Gürkan Haydar Kılıçarslan

442618-3-4-d2814

Medyanın bir kiralık tetikçi olarak kullanılması rezaleti aslında yeni değil. Eskiden beri var olan bir terbiyesizlik bu. Bu ülkede maalesef eskiden beri medya aygıtları, özellikle gazeteler haydutluk maksadıyla sık sık kullanıldıkları için daima soruşturmalarda, davalarda ‘delil’ niyetine kupon gibi kesilmiş gazete kupürleri, manşetleri hep kullanıldılar.

Çok eskilere gitmeye gerek yok. Hele 12 Eylül 1980 darbesi öncesine gitmeye hiç gerek yok. Geçen yüzyıldan sadece 28 Şubat dönemini hatırlayalım. Kurulduğu günden bu yana en pahalı kiralık tetikçilik işlevi gören 1985 doğumlu Sabah Gazetesi’ni ele alalım.

İlk olarak 12 Eylül darbesi sonrası Turgut Özal iktidarı için sipariş üzerine kurulan ancak 90’lı yıllarda yörünge değiştirip 28 Şubat darbesi döneminde iftira, çamur ve saldırı gazeteciliğinde çok başarılı örnekler veren bu gazete daha sonra defalarca el değiştirdi. Bildiğiniz ortalık malı medyası oldu. Önüne gelen gazeteye sahip oldu. 28 Şubat döneminde Dinç Bilgin’e ait olan gazetenin yönetici ve gazeteci kadrosu zaman içinde birkaç kişi hariç olmak üzere baştan sona değişti durdu.

28 Şubat döneminde Refah – Doğruyol iktidarına her gün saldıran, Türkiye’de en büyük sorunun irtica sorunu olduğunu abuk sabuk haberler ile vurgulayan ana akım medyanın Hürriyet ile beraber iki starından biri olan bu sözde gazetenin o dönemlerde yazı işleri müdürü olan Erdal Şafak şimdi de havuz medyasında korsan gemisi işlevi gören Sabah Gazetesi’nin genel yayın yönetmenliğini yapıyor.

Kimler gelmiş kimler geçmiş. Yönetimde nedense bir tek Erdal Şafak kalmış. Gazete yine benzer bir işlev yerine getiriyor. Ama bu sefer çok daha sefil bir vaziyette yapıyor. Çünkü 28 Şubat döneminde en azından Engin Ardıç gibi tipler yoktu bu gazetede. 28 Şubat döneminin en ‘laikçi’ gazetesi şimdi neredeyse “Kahrolsun Laiklik” manşeti atacak kadar haşhaş çekmiş, oyuncak bir havuzda korsancılık oynuyor.

Erdal Şafak’tan başka değişmeyen bir eleman daha dikkat çekiyor yılların tetikçi gazetesi Sabah’ta. Yıllarca Sabah Gazetesi yönetimlerini kendince gördüğü birtakım ıvır zıvır yerli yersiz editöryal hatalar yüzünden gazeteden istifa etmekle tehdit eden Hıncal Uluç adlı şahıstır kendisi. Artık “yazmam ha bir daha” kaprislerinden vaz geçti çok şükür. Böylece bütün Türkiye halkları olarak hakikaten rahatlamış olduk.

Sürekli sahipleri ve derin siyasi çizgisi değişen ama tetikçilik işlevi asla değişmeyen bir gazetede demirbaş olarak yazarlık ve yöneticilik yapmak, gelecekte medya okullarında medya arkeolojisi dersinde illa ki anlatılacaktır. Aslına bakarsanız, ben şahsen Erdal Şafak ve Hıncal Uluç ikilisinin gazetede yaşanan onca el değiştirme hengâmelerinde gazetede unutulmuş olabilecekleri ihtimalini de göz ardı etmiyorum.

28 Şubat tetikçi gazetecilik döneminin bir diğer suçlusu ise elbette Ertuğrul Özkök idaresindeki Hürriyet Gazetesi idi. Sabah’a göre daha medeni ve elitist bir tetikçilik işlevi gören Hürriyet Gazetesi başta olmak üzere ilgili tüm gazetelerin manşetleri ve haber kupürleri daha sonra parti kapatılmalarına neden oldu. Refah Partisi ve Fazilet Partisi ile HDP-BDP öncesi kapatılan Kürt siyaseti eksenli siyasi partiler elbette sadece haber kupürleri ve manşetler yüzünden kapatılmadı ama ilk olarak halkla ilişkiler işlevi gören söz konusu medya aygıtları kamuoyunda algılar yaratma hususunda tepe tepe kullanıldılar zamanın sözde egemenleri tarafından.

Aynı alışkanlık daha sonra 2007 yılında AKP’nin kapatılma davası sürecinde yaşandı. 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde yine başta Sabah, Hürriyet gibi bazı gazeteler AKP aleyhinde ya uyduruk ya da incir çekirdeğini doldurmayacak haberler ile zamanın algı operasyonlarında kullanıldılar. Gazetelerden ‘delil’ diye kupon keser gibi manşet kesen bazı savcılar bu partiyi de kapatmak istediler. Elbette bu sefer kapatılmadı ama kapatılmak istenmesi bile AKP’nin 2002’de başlayacak iktidarını somun cıvata perçinledi. Daha sonra AKP ve terörist sevgilisi FETÖ “tetikçilik öyle yapılmaz aha böyle yapılır!” diyerek neşe içinde kol kola şen şakrak Bollywood filmlerinden fırlama görgüsüz aşıklar gibi sayısız masum insanların hayatlarını sistematik bir şekilde karatmaya başladılar.

2007 seçimlerini 2002’nin aksine ezici bir çoğunlukla kazanan AKP ve terörist sevgilisi FETÖ, bu seçimlerden sonra harıl harıl çalışmaya başladılar. O sıra ellerinde fazla medya aygıtı olmayan iktidar öncelikle yeni bir tetikçi gazete yarattı. Adı Taraf olan bu gazete ile başta Ergenekon, Balyoz gibi bir dolu uyduruk davalara manşetlerden deliller üretilirken yavaş yavaş diğer gazetelere ve elbette televizyonlara nüfuz edilmeye başlandı.

2011 seçimlerine gelindiğinde artık medyanın büyük bölümü birbirlerine devamlı yardım ve yataklık yapan AKP-Cemaat ikilisinin kontrolü altındaydı. Bir grup muhalif medya dışında neredeyse tüm medya artık tetikçi hale getirilmişti. Hürriyet gibi gazeteler ise vergi ve benzeri şantajlarla dize getirilmişti. Onlar da gölgelerinden dahi korkarak güya habercilik yapıyorlardı.

17-25 Aralık sonrası ise cemaat medyasının kopması sonucu kumpas, alavere dalavere işlerinde tek başına kalan AKP iktidarı tetikçi gazetecilikte yepyeni bir çığır açmayı başardı. Dünya alemin dinlediği tapelerde ispatlandığı üzere kendisine bir havuz medyası kuran AKP iktidarı sahip olduğu tüm gazeteleri aynı manşetle, yüzde yüz aynı metinlere sahip aynı haberlerle, aynı fotoşop fotoğraflarla ve çoğu kamu kurumlarına ve havuzcu şirketlere ait aynı ilan ve reklamlarla çıkartmayı başardı ki yeryüzünde daha önce denenmiş bir medya tetikçiliği değildi bu. Hitler’in propaganda bakanı Goebbels bile “yuh artık” diyerek cehennemin dibindeki çukurda amuda kalktı.

Söz konusu sözde gazeteler ve özellikle 15 Temmuz sonrası kraldan daha çok kralcı olmayı başaran Hürriyet gibi gazeteler ‘dünya faşizm tarihi’ incelemelerinde tez konusu olmayı çoktan başardılar. Merak etmesinler. Bu devirler de geçecek, o tezler de yazılacak.

fetullah CIA ABD

AKP ile Cemaat birlikteliği her iki tarafın da muhafazakâr yapıda olmaları yüzünden ister istemez sokakta barda tanışan laik çevrelerin birlikteliği gibi başlamadı. Araya bazı aracılar girdi. Bir çeşit görücü usulü evlilik olduğunu söylemek mümkün. Artık hangi tarafın yakınları hangi tarafın adayını hamamda gördü de beğendi en doğrusunu CIA bilir elbette ama neticede sağlam bir evliliğin temelleri atılmış olmalı ki en az 10 yıl balayı havasında geçen bütün evli çiftleri kıskandıracak seviyede mutlu yıllar yaşadıklarını söyleyebiliriz. İmam nikâhı yapmışlardı herhalde.

Geçenlerde FETÖ’cü diye kapatılan Taraf Gazetesi’nin kuryesi Mehmet Baransu’nun Balyoz kumpası esnasında elinde bavulu ile verdiği unutulmaz bir poz vardır. O fotoğraf AKP ile Cemaatin adeta ikinci balayına çıkış fotoğrafıdır.  Mehmet Baransu, Balyoz davasına ‘delil’ teşkil edecek bir bavul dolusu çoğu A4 boyutunda birtakım kâğıtları ve Çin malı mı Tayvan malı mı olduğunu bilemeyeceğim dolu CD’yi Türkiye’nin mülke tapan yüce adaletine teslim etmişti.

O bavulun teslim edilmesiyle beraber artık Taraf Gazetesi’nin misyonu bitmişti. Böylece AKPCemaat evliliğine karşı en büyük tehdit olarak görülen kıskanç ve haset dolu NATO dışı yaramazlıklar planlayan TSK’nın bir bölümünün defteri dürülmüştü. Ne var ki ‘TSK tehdidi’nden kurtulduklarını düşünerek bu evliliği artık çantada keklik olarak görmeye başlayan AKP ile Cemaat’in gözleri de fıldır fıldır dönmeye başlamıştı. Artık ilk kim önüne geleni asıldı bunu da elbette CIA bilir ama benim kişisel tahminim aldatmanın eş zamanlı ve karşılıklı başlamış olabileceği yönünde.

AKP-Cemaat evliliğinin sallanmakta olduğu ilk olarak 7 Şubat 2012 MİT krizi ile mahallede konuşulur olmuştu. İlk büyük kavganın dışarıya yansımasıydı bu. Aralarına fitneyi kim soktu elbette bunu da CIA bilir lakin o tarihten sonra araya kimler girdiyse iki tarafın arasını bir türlü düzeltemedi. En nihayet 17-25 Aralık 2013 tarihinde Cemaat tarafı AKP tarafının bu evlilikte hırsızlık yaptığını, malı davarı götürüp başkalarına verdiğini, artık daha fazla bu evliliğe tahammülü kalmadığını, alemin enayisi olmadığı iddia ederek resmen bütün dünya önünde boşanma talebinde bulundu. Bu boşanma talebi öylesine kuvvetli bir talepti ki cemaat tarafı “Allah senin belanı versin. Boyun bosun devrilsin inşallah” şeklinde bir tepkiyle eteğinde ne varsa döktü. Bugün habire “Kandırıldık” diyen AKP’nin cemaati sayısız kereler aldattığı ortaya çıktı.

AKP’nin yabancılarla yaptığı telefon konuşmalarını dahi takibe aldıran cemaat tarafı Ergenekon ve Balyoz davalarında yaptığının aksine 17-25 Aralık boşanma davasına öyle sahte ve uyduruk kanıtlar ile değil, son derece güçlü kanıtlar ile geldi bu sefer. Bu sayede AKP’nin nasıl hovardalık ve zamparalık yaptığı, cemaat güya evde boynu bükük beklerken AKP’nin nerelerde kimlerle sürttüğü, nasıl eli işte gözü oynaşta olduğu, nasıl Cemaati önüne gelenle aldattığı, nasıl muhafazakâr bir aile görüntüsü altında bütün muhafazakâr mahalleyi kandırdığı ortaya çıkmış oldu.

AKP’nin tepkisi 17 ve 25 Aralık sonrası başlangıçta kısa bir şaşkınlıktı. Ne de olsa bir yabancının kollarında suçüstü yakalanmıştı. Hatta bazı AKP’li bakanlar o yabancının önüne yatmış halde yakalanmışlardı. Doğal olarak herkes ayıplamıştı. Ne var ki kısa süreli şaşkınlığı atan AKP tarafı “Ne aldatması? Kim aldatmış? Yaz kızım!” moduna geçerek boşanmanın cemaatin sandığı kadar hiç de kolay olmayacağını dünya aleme göstermeye karar verdi.

Türkiye’de güya üstü örtülmüş olsa bile New York’da devam eden Reza Zerrab davasına göre eski eşi olan cemaati aldattığı sabit olduğu halde “Aldatıldım, kandırıldım!” diyerek sadece bizim değil dünyanın kafasını ütüleyen AKP tarafı geçmişte işlediği bütün ortak eylemleri şimdi suç olarak eski partnerinin üzerine atmakla meşgul.

Sanki 14 yıldır bu ülkede iktidar olan AKP değil de Liberal Demokrat Parti’ymiş gibi dünyanın gözünün içine baka baka eski partneri cemaat hakkında  “Paralelmiş bunlar. Hem polis teşkilatını, hem yargıyı, hem tapu kadastroyu, hem nüfus dairelerini, hatta Et-Balık Kurumu’nu bile ele geçirmişler” diyerek gezegenin en saf en naif en şaşkın iktidarı olmayı başardılar. 2007’den beri biz muhalifler tarafından yapılan sayısız uyarıları dinlemeyen AKP iktidarı en sonunda milli ordusunu bile cemaat denilen terör örgütüne teslim ettiğini 15 Temmuz gecesi bütün dünyaya ispatlamış oldu.

Herkes biliyor ki 15 Temmuz darbesinin birincil müsebbibi olan 2007 yılında kurulan Taraf Gazetesi Ergenekon, Balyoz gibi uyduruk birtakım davalar sürecinde adi bir propaganda aygıtı olarak TSK’ya karşı AKP ile FETÖ terör örgütünün evliliklerinin bir meyvesiydi. O çirkin bebeği beraber dünyaya getirdiler.

Mehmet Baransu gibi birtakım kuryelere tamamı uyduruk o belgeler bizzat AKP iktidarının bilgisi dahilinde ulaştırıldı. O zamanın havuz medyası Taraf, Zaman gibi cemaat gazeteleriydi. Kimlere operasyon yapılacaksa topa ilk giren gazeteler bunlardı. Yaptıkları gazetecilik değil, bildiğiniz şimdiki havuz medyası gibi düpedüz tetikçilikti. En sonunda yıllar önce öngördüğümüz üzere bir gecede kapatıldılar ve medya tarihinin utanç sayfaları arasında yerlerini aldılar.

Sen bütün malı mülkü eşinin üzerine geçir. Ondan sonra aranız bozulunca kalkıp dünyaya şikayet et. Acınası ve gerçekten çok dramatik hatta kanlı bir boşanma oldu. Maalesef olan memlekete, sayısız masuma ve halklara oldu. Komşu ülkelerin bile canı çok fena yandı. Nice canlar yandı bunların fırtınalı evliliği yüzünden. Nice kanlar aktı bunları hamamda birbirine sevdiren kötü kalpli CIA yüzünden.

Beraber kol kola en az 10 yıl paralel yürüdükleri bütün yolların her adımının hesabının sorulacağı o mutlak hesap gününü beklesinler hele! Yok öyle “Kandırıldım” diyerek Che Guavera’lara küfür edip zeytinyağı gibi bu karanlık suların üstüne çıkmak. Che’ye kurban olun siz.

993_0

Rabıta, her ne kadar tasavvuf başlığı altında bilinen bir sözcük olsa bile artık çoğumuz biliyoruz ki bu ülkede ve aslında bütün dünyada tasavvufların pek çoğu banka tasarrufları olmuştur.

FETÖ’cüler dahil tüm dini cemaatlerde ve özellikle Nakşibendilik tarikatlarında öne çıkan rabıta eylemi, her ne kadar ilk bakışta Allah aşkına, peygamber sevgisine ‘layık olabilmek’ için şeyhi vasıta olarak kullanmak şeklinde tanımlanıyor olsa da on binlerce insanın toplandığı bir cemaatin sadece ibadet ve rabıta ile meşgul olmayacağını elbette tahmin edebiliyoruz.

Eninde sonunda mensupları artan bir cemaat önce propaganda maksatlı yayın işlerine girer. Sonra esnaf kuyumculuk işlerine girer. Derken bir bakmışsınız başta inşaat, tekstil, gıda, taşımacılık, turizm, hatta ‘Sadat’ adlı şirket gibi savunma, aklınıza gelen her sektörde zibil gibi şirketler açmaya başlarlar.

Denilebilir ki “Onların ticaret yapmaya hakkı yok mu?”, üstelik sözde piyasa ekonomisi altında yaşıyoruz değil mi? Ancak cemaatlerin ana gayesi Allah aşkına ulaşmaktan ziyade sermaye birikimi oluşturmak olunca, bunu da din kisvesi altında yapıyor olmaları dikkate alınınca, ortada sistem adına kayıt dışı ciddi bir dolandırıcılık döndüğünü dikkate almak gerekir.

Bütün dini cemaatler tıpkı Diyanet İşleri camilerinde her cuma namazı sonrası “Camiye yardım, camiye yardım” diye para toplayan resmi devlet memurları gibi mensuplarından şu veya bu şekilde para toplamaktadırlar. FETÖ’cülerin himmet parası dedikleri meblağı diğer cemaatlerin uygulamadığını sanmak için ahmak olmak gerekir.

Aradaki fark şimdilik şudur. Diğer cemaatler, yardım-himmet parası denilen gayri resmi aidatlarını FETÖ’cüler gibi zorunlu tutmayıp olayı biraz daha gönüllülük esasında tutmaktadırlar. Ekonomik durumu müsait olmayanlardan zorla para alınmaz. Ama durumu azıcık uygun olanlardan dahi cemaatteki yoksullara yardım, cemaat yurtlarına, külliyelerine yardım maksatlı paralar toplanmaktadır ve elbette ciddi bir sermaye birikimi yaratılmaktadır.

Böylesi bir sermaye birikimi, kapitalizmin işine gelen bir durum olduğu için darbe girişiminde bulunulmadıkça devlet veya sistem tarafından teşvik dahi edilir. Ne var ki eninde sonunda tüm cemaatler şeyhlerine bağlıdırlar. Şeyhin aklına “Yahu bu kadar güçlendik. Kumbarada epeyce para da birikti. Artık bir devlet olsak!” şeklinde bir şeytan vesvesesi gelip gelmeyeceğini kimse garanti edemez. Hem zaten bütün cemaatleri tarikatları dikkatle izleyen, hatta yönlendirip yöneten onca gizli servisler varken şeyhlerin şeytan vesveselerinden münezzeh olduğunu sanmak için epeyce saf olmak gerekir. Ajanları dahi tespit edemeyen şeyhlerin sözde kerametleri kendinden menkuldür anlayacağınız.

Bu kadar insanı rabıta adlı bir gönül bağı ile topladığınızda elbette bu mevzu sadece teoloji ve sosyolojinin konusu olmaktan çıkıp ekonomi politik bir kimliğe bürünür. Neredeyse bir tane tarikat şeyhinin ve şeyh civarındaki tarikat büyüklerinin bir mesleği dahi yoktur. Çalışmazlar. Ancak hiçbiri ekonomik sıkıntı yaşamaz. Mercedes’lerde memleket dolaşırlar.  Külliye adını verdikleri, ümmet-millet evi adını verdikleri saray gibi yerlerde yaşarlar. Allah için bir tane olsun, bir hırka bir gömlek yaşayan şeyh görmedim ben… Eskinin tasavvuf masallarıdır onlar ve inek gibi sağılacak müritlere anlatılır sadece.

Bütün bu cemaat, tarikat saltanatları basit bir rabıta işi ile temin edilir. 7 gün 24 saat, gece gündüz şeyhini aşk ile düşünmek zorunda kalan, bunu sonsuz bir kurtuluş vesilesi sayan bireylerin sayısı on binleri bulunca ortada elbette büyük bir ilahi aşk değil, epeyce bir işletilecek sermaye birikir

Tarikat müritleri, bir kerecik olsun bir şeyh yerine normal bir insana aşık olmayı deneseler aradaki büyük farkı görecekler ama maalesef ağır muhafazakar Anadolu kültürü dünyanın en doğal rabıta işi olan kadın ile erkek rabıtasını neredeyse tamamen ortadan kaldırdığı için kimi erkek bireyler hemcinsi olan şeyhler, şıhlar ile, tarikata henüz bulaşmamış kimi başka erkek bireyler de zavallı eşekler ile rabıta kurmaktadır. Ne var ki eşek rabıtası da bir yere kadar sürmektedir.

Normal cinselliğin, gerçek aşkın, hatta mastürbasyonun bile yasaklandığı topraklarda eninde sonunda bir tarikatın pençesine düşülmektedir. Tarikatlar bünyesinde pedofili sapıklar elbette bu yazının konusu dışındadır. Maalesef bir de böyle bir sorun vardır.

Cemaat ve tarikatların ürettiği, yılların bir diğer kadim palavrası gerçek aşkın sadece tanrıya, Allah’a duyulabileceği palavrasıdır. Sanki herkes bir Mevlana olmak zorundaymış gibi sallamaktadır sözde tasavvuf mafyası… Üstelik Mevlana’nın da kime aşık olduğu sanki bilinmezmiş gibi…

İki insan arasındaki aşk bile eninde sonunda ekonomik bir mikro cemaat olan aile ile sonuçlanırken bütün bu cemaat ve tarikatların saf saf Allah aşkıyla, peygamber sevgisiyle meşgul olamayacakları zalim bir kapitalist düzende yaşıyoruz.

Ancak ve ancak bu kirli düzen değişirse bu cemaat ve tarikatlar da gerçekten tasavvufun konusu olan Allah aşkıyla meşgul olmaya başlayabilirler belki gariban Yunus Emre gibi… Cumhuriyet tarikatlarını gördükçe anlıyorum ki bir hırka bir gömlek ile Allah’a ulaşmayı başaran bir tek Yunus Emre olmuş. En doğrusunu Allah bilir tabii…

Devam edecek…

iste-turkiyenin-birlik-oldugu-an-h1470592944-994636

Rabıta sözcüğünü bu ülkede dinle pek alakası olmayanlar ilk defa Uğur Mumcu’dan duydular. Yeni kuşaklar belki de hiç duymadılar. Uğur Mumcu, rabıtanın tasavvuf boyutuna girmeden rabıta kisvesi altında yaratılan tarikat, siyaset ve ticaret sarmalını sundu zamanında. Maalesef hayatına kastetti bu. Maalesef pek az kişi anladı Uğur Mumcu’yu. Oysa bu ülkede ve hatta bütün dünyada sadece İslami değil bütün diğer dini tarikatlar ve siyasi diktatörlükler rabıta iskeleti üzerine kuruludur.
Tasavvuf açısından rabıta ne demektir? Rabıta, bağ, ilgi, bağlantı, sürekli iletişim, vuslat ve muhabbet kanalı, kişinin kalbini bağlandığı mürşidine sevgi ile yönlendirmesi demektir. Yapması da pek basittir.
Ortada bir şeyh vardır. Çevresinde ve belki de dünyanın her yerinde müritleri vardır. Şeyh ile müritler arasındaki manevi ilişkidir rabıta. Şeyh günün belli bir zamanında ve hatta pek çok zamanında müritlerini düşünür. Müritler ise bazen bir ritüel eşliğinde yine günün belli bir zamanında ve hatta her zamanında şeyhlerini düşünürler. Bu iş öylesine ileri boyutlara gider ki eşiyle cima eden erkek mürit cima öncesi ve sonrası dahi şeyhini aklına getirebilir. Aynı hal kadın müritler için de geçerlidir. Çok muhtemelen cima esnasında bile aklına mukayyet olamayıp şeyhini aklından çıkaramayan müritler türlü tarikatlarda mevcuttur. Şeyhi uçuran en hakiki müritlerdir onlar.
Rabıta, aslında laik bir kadın ile laik bir erkek arasında yaşanan veya eşcinsel ilişkilerde de görülen, çoğu zaman kavuştuktan bir süre sonra ortadan kaybolan, yerini sevgiye bırakan aşk halinin tasavvuftaki adıdır. Tasavvufa göre peygamberler Allah ile; evliyalar, veliler, dervişler ve günümüzde zibil gibi ortalığı kaplamış sürüsüne kıran giresice sözde şeyhler peygamberler ile; şeyhlerini uçurma görevine talip müritler ise elbette şeyhleri ile aynı aşk halini yaşarlar.
Rabıtanın amacı, hesapta Allah sevgisi ve ilahi aşka ulaşmaktır. Şeyhler müritlerine yolun başında doğrudan Allah’ı, peygamberi düşünme görevi vermezler. Sıradan bir müridin haddini aşar, maazallah tasavvuf edeyim derken cinlere şeytanlara yem olurlar. O yüzden bu uzun yolda mürşit müritlerine rehberlik eder. Zaten tarikat, yol demektir. Bir maşuk olarak âşıklarını daima akıllarında tutmak zorundadır müritler.
Bir sınıf bilinci olmadıkça ve öğretilmedikçe, kapitalizme esir düşmüş sosyal düzenin türlü zalimlerinden aralıksız silleler yiyen ne kadar kendini aciz ve çaresiz hisseden birey varsa eninde sonunda kendilerini dini cemaat diye yutturmaya kalkan bu din çetelerinin eline düşer. Bu çeteler tarafından onlara sürekli belirli ritüelleri yapmaları salık verilir. Açıkça söylenmez ama daima ima edilir. En önemli ibadetin ise şeyhi sürekli akılda tutmak olduğu öğretilir. Öyle ki güzel bir araba görse “keşke şeyhim şu an o arabanın içinde olsaydı” demeleri öğretilir. Güzel bir ev görse “keşke şeyhim şu an o evde olsaydı” demeleri öğretilir. Bildiğiniz düpedüz afyon alma işidir bu.
“Anam babam sana feda olsun” kültürü sadece FETÖ’cülere has olmayıp bütün dini cemaatlerin temel düsturudur. Çünkü sahabelerin peygamber için dile getirdikleri bir ifadedir ve bizim bu sözde dini cemaat üyeleri de akılları sıra sahabe kültürünü tarikat bünyesinde yaşadıklarını sanırlar. Fakat pek çoğu dergâhlarda veya toplandıkları evlerde yedikleri yemeklerin, içtikleri çorbaların ve en önemlisi çayların içine katılan kimi afrodizyakların, uyuşturucuların ve benzeri kimyasalların etkisiyle halüsinasyonlar görüp şeyhlerinin keramet sahibi olduklarını sanmaya başlarlar. Adeta gazozlarına katılan ilaçlar yüzünden bulundukları mekâna nur yağdığını dahi görebilirler.
Öte yandan, halüsinasyonlar ve sanrılar için sadece harici kimyasallara gerek yoktur. İnsan beyni ve bedeni kendi kendine türlü hormonlar üreterek bu halleri destekler. Saatlerce sabırla zikir işleri yapan insanlar inançlarına uygun gerçek dışı şeyler görmeye başlayabilirler. Ben de uğraştım hayatımın belli dönemlerinde zaman zaman. Neler gördüm neler? İnsanın kendini Mehdi zannetmesi işten bile değildir.
Misal, tarikatlarda efsanedir. Öyle her önüne gelen rüyasında peygamber göremez. Görebilmesi için acayip zikirler yapması gerekir. Binlerce kevser süresi, yüzlerce yasinler, ellibin kere ayetel kürsiler okumanız gerekir. Sesli veya sessiz on binlerce Allah zikri, binlerce kelime-i tevhid çekseniz kolay kolay göremezsiniz. Tarikat içinde epeyce yollar aşması gerekir. Ben şahsen sadece İslam peygamberini değil, İsa’yı da Musa’yı da defalarca rüyamda gördüm. O yukarıda anılan zorlu işleri yapmadan. Hatta affedersiniz alkollü ve cenabet olduğum zamanlarda bile ne mübarekler gördüm rüyalarımda. Kaç kere Hızır aleyhisselam ile konuştum rüyamda. Kalkıp tarikat mı kurdum ben? Enayi gibi laik laik yaşamaya devam ettim. Sponsor olacak bir gizli servis varsa gelsinler görüşelim. Ben de bıktım usandım artık parasız pulsuz, saraysız, külliyesiz, mersedessiz, en kötüsü jetskisiz yaşamaktan. İki tane kediciğim var sadece. Onlar da “inşallah maşallah” demeyi bile beceremeyen avret mahalleri tüylerle kaplı şeriata uygun kedicikler.
Şimdi devletimiz Fetö’cülerden temizleniyor güya ama diğer tarikatlara müsterih olmaları tavsiye ediliyor. Oysa rabıta işi yapan bütün tarikatlar eninde sonunda devletin başındakini değil, tarikatın başındaki rabıta ettiği şeyhini dinler. Kimse öyle başkomutan filan takmaz ve dinlemez. Üstelik İslam dininin temel özelliklerinden biri olan takiyye sanatını sadece FETÖ’cüler ve FETÖ’cülerin bütün isteklerini karşılayıp şimdi “kandırılmışız” diyenler de yapmıyor. Bütün öteki tarikatlar yapıyor. Laikler dışında herkesin bir takiyye anlayışı var inşallah maşallah.
Takiyye bir aldatma sanatıdır ve eninde sonunda birileri kandırılır. Birisine rabıtanız varsa başkalarını kandırmanız doğaldır. O yüzden “kandırıldık” filan demeyin. Asabımı bozmayın. Sizi gidi rabıta demokratları sizi…
Merak etmeyin, devam edecek…

 

Not: Yazarın, 16 Ağustos 2016 tarihinde Yurt Gazetesi’nde yayınlanan yazısıdır. 

darbe-girisimi-yapan-hainler-tsk-ya-nasil-sizdi-fethullahci-teror-orgut-uyeleri-17

Asker çocuğu olduğum için askeri tesislere günübirlik girebiliyorum. Elbette askeri tesislerin meraklısı değilim. Sadece Gelibolu ve Gökçeada’daki askeri tesislerde yazdan yaza yılda birkaç kez kullandığım bir kartım var. Denize girme delisi de değilim. Bütün derdim deniz kıyısında kazıklanmadan birkaç bira içebilmek… Yoksa ne işim var askeri tesislerde?

30 Temmuz 2014’de Gökçeada’da tatildeydim. Önceki yıllarda gittiğim bir askeri tesise gittim. Deniz kıyısında yer alan bir küçük askeri gazinodan bahsediyorum. Üstümde yazlık bir kılık vardı. Şort giymişim, bir de ne kadar gıcık olsam da parmak arası bir sandalet. Tesis nizamiyesindeki asker bana şöyle dedi. “Komutanım bu şort ve bu sandaletle giremezsiniz.” (Gariban erler askeri tesislerde saçı kısa olan herkese ne olur ne olmaz diyerek ‘komutanım’ derler)

Askerin bu sözü karşısında elbette bir anda şaşırdım. Neticede yazlık bir yer. Geldiğim yer de o bölgedeki muvazzaf veya emekli askerler ile yakınlarının iki yemek üç içecek içtikleri bir sosyal mekân… Askerin bana söylediği şuydu. Şort dizüstü olmayacak. Diz altı olabilirmiş. Terlik de olabilirmiş ama parmak arası sandalet yasakmış. Şort konusunu anlamıştım. Şeriata göre erkeklerde diz ile göbek arasının görünmesi haramdır. Ama parmak arası sandalet neden yasaktı? Onu bir türlü çözemedim. İşin doğrusu benim de şahsen nefret ettiğim bir şeydir parmak arası sandalet. Ama o gün talihsiz bir şekilde giymiştim.  Herhalde biraz feminen bir şey olmalıydı bu parmak arası sandalet ve askeri gazino komutanı da hoşlanmıyor olabilirdi bundan.

GHK dostunuz o gün yılmadı. Neyse ki arabamın arkasında değil normal terlik, ayakkabı ve çorap bile vardı. Hatta pantolon bile vardı. Arabayı tenha bir yere çekip arka koltukta şortumu çıkardım ayıptır söylemesi… Pantolonumu giydim ve böylece şeriata uygun bir hale geldim. O gıcık olduğum ve hakikaten feminen görünen parmak arası sandaletlerden kurtulup önce çorap giydim, sonra ayakkabı (Fatih Terim ve torpilli öğrencileri gibi çorapsız ayakkabı giyemem ben. Kendime saygım kalmaz sonra)

Şeriata uygun halimle yeniden nizamiye kapısına geldim. Hatta kafama bir de kovboy şapkası geçirdim. Elinde G3 piyade tüfeğini tutan askeri bir gülme tuttu. Çünkü sadece 5 dakika içinde kostüm değiştirip geleceğimi beklemiyordu. Neyse efendim. İçeri girmeyi başarmıştım. Askeri gazino bomboştu. Deniz kıyısında bir masaya oturdum. Fakat gelen giden asker yok. Ben de kalktım ve sipariş vermek için gazinonun içine gittim. Fakat ne göreyim? Askeri gazinonun pastane denilen kapalı bölümünde televizyonda STV açık. İlk defa böyle bir durumla karşı karşıya kalmıştım. Askeri bir tesiste cemaatin 1 numaralı kanalı açık. Gerçi izleyen kimse yoktu. Salon bomboştu ama STV açıktı.

Orada bir asker gördüm. Hemen bira istedim. Verilen yanıt kısa ve netti. “Komutanım bira yok.” Çocukluğumdan beri bira içmesem de çocukluğumdan beri ilk defa askeri bir tesiste bira olmadığını duyunca jetonum düşüverdi. İçinde bulunduğum askeri tesisin komutanı bir FETO’cu olmalıydı.  Bu durumu hemen o gün sosyal medyada paylaştım. Tam 2 yıl önce, dikkat buyurun…

“TSK’da cemaatçi sözde paralel yapının varlığını bugün test ettim. Diz üstü şortumla askeri tesise alınmadım. Ben de inat gidip pantolon şapka giyip geldim. Lakin içeride eski senelerde bulduğum bira yok. Neyse çay da içerim. Fakat pasta salonunda STV açıktı. Hayatımda ilk defa çay içebilmek için şeriata aykırı şortumu çıkarıp pantolon giydirdi bana cemaat. Bu Tayyip’in işi zor bence.  Darbeyi öyle veya böyle yiyecek bir yerden.”

Ne yazık ki yıllar öncesinden yazdığımız yayınlardan defalarca uyaran bizleri hiç dinlemedi bu iktidar.
Türkiye’nin başına musallat olan en büyük bela ve musibetlerden biri olan Felakettin Hocaefendi cemaati bertaraf edilmiştir. 40 yıldır bu ülkede ne kadar liyakatsiz ve sevimsiz, medyada yükseltilmiş biri var ise bu CIA imalatı cemaatin ve ondan tırsan iktidarların çok ciddi rolü vardır. Sadece medya değil, bürokrasi, siyaset, hatta özel sektör… Ecevit dâhil, 12 Eylül 1980 sonrası bütün iktidarlar bu sinsi ajanlardan korkmuşlardır ve hepsi sorumluluk sahibidir. En başta da “ne istediler de vermedik” diyen Tayyip Recep Erdoğan… Gelgelelim, en sonunda Gezi’den sonra hiç sevemediğimiz hatta bazılarımızı kendinden nefret ettiren bir siyasetçinin elinde patlamışlardır.
Herkes şunu bilsin ki 15 Temmuz günü ABD denen uluslararası emperyalizmin bekçisi, bu alçak FETO ajanları vasıtası ile Türkiye’ye, başkentine ve en büyük kentine saldırmıştır. Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır. Durum gerçekten ciddidir. Bu saatten sonra çomar geyiği yapmanın zamanı da geçmiştir. Saldırılan sadece medyanın sunduğu vatan millet Sakarya edebiyatı değildir. Bizzat bu toprakların her görüşten emekçi sınıflarıdır. Ona göre herkes pozisyonunu alsın. Ne yazık ki 14 yıldır bizleri bir kez olsun dinlemeyen iktidar yine yanlış yapıyor. Aman darbe olmasın diye çıkarılan son KHK’ya göre TSK baştan aşağı değişiyor.

Bence yanlış yapıyorsunuz. Kara Kuvvetlerini Karayolları Genel Müdürlüğü’ne, Hava Kuvvetlerini Türk Hava Yolları’na, Deniz Kuvvetlerini İDO’ya, Jandarmayı da Muhtarlar Federasyonu’na bağlamak çok daha doğru olacaktı bir daha darbe olmaması için… Genelkurmay’ın sadece başını bağlasak yeterliydi hem.

Önceki hatalarınız kendi kendinize darbeci yaratıp darbe girişimine uğramanıza yol açtı. 250 insan öldü. Devlet göçtü. Şimdiki hatalarınız ise bir NATO işgaline davetiye çıkarıyor. Bu Anadolu Trakya halkları, 100 yıl önce ne yaptıysa şimdi çok daha fazlasını yapmasına yapar da Allah korusun bir işgal halinde şahsi iktidarınız adına bize fazla güvenmeyin. Hele ki 2017 arifesinde.

page_taraf-oyun-bitti-bizi-suclayan-yeni-akit-fislemeleri-2010da-yayimladi_551419225

TSK uçaklarının sadece kaçakçılık yapan 35 Kürt vatandaşımızı bombalamasına “talihsiz bir olay” demek için normal bir insanın bir hayli ‘geniş’ olması lazım. O kadar geniş olmalı ki o insan, benzer bir yanlışlıkla Mavi Marmara’da 9 Türk vatandaşını öldüren İsrail ordusuna da aynı genişlikte bakabilmeli. Oysa garip bir şekilde, 9 Türk vatandaşını öldüren İsrail devleti Türkiye’deki siyasi iktidar tarafından “öldürmeyi çok iyi biliyor” olmakla suçlanırken 35 Kürt vatandaşı hem de kendi topraklarında öldüren Türkiye devleti “öldürmeyi çok iyi bilmiyor” gibi sanki. Öyle ya! Yanlışlıkla 35 vatandaşını öldüren bir devletin öldürmeyi pek de iyi bildiği söylenemez. Fakat ne enteresandır ki, öldürmeyi çok iyi bilmeyen bir devlet İsrail’in öldürdüğü 9 kişiye nispet yaparcasına bir batında 35 kişiyi öldürebiliyor. Bu ne yaman bir paradokstur!

İktidarın bu olay karşısında malum bir soğukkanlılıkla muhalefeti suçlayıp TSK’ya teşekkür etmeyi ihmal etmemesi hepimizin nasıl tehlikeli bir ülkede yaşadığımızın bariz kanıtı oldu. Bilmeye biliyorduk ama tehlikenin boyutları hakkında biraz daha fikir sahibi olduk böylece. Neticede durup dururken güvenlik kuvvetleri tarafından öldürüldükten sonra hakkımızın peşine düşenlere de saldıracak bir iktidar varmış bu ülkede.

Başbakan’ın değerlendirme konuşmalarında “devletin kendi halkını bombalaması” olayı karşısında adeta isim vererek Taraf Gazetesi’ne, 100 büyük Türk liberallerinden biri olan Ahmet Altan’a ve muhabir olduğu iddia edilen Mehmet Baransu’ya karşı aleni çıkışları ve bu çıkışlara yanıt olarak Baransu ile Altan’ın tepkileri büyük bir çoğunluğu şaşkınlık içinde bıraktı. Oysa ben şaşırmadım. Hatta hiç şaşırmadım. Mehmet Baransu’nun bir sosyal medya sitesinde “silahlı adamlardan korkmadım. Kasımpaşalı Tayyip’ten mi korkacağım” şeklindeki ifadesini de ilk duyduğumda kıs kıs güldüm. Neden derseniz, ben zaten bu ortaoyununu bekliyordum. Yayın hayatına başladığı ilk günden bu yana, yıllardır Türkiye’nin sözde yeni iktidar odaklarının bir aygıtı olarak tepe tepe kullanılan Taraf’ın içine düştüğü işlevsizlik sendromundan kurtarılması maksadıyla yerel iktidara muhalefet etmeye başlayacağından adım kadar emindim.

Taraf Gazetesi “kökü dışarıda” bir propaganda projesinin ürünü olarak 2007 yılında yayın hayatına başladı. Bu gazete, ismini 2007’de başlayan süreç öncesi Genelkurmay başkanlarının iktidara karşı her dayılanmalarında sıklıkla ifade ettikleri “biz tarafız!” yorumlarından aldı. Açık ve seçik olarak 2007 yılında doğacak olan bu propaganda gazetesinin adını bir yerde TSK koymuş oldu. AKP ve malum cemaatin son derece temkinli hareket ettiği 2002-2007 arası dönemde Ahmet Altan benim gibi Pazar yazıları yazıyordu. Ne farkı vardı? Büyük burjuva amirali olan Hürriyet Pazar’da yazıyordu. Suya sabuna dokunmayan türlü sıkılgan sayıklamalar yazıp duruyordu. Siyasetten oldukça uzak yazılar yazmakla meşguldü. Elbette internet üzerinden siyasi yazılar yazmaktaydı. Lakin, büyük burjuva medyasında Mehmet Altan kadar siyasete yakın durmuyordu.

2007 seçimlerini AKP’nin 2002’ye göre ezici bir çoğunlukla kazanmasının ardından 2002-2007 arasında AKP’yi ne olursa olsun iktidardan indirmeye çalışan ulusalcı yapılanmalar ve onların etkinlikleri üzerine gidilmesi sürecinde propaganda ayağı oluşturması için, ama en önemlisi ülke üzerindeki vesayetlerin el değiştirmesi projeleri kapsamında Taraf’a geçici bir rol biçildi. Sözde yeni Türkiye’ye giden yolda başta Ergenekon ve Balyoz davaları olmak üzere iç ve dış kamuoyu yaratmak gayesiyle bu gazeteye start verildi. Zaten bilindiği üzere Taraf’ın gerçek anlamda gazetecilik ve habercilik yaptığına o gün bugündür pek şahit olmadık. Bu gazete, sadece kendilerine hediye edilen ve pek çoğunun yayınlanması normal bir hukuk devletinde skandal olan yalan yanlış veya kimileyin doğru olan birtakım belgelerle beslendi. Mehmet Baransu adlı muhbir kardeşimiz işte böyle doğdu. Fakat yolun sonuna gelindi. Eninde sonunda eldeki belgelerin veya servis edilecek belgelerin de bir sonu vardı. Öyle de oldu. Taraf Gazetesi, özellikle 2007-2009 arasındaki parlak günlerinden

giderek uzaklaşmaya başladı ve bir çeşit ‘tuhaf yorumlar’ gazetesine dönüştü. Ancak her şeyin sözde yenisinin makbul olduğu sözde yeni Türkiye’de sözde yeni medya düzeni planları doğrultusunda sözde yeni bir muhalefet odağına ihtiyaç duyuldu. Aslında yeni Türkiye’nin gerçek egemenleri AKP ve malum cemaat olsalardı, onların mahsuscuktan yapılacak muhalefetlere dahi ihtiyaçları yoktu. Lakin ipler tamamen uluslararası sermaye haydutlarının ve onların dızdığının dızdığı kuklalarında olduğu için, Türkiye egemenleri hiyerarşisinde en alt basamaklarda olan AKP ve malum cemaat egemenleri de durumu kabullenmek ve Taraf gazetesine bahşedilen yeni muhalefet rolü ile ortaoyunu oynamak zorunda kaldılar.

Taraf ile siyasi iktidar arasındaki ortaoyunu kimseyi aldatmamalı. Bana kalırsa yaşanan zıtlaşmaların altında şu aralar ortaya çıkan AKP-Cemaat ayrışması da yok. O ayrışmalar apayrı bir konu. Oysa Taraf’a biçilen yeni rolde iktidar ile cemaat tam bir uyum içinde bana kalırsa. Ayrıca, Taraf’ın elinde siyasi iktidar aleyhine yeni belgeler olduğunu düşünüp o belgelere güvenerek Taraf’ın siyasi iktidara meydan okuduğunu düşünmek hayalperestlik dahi olabilir. Çünkü o belgelerin adresi olamayacak bir özgeçmişe sahip oldu bu gazete. Gerçek şudur. Taraf’ın yeni rolü, Türkiye’nin burjuva medyasında ya tamamen sindirilen veya kalitesi düşürülen ya da marjinal kılınmaya çalışılan eski statükolara bağımlı türlü muhalefet öğelerine karşı alternatif olup dizginleri tamamen iktidarın biat ettiği uluslararası ana akım oyunculara bağlı yapay bir muhalif medya öğesi olmak. Peki Taraf bunu başarabilir mi?

Muhalefet gücünü ve ruhunu sınıf mücadelesinden değil de yoksul sınıfları kandıran, ezen, halkları horlayan, soyan ve hatta doğrudan yahut dolaylı katleden odaklardan alan muhalefet unsurlarının başarılı olamayacağı defalarca kanıtlandı. Mevcut iktidara sırf eski statüko devam etsin diye muhalefet etmekle sırf yeni statükonun bir gereği olmak maksadıyla muhalefet etmek arasında temelde hiçbir fark yoktur. Bu nedenle Taraf’tan bir cacık olmayacağı bu yazının başlığından bellidir. Ben zaten bu gazete ilk çıktığında “kullanma süresi sona erdiğinde işi bitecektir” demiştim. Belli ki kullanma süresini uzatmak gayesiyle bir tür yeni ortaoyunu oynanıyor. Ancak, hep söyledim. Taraf Gazetesi, yalnızca benim de yaşım itibariyle mensubu olduğum 12 Eylül 1980 darbesinden sonra büyük çoğunluğu apolitize edilmiş, hayat gayeleri malı davarı götürmek olan, ancak geçen 30 senede üçün birini bile alamayıp yaşadıkları hayal kırıklıkları yüzünden denizde yılana dahi sarılabilecek “kayıp apolitik bir kuşağın kaybedenlerini” sonuna kadar kandırabilir sadece. Neticede, sonraki kuşakların durumları her ne kadar daha parlak olmasa da bahsettiğim kuşak kadar umutsuz değiller onlar. Artık zaman ve tarih eskiye göre çok hızlı ilerliyor. Yeni kuşaklar, benim kuşağım gibi 30 sene bekleyip çareyi yanlış muhalefetlerde ve yanlış kanaat önderlerinde bulmayacaklar. Çünkü artık 2010’lu yıllar kapitalizmin iflasının ayyuka çıktığı yıllar olarak yazılmaya başlandı bile. Hem Red dergisinde ve hem BirGün Pazar’da Fukuyama’nın meşhur “tarihin sonu tezlerinin sonunun geldiğini” bıkmadan usanmadan yazıyorum epeydir. Geleceğin bir şekilde mazlum halklara ait olacağının ilk sinyalleri alınmaya başlandı bile.

Bir kere Taraf ile siyasi iktidar arasında bariz bir ortaoyunu oynandığını seviyeden anlamak gerek. “Kasımpaşalı Tayyip’ten mi korkacağım” diye twitter mesajı yazan bir muhbir gazeteciye “Kasımpaşalı olmakla övündüğünü” söyleyerek cevap vermek Tayyip Bey kardeşime hiç mi hiç yakışmadı çünkü. Benzer ifadelerden çok daha hafiflerini kullananların hayatları anında karardı çünkü.

100’den fazla gazeteci haksız yere zindanlarda tutulurken o haksızlıkların doğrudan veya dolaylı bir müsebbibi olarak bir sözde gazetecinin kalkıp “Kasımpaşalı’dan mı korkacağım” demesi için bir hayli ‘geniş’ olması gerek.

 

 

Gürkan Haydar Kılıçarslan’ın, Ocak 2012’de BirGün’de yayınlanan yazısı. 

fethullah_tayyip

Dr. Viktor Frankenstein tanrılığa soyunup hastalıkları ve ölümü yok etmek gayesiyle bir ucube yarattığında ona isim bile vermemişti. O yüzden ‘Frankenstein’ denildiğinde, insanlar romanda onu yaratan doktoru değil, daha çok o ucubeyi biliyorlar.
Aslında adı Frankenstein olmayan o ucube çok meşhur bir figürdür. Bununla beraber Frankenstein’in hikâyesi pek önemsenmez. Figürün korkunç hali, hikâyesinin önüne geçmiştir. Bu durum, yazar Mary Shelley’in istediği bir durumdur. İstemsiz bir şekilde Frankenstein’a empati yapmanın en iyi yolu, belki de Frankenstein’dan rahatsız olmaktır.
Hem ülke olarak hem de küresel ölçekte içinde yaşadığımız süreci en iyi anlatan eserlerden biridir Frankenstein. Dr. Viktor’un ölü bedenlerden elde edip yarattığı ucube olan asıl Frankenstein, kendisini yaratan doktoru tanıyan, bilen bir varlıktır. Başlangıçta temiz duygular ile ortalıkta dolaşırken korkunç-ucube görünümü ve orantısız gücü nedeniyle insanlar ondan uzaklaşıp kaçarlar, korkarlar ve hatta tiksinirler. İşte bu durum, bizim ucube Frankenstein’in kendisini yaratan Dr. Viktor Frankenstein’i, yani babasını bulup ondan hesap sormasını gerektirir. Elbette bu hesap, pek ucuz olmayacak ve durup dururken bu dünyaya gelmiş olmanın bedelini babasına ağır bir şekilde ödetecektir.

12 Eylül 1980 darbesi, ‘24 Ocak Kararları’ denilen memleketi topyekûn vahşi liberal ekonomiye teslim etme projesi uğruna uluslararası sermaye tarafından fonlandırılmış, taşeron olarak TSK tarafından gerçekleştirilmiş bir darbeydi. Ekonomik bir gerekçesi olmayan bir darbenin olması mümkün değildir bu dünyada. Durup dururken, birtakım Atatürk ilkeleri için hiç kimse darbe yapmaz, hatta kılını bile kıpırdatmazdı bu ülkede. Uluslararası kapitalizmi yaşatma sisteminin onay vermediği bir darbe olmazdı bu memlekette. Olursa da kısa sürede karşı darbe ile ötelenir ve ezilirdi zaten.

12 Eylül cuntasının en hararetli günlerinde sanılanın aksine bazı dini cemaatler bir miktar zorlandılar. Çünkü Nurculuk ve devamı olan Fethullahçılık dışında diğer cemaatlerin yapısı tarihten gelen gelenekselleşmiş ve kurumsallaşmış hakiki tarikat anlayışına sahiptir. Üstelik bilindik anlamda gerçekten tarikat olan bu cemaatler, sanılanın aksine cümleten tek bir lidere bağlı olmayıp bölünmeye pek münasiptir ve bölünmek doğalarında vardır. Sözgelimi, bir şeyh çevresinde mürit toplar ama ara sıra yetiştiğine inandığı yeni halifeler atar ve dolayısıyla her yeni halife tarikatta ayrı bir yol edinir. Hemen hepsi sağcı olmakla beraber her birinin belli başlı konularda, siyasi yelpazede farklı yaklaşımları bulunabilir. 12 Eylül cuntası ve Özal yılları döneminde özenle büyütülen beslenen Fethullah Gülencilik dışında gerçekten tasavvufi eğilimleri olan diğer cemaatlerin kontrolü içlerine sızan ajanlar vasıtasıyla pek kolay sağlanmaktaydı.

Diğer cemaatlerde uygulanan ritüeller yüzlerce yıl geriye gidiyordu. Cumhuriyet döneminde veya geç Osmanlı çağında sonradan oluşmuş cemaatler değildi söz konusu olan. Üstelik bazıları, derin güçler tarafından “istenmeden veya gönülsüz biçimde” kullanılıyordu. Oysa tam da ‘yenidünya düzeni’nin icat edildiği yıllarda türeyen bir başka bir cemaatin devamı olan yeni bir cemaat, geleneksel tarikatlardan farklı olarak yenidünya düzeninde rol almak için pek hevesliydi. Geçmiş köklerinden dolayı kullanılmaya gönüllü olduğu da aşikârdı. Öte yandan gerçek anlamda tam bir lider cemaatiydi. İkide bir hiyerarşi gereği ona buna el verip her köye, her kasabaya bir süre sonra bağımsızlaşan halifelikler dağıtan bir cemaat değildi söz konusu olan. Amip gibi bölünmüyordu bu cemaat. Teorik altyapısı olan, resmen Kuran dışında kutsal kitapları olan, tabiri caizse masonik bir dayanışma ruhunu kopya etmiş, diğer cemaatler gibi ticareti elitler seviyesinde değil, daha geniş kitleli orta sınıf seviyesinde en az dini vecibeler kadar önemseyen bir cemaatti söz konusu olan. 12 Eylül’ü sipariş edenler için bulunmaz bir Hint kumaşıydı bu cemaat.  İşte bu yüzden, 12 Eylül cuntası döneminde neredeyse yalnızca bir tek cemaat baskı görmedi. O kadar baskı görmediler ki, 11 yaşımdayken askerlerin gözleri önünde hepimizin evlerimizin yanına geldiler sözde ‘dershaneler’ açtılar. Bu dershaneler ışık evleriydi. Baskı görmek şöyle dursun, el bebek gül bebek desteklendiler ve büyütüldüler. Ucundan azıcık girilen sözde bir demokrasinin ilk meyvelerinden biri Zaman Gazetesi oldu. 12 Eylül askeri cuntasının en çok torpil geçtiği cemaat elbette Fethullah Gülen cemaati oldu. Özallı yıllar, Özal her ne kadar elitist bir koldan Nakşibendi kökenli olsa da F tipi cemaatin koza dönemini yaşadığı gümüş yıllar oldu.

Bugün TSK’ya meydan okuyan bir cemaat var aramızda. Aslına bakılırsa kendisini yaratan 12 Eylül askeri cuntasının sahibi olan TSK’yı ‘babası’ gibi görüyor olmalı bu cemaat. Bu yüzden, bu günlerde kendisini “neden yarattığının” hesabını soruyor. Tıpkı varlığını ve gücünü fark edip kendini yaratanı sorgulayıp yok etmeye girişen Frankenstein’in kontrolden çıkması gibi kontrolden çıkmış durumdalar. F tipi cemaat, kendisini yaratanın TSK olduğunu sanıyor. İşin enteresan yanı, bütün o onur ve gurur kisvesi altında TSK da bir zamanlar yediği haltın şimdi nereleri tırmaladığını biliyor ve maalesef o da öyle sanıyor. 12 Eylül 1980 sonrasında yeni kuşaklar “solcu olmasınlar” diye uygulanan CIA ve Pentagon uygulamalı “Yeşil Kuşak Teorisi” yıllarının ürünüdür bu F tipi Frankenstein…

Yaşanmakta olan süreç, Frankenstein romanının sonuna doğru gittiğimizi ortaya koyuyor. Nasıl ki, o romanın sonunda Frankenstein’in sonu belirsiz kaldıysa herkes bilsin ki, gerçek hayat da böyle olacak.

***

Yukarıdaki yazıyı uyduruk Balyoz davası sürecinde 2010 yılında yazdım yayınladım. O zaman neredeyse hepiniz hocaefendi diye diye yeri göğü inletiyordunuz. Meğerki hepiniz korkuyormuşsunuz yarattığınız o ucubeden… Bir avuçtuk biz o vakitler… Peki, ama bu haydutların sayenizde yarattığı “Dokunan yanar” efsanesinden biz neden korkmadık?

safiye-ayla-google-tarafindan-hatirlatildi-safiye-ayla-doodle-640x360

15 Temmuz darbe girişiminden sadece 1 hafta önce 9 Temmuz 2016 tarihinde aktif olarak kullandığım tek sosyal medya şeysi olan Hz. Facebook’ta şöyle bir paylaşımda bulundum. “28 Şubat darbesi TSK tesislerine “Orduya sadakat şerefimizdir.” yazdırdı. Çevik Bir’in ‘vecizesi’ olduğu rivayet edilir. Şu anda TSK tesislerinde “Orduya sadakatle hizmet şerefimizdir.” yazıyor. ‘Hizmet’ diyor. Daha ben ne diyeyim… İlk kuşak cemaatçi yaşıtlarım general oldular. Şu an emir bekliyorlar. Biz burada birbirimizle hede hödö yaparken!”

Şimdi ben bunu paylaştım diye “Vay! Darbe olacağını biliyormuş bu dombalak!” diye hemen heyecan yapmasın korsan saray savcılarımız…  O korsan sarayın sadık savcıları ki 2010 referandumunda “Evet de evet” diye dansöz gibi göbekler atarken bu satırların fakir yazarı daha referandumdan önce “2010 Cemaat Darbesi” başlıklı bir yazıyı yine beleşe yayınlamıştı.

‘Yetmez ama evetçi’ liberal kişilik bozukları ülke atmosferine gaz salarken GHK dostunuz “12 Eylül 2010 referandumunda ‘Evet’ çıkması halinde bir cemaat darbesi olacaktır. Bu cemaat, mutlaka ve pek yakında muhaliflerden sonra AKP iktidarına müdahale edecektir.” diye yazmıştı. O referandumun bir cemaat darbesi olduğunu bu satırların fakir ama gururlu yazarından başka da kimse yazmadı, yazamadı. Fakat değil sakalım badem bıyığım bile yok işte.

O sıra başta Ahmet Hakan olmak üzere şimdi havuz medyasından malı davarı götüren haydut medya mensuplarının alayı malum cemaati koruma ve kollama işleri görmekteydi.  Arşivler ortada. Hepimiz oradaydık ve çoğunuz yetmez ama evet sahtekârsınız. Değil gazeteci insan bile değilsiniz. Yıllarca cemaat seviciliği yaptınız. 16 Temmuz’da kurtulduğunu sandığınız o demokrasiyi çoktan batırdınız, şimdi de oyuncağa çevirdiğiniz sözde reisinizi batırıyorsunuz ama ülkeyi batırmanıza asla izin vermeyeceğiz.

15 Temmuz 2016 darbe girişimi bir tuzaktır. Her ne kadar öngörülenden önce gerçekleşmiş olsa da can havliyle girişilmiş bir intihar girişimi değildir.  Bazı noktalarda darbeciler açısından son derece profesyonelce davranılan bazı noktalarda pek acemice görülen eylemler olsa da özellikle malum cemaat unsurları ve türlü nedenlerle onlarla işbirliğine giren kimi unsurların iyot gibi açıkta bırakıldığı bir tuzaktı. Genelkurmay ve kuvvet komutanlarının derdest edilmesi oldukça başarılı eylemler iken darbenin başarısızlığa uğramasına yol açacak çok sayıda esas plan kasten gerçekleştirilmedi.

O gece evde heyecanlı bir film izliyordum. Bir yakınımın haberi ile memlekette garip haller olduğunu haber aldım. “Hay bin kunduz. Ne heyecanlı bir ülke! Bir film bile izletmez bana bu ülke!” diyerek hemen internetten haber kaynaklarıma yöneldim. Tankların Boğaz köprüleri üzerinde olması, havaalanlarının tutulması ve gece gece savaş uçaklarının alçaktan uçması normal değildi elbette. Şansıma açtığım ilk amatör videoda bir onbaşının “TSK yönetime el koydu. Herkes evine!” diye bağırdığını duydum. Şaşırmıştım. Dünyada ilk kez bir askeri darbeyi bir onbaşıdan öğreniyorduk.

Ne zaman ki TRT bildirisini internetten izledim. Darbenin cemaat unsurları tarafından ifa edildiğine ikna oldum. Çünkü o bildiri her ne kadar Atatürkçü soslar içeriyor olsa da mevcut iktidar için “hırsız” diyordu. Sıradan vatandaşlar olarak bizler hepimiz hakaret soruşturmasını göze alarak iktidara hırsız diyebiliriz ama bir darbe yapıp iktidarı ele geçirmek istiyorsanız “hırsız” gibi ifadeler kullanmak yakışıksızdır.  Darbeyi yaparsınız. İktidarı ele geçirirsiniz ve hırsızlıklarından şüphe ettikleriniz varsa kuracağınız yeni yargı düzeninde yargılarsınız. Hırsız olup olmadıklarını darbe hukuku içinde bile olsa kanıtlarsınız. Daha iktidarı tamamen ele geçirmeden yayınlanan bildiride “hırsızlık, yolsuzluk” geçince işin ciddiyeti kaçıyor elbette. 12 Eylül çocukları 12 Eylül’den zerre ders almamışlar demek ki.

İstanbul 1. Ordu Komutanı “Biz bu darbe girişimine dâhil değiliz.” şeklinde beyanda bulunduğunda yaşadığımız o distopik gecenin rengi belli oldu. O saate kadar sığınacak ülke arayan birileri yavaş yavaş televizyonlara telefonlarla bağlanmaya başladılar ve camilerde siyasi selalar okunmaya başlandı. Derken o vakte kadar ATM’lerden para çeken benzin istasyonlarına hücum eden birtakım insanlar aniden demokrasi aşığı oluverdiler.

TSK-NATO ve derin devletin 15 Temmuz darbe tuzağına düşen çoğu cemaatçi darbecilerin eylemlerine eğer ki 1. Ordu komutanlığı komple dâhil olsaydı ertesi gün kimse sokağa burnunu dahi çıkaramazdı. Darbeyi smslerle, siyasi selalarla çağrılan halk millet önlemiş değil. Kimse kimseyi kandırmasın.

Darbeye ordunun en önemli kolu olan İstanbul 1. Ordu’nun dahil olmayışı darbenin gerçekleşmemesini sağladı. Bunun üzerine panikleyen darbe unsurları habire havadan Ankara üstünde terör estirdiler. Hatta İstiklal Savaşı’nda dahi bombalanmayan Ankara’yı bombaladılar. Olay bundan ibarettir.  Öncelikle Ankara halkına, sonra da İstanbul halkına geçmiş olsun.

Hayali darbeyle TSK’ya kumpas kuran cemaatin TSK unsurlarına darbe girişimi yaptırdılar. İşin içinde NATO yine var. Ancak sanılanın aksine NATO yine başarıya ulaştı. Bu arkadaşlara bu sefer NATO kumpas kurdu. Netice olarak yıllardır yazdığım gibi bu topraklarda askeri ve sivil darbe tehlikesinin hiç bir zaman ortadan kalkmadığı ve simdi eskisinden daha kuvvetli bir ihtimal olduğu kanıtlanmış oldu.

Darbe gerçekleşseydi darbeye muhalefet edecek biz gerçek demokratlar kaybedilen yüzlerce insanın ardından ne göbek atarız ne de kornalara basa basa sabahlara dek çoluğu çocuğu yaşlıyı hastayı rahatsız ederek ortalıkta dolaşacak kadar görgüsüzlük ederiz. Sessizce yas tutarız. Sadece belki şu son paragraftaki gibi biraz tebessüm ederiz.

Bütün bu yaşanan korkunç olaylara rağmen 21. yüzyılda ilk defa vergilerimizi çatır çatır insafsızca yiyen iktidar borazanı TRT’de mevcut iktidarın hırsız olduğu ilan edildi 15 Temmuz gecesi. Demek ki silahlı 9 kişi TRT’ye gitsek istediğimizi okuyacak bu TRT! Devrimciliği abartıyoruz bazen.

 

 

( Yazarın, 19 Temmuz 2016 tarihinde, Yurt Gazetesi’nde yayınlanan yazısı )

sahtekar-edebiyat
Solculuk ve sağcılık kavramlarını gündelik dilde herkes gönül rahatlığıyla kullanır. Kendimizi bildik bileli bu kavramların ne anlam taşıdıklarını iyi kötü biliriz. Peki, kaçımız bu kavramların nereden çıktıklarını merak ettik? Elbette çok okumuşlarımız bunu bilebilirler. Hatta bir yerde hiç okumadan bunu tahmin eden zeki bireyler de olacaktır.  Ancak kabul edelim ki, pek çoğumuz sağcılık ve solculuk dediğimiz kavramların nereden türediklerini, tarihte ilk olarak nerede ve neden kullanıldıklarını merak dahi etmedik.
 Peki, ama nereden çıktı bu sağcılık ve solculuk? Bu kavramlar, ilk olarak 1789 yılından sonra Fransız Devrimi sürecinde kullanılmaya başlanmıştır. Fransız parlamentosunda bir grup üye devrimi, devrimciliği savunurken bir grup üye monarşiyi ve geleneği savunmuşlardır. Parlamentoda her nasılsa devrimi savunanlar parlamentonun sol tarafına, monarşiyi savunan kraldan çok kralcılar ise sağ tarafa oturmuşlardır. Yani tamamen bir tesadüftür.
 Eğer ki devrimciler o gün meclisin sağ tarafına oturmuş olsalardı bugün hepimiz sağcıydık. Neyse ki monarşistler daha atak davranıp meclisin sağ tarafına çöreklenmişlerdir ki bugün hepimiz kendimizi solcu olarak görüyoruz dostlar. Fransız meclis üyeleri o gün yanlış tarafa otursaydılar gerçekten hepimiz için büyük bir talihsizlik olurdu. Düşünsenize, daha sonra sosyalizm doğacak ve başta Marx olmak üzere Allah muhafaza hepimiz kendimizi ‘sosyal demokrat, sosyalist, komünist ve sağcı’ olarak niteleyecektik.
  Fransız devriminden miras kalan sağcılık ve solculuk kavramları aslında 20’nci yüzyıl başlarına kadar pek yaygınlaşmadı. Çünkü kapitalizmin büyümesi ve daha da azgınlaşması gerekiyordu. 20’nci yüzyıl başlarında sembolik bir monarşi rejimi altında yaşayan İngiltere’nin Muhafazakâr Partisi dayanamayıp “Sağcıyız ulan biz” dedi ve hem Avrupa’da hem dünyada sağcılık ile solculuk kavramları karşılığını bulmaya başladı.
  Elbette seksen çeşit sağcılık sekiz yüz çeşit solculuk var günümüzde. Yekpare bir sağcılıktan hele hele solculuktan söz etmek olanaksızdır. Düşünsenize ‘Türk Solu’ diye ultra sağcı bir dergi bile var bu ülkede. Özellikle Türkiye’de her solcu bireyin ayrı bir ideolog olduğu da dikkate alınırsa gezegendeki en çok solcu çeşidinin Türkiye’de olduğu da söylenebilir.
  Türkiye solculuk çeşidi açısından cennet gibi bir ülkedir. Öyle ki bir rakı sofrasına oturup güzel güzel sohbet eden aynı sol fraksiyondan dört solcu arkadaş sabaha karşı “Ne olacak bu memleketin hali?” sendromu sonrasında rahatlıkla dört ayrı yeni fraksiyona bölünebilirler. Bu durum sağcılar arasında pek yaşanmaz. Sağcılar sanki ayrı sağ ideolojilere sahip gibi görünseler bile sola karşı, solculara karşı, eşitliğe karşı, özgürlüğe karşı, demokrasiye karşı, kısaca ne kadar güzellik varsa hepsine karşı olmak üzere anında birleşiverirler. Bunun ülkemizdeki en iyi ve güncel örneği 14 yıldır yaşandığı üzere AKP-MHP kardeşliğidir.
  Tarihsel gelişim ekseninde sağcılık neyi savunur? Maalesef ülkemizdeki ağır sağcıların, sağcılığın neyi savunduğundan pek haberleri yoktur ve zaten o yüzden sağcıdırlar. Sağcılık kolaycılıktır. Cahilliğin ideolojisidir sağcılık. Yaşatmayı değil öldürmeyi sevenlerin sığındığı siyasi tercihtir sağcılık. Sorgu suale tartışmaya gerek yoktur. Kötülüğün ideolojisine kapak atar çok birey bu yüzden.
  Sağcılık ülkesine, zamanına göre şunları savunur. Sağcı ideolojiler için monarşi iyi bir yönetim biçimidir. Halkın kendi kendini yönetmesine gerek yoktur. Halkın başında bir kral, bir padişah, bir sultan, bir halife, bir reis, bir ‘başgan’ olmalıdır. Cumhuriyet ve demokrasi bile gereksiz araçlardır onlar için.
  Kendini sağcı olarak tanımlayan milyonlar bilmezler ama sağcı ideolojiler insanların eşit olamayacağını, bu nedenle yurttaşlarına eşit olarak yaklaşması gereken sosyal devlete de gerek olmadığını savunurlar. “Her koyun kendi bacağından asılır” der sağcılık… Ancak bunu yaparken koyun olarak gördüğü insanları genellikle dine veya ırka dayanan cemaatler içinde kontrol altında tutmayı başarır. Cemaatlerin liderleri vasıtasıyla toplumlar rahatlıkla güdülmüş olur.
  Sağcılar için hayatın en mutlak gerçeği olan sosyal sınıflar yoktur. Bireylerin sosyal sınıflarını değiştirmesi asla istenmez. Teorik olarak liberal ve neo-liberal siyasetler ile sanki her bireyin böyle bir şansı varmış gibi algı yaratılır ancak gerçek hayatta sosyal sınıf değiştirmek Milli Piyango’dan en büyük ikramiyeyi kazanmak kadar düşük bir şanstır. Buna rağmen, tamamı palavracı ve sahtekâr olan sağ ideolojiler bu şansı çok büyükmüş gibi sunmayı iyi becerirler. Bireylerin kendilerini ekonomik anlamda içinde buldukları sosyal sınıfları göz ardı eden, görmezden gelen sağcı ideolojiler bunun yerine sadece tesadüfen doğuşta elde edilmiş ırk, millet, ulus gibi kavramları kutsallaştırıp her ırka, millete ayrı ayrı pazarlayarak bu kavramları insanlığın mutlak bir hedefi gibi satarlar. Sağcılık, böylece dünyadaki 200 ayrı ırk, millet, ulusa kendi uluslarının geri kalan 199 ulustan üstün olduğunu sanma salaklığını yaşatır. Bu budala oyundan sonra sonuçta aşırı sağcılık ve resmen bildiğimiz faşizm doğar.
  Sağcı ideolojilerin kendini sağcı olarak tanımlayan bireyleri ustaca kandırmayı başardığı bir diğer kadim oyuncak ise dindir. Uzun uzadıya tarihten örnekler vermeye hiç gerek yok. Çünkü Türkiye olarak bırakınız son 14 yılı çok partili burjuva demokrasisinin başladığı 1950’lerden beri ağır bir şekilde yaşadığımız bir sorun bu. Tek partili dönemin CHP’sinden türeyen Türkiye sağcılığı Demokrat Parti, Adalet Partisi, ANAP gibi sağcı partiler vasıtasıyla dini sonuna kadar kullanıp etinden, sütünden, iliğinden, yününden, kemiğinden bol kese sömürmüşlerdir.
  Askeri cunta zamanları da dâhil olmak üzere Türkiye demokrasi tarihi din bezirgânlığı tarihinden başka bir şey olmamıştır. NATO ve uluslararası sermaye odakları tarafından kurdurulan aşırı sağ partilerden MHP ve günümüzün AKP’si olacak olan MSP gibi partiler ise sola karşı solculuğa karşı kullanılmak üzere daima Dr. Frankenstein’in sağcı zombileri olarak beslenmiş ve büyütülmüşlerdir. Ne var ki 21’inci yüzyıla gelindiğinde sağcı zombiler Dr. Frankenstein’ı da yemişler ve sağcılığı ele geçirmişlerdir.
  Utanmadan yoksul insanlara miting meydanlarında Kuran sallayan bu yeni tür ucube sağcılık 1500 odalı saraylarda yaşamayı, milyonluk Mercedeslere binmeyi doğal karşılamaktadır. Bütün dinlerin yasakladığı hırsızlığı dahi din adına savunmaktadır. Ne yazık ki bütün bu din sahtekârlıkları hala toplumdan ciddi bir destek alabiliyor. Camileri bile “Sırf inşaat olsun ayakkabı kutularımız, kasalarımız ağzına kadar dolsun” diye yapan bir mafya çetesini Müslüman sanıp destekleyen milyonlarca sağcıyla bir arada yaşıyoruz. Ne var ki umutsuzluğa gerek yok. Daha yapacak çok işimiz var.
(Yazarın 28 Haziran 2016 tarihinde, Yurt Gazetesi’nde yayınlanan yazısı)

tayyip-erdoğan-a-secde-eden-akp-seçmeni_569337

Bir bireyin öğrenme faaliyetlerinin en çok sekteye uğradığı ve dolayısıyla baki kalacak bir cehaletin boy verdiği zamanlar, bireyin din kurumu tarafından köleleştirilmesi, haydut bir ekonomik düzen içerisinde yaşam gailesine katılması ve en nihayetinde şanssız ve talihsiz bir ideolojiye saplanıp kalmasıdır.
Bu üç talihsiz vaka, genellikle aynı dönemlerde üst üste gelir. İlk gençlik yıllarının sona ermesini müteakip, okulların bitmesinin ardından, sosyal yaşamın zorlamaları ile evlilik gibi yeni kurumlara köle olmaların ardından hemen her birey ekmek kavgasından arta kalan zamanlarında çoğunlukla dinlere ve ideolojilere sığınmaktan başka çare bulamaz.

İşte bu tehlikeli dönemeçten sonra cehaletin en karakteristik özellikleri kendini göstermeye başlar. Artık birey için sanılardan oluşan bir dünya hayatı başlar. İnanç değimiz olgunun aslında bir “zannetme hadisesi” olduğunu anlatamazsınız kolay kolay o bireylere. İşin trajikomik tarafı, yaş ilerledikçe ve sistemin dayattığı hayal kırıklıkları üst üste geldikçe bireylerde aydınlanma çabası görüleceğine, o şanssız bireyler daha bağnaz ve daha yobaz bir cehalet fanusu içinde yaşamaya başlarlar.

14 milyar küsur ışık yılı çapında bir evrende yaşandığı halde, yani ışığın bir uçtan bir uca -elbette eğri yollar izleyerek- 14 milyar yıl seyahat ettiği bir evrende kâinatın 6 günde yaratıldığına inanabilir o birey. “Son gün tanrı yoruldu, hem o dinlensin hem de biz tatil yapalım” diyebilir. İnandıkları tanrının en ufak bir zaman sorunu olmadığı halde alelacele 10.000 yılda Âdem ile Havva’dan ürediğini kabul eder o birey. Hatta öylesine erkek egemen bir görüşe yenik düşer ki, kadını da erkeğin kaburga kemiğinden yaratacak kadar fantezi dünyasında yaşar o birey.

65 milyon yıl önce, daha öncesinde dünyada 250 milyon yıldan fazla yaşamış dinozorlar yok olduğu halde, kendi zerrecik varlığını her şeyin merkezine alan birey, birkaç on yıl sonra kıyamet koparmaya bayılır. Aslında kapitalizmin icadı ile kıyamet çoktan koptuğu halde gökten inecek ve haydut kapitalistleri değil de sadece kendi kafasında yarattığı kâfirleri haklayacak Mesihleri bekler o bireyler.

14 milyar ışık yılı çapında bir evrende 80 küsur yıllık hayatına koca kâinatı bir sanılar yumağı olarak sığdırmaya çalışır o birey. Aslında bir çeşit nihilizmdir, yüksek binalar ve zinalar çoğaldı diye kıyamet beklemek… Fakat bu bireyler öylesine cehalet pençesindedirler ki, nihilist olduklarının bile farkında değillerdir.

İnandıkları tanrının insanı değil maymundan birkaç organik molekülden alıp buraya getirmesindeki sanatı inkâr ederler. Öylesine cahildirler ki, inandıkları dinin en büyük suçuna iştirak ederler. Şirke batarlar. Kardeşim maden tanrıya inanıyorsun. Tanrı bu! İster seni maymundan getirir. İsterse tekrar maymuna çevirir.

Bilimin en büyük keşiflerinden biri olan evrimi reddederken tanrının insanı maymundan bugünkü haline getirebilme muktedirliğini inkâr ettiklerinin farkında bile değildir o zındıklar… Basit bir masal olan ‘Alaaddin’in Sihirli Lambası’ndan çıkar gibi bir anda, yerden bitme yaratılmak pek hoşlarına gider. Çünkü bir ruh üflenmesiyle aniden yaratılmanın içinde bilgiye ihtiyaç yoktur. Tanrı’nın “ol” demesini yanlış anlayıp tanrıyı da kendi ego ve nefislerine benzetirler.

Tanrının milyonlarca yıl bekleyecek bir sabrı olduğunu 50.000 kere ya sabır çektiklerinde bile anlayamaz ve antik Yunanlılardan kısa bir sure önce Âdem peygamberi yaratır o cahil bireyler. Allah’ın sıfatlarının bütün bilgiyi barındırdığını iddia ederler ama o bilgiyi nedense Allahın “ya rahman ya rahim” bilmez Yahudileri ile Hıristiyanları ve en önemlisi ateistleri bulup çıkartır çoğu zaman. Sonra da hazıra konup internet kullanırlar. Twitterlarda hesap açarlar ve “Tayyip Erdoğan’a dokunmak ibadettir” diyecek kadar şirk batağına saplanırlar. Bu ibadetin karşılığının kendi inandıkları dinde bile cehennem azabı olduğunun farkında değillerdir. Lakin bütün bu harala gürele cehalet çemberinin asıl gayesinin yine dönüp dolaşıp malı davarı götürme hadisesi olduğunu aydınlık sevdalılarından saklayamazlar.

İşin gerçeği aslında pek basittir. Haydut bir kapitalist düzenin en önemli ihtiyacı cehalettir. Düzeni korumak ve yaşatmak için bireylerin gerçek bir birey olmamaları, kör doğmalar çemberinde koyunlaşıp cemaatleşmeleri, düzenin ne kadar öküzce olduğunun anlaşılmaması için öğrenme faaliyetlerinin sona erdirilmesi, uyuşuk ve uyuz ve hatta sümsük toplumlar yaratmak için elzemdir. Cehalet, eninde sonunda çökecek olan bu hastalıklı mevcut dünya düzeninin temel direğidir.

Aslında benim tanıdığım kapitalizm akıllıdır. Aptal değildir. Çelişkilerden beslenir. Daha fazla büyümek ve son zamanlarda sarıldıkları sürdürülebilirlik efsaneleri için yaratılacak en kötü çelişkileri yaratırlar. Lakin bindikleri ağacı kestiklerinin de farkında değillerdir. Çünkü kapitalizm, her ne kadar akıllı olsa da ve aptal olmasa da kendi yarattığı küresel cehalet köyünde kendisi de tipik bir cahil davranışı içindedir. Her şeyi bildiğini sanmak hatasına düşen bu düzen, cehaletin ortadan kalkması için kötüsünden bile olsa çelişkilere hava ve su kadar ihtiyaç olduğunu unutmuşa benzemektedir.
Bir birey çelişki hissetmez ise kıçını kaldırıp cehalet batağından kurtulmaz. Çelişkidir cehaletin panzehiri… Cehaletten kurtulmanın tek yolu çelişki üretmektir. Çelişkiler, bireyi rahatsız eder. Hani osurmak istersiniz ama bir türlü osuramazsınız ya, işte çelişki hissettiğinizde yaşadığınız budur. Çelişki, yeniden öğrenme kaygısı yaratır. İnandığı masalları kuvvetlendirmek için değil, bu defa gerçekten doğrunun arayışı düzleminde öğrenme faaliyetleri başlayabilir. İlk bakışta salyangoz hızında olsa da ve milyarlarca insan arasında bir avuç insan arasında gelişse de bu durumdan memnun olmak gerek aslında. Çünkü bu yüzyılda geniş kitleleri süründürenler aslında bir avuç hayduttan başkası değildir. Ellerinde çok güçlü silahlar var olabilir. Meta unsurları başta olmak üzere, medyadan siyasete, demokrasiden dinlere sayısız silahlara sahip olsalar da bu dünyanın gördüğü göreceği en büyük silah, bilgidir.

İnsanlığı bugünlere getiren bilgidir. Ne cemaatlerdir, ne uyduruk kaydırık ideolojilerdir.  Çünkü doğanın veya -inananlar için- Tanrı’nın insana cinsiyetinden sonra verdiği en büyük hediye, bilgi üretme ve öğrenme kabiliyetidir. Orgazm kadar da keyiflidir bilgilenmek… Kuşlar, kediler bile her geçen gün daha çok şey öğrenirken insanlığın meczup teröristlere dönüştürülmesi her ne kadar ilk bakışta üzücü gibi görünse de, dedik ya, ne doğayla ne de Tanrı’yla aşık atmanın alemi yoktur.

Doğanın ve Tanrı’nın en sevdiğim icadı, diyalektiktir. Bir düşünün şimdi. Bu cahil muhafazakâr sağcıları yaratmasaydı Allah veya doğa, biz nasıl solcu olurduk? Keçilerin, koyunların ve hatta ineklerin bile itiraz kültürü kazandığı bir dünyada bir Tayyip Erdoğan’a bile itiraz edemeyenleri görüp eğlenmek gerek aslına bakarsanız. Solculuğun, isyankârlığın ve hak aramanın keyfini çıkarın ve sadece onlara acıyın. Çünkü onlar bilmiyorlar. Cahil onlar…

 

(yazarın 28 Haziran 2016 tarihinde, Yurt Gazetesi’nde yayınlanan yazısı)