. En başta AKP’nin kendine güveni sarsılmıştır.

AKP uzun vadede kendi militan gücünü çoğaltmak isteyecektir. Bu yolda faşizan örgütlenmeleri çoğaltmak için elinden geleni yapacağı ve devlet-parti ayrımını daha çok ortadan kaldıracağını görebiliriz velakin AKP’nin kendi entelijansiyasını, bürokratını yetiştirmede yaşadığı zorluk son 14 seneye damgayı vurdu. AKP’yi her halükarda çok zor günler bekliyor.

Bir diğer nokta ise emperyalizmle yaşadığı kriz. Süleyman Soylu’nun darbenin arkasında ABD var demesine ABD Dışişleri öfkeyle karşılık verdi. AKP’nin Fethullah Gülen’i almak için böyle bir manevra yapmasının yanında, Reza Zarrab davasının halihazırda beklemesi bile AKP’yi oldukça zora sokuyor emperyalizm karşısında.

NE YAPMALI?

1- Darbe yenildiğine, AKP’nin darbeyi fırsata çevirmek için elinden geleni yapma çabası iyice ayyuka çıktığına göre sermaye sınıfı için var olan gericiliğe ve Tayyip’in kişisel diktatörlüğüne karşı mücadeleden geri durmamak!

2-AKP’nin yaşadığı güven bunalımı ve devlet krizi ortamında emekçi örgütlenmesini yaymak, çoğaltmak ve var olan karşı devrimci azgınlığa karşı savunma birimleri oluşturmak.

3-AKP’nin militan kitlesinin azlığına, devlet aygıtının güçsüzlüğüne dikkat çekerek güven tazelemek.

4-Tayyip Erdoğan’ın emperyalizm tarafından her fırsatta kurtulmaya çalışılan bir virüs olarak görüldüğünü hatırlamak, sokakta süren gericiliği onaylayan Amerikancı, burjuva muhalefete karşı durmak!

5-Çözümün darbeden değil, halkın kendi eliyle kuracağı emekçiler demokrasisinden geldiğini ısrarla vurgulamak!

Sadece bir nokta bile yeterli: 1500 askerin AKP’yi bu kadar sarstığı bir ortamda, halkın gerçek gücü örgütlü biçimde ortaya çıktığında AKP kaçacak delik arar.

Enseyi karartmayın, yılgınlık yok, mücadele var.

Türkiye’de AKP’nin iktidara gelişi uzun süredir derinlerde saklı pek çok şeyi tartışmamıza yol açtı. Geleneğin icadı olarak tanımladığımız şey, yani daha etkili yönetebilmek adına kendi tarihini yaratmak, tarihi yeniden kendi yararına yorumlayıp topluma kabul ettirmek bu döneme damgasını vurdu. Elbette ortaya yeni bir rejim uydururken kendi gerçekliğini yaratması lazımdı, Osmanlı, Cumhuriyet, Kemalizm gibi başlıklarda acayip teorilerle muhattap olduk senelerdir bu yüzden.

Bu vesileyle bizde Ermeni meselesi/tehciri/soykırımı(katliamın hukuki boyutunu sıfatlandırmak tali kalır) tartışılmaya başlandı. Tartışılma motivasyonları bilhassa önemliydi. En başta liberal tarih yazımının İttihatçı-Kemalist gelenek diye kodladığı siyasi akımın tarihsel suçları ortaya çıkarılıyordu onlara göre. Bu yüzleşme adı verilen süreç son derece tesadüfi! biçimde Türkiye’nin AB’ye girişi için canla başla çalışılan, ABD tarafından verilen ılımlı İslam misyonunun bölgesel ölçekte rol model olduğu yeni bir rejim inşasının hedeflendiği, TÜSİAD’ıyla, MÜSİAD’ıyla burjuvazinin bu projelere canla başla katkı koyduğu bir döneme denk geldi. AB, ABD elçilerinin, düşünce enstitülerinin bürokrasi içindeki yeni projelerle uyumsuz milliyetçi(İttihatçı-Kemalist liberalizme göre) direniş noktalarını yıkmak için aynı zamanda toplumsal algıyla uğraştıkları açıkça görülüyordu açıklamalarında. Bu en başta tarihle uğraşmayı gerektiriyordu. Algılar değişmeliydi. Ama sadece belli sınırlar içinde. Belli noktalarda.

Diğer yandan AKP öncesi ülkenin ‘ortak paydalarının’ devamı önemliydi karşılarındaki kanada göre. Yani Cumhuriyet’in, Kemalizmin hatta Osmanlı’nın belli dönemlerinin muazzam zamanlar olduğunu savunan, tarihimizin tertemiz, öyle olmasa bile haklı olduğuna inananlar vardı. Onlarda garip biçimde yine sadece belli sınırlarda bunu tartışmayı uygun buluyorlardı. Algılar sabit tutulmalıydı. Şanlı ecdadımız hikayesi yani.

İşte bu tarihi tartışmanın ortasında kaldık. Peki kısaca ne oldu da bu kadar olay oldu?

Özetlenemeyecek Bir Trajediye Özet

1-Ekonomik Koşullar

19. yüzyıla girerken Osmanlı İmparatorluğu dağılıyordu. Dağılmanın temel sebepleri lise tarih kitaplarında öğretildiği şekliyle ‘çağın dışında kalmak’ olarak görülebilirdi ama çağın ne olduğunu anlamak elzemdi.

Çağ, dünyada sermaye birikiminin inanılmaz boyutlara ulaşmaya başladığı, emperyalist düzeye gelen ülkelerin başka ülkelere sermaye ihracına giriştiği, modern sömürgelerin oluşturulduğu bir dönemdi. Ülkesini, imparatorluğunu iktisat, yönetim, askeri güç anlamda kapitalist gelişmenin gerisinde seyreden biçimde yönetenler bu dönemde doğrudan işgal edilmezlerse yarı sömürge haline geliyordu. Çin, İran ve Osmanlı İmparatorluğu bunun en büyük üç örneğiydi. Hatta Rus İmparatorluğu bile Fransız borsası tarafından yönetiliyordu Lenin’in deyimiyle.

Hepimizin bildiği gibi Osmanlı bu gelişmelerin dışında kaldı. Merkantilist biçimde sermaye biriktiren ticaret burjuvazisinin taşıdığı ekonomiler yükselirken yüzyıllar boyunca, Osmanlı ekonomisi bu ekonomileri besleyen bir model olarak geriledi hep. İlkel sayılabilecek tarıma ve ticari düzeyde seyreden hammade, imalat ürünü alışverişine dayanan bir ekonomi söz konusuydu ve tıpkı Rus imparatorluğu gibi yeni sınıfların ortaya çıkmasına, sanayileşmeye yarayacak tasarruf oranları söz konusu değildi ki imparatorluğu yönetenlerin umurunda bile değildi bu tip stratejiler uzun süre boyunca. 19. yüzyıla geldiğinde imparatorluk küçük boyutta ve çağın gerisinde stillerle üretim yapan küçük, orta ölçekli imalat atölyeleri bile zorda olan bir devlet halini almıştı. Ticaret burjuvazisi ise genelde gayrimüslimdi ve eşitsiz gelişim döngüsünden ciddi paralar kazanmaya devam ediyorlardı. Osmanlı’nın tek yaptığı hammade ihraç etmekten ibaretti, cari açık ise sanayi üretimi söz konusu olmadığı, ihracatla desteklenebilir bir dış ticaret dengesi olmadığı için sürekli açık veriyordu. Osmanlı ise devlet mekanizmasını ayakta tutmak için sürekli borç alıyor, egemenliğini her gün biraz daha kaybeden İstanbul çevresindeki bürokrasi ve ona bağlı sınıflar çürümeyi iliklerine kadar hissediyordu.

İmparatorluk bir karar aşamasına geliyordu yavaş yavaş, emperyalist ülkelerin askeri, ekonomik basıncı, ülkenin her yerinde ulusal haklarını kazanmak ve imparatorluğun geri kalmış düzeninden kopmak isteyerek ayaklanan diğer uluslar, çürümekte olan bir bürokrasi ve sürdürülemez bir ekonomi modeli. Kriz büyüktü, krizin çözümü ise çok acı olacaktı.

2-Büyük Kırılmalar ve Trajedi

Reformlar gelişirken, İmparatorluk içinde taşıyıcılığını geleneksel sınıfların içinden yetişen, batılı eğitim tarzına sahip, küçük burjuva karakteristiğe sahip belli bir muhalefet doğdu. Bu muhalefet imparatorluğu kurtaracaktı ama hangi yönde?

Genç Osmanlılar, Jön Türkler, İttihatçılar belli saiklerle muhalefetlerini sürdürdüler ve iktidara geldiler en sonunda. 1908 devrimi halkın katılımıyla gerçekleşti. İttihatçılar ve Ermeni partilerinin ittifakı göze çarpıyordu. İmparatorluk yeni bir tarzda kurulmalıydı ve burada belli kararlar alınmalıydı.

Velakin İttihatçılar iktidarlarını farklı şekilde tahkim etmeyi tercih etti. İmparatorluktaki müslüman uluslar bile Osmanlı’ya karşı ayaklanıyordu. İttihatçılar elde kalan topraklarda bir kapitalist gelişim stratejisi belirleyecekti. Ve bunda kesinlikle iktidarlarını paylaşmak istemedikleri gayrimüslim partileri, burjuvazisi yer almıyordu.

Tam bu noktada İttihat ve Terakki’nin topladığı iktisat kongreleri önemli bir yer edinmektedir. Çünkü bu kongrelerde alınan kararlara baktığınızda Ermeni meselesi nerede patladı sorusuna yanıt bulursunuz. İttihatçılar müslüman/Türk bir burjuvazi yaratmak istiyorlardı. Onlara bu fikirleri verenlerden biri, Alman casusu ve büyük çapta silah tüccarı olan ve Bolşeviklerin arasına sızmaya çalışmış ama dışlanmış Parvus Efendiydi. (Troçki 1908 devrimi ve Osmanlı meselesi üzerine yazdığı makalesinde Ermeni kırımına dair bir öngörüde bulunur)

Dünya da o sırada kaynıyordu. Emperyalist gelişim son aşamasına varmış, artık emperyalistler yeni pazar bulamadıkları için birbirlerine girmek için bileniyorlardı. 1914’te savaş patladı. İttihatçılar önce İngiliz-Fransız ittifakına katılmayı denediler ama başarısız olunca Almanları bile şaşırtacak bir şevkle o kampa dahil oldular.

Bu sırada ise Ermeni partileri ulusal haklarını almak için bir fırsat doğduğunu düşündü. Ermeni ayaklanması karşı kampta yer alan emperyalist ülkeler tarafından desteklenebilirdi. Bugün Doğu Anadolu dediğimiz, tarihsel olarak Ermeni yurdu olan bölgelerde ayaklanmalar başladı. Osmanlı ise bu ayaklanmaya karşı sindirme planını uzun süreden beri Alman emperyalizminin desteğiyle örgütlüyordu. Almanlar bölgede Osmanlı vasıtasıyla yönetebilecekleri bir müslüman kuşak yaratmayı planlıyordu. Alman genelkurmayı planları çizdi, Ermeniler ölüm yollarına gönderildiler. İsyan eden, etmeyen yüzbinler hayatta kalamayacakları en baştan belli olan yollara sürüldüler. Aç kaldılar, çeteler tarafından katledildiler, soyuldular, çöllerde bitmeyen yolları yürümeye çalıştılar.

İttihatçılar çoğunlukla Türklere olmak üzere Ermenilerden yağmalanan malları dağıttı. Türk burjuvazisini yaratmak için ilk büyük sermaye transferi operasyonu tamamlanmıştı. İlkel birikim tarzı başarıya ulaşmıştı.

Eşitsiz gelişim, az gelişmişlik, emperyalizm, ulusal mesele ve milliyetçilik bir araya geldi ve işte Ermeni kırımını ortaya çıkardı. Trajedi gerçekleşmişti.

Sermaye Sınıfının ve Emperyalizmin Gizlendiği Kırım

Ermeni kırımı son olmadı. Trakya Pogromu, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları hep bu Türk burjuvazisini yaratma stratejisi olarak sürdürüldü.

Peki ya bugün kırımı tartışanlar ne diyor?

En başta milliyetçileri ele alalım. Milliyetçilere göre Osmanlı haklı! Yani sermaye transferi için koskoca bir halkı yok etmek haklı. Ermenilerin ulusal haklarını alması için mücadele etmesi haksız ama Osmanlı’nın onları katletmesi normal. Bunlar kendilerine Cumhuriyetçi filan diyor üstelik. Cumhuriyetçilikleri sadece kendi uluslarının kendi kaderini tayin hakkı üstüne. Üstelik kendileri Alman emperyalizmin safında duran Osmanlı’yı antiemperyalist görüyorlar. Mısır’ı, Azerbaycan’ı ele geçirme planları yapan imparatorluk onlara göre haklıydı! Ermeniler ise emperyalizmin uşakları! TSK NATO’nun en güvenilir asker deposuyken Kürt halkını emperyalizmin uşaklığıyla suçlamak gibi bu tabi, alıştık bu ikiyüzlülüğe.

Ve elbette ünlü ‘Ermeniler de bizi kesti’ lafzı. En başta Ermenilere yönelik katliam yaptığını kabul eden bir akıl, milliyetçiliği normalleştiren ve sermaye sınıfı tarafından nasıl yedeklendiğini anlamayan bir aptallık.

Daha ilginci bu kampta kendine ‘sosyalist’ diyenlerin hiçbiri Türk burjuvazisinin nasıl yaratıldığına dair bu önemli noktaya parmak basmış değil. Bu hödüklüğe şovenizmin seçici körlüğü deyip geçelim.

Peki karşı kamp?

Liberallerin sürdürdüğü pozisyon ise daha garip; sanki milliyetçilik tanrısal töz gibi fenomen düzeyinde başlangıçsız, bitişsiz, sonuçsuz, nedensiz bir şeymiş gibi algılanıyor bu Ermenilere karşı işlenen suç hakkında konuşulurken. Yani İttihatçılar bir gece oturup sırf hoşlarına gittikleri için milliyetçi olmaya karar vermişler ve zaten karakter olarak korkunç insanlar oldukları için Ermenileri sürmüşler. Yani ortada hiç kapitalizmle ilgili bir motivasyon söz konusu değil?

Dikkatinizi çekiyorum: Katliam sırasında ve sonrasında Ermenilere karşı oluşan nefrette İslamcılığın hiç suçu yokmuş gibi davranmaya devam ediyorlar üstelik. Her şey lanet olası modernizm ve milliyetçilik yüzünden olmuş! Doğru, o yüzden AKP’nin militan kitlesinin ağzından bugün bile Ermeni lafı küfür olarak düşmüyor, o yüzden bütün Türk-İslam ideolojisinin taşıyıcıları İslamcılarla beraber Ermeni kırımı hakkında hemen hemen hiçbir şey söylemiyor tarih boyunca.

Ve elbette ki liberallere göre emperyalizm ne ola ki? Alman emperyalizmi ne yapmaya çalışmış hiç önemli değil. Çünkü bugün Alman vakıfları sponsor kendilerine. Alman burjuvazisinin tarihsel bir suçunu niye araya karıştıralım şimdi yani? Kahrolası İttihatçıları kolayca harcamak varken. Yunanistan’ı halkını köleliğe mahkum eden AB’nin güzel demokrasisi var bak, su güzel, sende girsene?

Bu aklın en garip hali ise 1918’de emperyalizm tarafından işgal edilen Anadolu’da yapılan yargılamalara dair taraf haline gelmiş olmaları. Malta sürgünleri var mesela onlar için, İngiliz emperyalizminin yargılaması önemli değil hatta bazısı Sevr’i bile övebilecek seviyeye gelmiş!

Peki biz, komünistler hangi tarafta duracak?

Belli sonuçları sıralamak lazım:

-Ermeni kırımı/katliamı/soykırımı emperyalist bir yalan değil, emperyalist bir operasyondur!
-Türk burjuvazisini yaratmak için kullanılan milliyetçilik, islamcılık gibi ideolojiler bugün hala sınıfı bölmek için kullanılmaktadır.
-Ermeni kırımıyla esas yüzleşmesi gereken bugün onların birikimlerine konarak yükselmiş TÜSİAD gibi oluşumlardır.
-Sermaye sınıfının ve emperyalizminin katliamdaki rolünü gizleyenler ne Türk ne de Ermeni işçilerinin ve halk kitlelerinin dostudur, aksine hepsi farklı sermaye fraksiyonlarının işine gelen tarihi tezleri savunmaktadırlar!
-Ermeni ve Türk işçilerinin arasındaki düşmanlık yapaydır, enternasyonal bir sosyalizm mücadelesi bu tarihi düşmanlığa son verecektir.

Son olarak bir fıkra:

Bir Ermeni, bir Türk, bir Kürt işçi beraber dolaşmaktadırlar kırsalda. Bir bahçe görürler meyve dolu ve içine girip yemeye başlarlar. Bahçenin sahibi bir anda çıkıp onlara sopasını çeker ve sıraya dizer. Önce Türk ve Kürt’e dönüp ‘ulan hadi siz müslümansınız, bu Ermeni itine niye yediriyorsunuz meyveleri’ diye Ermeni’yi dövüp kovar. Sonra Türk’e döner ‘ulan hadi sen Türk’sün, bu kuyruklu Kürt’e niye meyveleri yediriyorsun’ diye Kürt’ü döver. En son Türk’le baş başa kalınca ‘ulan amele parçası, sen kim oluyorsun da benim bahçeme giriyorsun’ diye onu da dövüp kovar.

Dayak yiyen üçlü yolda yürümeye başlamıştır tekrar. Kürt son derece naif biçimde sorar ‘Üç adam nasıl dayak yedik tek kişiden’ diye. Türk işçi cevap verir: Biz bu Ermeni’yi dövdürmeyecektik kardeşim, dövdürdüğümüz içindir bu halimiz.

Tavsiye Kitaplar:
Alman-Türk Silah Arkadaşlığı ve Ermeniler, Serdar Dinçer
Türkler ve Ermeniler, Taner Timur
Türkiye’de Milli İktisat, Zafer Toprak
1908 Devrimi, Aykut Kansu
Ermeni Soykırımı, Verjine Svazlian

Lenin’in büyüklüğünü anlayabilmeniz için şunu görmelisiniz: Lenin Avrupa’daki gericiliğin kalesi Rusya’da sosyalist bir devrim yaptı.

Bunu İngiliz, Fransız, Amerikan, Japon emperyalizmlerine meydan okuyarak yaptı, dövüşerek yaptı.

Bunu Avrasya’nın ejderhası ve inanılmaz güçlü Rus Ortodoks Kilisesine meydan okuyarak yaptı.

Bunu yüzde 8’lik işçi sınıfına dayanarak yaptı. Yoksul köylülüğü yanına çekmeyi başardı.

Ve Lenin bir anda dünyanın kaderini değiştirdi Bolşevizmle. Neyi değiştirdi?

Burjuvazinin emek yoğun birikim modeli geriledi Komünizm baskısıyla. Refah devleti dönemindeki sosyal atılımlar Bolşevizm etkisiyle oldu.

Emperyalizmin 1870-1910 arasında işgal ettiği tam sömürge ve yarı sömürge ülkelerdeki kurtuluş hareketleri için ilham ve lojistik destek merkezi olarak doğdu SSCB.

Marksistlerin iktidar stratejisini kökten değiştirdi Lenin. İşçi sınıfının bağımsız partisi ve devrimci iktidar perspektifi doğdu.

Komünist Enternasyonal vasıtasıyla tüm dünyadaki sömürge karşıtı hareketler, ilerici düşünenler kendilerine siyasal bir muhattap buldular.

Ve en önemlisi Moshe Lewin’in deyimiyle doğru biçimde Sovyet Yüzyılı doğdu. Tüm siyaset, ekonomi, kültür ona göre şekillendi dünyada.

Sovyet Yüzyılını başlatan yoldaş Lenin yeniden popüler olacak, göreceksiniz. Tüm dünya sınıf antagonizmasıyla çalkalanıyorken hele.

Bugün var olan tüm isyanlar ve toplumsal hareketlenmelerin temeli iktisadi ve sınıfsaldır.

Lenin’in sunduğu iktidar perspektifinin yeniden büyüyerek güçlenmesi kaçınılmazdır. Küresel işçi sınıfı onun sunduğu perspektifleri güncelleyerek güçlenecek.

Dolayısıyla çağımızın yansıttığı Avrasyacılık, batıcılık gibi tutarsız ve dar görüşlerin yerini artık Marksizmin meydan okuması alacaktır.

Bakın İslamcılık bile demedim, o ne la ahahahaha. Neyse…

Mülteci krizi derinleştikçe belli başlı fay hatları ortaya çıkmaya başladı. Emperyalist kuvvetler Suriye’de İslamcılar vasıtasıyla gerçekleştirdikleri vekalet savaşının bedelini ödemek istemiyor. Ortaya çıkan göçü Türkiye’ye para vererek halledecekler. Merkel-Davutoğlu görüşmesinin ekseni buydu.

Suriyeliler ise Türkiye’de her türlü aşağılamaya maruz kalıyor, ucuz emek gücü olarak çalıştırılıyor. Ocak 2016 itibariyle Suriyeli mültecilerin çalışma izni onaylandı. Recep Tayyip Erdoğan, “İşini ucuz emek karşısında kaybetme riski her zaman yabancıya, sığınmacıya reddiyeyi, öfkeyi ve hatta düşmanlığı ve nefreti körükler. Buna engel olmak için de yasal statülerin acilen tanınması ve istihdam planlamalarının bölge ve meslek gruplarına göre yapılması gerekiyor” demişti. Gerçeklik ne peki?

Suriyeliler kaldıkları kamplarda korkunç şartlar altında yaşadıkları için kamplarından ayrılıp şehirlerin yolunu tuttular. Kimisi bebeğiyle dilencilik yaparken, kimisi herhangi bir hakka sahip olmadan, asgari ücretin yarısına tam zamanlı işlerde çalıştırıldı, çalışmaya devam ediyorlar.

Türkiye emperyalist ekonomik ilişkilerin dayattığı yeri gereği ucuz emek gücü kullanmak zorunda.

İstanbul Hazır Giyim Konfeksiyon İhracatçıları Birliği (İHKİB) Başkanı Hikmet Tanrıverdi ne demişti peki? ”Suriyeliler yetmez, Bangladeş’ten ucuz işçi getirmeliyiz.”

Mültecilerin insani ihtiyaçlarını karşılamayıp, onları ucuz emek gücü olarak aramıza süren bir sermaye sınıfı var.

Ve peki ne oluyor bu arada? AKP’nin ortaya çıkardığı yeni mülteci kamplarının lokasyonları Maraş’ta katliamlara uğramış Alevilerin arasına, Trakya’ya ve AKP muhalifi olan bölgelerin içine kuruluyor.

Mülteci kamplarında cihatçı örgütler eleman kazanıyor. Mülteci kamplarına gönderilen araçlara asgari ücretin yarısına çalıştırılmak zorunda bırakılan mülteciler dolduruluyor. Mülteci kamplarındaki sefalet sonucu suç, insani krizler artıyor. En önemlisi mülteci kamplarının yanında yaşayanlar arasında bu sebeplerden ırkçılık tavan yapıyor.

Mülteci sorunu çok çetrefilli bir konu olduğundan dolayı dikkatle yaklaşmak gerekiyor. Ayarsızlık ve ezbercilik ise her zaman olduğu gibi solun belli bir bölümüne sirayet etmiş durumda.

Kimisi sanki Maraş’taki Alevi köylüleri canları sıkıldığı için kamp istemiyormuş gibi davranıyor, hatırlayın, Antakya cihatçı üssü haline getirilirken bunların bir bölümü bundan rahatsızlık duyan Antakyalılara faşist diyecek kadar hadlerini aşmıştı. Aynı tavrın kapitalist sömürünün perdeleyicisi olan siyasal islam ve gericilik sorununda ısrarla bu meselenin üstünden atlamaya çalışan bir fırsatçı tavır içine girdiğini görebilmek mümkün. Gericiliğin can aldığı, almaya devam ettiği bu ülkede İslamofobi nedir tartışması yapacak kadar ülke gerçeklerinden kopuklar.

Zaten işçi sınıfı da bunları görüyor ve gülüyor hallerine. O zaman mesele nedir?

Devrimciler mültecilerin güvenli, her türlü insani ihtiyaçlarının karşılandığı bir ortamda barınmaları için ellerinden geleni yaparlar. Onların her insani hakkını savunurlar. Fakat devrimciler aynı zamanda sermaye sınıfının mültecileri şehirlere salarak onları sınıfla karşı karşıya getirme planına karşı seslerini yükseltirler, gelişmekte olan ırkçı dinamiğe karşı dik dururlar.

Taleplerimiz bu noktada çok bellidir:

Mültecilere her türlü insani destek ve barınma hakkı. Kamplarda kalmak isteyenlere temerküz tipi muamele değil, insani muamele. Şehirlerde yaşamak isteyenlere dilenci gibi değil, insan gibi yaşama hakkı.

-Mültecileri ırkçı, dinci gericiliğin saldırılarına karşı savunma.

-Mültecilerin sermaye sınıfının planı dahilinde ucuz emek gücü olarak çalıştırma planına karşı durma. Her türlü maaş ve iaşe yardımı, çalışmak isteyen mültecilere Türkiye işçi sınıfının istihdamına tehdit unsuru olarak kullanılmayacak şekilde eşit şartlarda iş ve çalışma garantisi.

-AKP’nin ve cihatçıların mültecileri cihatçı habitatı gibi kullanmasına karşı çıkma.

Ve en önemlisi:

-Mültecilere tanınacak tüm imkan ve hakların sermaye sınıfı tarafından ödenmesi.

Evet, patronların hoşuna gitmeyecek şeyleri savunuyoruz. Ve en önemlisi bunların bedelini patronların ve AKP’nin ödemesi gerektiğini savunuyoruz.

Çünkü Suriye’deki cihatçıları besleyen, savaşın yayılmasını isteyen onlar, yurdundan ayrı düşmek zorunda kalmış Suriyeliler değil. O zaman bedelini ödeyin, bizi Suriyeli kardeşlerimizle karşı karşıya getiremeyeceksiniz ve bu savaşın bedelini biz ödemeyeceğiz…

Zenginliğin kaynağının sömürü olduğu yerde sömürülenlerin yönetilebilir halde tutulması büyük önem taşır. En başta devlet hukuk olarak buna göre dizayn edilir, kolluk kuvvetleri buna göre görevlendirilir. Eğitim ve kültür buna göre oluşturulur ve dizayn edilir. Sonra bir bakmışsınız asgari ücretle çalışan bir işçi patronunun işleri kötü gidince onunla bağ kurabilen garip bir yaratığa dönüştürülmüş. İnsan psikolojisinin gücü küçümsenmemeli işte, gerçeklikten kendini soyutlayabilme kapasitesi inanılmaz.

Bazı düşünürler buna rızanın üretimi der, bazıları hegemonyanın araçları. Daha çoğaltabiliriz ama temel işlevi şudur: Hakim sınıf altındaki diğer sınıflara yönetiminin meşru ve sürdürülebilir olduğunu her defasında kendince kanıtlar, ikna eder bu yollarla.

Günümüzde ama liberal ideolojinin devlet gücüne karşı olarak bir denge unsuru olarak koyduğu sivil toplum kavramıyla haşır neşiriz. Liberalizm kuşkusuz ki sivil toplum dedikleri soyutlamanın sınıflardan oluşmaya devam ettiğini ve bu yüzden garip garip STK’ların, acayip dönemlerde, burjuva iktidarların yanında saf tutarak saçma tepkiler niye verdiğini anlamamakta direnebilir. Genç Sivillerin en sonunda açıktan militan AKP’li olması, AB’nin pek demokratik vakıflarının işçi sınıfının ücretlerine, haklarına, örgütlüğüne en arsız saldırılar yapılırken senelerce AKP’nin yanında saf tutması senelerce ideolojik oryantasyondan çok, ait oldukları sınıfla alakalıdır zira. Velakin konumuz bu değil.

Ensarı da, sansarı da en iyi biz biliriz...
Ensarı da, sansarı da en iyi biz biliriz…

Konumuz STK’ların, vakıfların, yardım kuruluşlarının burjuva toplumundaki işlevine kısa bir bakış. En başta şunu yazalım: Burjuva siyaseti için vakıflar artık bir servet transferi aracı. Bu batıda çok net biçimde görülebiliyor. Rüşveti yasallaştırmak adına batılı düzen siyasetçileri kendi adlarına kurdukları vakıflarda paralarını topluyor, vergi indiriminden yararlanıyor ve servetlerini bu yolla elde tutmaya devam ediyorlar. TÜRGEV’in bu işlevi yerine getirdiğini söylemek doğru. TÜRGEV burjuva siyasetindeki rüşvet çarkının legalleştirilmiş halinden başka bir şey değil.

Ve İHH’yı ele alalım mesela. MİT’in biricik yardım kuruluşu. Beraber cihatçılara taşıdıkları silahlarla savaş suçundan tutun, insanlık düşmanlarına açık desteğe kadar pek çok suça beraber iştirak ettikleri belli. İHH emperyalizmin kontrolündeki insani vakıflarla aynı doğrultuda hareket ediyor. Emperyalistler dikkat çekmek istedikleri ve müdahale etmek istedikleri coğrafyalarda oluşan krizlere bu maskeyle müdahil oluyorlar. İHH yine aynı işlevi görüyor, cihatçı terörüne boğulan Suriye’de AKP’nin silah dağıtım organizasyonu olarak iş yapıyorlar. Sorsanız ama bebek bezi ve mama taşırlar.

Emine Hanım da Ensarcı...
Emine Hanım da Ensarcı…

Eh sonunda Ensar’a geldik, Ensar ne iş yapar sahi? Ensar’ın batıdaki karşılığı Katolik, Protestan gibi Hristiyanlığın kollarındaki dini eğitim meselesinden geçiyor. Bu kollar kendi üniversitelerini ve yurtlarını açtılar. Buradaki dincilere öğrettiler aynı yöntemleri. Bu sayede hem ideolojik olarak kendilerine hizmet edecek bireyler yetiştirdiler hem de güçlerini korumayı başardılar toplumda. Eskinin manastırları artık batıda üniversitelerken kiliselerin denetimindeki, bizde de tarikatlar artık öğrenci yurtlarına serpiliyordu 40 seneden beri.

Ama Ensar’da bir sorun var. Ensar’da ortaya çıkmaya devam eden çocuk tacizi vakalarının artık bir tesadüf olamayacağına dair inanç arttı. Her gün Ensar’ın içinde bulunduğu yeni bir tecavüz vakası ortaya çıkıyor veya tecavüzcülerle çalıştığı basına yansıyor. Kurum geçmişlerine bakmadık diye yırtmaya kalksa dahi bir gerçeklik var: 45 çocuk tecavüze uğradıysa burada örtbas vardır. Burada ısrarlı biçimde tek kişiye yüklenmeye çalışılan suç meselenin boyutlarını deşmemize dair bize çağrı yapıyor.

Tam bu noktada Ensar’ın bir şey sakladığını iddia etmekten geri durmamalıyız. Kriminoloji bilimi bize bir şeyi açıkça söyler: Eğer bir komünite içerisinde suç içeren hareketler yaygınsa, sürekli tekrar ediyorsa bu komünitenin yazılı olmayan faaliyetlerindendir. Komünite içerisindeki hiyerarşi bu kadar yaygın çapta bir suçtan habersiz olamaz çünkü. Suç için temel motivasyon ise genelde ticaridir. Örneğin Katolik kilisesi içerisindeki çocuk tecavüzleri bir iç ticaret anlayışındaydı. Tecavüzcüler birbirini koruyordu ve çocukları paylaşıyordu.

Sıfırla Bilal sıfırla...
Sıfırla Bilal sıfırla…

Sorular şunlar bu doğrultuda:

1- Ensar Vakfı çocuk istismarcısı, tecavüzcüsü bu kadar kişiyi çalıştırması bir tesadüf değildir. Öyleyse Ensar’ın bu kişileri ısrarla çalıştırmasındaki amaç nedir?

2-Ensar Vakfı’ndaki tecavüzcülerin mali durumlarındaki artış veya azalış incelenmiş midir? Bu incelemeler sonucu nasıl bulgulara ulaşılmıştır? Vakıf bu kişilerin diğer çalışanlarla arasındaki ilişkileri incelemeye almış mıdır?

3-Ensar Vakfı için siper olan milletvekilleri, bakanlar ve medya kuruluşlarında çalışanlar ortada bir çocuk ticareti varsa(ki kriminoloji bunun olma ihtimalini oldukça yüksek buluyor) bunun neresinde durmaktadırlar?

4-Ensar Vakfı ısrarla üst üste ortaya çıkan tecavüzcü istihdam ettiği gerçeğine münferit diyerek çocuk ticareti yaptığını zımnen kabul etmekte midir?

Sorular zor değil mi? Ama sorular yerinde. Çünkü bunun başka bir açıklaması yok.

Son bir ek: Hırsızların, tecavüzcülerin ve kişisel kazanç için insan harcayan katillerin genelde sağcı olması bir tesadüf değildir, dindar olması ise hiç tesadüf değildir.

Nihat Genç’in geçen yazısında laik eğitim niye çocuklara yönelik istismarı kaldıracak anlayışa ve araçlara sahiptir konusunu anlattığı mükemmel yazının ertesine bir ek koymak lazım:

Sahi, niye bütün namussuzlar genelde milliyetçi ve dindar oluyor?

Konunun ne olduğu malum. Konu Ankara’da patlayan ve PKK’nin kendi ismini kirletmemek adına kullandığı örgüt olan TAK. Ayrıca onu savunan bir garip halkların demokrasi savaşçıları ve solcu demeye dilimin pek varamadığı ‘devrimciler’.

Bir örgüt, otobüs bekleyen emekçileri öldürüyor. Bunu bombanın patladığı yere çok uzakta olan polise karşı bir eylem olarak tanıtıyorlar, açık konuşalım: Yalan söylüyorlar. Üstelik bunu açık açık savunuyorlar. Bunu savunmakla kalmıyorlar, bunu savaşı batıya taşımak olarak görüyorlar, savaşta açılacak yeni bir cephe ve yeni bir boyut olarak görüyorlar. Aynı örgütün Türkiyelileşme ve halklara özgürlük sloganıyla hareket ettiğini hatırlamamız lazım.

2-3 gündür sosyal medyada yapılan yorumları okuyorum. Garip bir biçimde Cizre’de, Sur’da çocukları ölen ailelerin içinin soğuyacağını söyleyenler var. Böyle bir aile olduğunu hiç sanmıyorum, Kürt emekçileri klavye gerillalarından kat be kat namusludur zira ve otobüste gitmekte olan Ankaralı emekçinin ölümünden içi soğuyacak aile ruh hastasıdır. Eğer böyle bir aile varsa Cizre’de katliam sürerken ölmüş gerilla kadınların cesetlerinin çırılçıplak soyulmasına ‘şehitlerimizin intikamı alınıyor’ diye onay veren ruh hastasının muadilidir.

Konu dağılmasın, bu savaşı batıya taşıma pratiğinin belli uzantıları var. Kürt hareketi emekçileri öldürerek arada artacak ırkçılığın hesabını yaptı mı? Bence yaptı!160313203157_ankara_ataque5_624x351_ap_nocredit

Hendek savaşının askeri olarak kazanılamayacağını bilen bir Kürt Hareketi var karşımızda. Herkes şehirde PKK’nin rakibine göre son derece güçsüz olduğunu biliyor. Mesele ama bu değil, ortada bir askeri zafer beklentisi zaten yoktu. Bir insani kriz oluşmasını bekliyordu herkes. Nitekim bu gerçekleşti. Tanklarla girip her tarafı ateşe veren, çocuk öldüren, yüzbinlerce sivili bölgeden kaçmak zorunda bırakan AKP iktidarı o insani krizi yarattı. (Hatta bu noktada AKP’nin savaşı, kuşatmayı, sokağa çıkma yasaklarını bilerek uzatıp Cezayir’deki Fransız savaşına benzer şekilde yıkım psikolojisi yaratarak Kürt halkına diz çöktürmek istediği söylenebilir)

HDP kanalıyla insani kriz meselesinin uluslararası bir boyut kazandığını görebilmek mümkün. Radikal demokrasinin emperyalizm, kapitalizm, laiklik gibi başlıklarda tutarlı bir yol çizebilmesinin mümkünatı yok zaten, şaşırmıyoruz buna. Sürekli batıyı emperyalizmin şu aralar istenmeyen evladı olan Erdoğan’ın üzerine salma ve buradan Kürtler lehine bir çözüm üretme kaygısı içindeler. İşin garibi, Kürtleri daha büyük çıkarları için her zaman feda eden ve Türkiye’ye silah sevkiyatını kesmeyen NATO ülkeleri ve ABD söz konusu ama nedense Kürt Hareketi hala emperyalizmin kapısını çalmaya devam ediyor siyasi çözüm için.

Şimdi peki? Şimdi bu tipte, doğrudan emekçileri hedef alan bombalamalar devam ederse ortaya yine bir insani kriz çıkacağına kesin gözüyle bakmak lazım. HDP binaları basılırken sudan sebepler arayıp bulan lümpen güruh, bu bombaları kullanarak Kürtlere ve solculara yine azgın bir saldırı gerçekleştirebilir. Eh alın size yine bir Ruanda senaryosu. Tanesi 10 cent olan Çin malı palalarla sokakları salınan faşistler, buna karşı çıkan pek demokrat emperyalizm, Erdoğan’ın bir şekilde amerikancı bir alternatifle devrilmesi ve sonuç olarak elimizde ne kalıyor: Kürtler özgür olacak? Acaba?

Peki daha basit bakalım, PKK Kürtlere uygulanan vahşetin intikamını alarak benim elim armut toplamıyor demek istiyor olabilir. Bu durumda ilk soruya geri dönüyoruz: Nerede halkların birleşik mücadelesi?

Geçenlerde PKK öncülüğünde kurulan ve Türkiyeli devrimci silahlı örgütlerin katılım gösterdiği birlik toplantısına acaba gölge düşürmüş müdür diye bir bakayım dedim. İçlerinde savunanlar var bu eylemi! Emekçi öldürmeyi savunan sözde Marksist-Leninistler.

Peki bu eylemi Filistin’e benzetenler? İştişhadi, feda veya canlı bomba, adını ne koyarsanız koyun, bu tip eylemler Filistin’de genelde islamcılar tarafından yapıldı. FHKC ve El Fetih’in bu tipte yaptığı eylem sayısı 5’i geçmez. Hadi bunu bilmiyorsunuz diyelim ki bilmiyorsunuz belli, bu eylemde emekçilerin açıkça hedef alınması bile sizi hiç rahatsız etmedi mi? Siz değil misiniz devrimcilik, emekçi hakları deyince mangalda kül bırakmayan?

Bunların hepsini boşverelim, doğruları konuşalım. Kürt halkının dostu emperyalizm değil, Kürtlerin çektikleri acılar onların umurunda değil. Kürt halkının dostu AKP değil, bizzat Kürtlere vahşet uygulayan onlar. Kürt halkının dostu Türkiye burjuvazisi hiç değil, Kürt emekçisini şehirde en pis işlerde çalıştıran ve hakkını gasp eden onlar.

Sahi Kürt halkının dostu kim? Sakın çoğunlukla maişet derdinde olan ve her türlü devlet baskısına rağmen TEKEL’i, Gezi’yi, Metal direnişini yaratmış bu emekçiler olmasın?

Bence cevabı belli bir soru.