Hakan Aytaç

5788175b18c77300b897ff61

Söyleyecek ne kaldı? Samimiyetsiz kınama mesajları, prosedür gereği edilmesi gereken sözler dışında ama…

Bizdeki noktalı alanı doldurun gibisinden yapılan lanetleme ve başsağlığı-acil şifalar açıklamalarına dönen, “Pray for…” (… için dua edin) kalıbını da kırarak tabii…

Ne için dua ediyorsun kardeşim? Olmuş bitmiş, felaket ezmiş geçmiş.

Biz hep aynı biçimde lanetlerken insanlığa olarak nitelendirebileceğimiz bu saldırıları, onların hayal gücü hep daha çarpıcı, daha vahşi olana ulaşıyor. Hâlbuki bir avuç, hayır bir avuç değil, sayısını kestiremeyeceğimiz kadar çok sayıdaki beyin özürlü radikalden bahsediyoruz. Hükmümüz onların elinde, istedikleri anda yok edebilecekleri kadar çaresiz ve aciz durumdayız sanki.

Konserve kafa muhafazakarlığın, sağcılığın, koyu radikalliğin, yabancı düşmanlığının ve önyargıcıların hep daha düşük düşünme kapasitesine sahip olanlar içinde yaygın olduğu bilimsel olarak da ispatlanmıştı.

Ortada bir tür iyi-kötü insan arasındaki sıradan savaş var. Ne yazdık ki hiçbir süper kahraman da gelip bizi kurtarmayacak. Sinsice kurgulanmış cinayet ve katliamlara karşı “zekice kurgulanmış” önlem ve çalışmalarla cevap vermeli dünya. Sahip olduğu kaynağı için bahane uydurup Irak’ı yok edip, Saddam’ı devirip bin tane Saddam yaratarak başıboş bir bölge yaratarak değil tabii.

Geçen yıl bu zamanlar Nice’te kısa bir süre bulunmuştum. Sahil kenarında, sessiz, sakin, insanların öğle vakti siesta yaptıkları rahat bir yer. Denizi temiz, insanın içini açan, kimseyle meselesi olmayan bir nokta. Böyle bir yerdeki kendi halinde insanlardan ne istenebilir ki? Hangi inanç veya düşünce sistemi uğruna yapabilirsiniz bunca alçaklığı? Kamyon ile kalabalığın içine dalmak ne demektir? Böcek ezer gibi önüne çıkan insanları lastiğin altında yok etmek. Ne hissettin, ne düşündün, nasıl bir haz aldın o anda, kim nasıl tanımlayabilir? Bazısı gerçekten yoldan geçerken farkında olmadığı bir karınca sürüsünün üstünde geçtiğinde bile içi acırken nasıl bir kafa yapısının ürünü kendi türünü acılar içerisinde bırakmak?

Yeni değil elbette. Terörizmi eskiden dünya devletleri kendilerinde gördükleri meşruiyet içinde gerçekleştirirdi hastalıklı gayeleri için, şimdi ise bireysel ve örgütsel olarak bazı kansızlar sapık ruh halleri için.

Takipçileri ve takdir edicileri de az olmadığına göre, ki tarih bunu da yazmıştır, o düşünce sistemini oluşturan abukluklar topyekûn yok edilmeli. Geride kalan, sempati ile yaklaşan veya hoş gören alçakların da beyin yapısı detayıyla incelenmeli… Bakın, AA muhabiri katliamdan sonra alay eder gibi, “Nice’teki terör olayı değil, freni patlayan kamyondur” diye tweet atıp bir gülücük eklemiş mesela.

Özetle IŞİD, Nazi ilan edilmelidir! Naziler büyük bir kitle yaratıp sonra nasıl lanetlenmişse, yargılanmışsa, kendilerinden ve yaptıklarından utandırılmışsa, öyle…

Beraberindekiler de Nazi subayı, sempati duyanla da Nazist. Büyük bir ses çıkarmadıkça gittikçe güçlenecekler. En güçlü olduğu dönemde Nazilere boyun eğmeyip birçok insanın hayatını kurtaran, bedel ödeyen, mücadele verenlerin de insanlığa ilham veren hikâyeleri takip edilmeli. Hiçbir cinayet grubu sonsuza kadar yaşamamış, mutlaka çökmüştür. Artık dua falan etmeyin. Önce içimizde, dışımızda, başımızda ve yönetimimizde olanları ayıklamalıyız. Çeşitli hassasiyetler için tepki koymadıkça suça ortak olacağız, bittiğinde ise suçluluk duygusu ile yaşamak zorunda kalacağız.

IMG_6853

2016 Avrupa Futbol Şampiyonası bitti. Bizim adımıza harcanan milyonlarca liraya, açık devlet desteğine, hak edilmediği apaçık olan devasa teknik direktör maaşlarına rağmen hayal kırıklığı yaratan bir sonuç gerçekleşti. Yine ve yeniden…

Adam kayırmanın, adamına göre davranmanın her alanda olduğu gibi futbolda da bir kez daha yaşandığını hep beraber izledik. Böylesi bir israf ve yazık edilen para varken aynı günlerde 15 yaşındaki Ayşe Begüm Onbaşı isimli kız, Güney Kore’de düzenlenen Jimnastik Turnuvası’nda Dünya Şampiyonu oldu. Elbette kendine doğru dürüst yer bulamadı, birçok kişinin haberi dahi olmadı, görenler de sıradan bir olaymış gibi görüp geçti. Son dönemde koşuda, halterde madalya kazanan her sporcumuz gibi dopingli çıksaydı emin olun daha popüler olur, daha konuşulur, daha çok takipçi yakalar belki bu yüzden daha el üstünde tutulurdu.

Zira geçenlerde eski bir gazete genel yayın yönetmeni itiraf etmişti: “Biz popüler olanı haber yaparız. Bir işçinin işten atılması haber değildir ancak o işçinin patronuyla ilişki yaşadığından işten atılması haberdir. Biz bunu yapıyoruz.” Yani sonuç olarak geri kalmış ülkelerde yine hep magazin sattırıyor. Sporda da öyle…

Hâlbuki ortada ciddi emek isteyen, yılların verildiği ve en küçük hareket için aylarca çalışılan zorlu bir spordan bahsediyoruz. Bu yola baş koymuş bir genç kızın da ait olduğu ülke insanlarınca desteklenip desteklenmediğinden. Tüm ülkeler kalabalık bir grupla yarışmaya katılırken Ayşe Begüm’ün tek başına durduğu fotoğrafa bir bakın. Neden hep eksiğiz? Ayşe Begüm’ün başarısını neden toplumca sahiplenemiyoruz? Mesele yine zihniyet meselesi…IMG_6855

Futbolun Türkiye’de bu kadar popüler olmasını erkek egemen yapıya ve erkeğin gücünün, kuvvetinin, baskınlığının, yani her türlü kendisini ispatlama çabasının bir yan tezahürü olduğunu düşünebilir miyiz? Peki ya jimnastik?

Bakın sapığın biri nasıl algılıyor olayı. Üstelik yalnız değil, kesinlikle toplumun geneline hâkim olan görüş bu. Yazdığı sapıkça, sapkınca ifadelere itiraz eden yok, üstüne o an itibariyle kaç tane beğeni geldiğini ve aynı fikirde olduğunu belli eden sapık sayısını görüyorsunuz.

Bakış bu oldukça aileler de çocuklarını ister istemez sakınmaya başlar, başlayacak da… Bir halkın dönüştürülmesi de işte böyle başlar, başlayacak da… Ayşe Begüm’ün başarısını yine magazinsel olarak böyle yorumlamak, yazmak istemezdik ama ne yapalım. Böyle bir ortamda kendisine sahip çıkan ve her daim yanında olan aileyi tebrik ederek bitirelim bari.

upage_akpliler-internet-yasaklarini-onayliyor-mu-toplum-hangi-konularda-sansurden-yana_724292370

Az buz şeyler yaşamıyoruz. Her biri ayrı travma toplum için. Yani en azından öyle olmalı. Ancak biz esas travmayı nerede yaşamışsak artık, boyutu ne olursa olsun hiçbir olay etkilemiyor bizi.

Televizyonda gazetede görüp vicdanlı olanlarımız biraz üzülüyor, belki biraz ağlıyor o kadar. Sonra herkes kendi yaşamına devam ediyor. Etmesin mi, elbette ki etmeli. Hayat bunu gerektiriyor. Ama hayatımızı hep acılar ve dramlar içinde yaşamak zorunda değiliz, kimse kusura bakmasın.

Toplumsal infial yaratması gereken konular üç beş gün konuşulup unutuluyor. Çünkü bir uyuşma söz konusu. Nasıl vücudunuz sürekli olarak acıya maruz kalır ve uyuşmaktan hissetmemeye başlarsınız, zihinlerimiz için de aynısı geçerli.

Hangi birimiz veya kaçımız en samimiyetsizinden, sadece zorunda hissettiğimizden, formalite icabı acı paylaşıp sonra gülmesine eğlenmesine devam etmiyor? Her olay bizim başımıza gelinceye kadar bize uzak. Ve biz de başımıza gelmeden, başımızdan savmak için, başımızdakilere çatmaya girişmiyoruz. Zamanla sesimizi duyuracağımız kimse de kalmayacak, platform da öyle görünüyor.

Peki böylesi bir travma varken, ertesi gün şovla, bayram havasıyla köprü açmak ne demek? Vicdansızlık değil, bile isteye olumsuz olanı unutturma çabası. Yoksa bir hafta ertele, bir iki gün ertele ne olur yani? Zaten köprünün açılmasına rağmen çevre yolların tam olarak düzenlenmediği ortaya çıktı ve bayram trafiğinde binlerce araç köprü üzerinde saatlerce beklemek zorunda kaldı! Bir de gıyabında açılış yapan tipler çıktı gitmesek de görmesek de hesabına, akıllara zararlar!

Güldür Güldür gösterisinin oyuncusu Rüştü Onur Atilla, malum düşüncesiz köprü selfie’si için de şunları yazmış hesabında:

“Bari yalandan da olsa yas tutsaydınız. Elbet gözyaşlarınıza inanan milyonlar bulurdunuz. Belli ki savaşı, terörü, kıyımı bitirmeye niyetiniz ya da gücünüz yok.”

Hangimizin var peki?

Bakın Güney Afrika diktatörü Zuma, kendisi hakkında olumsuz haberler verilmesini yasaklamış. Ayrıca kendisini kısa gösteren haberler de olmayacak artık. Bol bol kendisinin ne kadar da müthiş bir insan olduğu enjekte edilecek halka. Nasıl da benzerlik kurdunuz hemen değil mi?

Yiğit Bulut efendinin, bizde çoğu yandaşın üç beş satırla geçiştirdiği bir terör olayını dünya hala daha detayıyla konuşurken, “Patlama haberi verince boyunuz mu uzuyor?” çıkışını şu yukarıdaki örnekle gayet de güzel bağdaştırabiliriz.

Yani yüreğimiz ferah olsun. Yakında gereken gündemi de alamayacak bu tarz olaylar, biz de kendimizi formalite kınamalar yapmak durumunda hissetmeyeceğiz. Madem hesabını sormaya ‘niyetimiz de gücümüz de yok’ beklediğimiz süreç budur!

Şimdi sevinebilirsiniz.

umursamaz depresyon_456040337

“Barajların yanında yaşayan insanlarla bir anket yapılmış: “Barajın taşmasından ne kadar korkuyorsunuz?” Tahmin edildiği üzere baraja en yakın olanlar en çok korkan, daha uzak olanlar ise en az korkan çıkmış. Şaşırtıcı olan ise barajın dibindekiler. Onlar hiç umursamadıklarını söylemişler. Buna psikolojide inkâr deniyormuş.”

Pelin Batu, Milliyet gazetesindeki köşesinde yazmıştı bunları. İnsanın akıl sağlığını korumak adına kör olmayı tercih ettiğini anlatıyordu.

İnsanların elbet belli telaşları ve meşgaleleri var. Hayat gaileleri, belirli bir amaçları, bu uğurdaki mücadeleleri ve bu sebeple karşılarına çıkan zorluklar. Fakat bunlara dalıp gitmişken dünyayı kaçırıyorlar mı, yoksa bizzat hayatın içindekini mi yaşıyorlar tartışılır.

Sanki her birimiz görünmez kafeslere konulmuşuz, sınırlandırılmış alanlarımızın farkında olmadan o çevrede dolaşıp zamanı geldiğinde alınacağımız günü bekliyoruz.

Barajın ise dibinizde olanlarız. Ne uzak, ne yakın…

Patlayan bombalar, ölen insanlar, biten yaşamlar ve umutlar… Her biri yanı başımızda…

Biz ise kör bir umarsızlıkla yaşantımıza devam ediyoruz. Akıl sağlığımızı korumak için midir? Bilinmez…

kelebegin-olumu

Pamuk ipliğine bağlı hayatımız. Her an göçüp gidebiliriz bu diyardan. Üstelik o kadar da kolay ki. Yeterli bir süre için nefesimizin kesilmesi yeter bunun için, veya bir organımızın anlık olarak işlevini kaybetmesi, alacağımız herhangi bir ciddi darbe tüm çabamızla yürüttüğümüz hayatlarımızı beklenmedik bir anda noktalayabilir.

Birbirimize yardım etmeliyiz halbuki böylesine tehlikelerle dolu bir dünyada öyle değil mi? Nasıl tehlikeler mi? Mesela;

Geçen günlerde işyerine gitmek için o zamanlar beni bırakan abimi uyandırmaya kalkmış fakat başaramamıştım. Şehir dışına gideceği içindi sanırım geç kalktı ve ben de işe geç kalacağım veyahut güzergah dolayısıyla ciddi eziyet çekerek ulaşabileceğim için sinirle evden çıktım ve hızlı hızlı metroya gittim. Derken yürüyen merdivenlere vardığımda elimdeki kitabı okurken sırtımda sert bir darbe hissettim. Bu darbe, uzun zaman görülmemiş birinin omzuna vurularak verilen candan bir selama benziyordu. O nedenle acele etmeden, gayrıihtiyarı arkama dönerken önümden akıp giden yaşlıca bir kadına tanık oldum. Hemen ellerinden yakalamayı denesem de son anda uçlarıyla tutabilen parmaklarım yerçekimine ve tekerlenme hızına yenik düşerek kadının aşağı doğru paldır küldür devam etmesine engel olamadı. Merdivenin dibine geldiğinde ise demirlerin sivri köşesine kafasının arkasını sert bir şekilde burmuş, herkesi, belki de en çok beni anlık şoka uğratmıştı.

Vakit kaybetmeden merdivenin dibine gidip kadını ayağa kaldırmaya çalışırken bir ölü kadar ağırlaşan kadın bana mısın demiyordu. Tabii ki merdiven yürümeye, üstündekiler de beraberinde aşağı inmeye devam ettikleri için en dipte insanlar birbirine girmeye, sıkışmaya başladılar. Biz ne olduğunu anlamadan hala merdiven ile birlikte aşağı inmekte olanlar aksi istikamete, yukarı doğru hareketlenmeye başlayarak olası bir yeni Hac kazası felaketini engellemeye giriştiler.

Neden sonra bir adam biz anlık şaşkınlıkta iken herkese “durun” diye bağırarak birkaçımızın kadının bacaklarından, birkaçının kollarından, birkaçının da belinden tutmamız talimatını verdi. Sanırsın dozer kaldırıyoruz! Sonuç olarak kadını sakinleştirdik, ciddi bir darbesinin olmadığına kanaat edip yollarımıza devam ettik.

Fakat, birkaç saniyelik bu olaya ne kadar çok ihtimalli denklem çıktığının farkında mısınız? Benim saniyelik bir anda ağır hareket etmem veya sinirlenerek hızlı yürüdüğüm için o anda tam o noktada bulunmam veya abimin beni o gün almaması vb… Belki kadının bana çarparak hızını yavaşlatmasını ve daha büyük bir kazadan kurtulmasını sağlamıştım, kim bilir.

Kaderciliğe girmeyeceğim tabii ki. Çünkü ben hayatın bir rastlantıdan ibaret olduğunu düşünüyorum. Var olmamız da, sürdürmemiz de, yok olmamız da tamamen bu enerji bulutu içerisinde nefes almayı başarabilmiş organizmaların birbirini yenilemesi, üremesi ve dönüşebilmesinden ibaret. Yani milyarca yıllık devasa bir evren için her birimizin doğumu ve ölümü, bizim için bir kelebeğininki kadar bile büyük bir olay değil. O halde tek bir fırsatımız bulunuyorken bu hayatta, hırs ve nefret ve kin ve her türlü alçaklıkla dolduracağına, “Düzgün yaşa be kardeşim, düzgün!” diyesi geliyor insanın.

Kenara ayırmışım zamanında. Psikiyatrist Prof. Kemal Sayar, Vatan Gazetesi’ne verdiği röportajda (12 Ağustos 2012) Türkiye’nin hoyratlaştığını, insanların bencilleştiğini söylemiş.

“Zamanımız, narsizim veya ‘gemisini kurtaran kaptan’ çağı. Sadece kendi küçük menfaatlerimizi kovaladığımız bir hayat, bana sorarsınız beyhudedir… Türkiye hoyratlaşıyor. Meşrep, dünya görüşü, sosyal sınıf ayırt etmeksizin insanlar bencilleşiyor ve sadece kendi klanının çıkarlarını savunan benmerkezci kişilikler türüyor. Çocuklarımızın ruhlarını içine soktuğumuz rekabete dayalı eğitim sistemin eziyoruz. Sosyal adaletsizlik, toplumu içten içe zehirliyor. Aile yapısı aşınıyor, yara alıyor. O yüzden koruyucu ruh sağlığı tedbirleri alınmalı.”

Ne dersiniz? Tedaviye hemen başlayalım mı?

klozet tuv9

Ülkede para kazanmak zor evet… İşçi olarak zaten mümkün değil de piyasa bu kadar kötü iken işveren de her daim bir katakulli ile işi kotarma peşinde.

Üstelik çok zeki falan da değiller. Sadece işin kurdu olmuşlar, kurnazlıkla yollarını buluyorlar o kadar.

Bir uçak seyahati sonrası geliyor bunlar aklıma. Çocukluğumda da uçak yolculukları yaptığımdan hatırlıyorum. İlk zamanlardaki kalite artık yok. Rekabet oluştukça normalde olması gerektiği gibi kalite artmıyor, işin çakalları ortalığa dökülüyor canım ülkemde.

Mideme düşkün olduğuma verin, uçak yolculuklarında eskiden verilen ikramları iyi hatırlarım. Tavuklu etli yemekler, salatalar, yanında tatlı bir de üstüne içecek. Gayet de lezzetli. Öyle ki uçak havalanıp da kemer ikaz ışıkları sönünce kafamı kaldırıp iki taraftan içi yemek dolu araba ile gelen hosteslerin yolunu gözlerdim. Hangisi önce gelecek diye kendimle bahse girerdim. Çocukluk işte. Ne diyordu şarkı, “Büyüdük aniden, küçüldü tabağımız” mı? Yok tam olarak değil ama bunun gibi bir şey.

Son yaptığım yolculukta “yok artık” dedim. Belki bir süredir sık binmediğim için belki de neden tercih ettiğimi bilmediğim havayolu şirketinin satış politikasından ötürü. Biliyorsunuz yemekler artık birçok havayolu firmasında ücretli. Hatta pilot önemli duyuruları yaptıktan ve hostesler uçak düşerse nasıl hayatta kalacağımızdan bahsettikten sonra koltuk ceplerindeki menüyü hatırlatıyor ve başlıyor reklama. “Neyse olsun,” derken hostes birden bana dönüp 10 TL uzatıyor ve “İki beşliğiniz var mı?” diye soruyor. O kadar garibime gitti ki olsa bile vermeyecektim herhalde. Korkarım yakında minibüs usulü, “Hocam şuradan bir poğaça bir çay uzatır mısın? Hadi elden ele, yardımcı olalım,” şekline dönecek iş.

Ancak işin son noktası önümdeki koltuktaki yolcunun yastık istemesi üzerine oldu. Eskiden bebekli yolcuları büyük bir dikkatle birer birer tespit edip güler yüzü ile yastık getiren ve “Bir tane daha yastık ister misiniz?” diye soran hosteslerin yerini şimdi, “Efendim isterseniz 25 TL karşılığında satın alabiliyorsunuz,” diyen vahşiler aldı! Hani kibar bir şekilde, “Biz sizi becerme arzusundayız da kibar konuşarak çaktırmamaya çalışıyoruz,” demek gibi bir şey bu.

Yine de şükretmek lazım, beterin beteri vardır. Zira Pegasus havayollarının sahibi yakında uçaklarda tuvaletlere ekstra ücret isteyeceklerini açıklamıştı! Küçük 10, büyük 20 TL. Uçak sizi tutmuşsa ve kusmak için gidiyorsanız da üstünüzdeki ziynet eşyalarını rehin bırakıyorsunuz efendim!

Şimdi bütün bunlar egemen olan kafa ile ilgili yanlış anlamayın. Mesela bu sene gerçek anlamda dip yapan turizm dolayısıyla “yurt dışına tatile gitmeyin” önerilerini yapanlardan tutun, Türkiye Turzimciler bilmemnesi derneği başkanının yurt dışına çıkışların zorlaştırılması gerektiğini ve hükümetin bu konuda yasaklar, vergiler gibi radikal kararlar alması gerektiğini söylemesine kadar gelebilirsiniz. Bu kafaya seyahat özgürlüğünün bir insan hakkı olduğunu, bunu zorlaştırmanın da engellemenin de insan hakları ihlali olduğunu falan anlatmaya kalkasınız ne fayda!?

Onlar ki turizmi mi teşvik etmek istiyorlar, hemen Roma’dan kalma tarihi parkları yıkıp, imara falan açıp Beltur yapacaklar, fazlasını bekleyemezsiniz. Zira bunlar, adına “klozet bekçiliği” diyebileceğimiz, uçaklarda tuvalet için bile ekstra ücret gibi zihni sinir projeleriyle, üretmeden söğüşlemeye kalkan, zenginliklerini bu gibi küçük tilkiliklere borçlu olan ve kendini modern sanan gerçek şark kurnazlarıdır! Tarihi alanları imara açıp kaymağını yiyen, tarihi eserleri kaçıran sonra da çanak çömlek diyerek kılıfını uyduranlardır. Bin yıllık ağacı kesip inşallah tutar diye şov yaparak başka yere dikenlerdir. Bilgileri yoktur, fikirleri vardır. İradeleri yoktur, küçük büyük krallıkları vardır. Ben ne dersem o, canım istedi o, param var, pulum var, benim değil mi, geri kalanı koyver gitsin, derler. Ertesinde doğan olumsuzluğa da kader deyip geçerler. Sadece turizm değil, tüm ülke artık bunlara emanettir. Bu küçük örnekten bulara gelmek abartı değil, gözünüzü seveyim. Sonumuz ne mi olacak? Emeği geçen herkesle birlikte, bekleyip göreceğiz.

Bu arada atıfta bulunduğum şarkı Ogün Sanlısoy’un “Büyüdük aniden” parçası. Devamında ise “…küçüldü dünyamız…” diyor.

 

kim 500_amy_schumer_kimye_1_GettyImages-470577960

Birkaç haberden yola çıkarak şov dünyasına biraz saydırma arzusundayım. Zira suları yeniden ısınmış vaziyette, biz de ne yapalım, çay demleyelim bari!

Küba’daki değişim rüzgârlarının ardından ABD Başkanı Barack Obama’nın ziyareti ile Latin Amerika’nın devrimci kalesi, dünyanın geri kalanına uyum sağlama eğilimine girmişti. Her ne kadar Fidel Castro, yazdığı mektupta Küba’nın “onurlu ve özverili” bir ülke olduğunu belirterek, “Küba halkı eğitim, bilim ve kültürel gelişmelerle elde edilmiş zaferlerden, haklardan ve manevi zenginliklerden asla vazgeçmeyecektir,” ifadelerini kullansa da kazın ayağı pek öyle gözükmüyor. Yoldaş Castro, her zamanki üslubuyla gururlandırıyor tabi ki orası ayrı. ABD Başkanı’nın Kübalılar ve Amerikalılar hakkında “arkadaş, aile, komşu” gibi ifadeler kullanmasının, Kübalıları “kalp krizi geçirme” riskiyle karşı karşıya bıraktığını söyleyen Castro şöyle devam etmişti:

“Obama Küba’da ırk ayrımcılığının devrimle birlikte süpürülerek yok edilmesine dair tek bir laf etmedi. O 10 yaşında bile değilken Kübalıların çalışma ve emeklilik hakları ilan edilmişti. Siyahi yurttaşların eğlence ve kamusal alanlardan men edilmesi için haydut tutulması, iğrenç ve ırkçı burjuva alışkanlığı Küba Devrimi’nce bu topraklardan süpürülmüştü.”raul 516861690

Yine Raul Castro, basın toplantısı sırasında kendisine doğru elini “ah canım benim ya” gibisinden uzatan Obama’yı, yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle kolundan havada yakalayıp giderini yapsa da kaçınılmaz gerçek yine de önümüze çıkıyor. Ani açılmanın ardından, uyuşturucu kartellerinin cirit attığı, serbestlik cesaretiyle kanunsuzların güç kazanıp terör estirdiği bir ülke olmasından korkarım, destur diyerek tabii ki… Yani yeni bir Meksika, yeni bir Kolombiya ile karşılaşmayalım hafazanallah!

Neyse, bu olayın farklı bir boyutu ve yorumu zaten… Şimdi meselemiz “bir anda moda olan şeyin, kendisine ödev edinmişler tarafından cılkı çıkana kadar tüketilmesi ve bitirilmesi.” Obama’nın açtığı yolda, gösterdiği hedefe doğru güdümlü füze gibi odaklanan Hollywood dünyası ünlüleri akın akın Küba’ya ziyarete başlamışlardı. Ancak hiçbiri, devasa kalçası ve zamanında şöhret olma uğruna çektirdiği “malum” filmlerden başka hiçbir esprisi olmayan ve niye ünlü olduğunu bir türlü anlayamadıklarımızın başında gelen Kim Kardashian hanımefendi –hanımefendiler affetsin!- ve eşi Kanye West’i Küba dolaylarında görmek kadar ağır değildi.

Bohemian Rhapsody gibi bir Queen şaheserini kendine yaraşır şekilde rezil eden ve Freddie Mercury’i mezarından kaldırıp kendisine kafa göz daldıracak kadar can sıkan, seyircilerine “Hepiniz beni ayakta izleyeceksiniz, orada iki kişi görüyorum, kalkın ayağa,” diyecek kadar megaloman ve Kardashian ile evli olmasından ötürü zaten mecburen skandallarıyla ünlü Kanye West ile zevcesi, kiraladıkları klasik otomobil içinde selfie pozları verdiler ya bol bol… İçim yanarak dedim ki kendi kendime: “İşte tam şimdi, Küba’nın bittiği noktadayız.”

Sen ki, Beatles efsanesini bile dünyayı kasıp kavururken yasaklayabilmişsin, şimdi muhatap olduğun “insancıklara” bak. Neyse geçiyorum. Bir diğer haber yine cepleri dolu beyinleri boş ünlü tipleri hakkında çünkü…

gisele -hayatlarini-tehlikeye-atiyorsunuz--6988438Birleşmiş Milletler, şov dünyasının ünlü isimlerini yabani hayvanlarla çektikleri selfie’ler yüzünden eleştiri yağmuruna tutmuş. Söz konusu ünlüler yine, Paris Hilton, Kloe Kardashian, Gisele Bündchen gibi gereksiz “ÜNLÜ” şahsiyetler tabii ki. BM, bu “ÜNLÜ”lerin hayvan kaçakçılığını teşvik etmekte ve nesli tükenmekte olan bazı türlerin hayatını tehlikeye atmakta olduğunu belirterek konuyu kabul edilemez bularak kınamış. Evet ama yetmez. Kınamakla olmaz, gidip telefonlarını ellerinden alacaksın, ağızlarına acı biber süreceksin ki akıllansın bu “çocuk beyinliler.”

Abartıyorsun demeyin. Arjantin’de kıyıya vuran yavru yunus balığını gören turistlerin selfie çekme yarışı sırasında hayvanı öldürmesi haberini ne çabuk unuttunuz? Üstelik turistler yunus öldükten sonra yavruyu denize iterek ondan kurtulmaya çalışmış ancak başarılı olamamışlardı. Halbuki tatilciler kıyıya yaklaşan savunmasız memelilerin hemen denize geri götürülmesi konusunda uyarılmışlardı. Demek ki Kardashian kadar memeli değilmiş, yazık! Eh bizde de “İmam böyle yaparsa cemaat ne eder?” diye bir söz var. Aynı o mesele işte. “Neyse, hem ne önemi var canım, hayvan sonuçta. Bize eğlencelik çıksın yeter! Üstelik selfie çekme uğruna uçurumdan düşerek parçalara ayrılmayı bile göze alıyoruz biz ve sayımız hiç de az değil, size ne oluyor canım,” öyle değil mi?!yunus 54628

Gerçi mantık aynı mantık, beyin aynı beyin. Bizdeki ibadet ederken fotoğrafını çekip marifet diye sosyal medyadan paylaşan, hatta ülkedeki muhafazakar rüzgara iyiden iyiye kapılıp 3-5 yaşlarındaki bebeklerinin kafasını bağlayıp seccade önünde namaza dururmuş gibi pozlarını takipçilerinin ilgisine sunan ‘ünlümsüleri’ de gördük biz.

O zaman bir haber de müzik dünyasından. Obama’nın malum ziyareti öncesi Havana’daki tarihi konserde sahne alan efsanevi İngiliz rock grubu Rolling Stones, ABD başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti adayı olan büyük moron, pardon büyük milyarder Donald Trump’a, yürüttüğü kampanyada şarkılarını kullanmasına son vermesini, buna kesinlikle izinlerinin olmadığını açıklamış. Yalnız bu bir ilk değil tabii ki, daha önce de Adele, Aerosmith grubu vokali Steven Tyler, Neil Young gibi isimler, karakterleri, duruşları ve mantıkları gereği kendilerinden beklediğimiz gibi aynı şekilde Trump’a bu çağrıyı yapmışlardı.

Yalnız tabi ki ortada Yavuz Bingöl-Demet Akalın-Hande Yener gibi isimlerin ABD’deki karşılıkları olsaydı değil sadece oy vermek, moda diye, konuşulur kalmak diye bizzat Trump’un kampanyasında görev alırlardı, hiç kuşkunuz olmasın!trump tumblr_nz59n5bwWL1udqbqpo1_1280

Yani özetle Hollywood dünyası başta ve bizim ülkemiz de dâhil olmak üzere “ÜNLÜ” dünyasının düşük profilli ama buna rağmen yüksek popüler mensupları artık değil salt insan yaşamı, ülkelerin kendi iç yapıları, artık hayvanlara bile musallat olup dengeleri altüst etmeye başladılar. O yüzden mümkünse kendi ürettikleri ve adına “sanat” dedikleri meşgalelerle oyalanıp geri kalan hayatlarını kendi hallerinde sürdürsünler, asosyal bir hayat yaşasınlar ve kendilerinden haberimiz olmayıp rahat ve yalıtılmış bir yaşam sürmeye devam etsinler. Yoksa toplum olarak bu gibi ‘ünlümsülerin’ saçmalıklarını’ örnek ala ala sonumuz iyiden iyiye kötüye gidiyor!

kupa leicester-trophy-main

Dün gece futbol dünyası için gerçek bir devrim yaşandı. Bir süredir yüksek bütçeli dünya devlerine parmak ısırtan Leicester City, Premier League gibi zorlu bir ligde şampiyonluğa ulaştı.

Hemen her sezon kümede kalmaya oynadığı bir ligde zafere ulaşan bir mucizeden bahsediyoruz. Gerçekten de çok zordu, fakat bugün endüstriyel ve salt para ve reklam üzerine kurulmuş bir oyunda böylesi de olabiliyormuş.

Nasıl bir ruh yaratıldı, takım nasıl kenetlendi ona bakmak lazım. İtalyan teknik direktör Claudio Ranieri, Players Tribune’deki yazısında anlatmış:

Leicester’a geldiğinde kulüp başkanı ile yaptığı ilk görüşmede başkanın, “Kulüp için çok önemli bir sene bu. Ligde kalmak bizim için çok mühim, küme düşmemeliyiz,” dediğinden bahseden Ranieri, “Tabi ki. Antrenman sahasında çok sıkı çalışacağız ve bunu başarmak için uğraşacağız,” yanıtını vermiş.

Amaçlarının sadece 40 puan olduğunu söyleyen Ranieri’nin “Tilkiler” lakaplı mütevazı takımı, bitime iki hafta kala 77 puanla bu sezon İngiltere’nin en büyüğü olduğunu ilan etti. Tam iki kat bir başarıdan bahsediyoruz, bilmem anlatabildim mi?!

Dünya çapında bir ilgiye mahzar olan Leicester, 2014-2015 sezonunda Premier Lig’e yükselerek ilk sezonunda kümede kalma mücadelesi vermiş, bu sezon ise içeride dışarıda iki kez yenildiği Arsenal ile mücadele etmiş, bir süre sonra İngiliz devini geride bırakmayı başarmıştı.

Yine Ranieri yazısında devam ediyor:ranlec Leicester-City-Press-Conference

“Ben 64 yaşındayım, bu yüzden çok dışarı çıkmam. İzin günlerimde 40 senedir birlikte olduğum eşimle zaman geçirmeye çalışırım. Evimizin yakınlarındaki göle gideriz, bir çılgınlık yapmak istiyorsak da film izleriz. Fakat son zamanlarda, dünyanın dört bir yanından gelen çok fazla ses var. Bütün bunları yadsımak mümkün değil. Amerika’da bile bazı yeni seyirciler edindiğimizi duyuyorum.”

Oyuncularının özverili çalışmasını ise şöyle anlatıyor:

“Mesela Kante antrenmanda öylesine koşuyordu ki formasının içinde şarj aleti sakladığını düşündüm. Hiç durmadı. Sonunda seslendim:

‘Hey N’Golo, biraz ağırdan al. Her topun arkasından koşma tamam mı?’

On saniye sonra baktım yine koşuyordu. Ona, ‘Bir gün seni kendi kestiğin ortaya kafa vururken göreceğim!’ dedim.

Takımı ateşlemek için sezonun ilk maçından önceki konuşması ise şöyle:

“Takım arkadaşlarınız için oynamanızı istiyorum. Biz küçük bir takımız, bu yüzden kalpten savaşmalıyız, bütün ruhumuzla. Sizden tek istediğim savaşmanız. Eğer onlar bizden iyilerse peki, tebrik ederiz. Fakat bizden iyi olduklarını göstermek zorundalar.”

“İlk günden itibaren Leicester’da müthiş bir enerji vardı. Başkandan başlayan ve bütün oyunculara, çalışanlara, taraftara giden… Taraftarımız sadece top bizdeyken mi tezahürat yapıyor? Ah, hayır hayır. Ne zaman baskı altında olsak, taraftar zor durumda kaldığımızı hissediyor ve bize destek veriyor. Oyunun karmaşık yapısına hâkimler. Takım acı çektiğinde empati yapabiliyorlar. Bize çok, çok yakınlar.”

“Crystal Palace maçı öncesi farklı bir yönteme başvurdum. “Haydi çocuklar. Bugün eğer ol yemezseniz size pizza ısmarlayacağım. 1-0. Tabi ki gol yemedik. Anlaşmamıza sadık kalarak oyuncularımı Leicester’ın şehir meydanındaki Peter Pizzeria’ya götürdüm. Oraya gittiğimizde onlara bir sürprizim vardı. Dedim ki: ‘Her şey için çaba sarf etmeniz gerek. Pizza yemek için de çalışacaksınız. Kendi pizzamızı kendimiz yapacağız.’

Hamur, peynir ve sosu alıp mutfağa gittik Hamurumuzu kendimiz açtık. Hiç de fena değildi. Birkaç dilimden fazlasını yedim. Eh, ben bir İtalyanım. Pizza ve makarnayı seviyorum. Aksini bekleyebilir miydiniz? Bugünlerde birçok maçı gol yemeden tamamlıyoruz. Aslında… Pizza yedikten sonra, bir düzine maçta gol yemedik. Bence tüm bu yaşananlar bir tesadüf değil.”

Oldukça proleter doğrusu!

Oyuncular ise gayet sıradan ama cesur yürekler.
tar lec fft104mm4165552“Küçük ölçekli bir takım olarak dünyaya takım ruhu ve kararlılıkla nelerin başarılabileceğini gösteriyoruz. 26 oyuncu, 26 farklı beyin. Tek yürek. Sadece birkaç yıl önce birçok oyuncum alt liglerde oynuyordu. Jamie Vardy bir fabrikada çalışıyordu. N’Golo Kante Fransa 3. Liginde, Riyad Mahrez ise Fransa dördüncü ligindeydi. Sokakta karşılaştığım Leicester taraftarı ‘hayal kurduklarını’ söylüyor. ‘Biz kurmuyoruz. Onun yerine çok çalışıyoruz,’ diyorum.”

Bizim hikayemiz, daha önce “Yeterli değilsiniz” denilmiş birçok genç futbolcuya umut veriyor. Kendi kendilerine ‘Nasıl en üst seviyeye çıkabilirim? Eğer Vardy bunu yaptıysa, eğer Kante bu konuma gelmişse… Belki ben de yapabilirim,” diyebilirler. Peki oraya ulaşmak için ne gerekiyor?

Şöhretli bir isim mi? Hayır.

Dolgun maaşlı bir kontrat mı? Hayır.

İhtiyacınız olan; açık bir zihin, kalp ve %100 dolu bir şarjla özgürce koşmak.

Kim bilir, belki sezon sonunda iki pizza partisi veririz.”

Sizi bilmem ama ben su satırları okuyunca tüylerim diken diken oluyor ve çalışarak zorlukları aşarak başarma ruhu gerçek anlamda gözlerimi yaşartıyor. Ruhu kirlenmiş paraya karşı, özverili ve samimi emeğin zaferi diye haykırasım geliyor.

Kuşkusuz Leicester bu kadar ilgiyi yakaladıktan sonra reklam anlaşmaları, ve yeni sponsorluklar aracılığı ile daha da ‘profesyonelleşecektir.’ Bu sezon bir kenara, ligde tutunmak istiyorsa böylesi bir adıma muhtaç olduğu maalesef kesin gerçek.

Endüstriyel futbolda köklü bir değişim gerçekleşmesi için bir ilk adım olur mu bilinmez, çok zayıf ihtimal tabi ama seyir zevkini ve başarma azmini bize yeniden hatırlattığı ve Ranieri’nin anlattığı gibi birçok insana ilham ve cesaret kaynağı oldukları için teşekkür etmemiz şart!

Ligimizde de giderek kirlenen futbolda iyi şeyler de oluyor diyor insan. Tabi böylesi “aykırı” durumların sebep olduğu trajikomik olaylar da…

20 yıldır her sene, taraftarı olduğu Leicester için şampiyon olacağına dair 20 poundluk bahis oynayalec Adsızn Bloomberg dergisinin editör şefi John Micklethwait bu sezon iş gezisinde olduğu için bahis oynayamadı ve o günlerde 1’e 5000 verilen bahisler sayesinde kazanacağı yaklaşık 100 bin pound’dan oldu.

Ne diyelim. Sadece bu değil, bahis oynayıp zengin olan da bahis listelerini altüst eden de bir sezon oldu bu Premier Lig için.

Leicester ruhunun tüm futbol ve spor alanlarına ilham olması dileğiyle…

olum-korkacak-bir-sey-yok-demeyin

Ahmet Kaya, şiiri Nevzat Çelik’e ait olan Şafak Türküsü’nde söylüyor:
“Ölümü özledim anne,” diye. Fakat devamında açıklıyor:
“Ala şafağında ülkemin yıldız uçurtmak varken,
Oturup yıldızlar içinde kendi buruk kanımı içtim…”

Yani bu cennet topraklar içinde doyasıya yaşama sevincimizi aldınız siz her gün. Vurarak, kırarak ve saçmalayarak…

Ölmeye kuşkusuz meraklı değiliz, anlayacağınız şairin söylemi bir sitemdir. Ancak ölümden haz duyan var bu topraklarda fazlaca.

Mersin Yenişehir İlçe Emniyet Müdürlüğü ile Yenişehir Müftülüğü arasında, “Değerler Haftası” adıyla verilen konferanslar sonrası evine giden 5 yaşındaki bir çocuk annesine: “Anne ben ölmek istiyorum, günah işlemeden ölünce cennete gidiliyormuş, cennet çok güzelmiş,” dedi. Şok olan aile, öğretmen ve müdürle görüşüp şikayetçi oldu.
Anne yaptığı açıklamada öğretmenlerin de anlatılanlardan rahatsız olduğunu ancak bir şey yapamadıklarını söyledi. Müftülük ise programın “Kutlu Doğum Haftası” nedeniyle gerçekleştirildiğini, art niyetli kişilerin bazı bölümleri cımbızladığı savunmasını yaptı.

5 yaşındaki bir çocuğun art niyetli olarak nasıl bir cımbızlama yapıp böyle bir algıya kapılacağını bilmiyoruz ama Eğitim-iş Mersin Şube Başkanı Hakan Bayar, konferansı veren kişilerin pedagojik eğitimi olmadıklarını, çocuklarda soyut kavramların 11 yaşında oluştuğunu belirterek tepki gösterdi.

Bebek yaşta çocukların kafasına bile isteye sokulanlara bakınca, canlı bomba olup masum insanların ortasında kendisini patlatınca cennete gideceğini düşünen kafaların nasıl bir eğitimden geçtiğini görebiliyoruz. İleride yeni neslin cani IŞİD’lilerden ne farkları kalacak diyor insan.

Bakmayın siz şimdi “laiklik anayasada olmalı” diye yalandan söylemlerde bulunduklarına. Bunların hepsi birer toplumu hazırlama biçimi. Ve evet amaç tam da IŞİD’li kafasında birer militan yetiştirmek…

trabzon

Bir Trabzonlunun böylesi bir olay sonrası hissiyatı ne olabilir?

Böylesi bir akıl tutulmasının ardından çok fazla destek mesajı da gördük. Yorumlamaya çalışalım;

“Bu tip olaylar Trabzon’u temsil etmiyor” diyecek takatimiz kalmadı. Yükselen faşizm rüzgarında aramak lazım suçu. “Trabzonlu Gençler” adındaki beyin yoksunu grubu yaratan, birer tetikçi edasıyla oraya buraya saldıracak çakal besleyen, mafyavari hareketlerle kendini de şehri de rezil eden, iş haşmetlu devlet adamlarına gelince “önüne yatmakta” beis görmeyenlerin oluşturduğu kafada aramak lazım.

Hakeme arkadan saldırıp yerde dövmek kolay. Madem o kadar delikanlısın şike sürecinde seçim kaygısı ile davaya direkt müdahil olduğu çok açık olan siyasilere hesap sorsana. Onlara şehrin, takımın ve davan için gereken dersi versene. Fakat anlatmak faydasız, -o grup için söylüyorum- çok net eğitimsiz, cahil ve kendi iradesiyle düşünemeyen, hareket edemeyen bir kafa ile karşı karşıyayız.

Geri bırakılmışlığın ve içi boş ucuz milliyetçiliğin tezahürleri bunlar. Şehirde uzun süredir eski emniyet müdürleri, devlet yetkilileri, küçük mafya grupları eliyle yaratılan tetikçi-çakal sürüsü bizi bugünlere getirdi. Sen katilden hesap sormazsan, kahraman edası ile topluma sunarsan cesaret alan ve kendine vazife bulan çok olur tabii. Bu tarz yaklaşımdaki futbol teröristlerini birer birer men edeceksin, sana faydadan çok zararı olduğu artık açık. Çok kızdığınız Fenerbahçe kulübünün taraftarının takımlarına nasıl sahip çıktığını, nasıl bir caydırıcı etkide bulunduklarını, hatta başkanlarını içeriden çıkarttıracak kamuoyunu yaratabildiklerini görüyorsunuz. Helal olsun’dan başka ne diyebilirsin? Sen de açmış ağzını, yeni stadını bekliyorsun.

Parsasını alıp ona buna sahte kabadayı gibi hiddetlenmekle yürümüyor işler. Bizler eskisi gibi Trabzonlu ve Trabzonsporluluğumuzdan gururla bahsetmek istiyorsak radikal kararlar şart. Önce kulüp bu yüzlerden kurtarılacak, sonra da bu gençler rehabilite edilecek! Onlara tane tane bu tarz işlerin ne kadar yanlış olduğu ve hangi boyuta ulaşabileceği, peşinden gittikleri ağalarının içyüzü anlatılacak. Yok eğer faşizmle, boş beleş düşmanlıkla yürümeye devam edilecekse, daha çok görürüz böyle manzaraları ve bir şehrin gençliğini tamamen kaybetme noktasına nihayet geliriz.