Gürbüz Deniz

Kanayan yaradır emekçi çocuklarının askerde emir komuta altında ölüme, sürgüne, şiddetin içine gönderilmesi. Nadire Mater “Mehmedin Kitabı” isimli kitabında, 1984-1998 arası güneydoğuda askerlik yapmış, zorunluluktan ötürü orada bulunanlarla konuşmuş. Kitapta soru cevap yok, sorular çıkarılmış, askerler alabildiğince samimi bir dille anlatılmış. Güneydoğu’da askerlik yapanların konuştuğu “Mehmedin Kitabı”ında, orduyu küçük düşürdüğü iddiasıyla 2 ila 6 yıl arası hapsi istemiyle yargılanan gazeteci Nadire Mater ile Metis yayınları sorumlusu Semih Sökmen beraat etti. Savcılık suç duyurusu akabinde yargı beraatı ile sonuçlanan süreçte kitap epey okurla buluşmuş.

Darbe kalkışması diye nitelendirilen olaydan sonra tekrar okudum bu kitabı ve yazma gereği duydum. Emir kullarının dramını, ağaca on saat selam veren mantıksızlığın dip noktasında yaşayan er, erbaşların çilesi doğu ve ya batı fark etmiyor. Köprü üstünde kafası kesilen, kemerle dövülen erlerin, ,20 sene önce de savaşa sürüklendiğini kitapta okuyoruz. Komutanların kendi çıkarları için kimsenin gözünün yaşına bakmadan acımasızca nasıl davrandıklarını öğreniyoruz. Özel Tim denen oluşumun kulak kesip biriktirdiğini, Yeşil ve diğer itirafçı devlet ajanlarının köy, orman yaktıklarını birinci el tanıklarından okuyoruz. Hepsi asker dönüşü travma yaşamış bir çoğu sakat kalmış. En büyük şikâyetleri de, neden yanımızda birliğimizde vekil ve zengin çocuğu yok. Ayrımın zengin, fakir çelişkisinin asker çatısı altında öğrenmişler. Sahi neden hiç zengin çocukları cephelerde yer almaz?

c56d794cd40cf226f504abb23e24801e

42 askerin anlatımlarından oluşan Mehmedin Kitabı uzun süre hafızanızda kalacak güçlülükte. Kitap Almanca, Fince, Yunanca, İngilizce, Almanca, Fransızca ve İtalyanca ’ya  da çevrilmiş. Hayko Bağdat daha sonraki süreçte orada 42 askerden birisi benim diye itirafta bulunmuştu. Üç adet gayrı Müslim anlatımı var fakat ben hangisi Hayko çıkaramadım.

Farklı bir  psikolojide dönen askerlerin bazılarının durumları ise şöyle tarif edilebilir: İçine kapananlar, yaşadıklarını unutamayanlar, yeniden gitmek isteyenler, bir daha asla gitmek istemeyenler… Kitabın son bölümü ise istatistik rakamlarla dolu. Kaç asker şehit oldu, kaçı gazi oldu, bölgede ne kadar faili meçhul cinayet işlendi ve sivil halktan kaç kişi öldü. Devlete, İHD ve diğer kurumlara yansımış rakamları görüyoruz.

Artık yasaklı bir kitap değil rahatlıkla edinebilirsiniz. Eğer sinirleriniz sağlamsa ve acıyı yadsıyarak okuyorsanız edinin derim.  Bir dönemi yaşananları bilmek sizlere bir şeyler katar. Ufacıkta olsa fikir sahibi olabilmek adına da okunması gerek diye düşünüyorum. Ayrıca karşıt çevreler kitabın dış mihraklar tarafından çıkartıldığını ve Türkiye düşmanı ülkelerin işbirliği ile yazıldığını iddia ederek  kitap okunmasın diye kampanyalar örgütlemişlerdir. Emin Çölaşan denen gazeteci bu kitapla ilgili, sayfalarca hakaret içeren yazılar kaleme almıştır. Milliyetçilik, erkeklik, askerlik, kadına, eşcinsele, farklı etnik kimlikte olana bakışı çok iyi yansıtmış. Zamanında yasaklanmış Mehmedin Kitabı’ ndan yola çıkarak dünyada ne tür kitaplar yasaklanmış, işte o kitaplar:                                                                                                                                                                                               * “Ulysses” / James Joyce: Amerika’da 15 yıl boyuncu müstehcen bulunarak yasaklandı ve 1918 ile 1930 arasında Amerikan Posta idaresince kitap, Ulysess’in ebadında bütün paketler kontrol edilmek suretiyle toplatıldı. Yasak 1933’te kalktı.
* 1930’da Amerikan Gümrüğü, Voltaire’in “Candide” kitabını müstehcenlikle suçladı ve Harvardbound kopyalarını toplattı.
* Walt Whitman’ın ünlü şiir koleksiyonu “Çimen Yaprakları”, bölge başsavcısınca şiirlerdeki “açık saçık” dil nedeni ile 1881’de Boston’da toplatıldı.
* Jean – Jacques Rousseau’nun otobiyografisi “İtiraflar” toplum ahlakına zarar verdiği için 1929’da Amerikan Gümrüğü tarafından yasaklandı.
* Thomas Paine, “İnsan Hakları” (The Rights Of Man) adlı çalışması nedeniyle vatan hainliğiyle suçlandı. Birden fazla yayıncı hakkında Paine’nin “Nedenler Çağı” (The Age of Reasons) kitabını yayımladıkları için de dava açıldı.
* 1960’lara dek D.H.Lawrence’ın “Leydi Chatterley’nin Aşığı” Amerika ve İngiltere’de yargılandı.
* “Kırmızı Başlıklı Kız” California’da yasaklandı; çünkü kahraman büyükannesine şarap götürüyordu.
Selahattin Yusuf’un Şafaktan Çok Önce isimli kitabında benzer konulara ve öykülere, anlatımlara yer verilmiş. İkisi arasında benzerlik bulunabilir, yaşanan olaylar ve yöre hemen hemen aynı fakat itiraf ediyorum Şafaktan Çok Önce isimli kitabını daha çok beğendim.

Biz Mehmedin Kitabına dönelim ve künyesini verelim.
Kitabın Adı: Mehmedin Kitabı
Alt Başlık: Güneydoğu`da Savaşmış Askerler Anlatıyor
Yazar: Nadire Mater
Sayfa Sayısı: 336
Kitabın Türü: Siyaset-Politika
Yayınevi: Metis Yayınları
Kapaktaki fotoğraf Stanley Kubrick’in Full Metal Jacket filmindeki 3 ayrı görüntünün kolajı ile yapıldığını da belirterek savaş karşıtı bu güzel filmi de yad edelim. İzlemeyen varsa eğer ,izlenecekler listenize ekleyin derim. Film önerdiğim için bu haftaki yazımda müzik önerisi yok arkadaşlar. Savaşsız, sömürüsüz bir dünya için bilinçlenelim, okuyalım, örgütlenelim.  Yoksa isimsiz Mehmedler gibi bizlerde birer ‘Niyazi’ adayı olmaktan öteye gidemeyiz.

Okurken etkilendiğim bir sözle bitirelim yazıyı: Ölürsek şehit, kalırsak gazi hesabı, ya sakat kalırsam…

UNESCO’nun (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü) 8 Eylül Dünya Okuma-Yazma Günü öncesi yaptığı açıklamaya göre, dünyada 15 yaş üzeri 758 milyon kişi okuma ve yazma bilmiyor. Türkiye’deyse bu sayı 7 milyonun üzerinde ve çoğu kadın ekonomik, erken yaşta evlilik, feodal gelenekçi anlayış  vb etkenlerden ötürü ücra köşelerde okuma, yazma bilmiyor.

İktidarın bunda payı yüksek. Örneklerle açıklayayım.

  • RTE  ön saflarda cenaze namazında ve imamın ağzında bir beddua şöyle diyor cemaate: “o imam Allah bizi okumuşların şerrinden korusun”
  • Enerji Bakanı Taner Yıldız okuma oranı artıkça AKP oyları düşüyor demişti.
  • Zorunlu eğitimden vazgeçilip 4+4+4 ucubesi ile imam hatiplerin dayatılması, zorunlu din dersleri, peygamberin hayatı, Osmanlıca vb ile dini referanslı derslerle taçlandırılması.
  • Değişen sistemler, bakanlar, yandaş sendikadan olmayan kimsenin okullarda müdür olamaması.

Bu dört örnek bile ülkemizde eğitimden çok biata dayalı sistemin etkin olduğunu ve yedi milyon sayısının yine de iyi bir rakam olduğunu düşündürüyor. Çocuk yaşta evlilikler, çıraklık eğitimi adı altında erkek çocukları okuldan kopartma, imam hatipleri dayatarak üniversiteyi hayale indirgemek maalesef sayıyı bende iyimser bir rakam olarak geliyor.

Ülkemizde gazete okuma oranlarına bakalım :
ilk beş gazete sıralaması 1,5 milyona tekabül ediyor. Özellikle satışlar hafta sonları daha çok artıyor.

1- HÜRRİYET      340.898

2- SÖZCÜ             322.829

3- SABAH             313.989

4- POSTA              302.919

5- HABERTÜRK  253.256

Muhalif basın ki ilk kırka listeye girebilenler bunlar. Sayı çok küçük fakat yandaşların bedava gazetelerine rağmen yine de iyi bir rakamdalar.

30- BİRGÜN        20.274

40- EVRENSEL      4.751

Dergiler, gazeteler, mesleki yayınlar, kitaplar hepsinin yıllık tirajı okur olarak görülebilecek kişi sayısı beş milyon insana sirayet ediyor. 80 milyon nüfuslu ülkemizde bu sayıda içler acısı.

İdeolojik, felsefi yayınların rakamlarına da ulaştım. O kadar küçük rakamlara ulaştım ki yazmasam daha iyi ve dünya ile ülkemiz kıyaslamasını da yazmayacağım ağlanacak hallerde okuma ile ilgili maceramız.

Sosyal medya bu rakamların dışında çünkü tıklanma oranına bakarak okunup okunmadığını bilemiyoruz. Aynı şekilde alınan gazete ve dergilerinde okunup okunmadığını takip edemeyiz. Ancak şöyle bir yöntemle ele avuca sığmasa veyahut da rakamlara dökemesek de çevremizde kitaplar hakkında okuduğu, makaleler hakkında konuşan, görüş beyan edenleri sevin. İyi bakın onlara çünkü kapitalizm ve ülkemizdeki gerici hegemonya onları tüketme yolunda hızla ilerliyor.

Kimliklerinin din hanesinde yazanı bilmeden körü körüne “elhamdülillah Müslümanım” diyen bir güruh ile karşı karşıyayız. O dinin içinden çıkan Karmatilik, Şiilik, Haşhaşilik gibi farklı örgütlenmelerden bi’haberler. Belki de çoğu Şeyh Bedrettin’i,  Börklüce Mustafa’yı, Torlak Kemal’i, Ali Şeriati’yi duymadı bile. Osmanlıcılık oynayıp patlak veren isyanlardan da bir nebze olsun haberli değil, Celali İsyanları’nın nedenleri, Lale Devri, Şah İsmail, Cem Sultan, Pirsultan’ı, hiç mi tarihi merak etmez? Kimliğinde İslam yazan fakat günü kurtarma derdine düşmüş bireyler, savaş oyunlarına yönelen gençliğimiz ise tarihteki yaşanmış savaşları hiç mi merak etmez? Bugün Suriye’de çırpınan emperyaller, dün nerelere çırpındı ve boğuldu tarihin süzgecinden sorgulayarak öğrenebiliriz.

İsimleri farklı olsa da savaşların genel olarak hepsinin altında kökeninde çıkar yatar. Dünyanın en karanlık yapılanması CIA binasında gerçeği öğrenmelisin. Çünkü ‘gerçek seni özgür kılar’ yazısı asılıdır. Bizim ülkemizde görenler vardır emniyette ‘Allah yok, peygamber izne çıktı’ yazarmış.

Kültür farkı ne diyelim. Okumak bizlere sahip olduğumuz değerleri hatırlatmaya yarar. Yedi milyon okuma yazma bilmeyen insanlardan çevrenizde varsa eğer lütfen onlara rica edin size isterseniz okuma yazma öğretebilirim diye. Karanlıkları aydınlığa çevirmek elimizde. Doğum günü, özel diğer günlerde sevdiklerimize kitaplar alalım. REDaktif gibi muhalif siteleri insanlara önerelim. Okuduğumuz gazeteleri bir yerlere bırakalım, belki birileri daha okur.

Jöleli danışmanların olduğu ülkemizde, okumanın önemi daha çok artıyor. Cehalet öldürür. Ülkemiz ülkücüsü ‘dokuz ışıktan’, Turancılıktan bi’haber, gönül bağı ile vatan-bayrak edebiyatı ile milliyetçilik yapmaya çalışıyor. Karşılıklı iki kelam edelim fikir tartışalım diyorum, kabalıktan öte bir dil göremiyorum. Aynı şekilde Kemalistlerin 6 Ok ve Nutuk’tan öte sözü yok. Aşın kendinizi artık. FETÖ’cular ise daha komik. O kadar yıl tapın, sonra baskın korkusu ile Hoca efendi dedikleri imamın kitaplarını sağa sola at.

Gerçi benimde kitaplarımın başına birşeyler geldi. Sene 1996’da 6 gün gözaltına alınmış, çıkışta evde kitaplarımı bulamamıştım. Evde anneme sorduğumda polis evi basar diye yaktık dedi. Eski bir alışkanlık 1980 darbesinde de dayımın kitaplarını yakmışlar. Milyonlarca kitap 12 Eylül karanlığında kah devlet tarafından, kah çocuğumun başına iş açacak diye aileler tarafından yakılmıştı. Aksak Timur da Bağdat Kütüphanesini yakarak bugünlerdeki artçılarına o dönemden yol göstermiş. Bağzıları abartıp kitapları değil insanları yakmış otellerde. Şimdide iktidardalar. Bizler örgütlenmezsek ülkece yakılacağız. İşte bu kadar kelamın sebeplerinden en önemlisi, gericilik bizleri topyekûn yok edecek.

FETÖ ile alakası olmayan muhalif her kesim hedeflerinde. Gerici Akit gazetesinde ‘sayın Cumhurbaşkanım artık şeriata geçelim’ istekleri, ‘çok yakında kutlu günler gelecek kadınlar dekolte giyemeyecek’ diyen, tecavüzcü Ensar artıkları da cabası.

Sokaklar sürü psikolojisi ile hareket etmek istemeyen, koyun olmayı kendine yediremeyen, uyanmış, bilinçli fakat çoğunluğu örgütsüz insanlarla dolu. Silkelenip, göklerde özgür kuş misali aydınlığa uçmanın vakti gelmedi mi? Düşlerimizi bizim adımıza başkaları kuruyor. Korkularımızı başkaları inşa ediyor. Başkalaştıkça çürüme kitleler halinde oluyor. Zaman makinesi olsa ve insanları ilk çağlara komünal toplumların dönemlerine götürebilsek ve kimsenin kimseden üstün olmadığı tek derdin yiyecek, içecek olduğu kardeşçe yaşanılası bir zamanı gösterebilsek belki hayat daha yaşanılır hale gelir. Fakat böyle bilimsel bir icad olmadığına göre zamanı değiştirmek elimizde. En azından bulunduğumuz her ortamda farkındalık yaratarak, boş vakitlerimizi okuyarak geçirebilirsek esneme ve hapşırık gibi okumakta bulaşıcı olabilir. Bilinçli bir okur asla Saray’ın, FETÖ’nün askeri, faşistlerin kuklası, sermeyenin oyuncağı, Emperyalistlerin taşeronu, feodal ağaların maşası olmaz.

Yılmaz Güney’in seslendiği gibi: “Arkadaşlar! Dışarı da bir şeyler oluyor farkında mısınız? Uykuda olanları sarsın, uyandırın. Herkese söyleyin, yakında ışıklar kesilebilir. Karanlıkta ne yapacaksınız?”

Karanlıkta kitapta okusanız, bilinçlenseniz bile iş işten geçmiş olacak ve bugün tutsak edilenlere sustukça, sessiz kaldıkça yarın sıra sana gelecek.

İki de sorum olacak yazıyı bitirmeden önce: Hurşit Külter nerede? Diploma nerede?

Ayrıca kurbanlıklara acı vermeden kessinler. Kesmeyin yazıktır desek kimse dinlemeyecek, en azından işkence etmeyin ve en önemlisi asla çocukların önünde kurban kesmeyin. Madem kestiniz, kesemeyenlere de verin, paylaşın.

Tatil yapanların bol bol dinlence içerisinde okumalarını temenni ediyorum. Dostlukla kalın… Eskinin popüler mesajı ile şimdilik hoşçakalın!

OKU-OKUT!

Bilmem hiç GÖRGÜ CEM’i gördünüz mü? Görmemiş olanlarınız muhakkak vardır. İsmail Kaygusuz Son Görgü Cemi Savaş Yılları kitabında görmekten öte yaşatıyor. Hislere tercüman oluyor ve asır başındaki savaşı, Anadolu erenlerinden Onar Baba Taliplerini, dedelerini, sofularını, canlarının cepheye gitmeden önce görgülerini nakış gibi işliyor.

Görgü Cemi katıldığım kadarıyla şöyle başlıyor:  ELİNLE KOYMADIĞINI ALMA… GÖZÜNLE GÖRMEDİĞİNİ SÖYLEME… Gerçi ben Onar Ocağı’nın görgü cemine değil Hubyar Ocağı’nın  görgü cemine katılıp tarıktan geçmiştim. Kitapta da dede buna yakın sözlerle canları ceme davet ediyor. Benim katıldığım cemde dede değil baba cem yürütüyordu.

Alevilikte ocaklar var her bir ocağın görevi var bilinen en büyük ocak Hacı Bektaş ocağı ‘aydınlanma ocağı’ diye geçer. Ocakların sorumluları taliplerin pirleri ise kimi bölgelerde  ocaklarda dede,  kimilerinde ise baba olarak adlandırılıyor.

Kitabımızda ise cemi yürüten dededir. Kitapta çok fazla yer anlatımı, tasvirler, tanımlar, şekiller, biçimlere yer verilmiş. Bölgeyi, geçen dönemi anlamamızda ve Alevilik hakkında eğer bir bilgimiz yoksa aydınlanmamıza vesile olmuştur. Aleviler dede ve talip toplulukları olarak bir arada yaşarlar. Aleviler sonradan kendi içlerine gireni PİR olarak kabul etmezler. O yüzden cepheye, savaşa gitmeden önce onar talipleri pirlerinin huzurunda son kez görülmek isterler. Savaşa gidilecek belki hiç dönülmeyecektir. Hakkı olan hakkını, şikayeti olan şikayetini, günahı olan günahını isteyecek. Hesabını verecek ve soracaktır. Ayrıntıları ile verilmiş olan bilgiler ışığında  günahı olan suçlu bulunana napılıyor, tarıktan geçemeyen can o yoldan geçmek için nasıl cezalar alıyor. hepsini örnekleri ile sıralı şekilde öğreniyorsunuz. Ayrıca cemlerin çeşitleri vardır. İkrar cemi, görgü cemi, hızır cemi, nevruz cemi, muharrem cemi, birlik cemi, Abdal Musa cemi gibi. Aralarında kısmi  farklar vardır. Çünkü yukarıda da bahsettiğim gibi ocak ve bölgenin ayrı olması ,sonucu cemler değişiklik gösterilebiliyor.

Aynı şekilde dönülen semahlarda yörelere ve konularına göre çeşitlilik arz eder. Bu çeşitlik ve zenginlik, kanımca Anadolu halkının çeşitli coğrafyalarda, dağ başlarında kalması ve yaşanmışlıkların farklılıkları ve ölümden kaçışın sürgün hayatın göstergesidir. Genel olarak tek farklılık göstermeyen ise cem de görevli kişilerin görevlerdir. Bu bilgileri vermemin sebebi ise kitapta geçen kelimeleri, görevlileri isimleri ile tanımanız ve daha iyi kitaba konsantre olmanız içindir.
Rehber                        : Hz. Ali’yi temsil eder. Şah-ı Velayet makamıdır. Dede / Babanın yardımcısıdır. Dede / Babanın olmadığı yerde vekilidir. Rehber, talibi Pir ve Mürşid’e teslim eder, yola hazırlar. Ayrıca Dedenin olmadığı yerlerde Cem törenini yönetir.
Gözcü                         : Cem’in genel düzeninden sorumludur. Törene uygun davranmayanları uyarır.
Çerağcı                       : Çerağ (ateş veya mum) yakılması ve meydanın aydınlatılması ile görevlidir. Çerağ yakılmasına, çerağ (delil) uyandırma da denilmektedir. Çerağcı, çerağı uyandırdıktan sonra dara durur ve duasını okur.
Zakir                       : Deyiş, düvaz ve miraçlamaları, Saz veya bağlama eşliğinde okur..
Ferraş                      : Süpürgeci anlamına gelmektedir. Bu hizmet Selman-i Farisi’nin hizmeti kabul edilir. Semahtan sonra meydana gelerek süpürgeyi simgesel olarak yere sürer. Cemin sona erişinin ilk işaretidir. Cem sırasında ise car (süpürge) çalar.
İbrikçi (Tezekkar)      : El yıkama, tarikat abdestinin alınmasında hizmet yapandır. Bu da sembolik bir işlemdir. Simgesel olarak elinde leğen ve ibrik omzunda havlu ile hizmet eder.
Sofracı /Kurbancı      : Kurban kesme ve yemek işlerinden sorumlu kişidir.
Haberci (Pey(i)k)       : Cemin yapılacağını canlara haber veren kişidir.
Pervane                    : Semah dönenlere (semahçılara) yol gösteren kişidir.
Meydancı (İznikçi)     : Cemde meydan görevlerini yapan, meydanın düzeninden, araç gereçlerin hazırlanmasından vs. sorumlu kişidir.
Saka (saki )               : Cem esnasında canlara su dağıtır.
Oniki Hizmet sahipleri Cem’de gerekli araç ve gereçleri tamamlarlar.
Cemaat, Cemevi’nde toplanır.
Dede, usulünce Cemevi’ne girip postuna oturur.
Dede, canlara eğitici bir konuşma yapar.
Zâkirler, sazla deyiş çalıp söyler.
Süpürge (car) çalınır.
Post (seccade) serilir.
Dargınlar barıştırılır, sorunlar çözümlenir, canlardan rızalık alınır.
Oniki Hizmet sahiplerinin duaları verilir.
Çerağ (delil) uyandırılır.
Tezekâr (ibriktar) tarîkat abdesti aldırır.
Kurban ve lokmaların duaları verilir.
Dede, yol-erkân konusunda canlara bilgi verir.
Gerekirse kısa bir dinlenme molası verilir.
Cem mühürlenir (secde yapılır).
Üç Düvazı İmam okunur (secde yapılır).
Üç Tevhîd çekilir (secde yapılır).
Miraçlama okunur, Kırklar Semahı yapılır.
İstek Semahları yapılır.
Sakka suyu dağıtılır.
Mersiyeler okunur.
Lokma ve Kurban (Sofra) hizmeti sunulur.
Cem başladığında Mürşit (Dede / Baba) tarafından yapılan konuşma ile canlara Cem ve onun gerekleri, varsa önemli güncel konulardan kısa konuşmalar yapılır. Dede ’’Ey canlar, birbirilerinizden hoşnut ve razı mısınız? Birlik misiniz erenler?” diye sorar. Sonra da kırgın ve küsülüler varsa onlar barıştırılır veya Rızalıkları alınır. Cem sonunda da Lokmalar yenilip, sofra duası verildikten sonra ibadet sona erer İşte bu süreci son görgü ceminde okuyacaksınız, unutmayın yer, zaman, ceme katılanların  durumu belki çoğu bir daha dönemeyecek ona göre konuya girin.

yuceltanay531_1389003164137

Savaş Yılları, yokluk, kıtlık, açlık, ölüm, işgal, sürgünler, yurdundan yöresinden olanlar bu cemi ve onarlıları derinden etkiliyor. Görgü ceminden günahsız geçmek demek, askeriyeye gönül rahatlığı ile teslim olup, ülkenin bilmem neresinde ölümü göze almakla eşdeğerde.

Şeyh Hasan Onar Ocağı bugün Malatya Arapgire bağlı Onar köyü olarak geçmektedir. Burada kendisine ait mezarı ve vakfiyesi yer almaktadır. Şeyh Hasan Onar Ocağı hakkında en geniş araştırmalar İsmail Onarlı ve  Son Görgü Cemi-Savaş Yılları kitabının da yazarı  İsmail Kaygusuz’a aittir. Kitap iki bölümden oluşuyor. Birinci kitap 1991 yılında alev yayınlarından çıktı . İkinci kitap ise davalar, çeşitli siyasal baskılardan ötürü 2006 yılında yine alev yayınlarından çıktı bu sefer birinci ve ikinci kitaplar tek kitap halinde basıldı. Ermeni techirine yer verilen kitapta kıyamı, sürgünü yaşayacaksınız.

Nilüfer Sarıtaş’ın seslendirdiği ‘tevhit’ Son Görgü Cemi-Savaş Yılları Çileli Günler kitabına uygun düşüyor.

Medya olmazsa olmazımız. Elimiz, ayağımız, haber kaynağımız. Özgür irade ile yazılmış kimsenin kalemi olmayan yazarlara, gazetecilere ihtiyacımız her zamankinden daha fazla. Yazarlar, gazeteciler tutuklanırken birileri haber peşinde vurulurken buna gerçekten ihtiyacımız var.

Gazeteci ve ölüm deyince aklıma 1996 gelir. Metin Göktepe’nin gözlerimizin önünde Eyüp’te polis tarafından dövülerek öldürülmesi gelir.

Alibeyköy’de üç devrimcinin cenazesi vardı. Duyarlı birisi olarak o bölgede yaşadığım için bende gittim. Fakat cenazelerin kalkacağı cemevine gelmeden yoldan alınıp, Eyüp kapalı spor salonuna götürüldüm. Karlı soğuk günde şiddeti yaşadım. Şanslıydım ölmedim ama Metin’imiz tehlikeliydi. Biz dayak yerken o işkencenin resmini çekiyor ve işkencecilerimizi teşhir ediyordu. Tanınma korkusuyla azgınca saldırdılar ve bir yiğit gazeteciyi öldürdüler. Elbette hala Metin Göktepe gibi yiğit gazeteciler hala var. Fakat çoğunluk, yazarında kurguladığı gibi halktan yana haber yapmayanlar ya da yapamayanlardı…

İsmine korku, yılgınlık, yükselme dürtüsü ne derseniz deyin. Satılık kalemler ve özel istekle çalışan polemik yazarlar daha çok zannımca.

Nazım Alpman Ahlak Islatan Medya Hikayeleri kitabında, yirmi iki öyküye yer vermiş. Kurgu öyküler reklamcılık, görsel ve yazılı basında gerçek olmayan fakat sağlam kurgusu ile keyifle okunacak türden kaleme alınmış. Bir kaç öykü çok sıkıcı ve kitapta yer almazsa daha iyi olurmuş dedirten cinsten. BirGün’den tanıdığımız yazar Nazım Alpman medyanın kapitalle ilişkisini ve mesleğin yozlaştığını kurgu öyküleri ile kafamıza kafamıza   vuruyor.

nazimkitap

Nazım Alpman  kitabını şöyle özetliyor:  “Gazeteciler ne kadar ahlaklı olursa toplum da o kadar özgür olur!”  Bu ilke ile yazılan kitapta yozlaşmanın dibini bulacaksınız. Neredeyse, hiç iyi bir örnek teşkil edecek karakter yok. Mesleğe 40 yılını vermiş gazeteci yazar Nazım Alpman’ın bir bildiği var herhalde ki böyle örnekleri, yoğun kullanmış. Bir mesleki özeleştiri kitabı olarak da nitelendirebiliriz. Medya bataklığını, kalemini satanları isimlerini değiştirerek öyküleştirmiş. Oysa naçizane önerim toplumun arınması adına, o unsurları teşhir etmesini beklerdim. Sokağa çıkamayacak hallere düşmesini temenni ederdim. Çünkü medya ayağı ile toplum yönlendiriliyor.

Örneğin Kabataş olayı az kalsın toplumsal travmaya dönecekti. Kalemini çıkar uğruna kullananlar linç aracı olarak Kabataş’ın üstüne atladılar. Görmediği, olmayan görüntüleri var diye ifşaa ettiler. Gezi’yi, değerlerimizi ayaklar altına aldılar. Daha eskilere gidersek 1 mayıs katliamı, Maraş, Çorum, Sivas, aydınların öldürülmesi… Bazı gazetelerin ve gazetecilerin kışkırtması ile provokasyonlar,  düzen açısından başarılı oldu. Sırf bu ve benzeri örnekleri bitirmek adına satılık kalemleri bilmek bizlerin hakkıdır diye düşünüyorum.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin hazırlayıp kabul ettiği Türkiye Gazetecileri Hak ve  Sorumluluk Bildirgesi’nde gazetecinin tanımı şöyle yapılıyor;

“Gazeteci başta barış, demokrasi ve insan hakları olmak üzere insanlığın temel değerlerini savunur. Halklar arasında düşmanlığı körükleyici yayın yapmaktan kaçınır. Din, dil, etnisite ayırımı yapmaz. Her türden şiddeti, halkı gösterici, özendirici, kışkırtıcı yayın yapmaktan kaçınır.”

Şimdi kitabın muhatabı olduğu için Nazım Alpman’a soruyorum, bu niteliklere uygun ülkemizde kaç gazeteci var? Kaç basın emekçisi bildirgeye göre hareket ediyor?

Sayılarının daha da çoğalmasını temenni ederek, yazarın diğer kitaplarında kurgu değil gerçek kişiler ve olaylarla ilişkili kitaplar yazmasını umuyorum. O zaman medya hikayeleri daha çarpıcı ve görevini yerine getirmiş kaynak kitap olur bizler için. Burjuvazinin kirli, yoz bataklığından daha aydınlık günlere gerçek toplumsal altyapıyı gözetmeyen aydınlarla çıkacağız.

AKP dönemi gazeteciliği bence başlı başına ayrı bir kitap olarak yazılmalıdır. Gelecek kuşaklara bırakılacak nadide bir eser olacaktır. Mart 2016 da çıkan Ahlak Islatan kitabı, yazarın on üçüncü kitabıdır ve ozan yayıncılıktan çıkmıştır. Fazıl Say’ın ‘insan insan’ eseri ile okunmasını öneriyorum.

İyi okumalar dostlar…

Almanya’dan çıkıp, Avrupa’yı kasıp kavuran Nazi zulmü, Çekoslavakya’yı da es geçmemişti. Komünist Yeraltı Hareketi’nin önderlerinden biri olarak illegal yayınlar çıkaran ve yöneten Julıs Fuçik 1942’de tutuklandı, on sekiz ay süren tutukluluğunun ardından Berlin’de katledildi.

Fuçik, tutukevinde kaldığı süre içinde yazdığı ve yaşamının bu son dönemine ait izlenimlerini içeren Darağacından Notlar adlı kitabı Çek bir gardiyan yardımıyla parça parça dışarıya kaçırılmış ve Fuçik’in ölümünden iki yıl sonra karısı tarafından bastırılmıştır.

O dönemde çiçeklerden, ağaçlardan ve insanlık namına ne varsa konuşmak ve yazmak suçtu. Cezası Nazizm’e aykırı fikirlerden ötürü ölüm kamplarıydı.

Henüz bizim ülkemizde ölüm kampları mevcut değil fakat Nazi ruhunu çağrıştıran bir çok olay gün be gün tüm şiddeti ile cereyan ediyor. Darağacından Notlar’ı okumak size iyi gelecek çünkü ,direnen insanların öyküsü, cezaevi gerçekleri. zulüm, ölüm artık yanı başımızda. Yarın hepimiz eğer bir şeyler yapmazsak birer Fuçik adayı olacağız.
Çok etkileyici ve yalın anlatımı ile dikkat çeken bu eser, türünün ilk örneğidir. Ülkemizde benzerini kıyaslarsak eğer Yaşar Ayaşlı imzalı şubat basımdan çıkan adressiz sorguları örnek gösterebilirim.

Fuçik bir komünistin nasıl ve ne şartlarda olursa olsun umudunu kaybetmeyeceğini, direneceğini, yaşamı savunacağını hayatı pahasına gösteriyor.

En beğendiğim bölümlere gelecek olursak yakalanma anı değme macera kitaplarına taş çıkaracak işleyişte yazılmış, hapishanede bulunan tutsakları anlattığı sayfalar ise dönüp dönüp okuyası gelecek şekilde aksettirilmiş. Kampta bir mayıs kutlaması ise olağanüstü. Orada olmayı ve faşistlerin yüzlerine sıkılı yumrukları ile çelik iradeyi gösterdikleri anları okurken yaşıyor ve çoşkuya kapılıyorsunuz. Hücre arkadaşı Pesek baba ile geçen günler uzun uzun anlatılmış fakat asla sıkılmıyorsunuz. İçim yandı okurken ve itiraf ediyorum ağladım. Son cümlesi beni derinden sarstı. Zulmün son bulacağı ve bir sonraki kuşaklara aktarılsın diye verdiği emeği gözardı etmek yazara haksızlık olur. Darağacından Notlar kitabı, ülkemizde o kadar etkili bir tesir bırakmıştır ki, bir çok dost sohbetinde, toplantılarda, içerde, dışarda üzerine konuşulmuş, yazılmış ki hala yazılıyor şiirler yazılmış,  Onlardan birisi Ataol Behramoğlu’na aittir ve şöyledir şiir:

dar-agacindan-notlarf17faabc9a4afdc67df36153caf92523
Ne Yağmur… Ne Şiirler
Soruyorum sevgilime
– Darağacından Notlar’ ı okudun mu ?
Bu bizim hayatımız.
Gece doluyor içeri
Yıldızlarıyla.
Üç ilde
Sıkıyönetim var.
“Askeri savcı”
Sözü
Yer alıyor
Günlük bir sözcük olarak
Hayatımızın sözlüğünde.
Aşklar kelepçeli
Güney Amerika’ da.
Kederden
Geberiyorum.
Herkes hayatını anlatıyor.
Deli anneler
Yıkık binalar
Paramparça
Bir gençlik
Yaşadığımız.
Hayatımızın kanadığını görmüyor musun?
– Darağacından notları’ ı okudun mu?
İşkence
Ve umut
Şiiri fışkırtır.
Ruhumun yaralarını saracak
Şafağın sözcüklerini
Arıyorum.
“Kalın devrimci romanların
Sonundaki keder”
Kalın
Devrimci
Bir roman olarak hayatımız.
– Darağacından Notlar’ ı okudun mu?
Sevgilim
Seni
Öpüyorum.
Her gün
Geçtiğim denize
Yabancılaşmasam
Bütün hayatları
Anlatabilsem.
Ölüme karşı
Dururken bir adam
Tek bir mısra halinde
Hayatını
Okuyor.
Çıldırasıya
Boğuntuluyum.
Çıldırasıya
Bir özlem
Günler ve Prag
Ve trenler
Ve alıp beni
Götüren keder.
Günleri zincire
Vuruyorlar.
Aşklar kelepçelidir.
Güney Amerika
Çe Gevara.
Her şeyi bir bir
Anımsıyorum.
Kalın
Devrimci romanları.
Hayat
Dolduruyor beni
Nasıl
Yıkık bir binayı
Gökyüzü doldurursa.
– Darağacından
Notları’ ı okudun mu?
Prag’ da
Bir sevgilim var.
Ve ikinci dünya savaşı
Ve tanklar
Ve ellerim
Sana son kez dokunduğunda
Artık
Senin
Olmayacağını bilmek;
Artık
Olmayacağımız.
Çünkü
Çıkış yok buradan.
Silah sesleri
Bir bahar.
Ey uçuşan
Güvercinleri kalbimin.
Ey bir imkanı
Yaşamak duygusu.
Ey içime
Sindirdiğim sevgin.
Prag’ daki
Sevgilim.
Karlı gecelerde
Anımsarım seni
Yağmurlar altında
Dolaştığımız Litvanya’ yı.
“Kanal” ı
Seyrederken
Bütün Slav
Ve Slavak güzellikleri.
Kalın sesli
Kadınlar.
Ortodoks
Hüznü.
Ve “Tütün” ü
Okurken
Ve Fuçiği.
Kanımızla
Yazılmıştır
Hayatın destanı
Toprakta
Dudaklarımızın
İzi var.
Ve donup kaldığımız
Cephelerde
Buruşuk
Mektuplar
Ve yerlerine
Ulaşmamış.
Savaş
Ve keder
Ve şiirler
Korkunç bir
Aşk özlemi.
İnsanlara
Duyduğum sevgiden
Boğulurcasına
Kalbimi
Çatlatırcasına
İmgeler
Ve trenler boyunca
Taşıdığım.
Şehirlerden
Geçerek
Ve her bir insanın
Bakışlarında
Köyler ve uzak
Duygular.
Sonsuzca seninle
Sevişme özlemi
Ve erkek olduğumun
Bilincinde olarak
Ve idama
Giden bir adamın
Karısına
Bıraktığı
Mektup kadar
Çağdaş ve anlaşılır.
Ekmek kadar
Kederli.
Vaptzarov’un
Şiirleri kadar.
Sevgilim, binlerce kilometreye
Yayılan kalbim
Ve gözyaşlarım
Ve her şeye
Yetişme duygusu.
Bütün romanları
Yutarak
Bütün aşkları
Yaşayarak
Ve çağdaş ve sarsak
Kalbimi
Avutamaz
Ne yağmur…
Ne şiirler…

Artık gelenekselleştireceğim her kitaba bir şarkı önerimi Darağacından Notlar kitabına Imam Baildi’nin Poso Lypamai  eserini uygun görüyorum. Derinliği olan, buruk bir acıyı harmanlayan bir eser ve kitapla uyum içinde.
Fuçik: Çekoslovak direnişi içinde hem de dünya antifaşist direniş tarihi içinde adından çokça bahsettirdi. Hala yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor. ‘No Passaran’ geleneğinin yiğit temsilcisine ne kadar da güzelleme yaptı diye düşünen okurlar çıkacaktır.  Yazının başlarında bahsettiğim gibi zindanlardan ışık olarak çıkan, yazı ve direnci dışarıya taşıyan bu insanı övmek insanlığı ayağa kaldırmak ve gericilere meşale olmak için kıvılcım çakmakla eşdeğerdir.
Sınırsız yayınlarından çıkan darağacından notların çevirmeni Nahide Kılıç’a ve bu kitabı tekrar okurları ile buluşturdukları için sınırsız yayınlarına teşekkür ediyorum.

 

Mümkünse bu yazacaklarımı Samuel Barber’den  “Adagio for Strings” şarkısı eşliğinde dinleyerek okuyun… Çünkü mevzumuz derin ve meşakkatli AŞK…

OHAL günlerinde aşk ile ,tımarhane cumhuriyetinin saçma gündeminden bir nebze olsun uzaklaşalım derim…

Bilimde, psikolojide, sosyolojide ve kültürde aşkın kökenine inmeye ne dersiniz..? O zaman size iyi bir kaynak kitabı önereyim. Cafer Tiryaki’den Aşkın Kökeni isimli kitap, okurlara üç bölüm halinde aşkı, sevgiyi, bağlılığı ve ihaneti anlatıyor. Bölümlerde kadın erkek ilişkilerinin doğal, tarihsel gelişimi üzerine eleştirel bir yaklaşım var. Birinci bölümde evrim teorisi, ilk insanlar vb konular yaklaşık 177 sayfa işlenmiş. Epey bilgi içerir, bombardımana tutulacaksınız haberiniz olsun.. İkinci bölüm ise aşkın doğal kökleri üzerine. Gen, varoluş ve bağlanmanın işlendiği bu bölüm yaklaşık 70 sayfada işlenmiş. Üçüncü bölümse eleştirilerden oluşuyor. 20 yüzyıl yazarlarından önde gelenlerinin aşka bakış açısı irdelenmiş.

0000000487639-1

Genelde bu yazarlar burjuva kanattan seçilmiş. Kapitalist ahlak da aşk kirlidir düsturu ile hareket  eden yazar, “Marksizmde Aşk” paragrafı ile Engels’e ve Manifesto’ya selam çakmıştır ve safını net ortaya koymuştur. Önermeler ve eleştiriler vererek ilerleyen kitap ufkunuzu net açacaktır.

Kitapta platonik aşkı da öğrendim. Platonik aşk, bilinenin aksine, karşılıksız, imkansız aşk gibi anlamlara gelmemektedir. Platonik aşk, Platon’un “Devlet” adlı eserinden türemiş bir deyimdir. Devlet adlı eserinde Platon, olamayacak kadar ideal bir devleti tarif etmektedir. Devlet sadece ve sadece vatandaşlarının çıkarları için var olmalıdır. Hatta o kadar ileriye gider ki, devleti yönetenlerin filozof olması gerektiğini bile söyler. Tabii bu yazarın varsayımıdır. Ben bugüne kadar imkansız aşk olarak biliyordum. Hangisi doğru okur karar versin.

Marks, Engels, Darwin, Freud, Sartre,  ve Fromm’un aşka bakış açılarını bulabileceğiniz bu değerli kitap, doğa, toplum, tarihsel sürecide işlemiş. Yeryüzünün en karmaşık meselesi değil midir aşk?

Okumakta fayda var,diye düşünüyorum. Kitapta o kadar çok soru ve cevap var ki,merak ediyorsanız eğer bu konuyu,merakınızı giderecek içerikte hazırlanmış..

1955 Giresun doğumlu yazar geçen sene aralık ayında hakka yürümüş, İstanbul Üniversitesi coğrafya mezunu yazar Cafer Tiryaki ayrıca “eski çağ dilleri ve kültürleri” bölümünü de okumuştur. 1970 yılında Yaba Öykü isimli dergide öyküler yazan fakat uzun soluklu yazmayı bırakan Cafer Tiryaki, 2002 yılına araştırma inceleme kitapları merhaba diyerek ardından beş kitap bırakmıştır. Berfin yayınlarından çıkan Aşkın Kökeni isimli kitap 2004 tarihinde basılmış olup, 367 sayfadır..

Herkesin aşkı tanımlaması,bakış açısı farklıdır. Bence aşk kavuşamamaktır… Diğer yazarlara da göz atalım ve tarihte bir yolculuk yapalım, aşkın kökeni bende öyle tat bıraktı. Kah Mısır’da Firavun’a direnen, aşkı için ölümü göze alan köle oldum, kah fabrikada “elde yok avuçta yok, birleşsek ne olacak artı değer değil miyiz şunun şurasında” modunda umutsuz aşık oldum…

İlk aşk, devrimden farksızdır; hiç değişiklik olmadan sürüp giden hayat bir anda darmadağın oluverir / TURGENYEV

Gerçek aşk,daima kişisel yarar duygusundan vazgeçme temeli üzerinde yükselir . / TOLSTOY

Aşk herkesi eşit kılar / CERVANTES

Dünyada hiçbir şeyi seni sevdiğim kadar sevmiyorum: Bu garip değil mi?/  SHAKEASPEARE

Geniş varlık denizinin her yanında geniş bir aşk akışı vardır. Fiziksel devinim, bitkisel yaşam, zihinsel yaşam… hep evrensel aşkın derece derece yükselen aşamalarını oluşturur. Aşağı derecelerinde yanılmayan aşk, akılla aydınlandığı zaman iyilik ve kötülüğe eğilim kazanır. Aşk kusursuz olmayan iyiliklerin üzerinde de vardır. Hatta irade, hile ve şiddet kullanmak yoluyla bir başkasının kötülüğüne çalışmış olsa bile yine aşka uyar. Kötülükler aşktan uzaklaşma oranında bir takım derecelere sahiptir ve kötülük aşka yaklaşmak için sarf ettiği üç oranında erdeme yaklaşmış olur… Cehennem bile adalet kadar aşkın eseridir. / DANTE

Zafer; savaşta kovalayan, aşkta ise kaçan erkeğindir / NAPOLYON BONAPART

Aşkın gözü kördür derler… Yalan! Seven, sevdiğinde, başkalarının gördüğünün en az iki katını görür / JOSH BİLLİNGS

Ne üstün zekâ, ne hayal gücü ne de her ikisi beraber, bir dâhi yapmaya yeter. Sevgi, sevgi, sevgi.. İşte bu dehanın ta kendisidir. / WOLFGANG AMADEUS MOZART

Mutlu olmak için ugraş vermelisiniz. Mutluluğa, iş, para ya da aşkla ulaşılmaz. Mutluluk sizinle kendiniz arasında bir meseledir. /  RUFUS WAİNWRİGHT

Derin ve ihtiraslı sev… Kalbin kırılabilir ama hayatı dolu dolu yaşamanın tek yoludur. / ERİCH FROMM

Bunlar ve daha fazlası kitapta mevcut. Yer yer kısa öyküler ve ufak şiirlere aşka felsefi ve edebi bakabiliyorsunuz. İyi okumalar dostlara!

Siz hiç yaklaşık 400 sayfalık mektup okudunuz mu? Ben okudum. Almanya’ya 89 yılında siyasi sığınmacı olarak yerleşen yazar Haydar Ersöz,  Olympos Tanrılarının İntiharı kitabında, babasına gurbetten mektup yazıyor.

Batı medeniyetlerinden, modernizeme, emperyalizmden, kapitalizme, Marksizmden, liberalizme çok ağır eleştiriler sunarak mektubu çeşitli örnekler ve yaşadıklarından kesitlerle anlatıyor. Sosyal devletin açıklarını, Türk ve Asya halklarının durumlarını Almanlarla kıyaslamaya komünal toplumlardan, peygamberler çağına, sanayi devriminden, paylaşım savaşlarına kadar aktarıyor. Türküler ile bölüm var ki aforizmanın dibi görülmüş…

 

nobelkitap_com_783201975-1989 arası aktif sosyalist hareket içinde yer alan yazarın bu kitabı bütün ideolojilere karşı duruşu ve Türkmen Bektaşi geleneğine dönüşü batı insanın, biliminin, yaşam tarzlarını eleştirerek, insani kamillik, iyilik, insanlık üzerine mektup tarzında işlemiş. Marksizimden kopuşu ve gurbete oluşundan ötürü zannımca, yazarı köklerine inmeye zorlamış. Ben kimim, nerden geldik, nereye gidiyoruzdan esinlenerek ilk çağdan günümüze tanrılaşan insanları babasına somut verilerle aktarmış. Hayatımda bu kadar uzun mektup okumadım. İyi bir deneyim oldu, bir çok bilgi de öğrendim. Kölelerin, asillerin kavgasında saf tuttum, Cengiz Han ile Avrupa’yı işgal ettim. Alman profesörlerin derslerine dinleyici oldum. İmbis denen büfelerde döneri ve onlara has tatlıdan tattım. Hippilerle, tekno müzikseverlerle, sorunlu çocuklar diyerek ergenlerin psikologlara gönderilmelerine tanık oldum. Çok keyifli bir kitap. Yer yer Karl Marks’a laf çakmasa daha iyi olacakmış ama o kadar kusur herkeste olur. Malum yazar bir kopuşta ve bunu güçlü dili ile yazıyor. Neden Marks’a laf atan birinin kitabının kritiğini yaptınız derseniz eğer, edebi, sosyal, siyasal, tarihi yönü ve kurgusu beni cezp etti ki yazar hakaret etmiyor, eleştiriyor. Benim okuduğum bildiğim Marks eleştiriye açıktır ve hoş görür diye düşünüyorum.

Yazarın ilgi alanları çok çeşitlilik arz ediyor. Tasavvuf, antropoloji, tarih, felsefe, sosyaloji bu kadar çeşitlilik olurda ben okumaz ve bunun üzerine yazmaz mıyım. Kara mizahı ve ironisi ağır basan bu eserde Türkmenlerin, Şamanizm’in köklerine inebiliyorsunuz.

Irkçılıktan, oburluğa, teknoloji kullanımından, kadın sorununa, Türk ve Kürt halklarının kökenlerine, Bektaşilik ve Şafiliğe kadar sadece Batı medeniyetleri üzerine yazmamış. İyinin ve kötünün dünyasında yaşama farklı bakış açısı katarak somutlaştırmış.

Ali Baba ve Kırk Haramiler’in hikayesinde neden “açıl susam” dendiğini de öğrenebilirsiniz

Yezidilerin etnik kökenini ve inanışını da… Umulmadık yerlerden, umulmadık konu çıkartan yazarmış Haydar Ersöz. Daha önce hiç kitabını okumamıştım,eksik haneme yazdım bunu…

Kitaptan alıntı yazmamı öğütleyen dostlarım oldu. fakat ben bu tarzı çok doğru bulmuyorum. Eğer elinize geçerse ve okuma imkanı bulursanız, okur kendi meşrebince alıntılasın. Her kitap üzerine yazan insanın bakış açısı aynı olmak zorunda değil. Kitabın konusuna göre iyi bir gut değilim belki ama “yaşasın ölüm yerine yaşasın onurlu yoksunluğum” diyen Abdal soyu olmaya devam edeceğim…

Phoenix yayınlarından 2002 yılında basılmış yaşadığı Miden şehrini, tarihini, cadı diye yakılan kadınları, haçlı seferlerini de es geçmemiş. Bu dolu dolu kitabı bir çırpıda okuyamadım. Soluksuz ve acabası bol şekilde uzun süre elimde kaldı…

 

“Orada yaşarken ölen dostları,
arkadaşları öldürülmüşken yaşayanları,
iyileri, kötüleri hep aklımda tutacağım.
Kendi kendimden uzaklaştığımı hissettiğim anda
aklımda
diyeceğim.”

Pamuk Yıldız

Darbe günleri, 12 Eylül, işkence, coplar, dayaklar, insanlık dışı muameleler, teslimiyet, direniş hepsini bulabileceğimiz kitap, O Hep Aklımda
Pamuk Yıldız, 12 Eylül 1980 askeri darbesi olduğunda, Devrimci Yol (Dev-Yol) sempatizanı 17 yaşında bir lise öğrencisiydi. 29 Ekim gecesi polisler onu aldı. 6 cinayetle ve bombalı eylemde bulunmakla suçlandı. Emniyet’in 12 Eylül sonrası çok meşhur olan sorgu ve işkence merkezi DAL’ da başlayıp Mamak Askeri Ceza ve Tutukevi’nde 6 yıl 7 ay boyunca yaşadığı şiddeti, 20 yıl sonra ” O Hep Aklımda ” kitabında anlattı.

indir
Bir sabah vakti cemselere bindirilip bilinmeze götürülen ağabeylerimiz, ablalarımız babalarımız oldu bizim. Asker kapımızı hiç de nazikçe çalmadı, kapıyı kırdı en yakınlarımız aldı götürdü. Ve bazıları hiç geri gelmedi…
Yemek sırası işkence, sayım işkence, yat, kalk işkence , zorla gençliğe hitabe, istiklal marşları okutmalar… işkencenin diğer adları oldular.
Tek tip elbise dayatması, kendi pisliğinin içinde kalma cezası, soğuk lağımlı hücreler, karıştır, barıştır politikası ile devrimci, ülkücü, dinci, apolitik herkesi içeride cezaevinde kırdırmaları, Mamak’ın karanlık yüzlerini birinci elden yaşayan yazar günümüzün darbesi ile kıyaslayacak kıvamda yazmış.

Erdal Eren’in son günündeki olaylar, yaşadığı, çektiği eziyet kendine insanım diyen herkesi derinden etkiler.
Güzel bir öz eleştiri kitabı da ayrıca O Hep Aklımda… Direnişin, yenilginin tarihi, yıllardır isyanlarda olan bir neslin darbe ile sindirilmesinin anı romanı… Bir tutam kır çiçeklerinin nasıl koparıldığının acı gerçekliğinde yazılmış.
Yazar bizlere tüm insancıllığı ile sesleniyor. Henüz 17 yaşında kız çocuğuna tecavüz girişimi de tüm çıplaklığı ile kitapta yer alıyor. Dayısının evine sığındıktan sonraki süreçte baskın ve beraber gözaltı, DAL’da başlayan işkenceli sorgular, toplu dayaklar, ölüm tehditleri, hepsini yaşamış pamuk…
Mamak’ta 84’deki ölüm orucu sürecinden ve kadınlar koğuşundaki katılımdan da bahsetmiş. Sadece 3 kişi ile süren direniş, Kutup Yıldızı’mız Mehmet Fatih ve diğer 3 siper yoldaşının hayatını kaybetmesi, AB’den sürekli heyet gelmesi ile geri kazanım ile noktalanması…
DAL, o dönem yer gösterme adı altında devrimcileri, ülkücü faşist güruhun içine bırakıyordu ve linçe maruz bırakıyorlardı. pamuk yıldız, bir yer gösterme sırasında Akdere’de, böyle bir zulme maruz kaldı ve ölümden döndü. 6 cinayetle suçlandı. Bir kişinin ölümünü tecavüzle ,işkenceyle kabul ettirip 6 yıl içerde kalmasını sağladılar. Oysa Pamuk’un ifadesine göre onun devrimciliği sadece mahallede emekçi kadınlarla beraber kitap okumaktan ibaretmiş.

Kaldığı koğuşta 34 yatağa karşın içerde 150 kadın vardı. Üst üste, birde kalp hastası olmuştu. Sayımlarda kıdemliyi biz seçeriz dayatmasına karşı idare yüzünden  ezildiler. Cop artık nereye isabet ettiyse ordan nasiplendiler… Ölenler insandı. İşkence görenler, gözaltında öldürülenler , coplananlar insandı. Çocuklar vardı. Kadınlar ve en çok baskıya maruz kalan erkekler.. Eğitim adı altında köpekleşmeleri ve insanlıktan ne kadar çıkartırsak kardır mantığı güdülen tutsaklar, darbecilerin gözü ile aslında köleler…

Türk İslam sentezi ile yoğrulmuş, her şeye rıza gösteren, sorgulamayan, biat eden kitleler için yapıldı bu zulüm.. Unutmayın, faşizm dünde kazandı, bugünde kazanıyor. Bizler sınıfımızı bilmez ve bilinçlenmezsek eğer, geçen haftaki darbe girişimi örneği ve bastıran kuvvetlerin polis devleti mantığında olduğu gibi fillerin altında kalan çimenler misali her dönem onlarca pamuk ezilemeye devam edecektir.

 

 

Proletaryanın nihai zaferi için, örgütlenmek, emekçi halk kitlelerinin sesi soluğu olmak için geçmişi bilmek ve ders çıkartmak gerekiyor. İşte o zaman ne darbecilerle, ne seçilmiş diktatörlerle muhatap oluruz. Bilinçlenmenin yolu okumaktan geçiyor. Okumak özgürleşmek ve olaylar karşısında ayık olmaktır. Darbecilerin de, seçilmiş diktatörlerin de sonu bizim bilinç seviyemize bağlıdır. Ne kadar çok kitleye ulaşabilirsek, o kadar çok insan kazanmış oluruz. Din ile uyuşturulan halkımızı, para ile susturulan toplumumuzu aydınlık yüreklerimizle ve beyinlerimizle ikna edeceğiz. Fransa’dan sol bir hareketten bahseden yenilgi sonrası dağılan bir yapıdan ve akabinde gerçekleşen olaylardan hepimiz birer ders alabiliriz. Dünün Nazi faşistlerinden bugünün diktatörleri arasında ne fark var ki? Onların özendiği Nazileri ve onun karşısında yer alan komünistleri, yeniden okumak, hafıza tazelemek iyi gelecektir.

Komünist, militan, senaryo yazarı ve otobiyografik niteliği ağır basan politik gerilim türünde kurgulara imza atan Jorge Semprún’un kaleminden çıkma Naçayev dönüyor.

Nazi faşistlerinin işgallerinden, 68 bahar isyanlarına, çekirdek örgütlenmeden, silahlı mücadeleye, Batı Avrupalı solcuların geçmişlerini irdeleyen politik roman kurgu ve yaşayan karakterleri ile sizi sarıp sarmalıyor. Kariyer yapmış geçmişine ihanet eden hainler, yoldaşlarını yarı yolda bırakıp huzura, rahata,paraya kucak açmış eski solcular siz okumayın bu kitabı. Gece rüyalarınıza girebilir…

0000000065514-1

 

Proleter Öncü adlı örgüt, ilk gençliklerinden itibaren edebiyat, şiir, politik metinler ve felsefe aracılığıyla dost olmuş beş genç tarafından kurulmuştur. Örgüt 70’li yıllarda sağ terör yüzünden çatırdamaya başlıyor. Üyelerden bazıları fesih kararı alıyor. Fakat karşı çıkan Naçayev kod adlı militan üvey babasının polis olması yüzünden ajanlıkla suçlanarak atılıyor ve söz hakkı elinden alınıyor. Naçayev bunu kaldıramayarak intihar girişiminde bulunuyor. Hikayenin bundan sonrası ise kitabı asla elinden bırakamayacağınız boyuta evriliyor ve çetrefilleştikçe kurguya kendinizi kaptırıyorsunuz. Macera yönü ağır bassa da içeriğinde felsefi, edebi, siyasi tartışmalarda işlenmiş.

Romana ismini vermiş, kod adı olarak karşımıza çıkan Naçeyav kimdir. Bianet’te hakkında yazılmış iyi bir yazı vardır.http://bianet.org/biamag/diger/156080-farkli-bir-devrimci-kisilik-sergey-necayev

Yazar Jorge Sembrun’un da  romanına aldığı Naçayev kadar, etkili ve sıra dışı bir yaşamı var.

İspanyol asıllı Fransız yazarı Jorge Semprun, Fransa’da sürgündeki İspanyol Komünist Partisinin merkez yönetim kurulu üyesiydi. Daha çocuk yaşta katıldığı Fransız direniş hareketinde silah ve patlayıcı madde uzmanı olarak çalışırken, Gestapo tarafından tutuklanıp ünlü Buchenwald Nazi Toplama Kampına sürülmüştü…

Çevirmeni ile de dikkat çeken bu kitap bir çok güzelliği bütünlemiş, kendi içinde harmanlamıştır. Mustafa Balel  hikaye ve roman yazarıdır ayrıca bir çok Fransızca eseri dilimize çevirmiştir. Sanat emeği isimli dergide kitap kritikleri yapmıştır.

Bu yıl ayrıntı yayınları aynı çevirmenle fakat isim değişikliği ile tekrar bastı Naçayev Dönüyor’ u. İsmini de Hollywood vari Hesaplaşma koyarak. İhanet temasını öne çıkartan bu roman 320 sayfa olup, eski solcuları merak edenlere iyi bir kaynak niteliğinde…

Bizde hesap lafla sorulmaz düsturunu ilke edinen Naçayev dosta selam olsun…

 

Erkekler tarafından yazılan tarih, haliyle her sosyal harekette erkek kahramanları ön plana çıkarma eğilimi gösteriyor. Dinlere göre ilk insan ve çocukları arasında geçen rekabet, kıskançlıkların ve ilk cinayetin romanı Kayıp Taşlar…

Toparlayıcı unsur Havva ana, yer yer evlatlar arası ayrımı aleni körükleyen Adem baba.. Birisi insanlığın ilk anası, diğeri ilk babası gibi figürleri bu romanda farklı tatlar olarak buluyorsunuz.

Kimisine göre Habil ve Kabil olayı salt Tevrat’ta ve oradan aktarıldığı kadarıyla Kuran’da geçiyor. Kimilerine göre  ilk olarak Sümerlerin yazıtlarında mevcut. Kimine göre ise tamamen mitolojik gerçeklikle yakından, uzaktan alakası olmayan bir olaylar silsilesi…
kayip-taslar391711205
Asuman Bayrak, Kayıp Taşlar kitabında bizlere Aklima ve Lebuda’yı tanıştırıyor. Binlerce yazıta rağmen bir çok kaynakta isimleri özenle saklanılmış, unutturulmaya çalışılmış, ilk cinayetin başlıca kahramanları romanımızın baş karakterleri.
Aklima, Lebuda, Habil, Kabil, Adem ve Havva’yı anlatıcı olarak bölümler halinde dillendirmiş. Şahsen ben Aklima’yı çok içten buldum. Onun geçtiği bölümleri keyifle okudum. Lebuda ise klasik günümüz teslimiyetçi insanı profilinde. Kabil üretken, çalışkan tuttuğunu koparan mizaçta anlatılmış. Habil ise hayvanlarla daha iyi anlaşan vurdumduymaz bir kişilik olarak karşımıza çıkıyor. Adem ve Havva ilk günahı işleyip cennetten kovulduktan sonra, Tanrı’ya tamamen teslim olup sonsuz ilahi inanç içindeler.
Kadının saçından kahkahasına kadar her şeyine karışan radikal İslamcıların, Aklima’yı ataları olarak göreceklerini sanmıyorum. Aklima dobra, dürüst haklarının farkında bunun için erke baş kaldırmayı, erkeği olarak gördüğü Kabil için her şeyi ve herkesi karşısına almayı göze alan güçlü bir karakter ve bu güçlü kişilik Habil ve Kabil’i birbirlerine düşürüyor.
Kabil ve Aklima birbirlerini seven güzel bir profil kitaba göre. Fakat baba ve anne Lebuda ile Kabil’in, Habil ile Aklima’nın birlikte olmasını kararlaştırıyor. İsyanın filizleri bu karardan sonra atılıyor.
Gerçi sorgulamak gerekirse, ilk insanlar evlerde değil mağaralarda yaşarlardı.  Konuşmayı yüzlerce yıl sonra öğrendiler nasıl oluyor da bu kadar olay döngüsü içinde yer alabiliyorlar vb diye sorulara bence gerek yok. Tamamen kurgu ve edebi bir metin olarak bakmak gerek diye düşünüyorum. Diyalektik açıdan tamamen her şey imkansız. Kurgu, diyaloglar ise kitapta epey akıcı ve tekrar okunası bir eser olmuş. Mesela ben Kabil kovulduktan sonra neler yaptılar, nereye gittiklerini çok merak ettim. Aklima anlatıcı olduğu bölümde Havva anaya serzeniş bölümünde, Kabil dışarıda iken ve bir türlü dönmezken, yırtıcı kuşların Aklima’yı korkuttuğu sayfaları gerilimli tarzda okudum. Aklima ve Kabil iki iyi aşık, iki kavuşamayan yürek. Önlerinde ki setler ise anne, baba, kardeşler gibi kolay kolay çiğneyip geçemeyeceğin engeller. Üstüne bir de ilahi güç, Allah’ın takdiri gibi dinsel zorluklar da cabası…
Kadına söz hakkı ilk insandan beri yok kurguya göre. Okurların bu kitaba değer vereceğini düşünüyorum. Asuman Bayrak’ın kitabı 2012 de Ayrıntı Yayınlarından çıkmış olup 185 sayfadır. İlk yaratılış efsanesini farklı tarzda ve tonda okumak isterseniz Kayıp Taşlar sizin için ideal bir kitaptır. Maktül ve katili, sevdayı ve uysallığı dört kardeşte romanlaştırmış. Trajedinin ağır bastığı, hayal gücünüzü zenginleştirecek olaylar örgüsüyle biçilmiş bir kaftan kayıp taşlar…
Okumak özgürleştirir….