Cem Aslan

Madem büyük oynuyoruz, madem tekrar imparatorluk olma hevesine tutulup şaha kalktık, boyumuzun ölçüsünün şöyle ana hatlarıyla bir değerlendirmesini yapalım…Gerçekten neye ne kadar muktedir olabiliriz?

Türkiye’nin “şanlı” ordusu büyük oranda dışa bagimli. Meydan okudugu yedi düvel yedek parça vermese ne uçak kaldırabilecek ne de mermi atabilecek. NATO’ya göbekten bağlı, izinsiz tatbikat yapamiyor. Eldeki techizatin büyük bölümü 50 yıllık Amerikan eskisi. Cilalı boyasıyla törenlerde güzel görüntü veriyor fakat gerçek kabiliyeti arada bir sızıntı yapıyor. Misal 15 Temmuz’daki kalkışmaya katılanların beceriksizlikleri…sonra bir yığın yaygarayla kamuoyuna servis edilen Süleyman Şah operasyonunda 39 tankın sekizinin “mekanik arıza” yüzünden yolda kalması… Yani çatışmaya bile girmeden techizatın dörtte biri devredışı! Bir de çatışsaydı ne olacaktı acaba? Darbeler ve doğudaki düşük yoğunluklu savaş yüzünden bir çok insanın gözünde itibarsızlaşmış. Genelkurmay karargahının dinlenip konuşmaların ortalığa saçılması, kozmik odasının yol geçen hanına dönmesi de yakın zamanda olan şeyler. FETO’cü hizip kanserli hücre gibi her tarafını sarmış, nasıl temizleneceği belli değil. Şimdi de köklü kurumları dağıtılmakta.

lese

İstihbaratının da ne işe yaradığını anlayamadık bir türlü. Başında teşkilattan gelmeyen normal işi apartman yöneticiliği olması gereken bir emekli astsubay. Darbe oluyor Cumhurbaşkanı olayı eniştesinden öğreniyor. Ülkenin sınırları kevgire dönmüş girip çıkan belli değil. Birileri orada burada mısır patlatır gibi bomba patlatıyor. Dünyanın teröristleri cirit atıyor memlekette. Yabancı ajanlar ordu, istihbarat, bürokrasi ve medyanın kılcal damarlarına kadar o kadar sızmış ki silahlı kuvvetleri bir kurşun atmadan kafesleyebilecek operasyonlar yapmaya muktedir oldular. Cerablus gibi neye varacağı belli olmayan kritik bir operasyon dış istihbarata dayanılarak yapılıyor. Dış politika her gün baltayı taşa vuruyor, muhtemelen devlet adamlarının önüne dünyada olan biten hakkında doğru düzgün rapor koyan olmadığı için. Muhbirlikle istihbaratçılık arasındaki farkı anladıkları şüpheli. Belki tek becerdikleri içerideki muhalifleri takip etmek.

“Dünya devleti” Türkiye’nin piyasaları komadaki hastanın solunum cihazına bağlı olması gibi sıcak para girişine bağlı. Para musluğu da, ihracat pazarları da “meydan okuduğu” adamların elinde. 2001 krizi yurtdışına 6 milyar dolarlık ani bir sermaye çekilmesiyle tetiklenmişti. Sonra her şey tepetaklak ve bırak hükümeti rejim değişti. Şu an göstergeleri daha kırılgan ve aynı şeyin tekrar etmeyeceğinin hiç bir garantisi yok. Son dönemde muazzam bir borç yükü altına girdi, ulusal varlıkların çoğunu sattı ve bu kaynaklar eğitime ve sanayiye değil, kendini geri ödemeyen, tüketim ve ithalatı kışkırtarak ülkeyi daha ağır yükler altına iten asfalt ve beton türü yatırımlara gitti. Onca harcamaya rağmen yüksek bir büyüme yok ortada. Kendi kategorisindeki çevre ülke ekonomilerinin gerisine düştü ve sürdürülemeyeceği besbelli bir düzende gitmekte. Bankacılık sistemi ve borsası yabancıların elinde. Cari açık kronikleşmiş.

putin-ve-obama-ya-cumhurbaskani-erdogan-daveti-6396509_2254_o

Teknoloji üretemeyen bir ülke, patent sayısı yerlerde sürünüyor. Ana iş kolları merkez ülkelerin el çektiği turizm, tekstil ve inşaat başta olmak üzere emek yoğun iş kolları ve Uzakdoğu’dan re-exportlar. Avrupa Türkiye’yi içine almadan açık pazar ve ucuz işgücü kaynağı olarak kullanmakta. Büyük sanayi kuruluşları ve bankalarının tamamının piyasa değeri akıllı telefona yüklenen bir kaç basit uygulama etmiyor. AB ve Rusya gibi dış ticaret ortaklarıyla tek taraflı bağımlılık ilişkisi içinde. Rusya ile son yaşananların gösterdiği gibi onlar için vazgeçilmez değil fakat Türkiye için onların alternatifi yok. Putin yapabileceklerinin çok azını yaparak özür diletti Türkiye’ye ve Cumhurbaşkanı’nı ayağına getirtti. Ürünleri markalaşamıyor, mallar, hizmetler ve doğal ürünler yok pahasına gidiyor. Tarımı, hayvancılığı can çekişiyor. Et, süt ürünleri, balık gibi besleyici ürünler pahalı, yoksul çocukları yeterince yiyemediği için gelişemiyor. Demiryolu altyapısı yok, akaryakıt fahiş fiyata. Ulaşım maliyetleri ekonominin rekabet gücünü kırıyor. Enerji tedariki ve transit yolları ise kuzeydeki Rusya ve müttefiklerinin tekelinde. Kendi enerji kaynaklarını işletemiyor. Yolsuzluk ve rüşvet yüzünden kamu-özel hizmet ve yatırımlarının maliyetleri artmakta ve sermaye üretici özelliği olmayan sınıfların elinde toplanmakta. İş yapmak için gereken becerikli, çalışkan olmak değil siyasi bağlantı kurmak. Yetenekli insanlar çalışmaktan soğuyor.

200’e yakın akademisi medrese mi yüksek lise mi belli değil. Makale sayısı son yıllarda mollaların İran’ının gerisine düştü. Akademisyenlerin ekseriyeti başka bir ülkede kadro bulamayacak nitelikte. Mühendisler vasat, işçiler çekirdekten yetişme. Mavi ve beyaz yakalılardan kalifiye bir üretim ordusu oluşturabilmek için yeni üniversite açıp duracağına meslek lisesi açması ve eldeki üniversiteleri geliştirmesi gerek . Fakat siyasetin işine gelmiyor. Bir kaç tane üniversite var ülkede dünya çapında eğitim veren, onlar da siyasi otorite tarafından itibarsızlaştırılıp altı oyulmakta. Orta öğretim öğrencilerinin çoğu uluslararası ölçeklere göre geri zekalı seviyesinde, işte PISA testleri. Müfredatları hiç bir insani ve ekonomik kazanım sağlamayan, zeka gerileten derslerle dolu. Dinselleşme, baskı, yasak had safhada. Öğrenciler normal bir gençlik ve çocukluk yaşayamıyor. Temel bir insanlık, çevre, sağlık, tarih, kentleşme bilinci, okuma, düzenli spor, çok sesli müzik alışkanlığı edinmeden mezun oluyor. Toplum cehalet bataklığında. Daha geri kalmışlığının ve emperyalizme bağımlılığının farkında değil. Lafı dinleme, yoğunlaşma, anlama yeteneği yok. Dünyada olan biteni çözümleyemiyor. Varsa yoksa komplo teorileri, dış mihraklar, karanlık odaklar, içimizdeki hainler,… Ortalama IQ Bati Avrupa’nın 15 puan gerisinde. Onun için kendini süper devletin vatandaşı sanması kolay oluyor…

fft64_mf1647651

Kentsel ve çevresel dokusu geri dönüşsüz tahrip edilmiş. Altyapısız, toplu taşımsız şehir merkezleri betona gömülmüş ve ilk ipuçları yavaş yavaş gelmeye başlayan, onlarca ölümle sonuçlanacak sel ve kuraklık gibi büyük altyapı felaketlerini beklemekte. Plansız kentleşmenin enerji tüketimi, yedek parça ve zaman türünden yan maliyetleri ekonomik büyümeyi aşşağı çekiyor fakat kimse farkında bile değil. Kıyıları, ormanları, dereleri haydut müteahhit-siyasetçi koalisyonu tarafından yağmalanmış. Zaten ben çalıp çırpmalarından geçtim, verdikleri zararın kalıcı olması asıl mesele. Bu tahribatın cezasını ülke bir asır daha cekecek. Bir de düşünmesi bile kabus İstanbul depremi var ufukta.

Yolsuzluk ve yozlaşmışlık batağında. Ahlaki degerleri o kadar çürük ki çalıp çırpmak, rüşvet, dolandırıcılık, yalan akıl göstergesi olarak takdir edilmekte. Kamuda ve özel sektörde görevler ehliyete göre verilmiyor,minnet karsiliginda yeteneksizlere bahşiş olarak dağıtılıyor. Gençler toplumcu düşünmüyor, kariyer ve köşe dönmecilik peşinde. Yargısı işlemiyor, en basit davalar yıllar sürüyor. Kanun önünde eşitlik, ifade özgürlüğü, yargı bağımsızlığı gibi temel anlayışlar bile yerleşmemiş daha. En temel hukuk ve demokrasi mantığı gelişmemiş. Kafalar “iyiler-kötüler” anlayışı ekseninde çalışıyor. Medyası medya değil kanalizasyon çukuru, şahsiyetini sıfırlamadan gazeteci olunmuyor. Habercilikle uğraşan yok. Bütün işleri menfaat karşılığı ona buna küfür etmek, muktedirlere yalakalık yapmak. Rezillikte siyasetle at başı gidiyor. Ülke her gün yapay, uyduruk gündemlerle uğraşıyor.

Kültür sanat ürünlerine ilgi gösteren, okuma alışkanlığı olan insan sayısı çok az. Halk her gün Recep İvediklere, Polat Alemdarlara daha da benzemekte. Magandalık marifet sayılıyor ve itibar görüyor. Gençler kendilerine model olarak düşün adamlarını değil mafyözleri, popçuları, futbolcuları seçiyor. TV’ler insanları aptallaştıran, yozlaştıran programlarla dolu. Ne izlediğiniz ve dinlediğiniz önemlidir. Çünkü hepsinden zeka ve karakter geçer insana. Kitlelerde en temel muhakeme yeteneği yok. Siyasetçileri de aslında dinlemiyor, sadece seyrediyor. İyinin kötünün ne olduğunu bilmiyor. Ahlaksızlık deyince aklına dövme yaptırmak, içki içmek geliyor. Din ahlaki içeriği tamamen boşaltılarak insanlara sunuluyor, dindarlıkla tüccarlık arasındaki fark her gün biraz daha azalmakta. Şarlatanların kıskacında. Kulluk, minnet, el etek öpme, güce taparlık, boyun eğme, yalakalık, müritlik gibi zehirli feodal değerler topluma şırınga ediliyor. Kadınları ev köleliğine itilmiş, pasifleştirilmiş, işgücüne katılımı gerilemiş ve ekonomiye, sosyal hayata katkı yapmayan atıl duruma itilmişler. Ortada boy gösterenleri ancak kadın olarak var, insan olarak yoklar. Bedenleri metalaştırılmış.

Uluslaşmasını tamamlayamamış. Akrabam, memleketlim, partilim, mezhepdaşım, dindaşım, cemaatim kafasında. Herkes iç grubundan olanları kayırıyor, rezilliğini görmüyor, destekliyor. Üç ana parçaya bölünmüş. Bir tarafta Kürtler, bir tarafta sekülerler, bir tarafta muhafazakarlar. Yarı iç savaş durumunda. Ayrışmışlığı her gün derinleşiyor. Biri kıyıma uğrasa diğeri keyif kahkahası atıyor. Seçim sonuçlarını gösteren Tr haritası bu bölünmüşlüğü en iyi yansıtan veri. Ortak bir sevincimiz, üzüntümüz yok! 30 yıldır baskıcı devlet anlayışının sonucu terörle başı belada. Fakat barışı kuracak empatik zekayı bir türlü geliştiremiyor. Bölünme sürecinde hızla ilerliyor ve diğer tarafta tarihin gördüğü en kör, sakar ve yoz kadrolarla bilinmeyen maceralara dalıyor.

oso-cerablus-sb

En akıllı yeri Bakırköy tımarhanesi. Bugünün Türkiye’sinin Osmanlı’dan tek eksiği kaldı o da büyük bir askeri yenilgi ve toprak kaybı. Balkan savaşı gibi bir felaket geri kalmışlığımızı anlamamıza yardım eder mi acaba diye soruyorum bazen kendime. Pek sanmıyorum. Yenilginin yükünü bir kaç “hain”e yıkar sonra da Hamidiye gibi bir efsane uydurup özgüvenlerini tamir ederler.

Aslında bu dar boğazdan çağdaş bir ulus ve kurumsal bir devlet olmanın gereklerini iyice bellemiş bir toplum olarak da çıkabiliriz. Ancak 1908 veya 1923 gibi büyük bir silkiniş gerçekleştirebilirsek.

Not: Fırat sazanı tabiri BirGün‘den Melih Pekdemir’e aittir.