Canan Sağar

matador

Hayvanların haklarını savunan insanlar ve kurumlar gittikçe çoğalıyor. Çünkü milyarlarca hayvan insanlar tarafından her gün katlediliyor, kozmetik ürün deneyi yapılarak öldürülüyor, köpek kavgaları ile bahisler yapılıyor, tilkiler avlanıyor, kediler zehirleniyor, aslanlar zevk için vuruluyor, filler işkence ile sirklere kapatılıyor, yunuslar ve balinalar esirlik içinde gösterilere çıkıyor… Bunların hepsi insan eliyle oluyor…

Öte yandan, hayvan hakları savunucuları yine bir takım insanlar tarafından ağır suçlamalara maruz kalıyor, “Dünyanın her yerinde insanın insana ettiği zulüm varken hayvanları savunmak da ne demek?!” gibi tepkiler veriliyor… Doğrudur, insanın insana ettiği zulmün ve acının tarifi yok. Daha geçen gün 12 yaşında bir çocuk Gaziantep’te bir Kürt düğününde canlı bomba oldu ve onlarca insanın ve çoğunluğu çocukların ölümüne sebep oldu. Gün geçmiyor ki patlamalar, bombalar, silahlar gündemi yaksın kavursun, bebeklerin cesedi kıyılara vursun, çocuklar kimsayal maddelerle yansın. Bu yazıda, insan dünyasında tüm bunlar olurken hayvanların dünyasında neler olduğunu biraz anlatmak istiyorum…

AVRUPA’DA DENEYLERDE ÜÇ SANİYEDE BİR HAYVAN ÖLDÜRÜLÜYOR

Her üç saniyede Avrupa laboratuvarlarında bir hayvan, deney uğruna öldürülüyor. Bilimsel deney merkezlerinde hayvanlar aç, susuz ve uykusuz bırakılıyor; zehirlenip öldürülüyor. Bu kimyasal deneyler psikolojik sıkıntı çekmelerine sebep olurken kasten hastalık bulaştırma, felçli bırakılma, yakılma, gazlanma ve hepsinin sonucunda da öldürmek yer alıyor. Nitekim, öyle üç beş hayvan da değil, ki zulmün olduğu yerlerde sayıların önemi yoktur fakat her sene milyarlarca hayvan bu muamelelere kurban oluyor.

Neden mi?

Birçok sebebi var ve en başta yer alan sebeplerden biri kozmetik ürünler. “Güzel” görünmemizi sağlayan bir yığın gerekli gereksiz ürün. Bu ürünleri üretenler piyasaya sürmeden evvel şirketler tarafından kişinin gözüne veya tenine zarar verip vermediğinden emin olmak zorunda, ayrıca herhangi bir zehirlenme ihtimali var mı diye de inceleme zorunlulukları ‘müşteri’ sağlığı ve güvenliği açısından şart. Bunlarla beraber, kozmetik ürünler mutasyona yol açıyor mu diye de deneyler yapılıyor. Örnekler bitmez!.. Neticede güzellik ve iyi görünüm uğruna milyarlarca canlı ölüyor, işkence görüyor ve katlediliyor.

Bilinçlenen bir kısım insan olsa da yeterli değil. Çoğunluk harekete geçmeyip tepki vermediği sürece bu zulüm her gün milyarlarca canlıyı öldürmeye devam edecek.

KÖPEK DÖVÜŞLERİ

Bir başka tüyler ürperten olay ise köpek dövüşleri. Ne yazık ki bu dövüşlerin organize edilmesi ve nerede yapıldığı üzerine bilgi edinmek neredeyse imkansız. Karanlık, yeraltı dünyasının mafyozlarının elinde olan bu kanlı dövüşte mağdur olan yine hayvanlar. Kimi ülkeler bu vahşeti 19. Yüzyıl’ın başlarında yasaklıyor ama yasak neye yarıyor? Bu barbarca bahis ve zevk için yapılan dövüş ne yazık ki hâlâ devam ediyor.

Şimdi bu dövüş için köpeklere neler yapıldığına bakalım…

Öncelikle, dövüşe hazırlanan köpeklerin kafaları ve bedenleri acımasızca duvarlara çarpılıyor, onları daha sert ve hırçın olmaya doğru iten bu işkence biçimi köpeklerin dövüş alanında ölesiye kavga etmesini sağlıyor. Staffordshire Bull Terrier cinsi köpekler bu dövüş için en tercih edilen cinslerden. Dövüş esnasında ölen köpeklerin cesedi arazilere atılıyor ve artık dövüşemeyecek olanlar da öldürülüyor. Oysa köpeklerin insana yakınlığını ve insanlarla en büyük bağı kuran hayvanlar arasında başta geldiğini biliyoruz, o hayvanın bunları yaşarken neler hissettiğini düşünmek bile içler acısı.

BOĞALAR VE İNSANLAR

Komik videolardan trajikomik videolara kadar Boğa Güreşi’ni izlemeyen yoktur. Sevimli kostümlü matadorlar şirin gülüşleriyle arenaya çıkarlar, çok keyifli bir müsabaka olacakmış gibi tebessüm ederler. Öte yandan, boğaya saplanacak olan mızraklar ve akacak kan stadı sarmak için pusuda beklemektedir. Birçok ülke boğa güreşini yasaklasa da, kimi ‘medeni’ ülkede hâlâ düzenleniyor: İspanya, Portekiz, Fransa, Kolombiya, Meksika, Venezuela ve Peru…

Para ödeyerek bu korkunç ve zalim dövüşü izleyenler yine insanlar. Boğa güreşi halka övülerek aktarılmakta, öyle ki renkli kostümüyle karşımıza çıkan matador karşısındaki vahşi ve kızgın boğa ile ‘hayatını tehlikeye atarak’ yarışmakta. Oysa boğa ne orada olmak istiyor ne de yarışmak, kendi doğasında yaşasa kimseye ne saldıracak ne de öldürecek. Dövüşten bir kaç gün öncesinde boğa da tıpkı köpekler gibi şiddet görüyor ve öfkesi yükseltiliyor ki dövüşebilsin. Hatta, gözü kör edilen dahi var; ağır yaralar içinde ve zihni bozulmuş bir boğayı ringe atınca öfkesini ve acısını hissetmeyi size bırakıyorum.

Bu barbar şov halka çok farklı gösteriliyor. Nitekim, yarışın sonunda ölen boğa oluyor. Mutlaka bedenine mızraklar ve o son kılıç saplanmış ve kanlar içindeki boğayı fotoğraflardan da olsa görmüşsünüzdür, bu manzara karşısında insan mı hayvan mı diye sormaz mı vicdanımız? Özellikle İspanya’da bu yarışlara turistler katılıyor ve ancak vicdan ve merhamet sahibi olanlar akan kanı gördükten sonra tepki verebiliyor veya bir daha gitmiyor. Ama yetmiyor! Birkaç insanın gitmemesiyle bu vahşi işkence ve katliam sonlanmıyor.

İNSAN ÇİFTLİĞİ!

Yapılan araştırmalar en çok şiddete maruz kalan hayvanların köpekler, kediler, atlar, çiftlik hayvanları olduğunu gösteriyor. Gerçekler gösteriyor ki yine insana en yakın olanlar en büyük tehlike ve şiddetle karşı karşıya; köpekler yüzde 64.5 ve çoğunluk olarak pit bull cinsi, yüzde 18 kediler ve yüzde 25 diğer hayvanlar…

Öte yandan, en büyük hak ihlali ve hayvana şiddet çiftlik tesislerinde oluyor. Hayvan hakları yasalarının yetersizliğinden ötürü ancak en şok edici durumlarda adımlar atılıyor, sonucunda ise araştırma ve soruşturmalardan sonra hiçbir ceza verilmeyen bu yerler aynı vahşeti uygulamaya devam ediyor. Çok az ülke hayvan şiddeti üzerine bilgi toplayıp insanları bilinçlendiriyor. Yaklaşık olarak 115 milyon hayvan; fare, kuş, balık, tavşan, kedi, köpek, çiftlik hayvanları deneyi yapılırken ölüyor.

SUÇA ORTAĞIZ

Gelelim başka mevzulara… Neredeyse birçoğumuz et yiyerek, deri giyerek ve sirklere ve hayvanat bahçelerine giderek büyüdük. Normalleştirerek bize sunulan kötülükleri sorgulamadık. Hayvanları pet shoplardan aldık ve onlarla evlerimizi paylaşırken bile onlara süs eşyası, oyuncak gibi muamele yaptık. Kuşları kafeslere, balıkları akvaryumlara hapsettik. Bunları yaparken hayvanların duygularını, esirliğini ve köleliğini düşünmedik. Öyle ki, insanı bütün canlılardan ayırdık ve üstün tuttuk ve milyarlarca hayvana yapılan bu vahşeti görmezden geldik ve böylece bütün canilikler normalleşti günlük yaşam içerisinde.

Aslında, hepimizin çorbada tuzu fazla. Birbirimizle olan savaşımız sürüp giderken doğayı ve hayvanları katletmeye devam ediyoruz. Öyle ki, yarın nefes alamayacağımız günler geldiğinde hareket etmek için çok geç kalmış olabiliriz…

Güç kelimesi usumuza muhtemelen iktidarları ve zenginleri getirir. Onların gücünün ve ettiklerinin farkındayız. Bir de erkeklik ve çeşitli tipik özellikleriyle erkek egemen gücün varlığı tartışılmalı. Her ne kadar cinsel taciz tecavüz gibi dünyanın dört bir yanında kanayan yaralar açan suçlara çoğunluk olarak kadınlar maruz kalsa da, tacize tecavüze uğrayan erkeklerin de sayısı artıyor, bunu da belirtmeden geçmemek gerekiyor. Özellikle çocukların uğradıkları bu korkunç olaylar her gün yüzümüze utanç verici bir biçimde çarpıyor, örneğin son günlerde Ensar Vakfı’nın kazıdıkça yüzümüze çarpan tecavüzcüleri, dosyanın gizlilik kararı ile yürütülmesi, hiçbir vakfın ceza almaması ve hükümet görevlileri tarafından savunulması!.. Burada devletin gücünü görüyoruz, tecavüzcüleri aklayıp onlarca çocuğun hayatını görmezden geldiğini. Bugün konumuz bu olmasa da bu utanç davasına değinmeden geçemedim.

Devam edelim… Sınıf ayrımcılığı toplumları ve yaşam standartlarını bölse de, erkek-kadın/cinsiyet ayrımcılığı da tarihten bugüne gelen kanayan bir başka derin yara. David D. Gilmore araştırmalarına göre birçok toplumda erkek dölleme aygıtı olarak değerlendiriliyor. Türkiye’de ise erkeğin gücü, kadına her an saldırı ve şiddet hali, bu davranış bozukluğunun bir diğer adı. Bazı toplumlarda erkeğin görevi kadını hamile bırakmak ve bunun için yarışlar bile yapılıyor, kazanan kadını hamile bırakıyor. Örneğin, Sicilya’da erkeğin itibarı taarruz ve cinsel güçten geçiyor, ‘gerçek adam’ bu demek! Bu örnekleri sıralayacak olursak beterin beterleri karşımıza çıkıyor. Akdeniz bölgesinde ise erkeğe biçilen rol karısına ve kız çocuklarına bakmak, geçimlerini sağlamak. Türkiye’den yola çıkarsak hiç de yabancı olmadığımız konular. Erkek: aile geçindiren kimse. Erkek: koruyucu. Erkek egemen dünyaya örnek olacak toplumlar ve o toplumların yabancı olduğumuz erkeklerine biraz değinelim.

Fransız Polinezyası’ndaki en büyük ada Tahiti’ye yönümüzü çevirelim. Bu ada insanları maskülinite ve feminiteye bambaşka bakıyor. Burada yaşayan erkekler ‘aile geçindirme’ veya ‘koruyucu’ rollerini üstlenmeyi bilmiyor, savaş hali olmadığı için herhangi fiziksel güç kullanmıyorlar ve ekonomik işleri aileler kadın-erkek dayanışma halinde paylaşıyorlar. Hatta geleneksel Tahiti kültürü erkeğin pasif ve ürkek olmasını teşvik ediyor. Erkeğin pasif veya ürkek, koruyucu veya aile geçindiren rollere girmesine gerek yok, toplumdaki cinsiyetlere giydirilen kıyafetleri yırtıp atmak, kökten çözmek gerekiyor. Bu tür örnekleri sıkça sergileyip erkek egemen toplumların gözüne sokmak gerekiyor!

Gelelim bir başka etnik kökene; Semai halkına. Semailer Malezya’da yaşıyor ve kadın da erkek de şiddet ve öfkeye aşırı karşı görüşleri savunuyor. Semai insanı bir başkasının sinirlerini bozacak hiçbir davranışı tasvip etmiyor. Örneğin, evli dahi olsalar karşılıklı sevişme isteği olmadan sevişmeyi kabul etmiyorlar! Kıskançlık yok! Mal gibi görme yok!

Gilmore’un araştırmaları erkek egemen şiddeti ılımlı sözlerle tarif etse de, örneklerini her gün görüyoruz, erkeklerin çoğunluğu kadınları korumuyor, şiddet uygulayıp saldırıyor. Hal böyleyken, yeryüzünün başka yerlerinde, halklarında, bizde olsa cinayet çıkabilecek örnekleri bu yazıda yazmayacağım. Kimse şok geçirmesin!

Son olarak geçenlerde Türkiye’de neden bir kadının dört erkekle evlenemeyeceği açıklandı! Temel sebep kadının doğurganlığı ve erkeğin döllemesi, kısacası erkek istediği kadar kadını hamile bırakabilir ama kadın 9 ayda bir ancak doğum yapabildiği için dilediği kadar erkekle evlenemez. Evliliğin temel sebebi soy-sop sürdürmek olarak algılanmaktadır. Kadına bakışlarının ne olduğunu belirtmeye gerek yok, bunu zaten biliyoruz!

İŞKUR'un Türkiye İşgücü Piyasası Talep Araştırması, örneklem, ham veri sonuçlarına göre, Edirne yüzde 40 ile Türkiye'de kadın istihdamının en yüksek gerçekleştiği il oldu. Araştırmaya göre, Şırnak, Siirt, Mardin, Ağrı ve Bingöl illerinde çalışanların sadece yüzde 10'a yakın kısmını kadınlar oluştururken, Edirne ise çalışanların yüzde 40'ı kadın olduğu belirlendi. Edirneli kadınların kentteki tekstil fabrikalarında hazırladığı ürünler yurt içi ve dışına gönderiliyor. (Cihan Demirci - Anadolu Ajansı)

Sosyal medya ağlarında dolanırken gözüme bir haber takıldı; Ankara Üniversitesi Rektörlüğü, ‘Cinsiyet Eşitliği’ zorunlu ders olacak demiş. Elbette olsun! Buna itirazım yok. Ne yazık ki, erkek egemen toplumlar ve sistemlerde insanların, hayvanların, yaşayan bütün canlıların eşit olduğunu yeniden kavramak için eğitilmemiz şart oldu. Her gün karşımıza çıkan tüyler ürperten haberler insanlığın yeniden öğretilmesinin ehemmiyetini de vurguluyor.
Çalışan kadın sayısı sürekli artıyor. Britanya’da 1961 ile 1981 yılları arasında işe alınan kadın sayısı 2,7 milyon artarken çalışan erkek sayısı 200 bin azaldı. Kadınlar, 1961’de işgücünün yüzde 32,3 bölümünü 1981’de ise yüzde 39.5 oluşturuyordu. Bu sayı 1993 yılında yüzde 44,43’ü bulurken 2013’de yüzde 67’ye kadar yükseldi. Her ne kadar kadınlar işgücünün yükselen oranını oluştursa da mesleki yapılanmada eşit haklara sahip değiller. İnşaat, tarım, ormancılık, enerji ve su işleri gibi birçok meslekte de kadınlar mesleki ayrımcılığa maruz kalıyor. Bunun dışında profesyonel işlerde çalışsalar dahi düşük statü ve daha az maaşa mahkum kalacakları kesin. Tipik sekreterlik ve beyaz yakalı takım elbiseli işleri kadınlara yakıştıran sistemler kadını mesleki anlamda da ağları içine alıyor. Sonuç olarak çalışan kadının sayısı yükselse de işgücünde artan ayrımcılık beraberinde yükseliyor.
***
1960’larda kadın eylemcilerin basında yer almasıyla beraber kadın sorunu daha fazla gündeme gelmeye başladı. Kadın görece özgürleşti, kadının iş hayatı ve sosyal hayatı da aktifleşti. Velakin, evcil sorumluluklar vardı ve bunları eşitçe erkeklerle paylaşamadı. Britanya’da çalışan veya çalışmayan, çocuklu veya çocuksuz kadınlar haftada 15 saatlerini ev işlerine ayırıyor, erkekler ise sadece 5 saat. (İsterseniz bu karşılaştırmayı Türkiye için hiç yapmayalım!)
Öte yandan, tam zamanlı çalışan kadın erkek maaş farkı yüzde 10, part-time işlerde ise bu fark yüzde 34.5 oranına çıkıyor; takriben, kadınların yüzde 70’i asgari ücrete çalışıyor; yüzde 54 part-time çalışan kadınlar ‘potansiyel’ seviyelerinin altında çalışıyorlar, bu 2,8 milyon kadına tekabül ediyor. Neredeyse senede 30 bin kadın hamile olduğu için işini kaybediyor ve tahminen 440 bin kadın maaş artışı ve terfi hakkını kaybediyor. Sendikalara bağlı yüzde 26 kadın üyeler fuhuşa zorlandıklarını vurguluyor. Bu örnekler bitmez!.. Eşit toplumlar oluşturulmadıkça insanca yaşamanın erdemine eremeyeceğiz.
Sınıf mücadelesini yükseltirken kadının özgürleşmesi ve erkek egemen toplumda eşit yaşamasını vurgulamak her yerde konu başlıklarımızın ön safhasında yer almalı.

19. yüzyılda Britanya’da zengin ve yoksul arasında devasa eşitsizlik vardı. Sosyal bilimci Henry Mayhew’in araştırmalarına göre, yoksullar sokaklarda ufak tefek ürünler satarak geçimlerini sağlayabiliyordu. Adına geçinmek denirse tabii! İnsanlar arasındaki bu büyük bölünme hâlâ sermaye ve emek arasında debelenip duruyor. 21. Yüzyıl’da sınıflar arasındaki eşitsizliğin azaldığı iddiaları öne sürülse de, rakamlar tam tersini söylüyor ve dünyanın hiçbir yerinde sınıfsız toplumlar yok. Evlere giren gelirin yükseldiğini vurgulayan araştırmalar işçilerin geçmiş yüzyıllarla karşılaştırınca daha çok kazandığını öne sürüyor. Velakin, burjuvaların kazancından bahseden yok; işçiler toplumsal gelirden hep daha az pay alıyor ve geçinmek git gide daha da zorlaşıyor.

2008’de başlayan global ekonomik kriz sonucunda en çok Britanya’daki en zengin yüzde 10’nun geliri gelişti. Nitekim, yüzde 0.1 olan zenginler ulusal gelirin yüzde 4’ünü aldı, yani eşit hakları olandan 40 kat fazlası… Britanya’da sekiz senedir ‘kemer sıkma’ politikaları uygulanıyor olsa da, geçtiğimiz günlerde Maliye Bakanı George Osborne 4 milyar sterlin daha kesinti yapacaklarını açıkladı. Neticede bu kesintiler 200 bin engelli insanı, eğitim sistemini, sağlık sistemini ve yine yoksul işçi sınıfını etkileyecek. Öğretmenlerin durumu giderek kötüleşiyor.

Artan evsizlik, işsizlik, açlık ve sağlıksız yaşam rakamları bakanları elbette ilgilendirmiyor. Bizler de onlardan medet ummuyoruz. Nitekim, ‘gelecek nesiller için çalışıyoruz’ demelerine tahammül etmeyeceğiz. Biliyoruz ki, ’gelecek nesil’e de aynı sözleri ve bahaneleri üretecekler, çark aynı devam edecek.

Burjuvazinin ağzı hiç değişmiyor…

Britanya’da 2020’ye kadar beklemeyip, zarar daha fazla açılmadan bunların karşısında mücadele edeceğiz. Para bankaları gibi çoğalan yemek bankalarını yok edeceğiz. 19. Yüzyıl’dan bu zamana rakamlar değişmiş olsa da açlık ve yoksulluk değişmedi, sadece şekil değiştirdi. Marksist perspektiften bakacak olursak, hâlâ yönetici sınıf işçi sınıfını sömürüp zulmediyor. Feodaller nasıl toprağa bağlı serfleri ezip sömürüyorsa, bu çağda da patronlar işçilerin iliğini kurutuyor… İsimler çağdan çağa değişse sınıf kavgasının niteliği değişmiyor…

Bizim derdimiz tam bu yüzden sınıf kavgasını yükseltmek…