Hakan Tabakan

“Büyük laflar etmemiş Orhan Veli, yaltaklanmamış, ikbal beklentisi içinde olmamış; sıradan kahramanlar için mersiye yazılabileceğinin en güzel örneğini vermiş  “Kitabe-yi Seng-i Mezar” şiiriyle.

 

Kerim Korcan’ın Linç adlı romanında bir yerde karşılaştırmalı cümlede “…meyhanelerden merhamet çıkar.” diye geçer söz. Din savaşları vardır da, meyhane savaşlarına en azından ben tanık olmadım diye mırıldandı bu arada, zamandilimsiz adam Marlon Cahit Uzungece. Ama evet, bir iki kavga çıkar meyhanelerde, efkâr çıkar, ayık giren sarhoş çıkar, muhabbet çıkar, kuru sevgi aşk olup çıkar, tabi ki merhamet de çıkar.

Şair Orhan Veli Kanık’ın Hoşgör Köftecisi adlı öyküsünü okurken bunlar geldi aklıma ve esasta bahsettiğim romanın daha ayrıntılı tespiti…

  • “Size bu yazımda üç masalı bir balıkçı meyhanesinde gördüğüm bir dünyadan bahsedeceğim. İşiniz düşer bilmediğiniz bir semtte kalırsınız. Yemek zamanı geçmiştir, karnınız acıkmıştır. “Bir aşçı dükkânı bulsam da iki lokma bir şey yesem,” dersiniz. Dolaşırsınız, sağa bakarsınız, sola bakarsınız, yiyecek bir şey göremezsiniz. Dükkânın camekânları, musluklar, testereler, ip yumakları, kurşun borular, tahlisiye simitleri türlerinden mallarla doludur. Dünyanın manasız bir dünya olduğuna hükmedeceğiniz gelir. Üzülmeyin. Bu manasız dünyanın hiç ummadığınız bir yerinde kapısından dört bir yana nefis kebap kokuları yayılan bir kebapçı dükkânıyla karşılaşmanız imkânsız değildir. İşte ben de o üç masalı balıkçı meyhanesini öyle bir yerde buldum. Daracık kapısından içeriye girerken aksi bir laf mı söylemişim nedir, ters bir müdahaleyle karşılandım. Bir ses: “Ne kafa tutuyorsun, otursana,” dedi. Üstelik bu sesin sahibi bir kadındı. Neye uğradığımı anlayamadım. Oturdum.”

diye başlar Hoşgör Köftecisi.

Orhan Veli’nin sadece şair olarak anılmasına efkârlananlardanım. Şairliğine elbette bir itirazım yok, zaten Marlon Cahit de şöyle demişti, beni de hemfikir ederek, bir meyhane masasında sessizce iki laf arasında:

“Büyük laflar etmemiş Orhan Veli, yaltaklanmamış, ikbal beklentisi içinde olmamış; sıradan kahramanlar için mersiye yazılabileceğinin en güzel örneğini vermiş  “Kitabe-yi Seng-i Mezar” şiiriyle.
Orhan Veli’nin Süleyman Efendisi, padişah değildir. (Oysa Baki, mersiyesini Kanuni Sultan Süleyman için yazmıştır.) Ne imparatorluğun bekası ne yeni fetihler ne harem ne Hürrem ne taht kavgası ne evlat katli gibi dertleri vardır. Sürekli Allah diyen günahkârlardan da değildir, güzel olmayı dert eden biri hiç değildir.
En büyük derdi, nasırıdır. Mersiyesinin yazılması için Orhan Veli’yi bekleyen, hepimiz gibi basit kaygıları olan; ölümüyle de evet insanı sarsmayan, ancak insana burukluk yaşatan bir şiir kahramanıdır Süleyman Efendi.

Büyük şiir yazmak için büyük laflar gerekmiyor. Sıradan sözcüklerle de büyük şiir yazılabiliyor.
Büyük şiirin en sıradan sözcüklerle en sıradan insanlar ve durumlar için yazılabileceğini görmek için de alışkanlıklarımızı sarsan, yıkan büyük devrimciler gerekiyor. İşte Orhan Veli, Memleket şiirinin gördüğü o büyük devrimcilerdendi.

Bunun üzerine şahsen benim diyecek daha fazla lafım yok. Ama biliyor musunuz, yukarıda bahsettiğim efkâra istinaden bir sitemim vardı; hikâyelerini okuduktan sonra, neden böyle erkenden ölünür ki, diye mırıldandığımda. Zaten kitabın arkasında da buna benzer bir cümle duruyormuş. Evet, şimdi konuya istinaden çaresizce öfkelenen birçok kişiydik muhtemelen. Heyhat, hayat çoğu zaman fazlasıyla gerçektir; değilse Terry Eaglaton’un sözüyle, bu yaşadığımız bir gerçeklik kurgusu olsaydı Orhan Veli’nin öylece ölüp gitmesine asla izin vermezdi.

“Gelelim öyküdeki mekânımıza; 40’ların sonunda Karaköy Perşembe Pazarında bulunan salaş meyhanenin adıdır, diye geçer kayıtlarda.

Asıl adı Hoşgör’dür ve Derviş adında biri tarafından işletiliyordur. Çat Çat adını da mekânın baş müdavimi Orhan Veli yakıştırmıştır.

Salah Birsel’e sorarsanız köfteci, Mehmet Kemal’e göre balıkçı meyhanesiydi. Ama her iki yazar da mutfakta çalışan Mualla Abla’nın, Orhan Veli’ye hafiften âşık olduğu konusunda gözlem birliği içindedir.”

Kâinatın bir yerindedir elbette Hoşgör Köftecisi, muhtemelen güzel bir yerinde.
Bakınız; kahramanımız girer Hoşgör’e (veya Çat Çat’a); orada üç dört saat kalır. Kendisi dükkândan olur, ama dükkân kendisinden olamaz. O güzel havanın tam manasıyla içine girebilmek için aynı yere tekrar tekrar gitmesi icap eder. Aileden olmaya başladığını ancak Muallâ Ablayla “Fosforlu” şarkısını söyledikten, dükkân sahibi Ethem Ağabeyle dertleştikten sonra anlar. Hatta o bile yetmez. Dışarıda durmadan “Liraya, buraya!” diye bağıran balıkçının sesi, tahta masalar, dar peykeler, çarpık iskemlelerde de akraba olur. Takacı, motorcu, mavnacı arkadaşlarının dertlerini öğrenir. Rizeli Mustafa Kaptanın, Ömer’in, Papo’nun hikâyelerini dinler. O şarkılarda, o seslerde, o hikâyelerde büyük bir dünya vardır. O daracık dükkâna giderken kendini seyahate, hem de büyük bir seyahate çıkan bir adam zanneder. Gemici, motorcu, takacı dostlarıyla Giresun’dan fındık yükler, Kefken açıklarında denize tutulur, Köstence’de Niko Bar’dan çıkıp Türk arabacının arabasına biner, Novorosisk Limanında Balalayka dinler, Kazablanka’ya gidecek bir petrol gemisinde tütün satar. Neticede bu üç masalı balıkçı meyhanesinde gördüğü dünya gerçekten ne güzeldir! Çalışan insanlar, namuslu insanlar, kardeş insanlar. Güzel bir dünyada yaşamak istiyorsanız, siz de öyle güzel bir meyhane bulunuz, demekten de kendini alamaz bana göre artık benden başka biri olmayan Orhan Veli’nin öykü kahramanı; ki gerçeklik zaten durmadan kurgulanan bir kainat değil midir hayatın kendisinden alındıktan sonra?

Hepi topu altı öykü; Hoşgör Köftecisi, Kan, Baharın Ettikleri, Öğleden Sonra, İşsizlik, Denize Doğru.

Sanırım öykülerin şu kısa mesafesinde doğru noktalara temas etmek işin en can alıcı yanını oluşturur. Bu da Orhan Veli’nin öykülerinde gereğince vardır. Deniz bitmeden diyeceğini demiştir bu altı tanecik öyküde. Arada, Baharın Ettikleri adlı öyküsünde olduğu gibi;

  • “Bir şeyler yazmak lazım. Gelelim Réalisme bahsine. Réalisme’i artık başka türlü anlamalı. Bir eser, içine dünyanın en çirkin realitelerini doldurmakla Réaliste olmaz. Sefaletleri, ıstırapları, sınıf tezatlarını en keskin hatlarıyla canlandırmak isteyen çoğu kere mübalağaya düşer. Dünyayı hep kara gözlükle görmek, pertavsızı sadece pisliklerin üzerinde dolaştırmak bence Romantisme’in ta kendisidir. Yirminci yüzyıl adamınınsa Romantique olmaya hakkı yok artık. Cemiyete faydalı olabilmek, insanları söylediklerimize inandırmakla mümkün. Réaliste yazarla Romantique yazarı konu bakımından da ayıramayız. Çünkü yeryüzünde Réaliste olay yahut Romantique olay diye bir şey yoktur. Bir yazarın edebi hüviyetini sadece işçiliği tayin eder.”

şeklinde kimi fikir beyan eden unsurlar olsa da bunları kusurdan saymıyorum; çünkü söz konusu olan ‘yazmanın öyküsü’dür.

Öğleden Sonra, adlı öykü muhtemelen Çat Çat’ın yakınlarında bir yerde kurulur. Novorosisk Limanı Köstence’deki Niko Bar, Kazablanka’ya doğru giderken tütün satma, petrol gemisi bahsi burada da geçer. Yakın mekânların aynı insanları ve maceralarıyla örülür Orhan Veli’nin ömrü gibi kısacık, nefis karavelliler.

Sıcak bir kış günüdür vakit öğleden sonradır, bir alamanada dört kişi içiyorlardır; biri kahramanımızdır, biri Mustafa Kaptandır, biri Hamza’dır, dördüncüsü tuhaf adı olan bir adamdır, karşıda pırıldayan Beşiktaş sırtları, aralarında da bir boğaz parçası vardır; akıntıyı yan yan giderek sökmeye çalışan küçük bir şirket vapuru, ardında bir araba vapuru, derken ortalığı birbirine katan bir taka geçiyordur… Yanaşan balıkçı kayıklarının barbunya ikramları, sonra bir kambur kız, adı Ayşe’ymiş… Ne güzel deniz kelimeleri; çavalye, felek, çinekoplar, sarıkanat, çipura, sardalya, mavnalar, bir şişe de benden olsun, Hayrettin İskelesi, peleng-i derya’lar, ceylan-ı bahriler, sonra kambur kız, yani Ayşe, balıkçının kızı…

  • “Ama ben bu kambur kızı gerçekten beğendiğime inanıyorum. Kimi adamlar derler ki: ‘Aşk, insanı güzelleştirir’miş. Orasını bilmem; ama iş güzelleştiriyor. Bu sözün doğruluğunu bu kambur kızda, elle tutulur bir gerçek halinde buldum… Ne düşünüyordu acaba benim için? Eminim ki beni kendinden üstün buluyordu. İhtimal geçinme imkânlarımın kılığımla kıyafetimle uygun olduğunu sanıyordu. Ah, biz küçük burjuvalar, ne sahte, ne yaldızdan ibaret insanlarız. Her şeyimiz yalan… Abaca, dedim, ben kızla evlensem çocuklarımız da kambur mu olur? Fizyolojideki veraset kanunlarını bilmiyorum; ama, olur olur. Olursa ne olur? Ah, ben Ayşe’ye gerçekten tutuldum galiba.”

Ve Yaprak dergisinin 15 Nisan 1949 tarihli sayısında bu güzelim öyküyü şöyle bitirir Orhan Veli Kanık:

“Sonunda karşı sırtların ardında güneş battı. Keşke batmasaydı; ne güzel bir gündü!”

Bir fotoğraf; arkada muhtemelen bir çınarlı kahvehane, sundurması çinko; önünde açık renk ceketli, fötr şapkalı bir adam, tavla mı oynuyor, görünmüyor karşısındaki, sağ elinin açısı zar atmaya müsait; onun sol tarafında aynı masada üç adam, ayakta biri kahvehanenin kapısına yönelmiş, garsonumuz olsun o; daha önde kasketli, sırtı bize dönük bir adam oturuyor, onun arkasında katlanır ayaklı alafranga tarzda bir masa, solunda bizim yazlık sinemalardan bildiğimiz sandalyelerden iki tane; bizim hemen önümüzde de Orhan Veli oturuyor o tahta iskemlelerinde birinde, sol dirseğine doğru eğmiş sandalyenin sırtını, sağ elinin ucunu da öylece bırakıvermiş köşesine, sağ ayağı sol ayağının diz üzerinde, bobstil giyinmemiş, sakal da yok bıyık da, üzerinde bir takım elbise; muhtemelen birazdan bir sigara yakacak, sonra kararırken hava Hoşgör Meyhanesine gidecek, girecek bir masaya oturacak, yanındaki masada üç kadın oturuyor olacak, onu tam bir külhanbeyi edasıyla karşılayan kadın soracak:

-Ne içersiniz bayım? Bira mı, şarap mı?

-Bir şey içmek mi lazım? Şarap olsun öyleyse…

Dükkânın havasına enikonu ısındığını hissettiği bir anda bu sevimli kadının ismini öğrenmek isteyecek, kadınsa cevaben;

-İsmim bana bile lazım değil, sen ne yapacaksın? diyecek…

Hani diyeceğim ya, ne güzel öykülerdi, keşke bitmeseydi.

Katkı:

Rakı Ansiklopedisi, Overteam Y

Mehmet Kemal, Acılı Kuşak, Çağdaş Y.

Salah Birsel, Boğaziçi Şıngır Mıngır, İŞB. Y.

Hoşgör Köftecisi, YKY

Cengiz Gündoğdu, Haydut

Terry Eagleton, Sözcükler Y.

fethullah_tayyip

Kanmak fiili, kök halindeyken inanmak kavramına denk bir görev üstlenebilir temel anlamda.

  • Söylenen sözün,
  • anlatılan konunun doğruluğuna,
  • gerçek olduğuna inanmak,
  • onu öyle kabul etmek…

Bu haliyle geçişsiz bir fiildir, yani nesne almaz, yani bu fiilin kök hali birini etkileyemez. Onu kandım, gibi bir cümle olmaz ki “neyi, kimi?” gibi sonu akuzatif olan sorularla muhatap olmaz. Bu yapmak için kanmak fiiline bir ek getirmek, kan-dır-mak şekline sokmak, oldurgan yapmak lazım onu. O vakit birini rahatlıkla kandırabiliriz. Gramer de buna izin verebilmektedir artık:

  • Hakemi kandırdım,
  • ailemi kandırdım,
  • öğretmeni kandırdım,
  • halkı kandırdım,
  • kitleyi kandırdım, gibi…
  • Bir -dır ekiyle kandırmayı, inandırmayı, aldatmayı sağlayabiliriz. Haddizatında oldurgan denen  sonradan olma şey, böyle vaziyetler yaratmaya müsait bir gövdedir. Nelere kadirsin ey ek!

Bir de bunun edilgen hali var. Kan-dır-ıl-mak şeklinde olanı, gövdeden gövde olmuş yapısı.

K a n d ı r ı l m a k    durup dururken olmuyor, ona da bir başka ek getirmek icap ediyor görüldüğü gibi, üzerinde bir çalışma filan. Bu durumda özne, yani fail, yani işi yapan, fiilin aldığı -ıl eki sayesinde kayboluveriyor. Hokus pokus işi değil elbette.

Sadece cümlede kayboluveriyor, ama tam o esnada nesneden dolayı oracıkta bir sözde özne peyda oluyor, derken bu sözde özne de mağdurun fail olma sahnesini yaratıyor ve fakat bunları birbirinden ayıramaz oluyorsun, işin aslını görmek için “kandırıldık” cümlesini etken-geçişli halde görme ihtiyacı duyuyorsun; filanca bizi fena kandırdı, gibi. Evet!

Görüldüğü gibi a s l ı n d a  kandıran ile kandırılan arasındaki münasebeti  b i l i y o r u z.  Dilbilim bile bunu kanıtlıyor. Sanki sadece kandıran var ve kandırılan diye sorumluluk sahibi biri yok ve bu iki şahıs yani yapan ile etkilenen arasında hiçbir ilişki yok. Ama o ilişki var işte… Dedik ya, nesne öznenin yerine geçiyor (sözde özne oluyor). Semantik açıdan da olmaması imkansız zaten.

  • Üstelik, gramerin
  • kendi mantığı ve yapısı içinde
  • kandırmadan kandırılma olmuyor  c a n ı n a   y a n d ı ğ ı m.
  • Önce kandırmak var
  • sonra kandırılmak var.

Nedir?

Fiilin üç aşaması dramatik ve manidar bir şekilde böyledir efendim.

kadir_savun

İflas

12 Eylül 1980 darbesinde çocuktum. Seyyar gazetecileri hatırlıyorum. Bisikletlerle, motosikletlerle dağıtırlardı gazeteleri. Bir de boş caddelerde futbol oynamalarımız vardı, oradan bize ilgisizce geçen askeri cemseler.

Sonraki yıllarda darbenin ekonomik etkilerini hissetmeye başlamıştık. Değişen alışveriş düzenine bir türlü ayak uyduramayanlardan biri de babam olmuştu. Elde, ödenememiş senetler binlerceydi. Babamın ödeyemedikleri de haciz olarak evin kapısına dayanmıştı. Tahsil edilemeyen senetler çuvallar içinde farelere yem olurken, borç senetleri evdeki ve eldeki son kırıntıları alıp götürmüştü. Zira bize borçlu olan küçük esnaftı, koltuk döşemecileriydi. Bizim borcumuz Sabancı’nın Teksa’sına ve Epengle kadife fabrikasınaydı. Böyle…

1980’ler bende ve ailede ve tanıdığım birçok çevrede kara yıllar olarak yaşandı. Dönüp o yıllara bakmak karın ağrısı içinde garip bir his yaratıyor hala. 1980’ler kötüydü, çok kötüydü. Bana sorarsanız sonrası da doğal olarak kötüydü.

Nedir?

Armut dibine düşerdi.

Futbol

Portakal bahçelerindeki eğlenceler, şamatalar yerini mahalle otlaklarındaki futbol maçlarına bırakmıştı ve az sonra da Ustura Kemal’in kahvesinde kıyıda köşede kalan masalarda kâğıt oyunlarına… 12 Eylül öncesinin fraksiyon takımları adlarını cins isimlere devretmişlerdi. Örneğin Halkın Kurtuluşu fraksiyonu, maziden küçük izler taşıyarak Fırtına Gücü olmuştu. Umutspor, Ufukspor, Çukurovaspor, Saydamspor gibi… Saydamspor adını Refik Saydam Caddesinden alıyordu.

Kahve

Ustura Kemal’in kahvesi bize iyi kötü birçok manada bir tür hayat okulu olmuştu. Münir Özkul, Hulusi Kentmen, Kadir Savun, Nubar Terziyan, Ahmet Mekin de o kahveye gelirdi, demeyeceğim; ama böyle hisli bir Yeşilçam romantizmini mecazen kuracağım. Mahallenin gerçek yüzünü ciddi anlamda Ustura Kemal’in kahvesinde görmüştük: Kurnazlar, tefeciler, mirasyediler, işsizler, tombalacılar, ajancıklar, din tüccarları hepsi orada ara ara boy gösteriyordu gerek seçim zamanlarında, gerek olağan günlerde. Hayat portakal bahçelerinden ve otlaklardaki futbol maçlarından ibaret değildi işte.

Kumar

Kahvesinde kumar da oynatırdı Ustura Kemal, melek değildi yani. Gizli odasında mahallenin daha ekâbir tipleri zamanına göre konken, remi, hoşkin, okey vs oynardı. Darbeden sonra işleri açılanlardan biri olmuştu Ustura, birçok kahveci gibi. Eski abiler de yavaş yavaş o masalarda boy gösterir olmuştu. Acıklı sahnelerdi.

Bir akşam fena bir tartışma olmuştu. Mahallenin bakir ve mümbit otlaklarında birkaç din büyüğünün ve kelli fellinin gözü vardı. Neticede muhtar, bu kumpasa alet olmuş ve o güzelim otlaklar ele geçirilmişti.

Apaçiler, Siular, Navaholar, Komançiler de doğal av alanlarını ve atlarının otlaklarını böylece kaybetmişlerdi diye giriverdi araya Çiko. Günaydın Çiko! İyi uyudun mu bari. Evet, anlamında başını sallıyor. Sabah itibariyle icap eden cümleyi kurdu, yemeğe kadar konuşamaz artık.

Kandırılmak

İşte o tartışma gecesinde Ustura Kemal muhtarı berbat etmişti. Muhtar, kandırıldım dedikçe Ustura Kemal daha hazin laflar etmişti bir kandırılma meselesinde. Şu çoluk çocuk kandırılır da sen nasıl kandırılırsın bre muhtar, demişti. Kahvede mırıldanmalar duyulmuştu. Vahi Öz, Hulusi Kentmen, Münir Özkul manalıca ve Ustura’yı onaylar bir şekilde başını sallamıştı. Ali Şen, Erol Taş, Önder Somer de muhtarın arkasında saklanıyor gibi durmuşlardı.

Sonra ilk kez görmüş gibi bana, Domdom Ali’ye, Pusu Yusuf’a, Sifon Seyfi’ye bakmış, kahveye girmeye sizin yaşınız tutuyor mu lan eşşoğleşekler, siktirin gidin, çıkın dışarı, demişti. O deli öfkesini en makul ve taktiksel bir şekilde harcamalıydı. En münasip kurbanlar bizdik. Çift jokerli elimi masaya döküp en son ben çıkmıştım. İlk Domdom fırlamış, yuvarlana yuvarlana kapıda bulmuştu kendini.

Allah Affetsin

Konuşmanın devamını kapı dışından dinlememizde elbette bir sakınca yoktu.

Ne diyeyim Kemal oğlum! Yaptık bir hata. Allah affetsin, demişti muhtar.

Kahve ağustos sıcağında buz gibi olmuştu.

Muhtarın arkasında dizilenler onu destekler gibi başını sallamıştı.

Bana sorarsan muhtar, Allah’ı bu işlere karıştırma derim. Senin inandığın Allah seni öteki dünyada affetsin, ama sen bu gafletinin hesabını şu Allahsız dünyada vermelisin, demişti. Sıkı bir laftı hakikatte.

Tabi, laflar bire bir böyle değildi, ama cümlelerin ne anlattığı da bundan başka bir şey değildi.

Peki ne yapayım Kemal oğlum, diye mırıldanmıştı muhtar, sesi buruk ve puslu gelmişti.

Gidip kendini savcılığa ihbar edeceksin, demişti eski abilerden biri.

Ustura Kemal bunu onaylamıştı, sonra şu muhtarlığı filan bırakacaksın, diye eklemişti.

Güce biat etme mütehassısı olan kahve bunu da tasdik etmişti.

Sonra uzun bir sessizlik olmuş, gün bitmiş herkes evine gitmişti.

O zamanlar Çiko sade bir çizgi roman kahramanıydı ve İzzet’in Meyhanesi diye bir yer yoktu. Bu yüzden biz de yazlık sinemanın karşındaki kaldırıma oturmuş, filmden gelen sesleri gece boyu dinlemiştik.

1980’lerin ortasında, bir mahalle hikâyesi böyle yaşanmıştı.

Fonda da şu müzik vardı: https://www.youtube.com/watch?v=6tlc_PFr28U

Sonrası mı?

Onu da belki başka bir yazıda anlatırım.

Tammuz ortası dönümünde bir akşam gece evrilirken olanları beyaz camdan izlerken canlı canlı, hay bin kunduz bu bir TV şovu mu, acaba bir nevi survivor mı bu, diye düşünmekten kendini alamayanlardan biriydi Çiko. Dur bakalım ne olacak hali macera korku gelirim filmleri arasında gidip gelen bir sekanslar zincirini yaşattı geceye. Belki birileri siyaseten o efsanevi film şeridini de görür gibi oldu.

Meksikalı ataları bilirdi erken kalkan darbe girişimi yapar, daha erken kalkan darbeyi yapar. Sivil mivil…

Çiko, yani Felipe Cayetano Lopez Martinez  Gonzales Çiko. Sanşo Panza’nın eğretilemesi, bir nevi metaforu. Bir antikahraman, çoğu zaman Zagor’un ayakbağı, her zaman işkembecinin kaşıkla gideni. Çokça korkak… Kim olduğunu bilmek iyi bir şey, der durur. İnsan kendini böyle daha rahat hissediyor. Kişisel gelişim kitaplarının kendini kasarak önerdiği ruh haline o doğuştan sahip. Sülalesi rahat kavminin en rahatı… İşe yaradığı maceralar da olmuştur. En nihayetinde evrensel bir kamusal fert ve kamu vicdanı. Bazen yaşadığı da yanıldığına yetmez.

Nedir?

Neticede bir kurgu. İnsan insanın kurgusudur, demişti bir başka kurgu olan Marlon Cahit.

Meksika melodramının kendisi darbelere müsait bir iklim yapısına sahip olmasına dayanıyor diyor Çiko. Bu iklim yapısının coğrafyayla da vardır bir makul münasebeti sosyolojiyle de ekonomiyle de fikir akımlarıyla da, elbette…

Yağmur, rüzgârın estiği yönden gelmez, dermiş büyük babası Martinez Soarez don Figo. Kendisi bir Meksikalı bir muhafazakârdı ve tüm öngörülerinde yanılırdı, yağmur her yandan yağardı ve aforizmaları da inanılır gibi değildi: Kendi bokum güzel kokum, lafını bunlardan ayrı tutabilirim, diyor Çiko.

Aile fertlerini birbirine bağlayan en kalbi duygulardır, derdi ama bütün çocukları bir miras kavgasına tutuşmuştu. Aile içi şiddet ve asayı tutma kılıcı kuşanma girişimleri içi huzuru yok etmişti.

Nasıldır?

Tekilalar fondip edilirken limonlar çiğnenir, diyor Çiko. Meksika meyhanelerinin duvarlarında yazar bu. Bir de en tenha meyhanelerde şu duvar yazısı görünür, kalabalıklardan zulüm çıkar meyhaneden merhamet, diye. Neyse ki vergisi azmış tekilanın, su gibi akarken.

Bana mı sordun, diyor Çiko. Yani büyük babasına öyle demiş, sen bunca yıllık kabile reisliğinde civar kabilere karşı tahayyüle kapılıp kabile içindeki bezirgânlarla al sombrero ver capireto işlerini yürütürken. Karşılık olarak, her kaktüs kendi gölgesine bakar, demiş büyük baba Martinez Suarez don Figo. Ben bundan yine bir şey anlamadım, demiş Çiko, gerçekte kaktüsün gözleri bile yoktur yahu, mecazen ise o gölge kaktüse, kaktüs de güneşe bakar. Kahır bela… Keşke okuyacak birkaç roman olsaydı. O zaman şu vecizeler olmazdı belki.

Niyedir?

Seneler sadece insanların ömürlerinde uzundur. Kavimler için sadece güneşin doğuşu ve batışı, mecazsız olarak. Bunu Çiko’nun kendisi diyor, don Figo dede değil. Bakir ve kurak Meksika topraklarında su olsa akıp yatağını bulacak ama su yok karamba karambita, diye ekliyor.

Eh! Muayyeniyet harici olan zamanlarda böyle olur roka salatası.

Sosyal eşitsizliğin, bazı insanların diğerlerine karşı şiddet kullanmasından doğduğunu ileri süren idealist bir teori olarak karşımıza çıkar Şiddet Teorisi.

  • Şiddet teorisi burjuva ideologları tarafından benimsenmiştir.
  • Günümüzde bu ideologların(!) bir iktidarın habitatında ve genel olarak günlük gazeteler, TV’ler, internet vs. bağlantılarıyla boy gösterdiklerini izliyoruz.

Dütring, sınıfların ortaya çıkışını, toplumun bir kesiminin öteki kesim üzerinde şiddet kullanmasına bağlamış, tam da buradan iç şiddet çıkıyor karşımıza.

Kautsky ise; örneğin  zayıf bir kabilenin güçlü bir kabile tarafından köleleştirilmesini sınıfların ve devletin ortaya çıkış sebebi olarak kabul ediyor. Bu da dış şiddeti işaret ediyor.

Marksizm ise, şiddetin kaynağının ekonomik şartlarda yattığını sabitlemekte.

  • Şiddet Teorisi,
  • yeni sömürgecilik’in savunulmasında,
  • “güç” politikasının ve
  • modern veya barbar
  • ya da her ikisinin
  • bir potada eritildiği
  • kimi zaman soğuk
  • çoğu zaman çok sıcak bir savaşın meşrulaştırılmasında,
  • emperyalist burjuvanın ideologları tarafın kullanılır.

Memleket için bakınca bu kitle geniş ve genel olarak yandaş basın ve onun bağlı olduğu şirketlere denk düşer. Ama bunun yanında, söz konusu kitle ile çeşitli ortak noktaları kendilerine özellikle nefret üzerinden tesis edenleri de bu kirli çembere dahil edebiliriz.

Bu yüzden dilleri ve kalemleri hali hazırda tanık olduğumuz gibidir.

Her an değişen mevzulardan ötürü çok şeyin değiştiğinin zannedildiği bir yerde hiçbir şeyin değişmediğinden mi bahsetsem?

Öyle ama, “gündem sarhoşu” olduk filan diye kendi kendime gevezelik yaparken hiçbir şey değişmiyor!

Sebep?

Çünkü bir sınıf meselesi ortada öylece duruyor;

  1. e m e ğ i n toplumsal üretim sistemindeki yeri,
  2. toplumsal örgütlenmelerdeki rolü
  3. ve o toplumsal zenginlikten aldığı payın miktarından beri.

Ayrıca şu cümleye bakınız, Acılı Kuşak adlı kitabında (sayfa 92) Mehmed Kemal ta 1950’lerde yazmış:

  • Durmadan çocukları öldürüyorlar.
  • Öldürenler belli,
  • ölenler belli.
  • Bir türlü mahkemenin önüne sanıklar çıkarılamıyor.
  • Ama açılan mezarların sayısını bile unuttuk.

Evet, zannedersin ki geçen hafta yazılmış.

Gündemmiş…

  • Bir tek gündem var,
  • o da
  • aç sınıfın lanetinden başka bir şey
  • değildir.

Kalk gidelim Çiko. Çiko!

Uyuyor… İyi mi?

çiko

veya Çiko’nun Başkanlık Modelleri…

Şu fiili krallık veya başkanlık meselesi hakkında ben de birkaç laf edeyim, diyor Çiko; yaşadığım Darkwood ormanlarında tanık olduğum ve Meksika yerlisi ecdadımdan bildiğim bazı tarihsel ayrıntıları paylaşmaktan çifte porsiyon köfte lezzeti alacağım.

İnsaniyetin tarihi boyunca türlü biçimlerde liderlik modelleri ortaya çıkmıştır ki okuyanın şapkasını uçurtur bu “liderlik” kavramını dileyen krallık, dileyen de “başkanlık” olarak okuyabilir, mesele değil.

  • Meksikalı ecdadımın bakir topraklarındaki başkanlar ve başkanlıkları eskiden “rıza gösterilmeyen kuvvet kaba kuvvet olarak kalır” mevzisine gelmemişti.
  • Zira o vakitler ( o vakitler dediğim vakitler klanlar, kabileler dönemleri olabilir) lider ya da kral yani başkan dediğin bahtsız kişi kabilenin nerdeyse şamar oğlanıdır, o asa ve kılıcı –şimdilerde olduğu gibi– asla elinde ve bir arada görememiştir.

Halk saygı duyacağı bir yönetime sahipti, çünkü o yönetimde benimseyebileceği ilkeler vardı; örneğin başkanın sosyal hayata hiçbir şekilde müdahale etmemesi, hatta edememesi… Nedir? Sosyal bütünün kuralları bir başkanın kişiselliğine karşıdır ve toplum sosyal denetimi elde tutmak için iktidarın-başkanın farklılaşmasını engeller yani o asa ve kılıcı tek kişiye vermez. O başkanı bir totemden daha öteye geçirmez.

  • Evet, bilinen en “ilkel” toplumlardan bahsediyoruz.
  • Totem dedikleri nesne insanın bir enerji kaynağıyla ilişki kurmasını sağlayan araçtan başka bir şey değil, başkan da o totemin bir nevi bekçisi, temsilcisi, beden bulmuş ve belki de icap ettiğinde hesap sorulabilir hali.
  • Böylece soyut güç somut bir biçim kazanır.

Cezalandırılan başkanlar görüyoruz bir yarıtanrı konumundayken, bir totem formunda. Örneğin çok yağmur yağıyorsa bunu kontrol edebilmek için totem kral hapse tıkılır ki doğanın o gücü bir şekilde kontrol edilebilsin. Kuraklık zamanında da kabile meydanına zincire vurulur aynı totem başkan ki o sembolik gücüyle mecburiyetten de olsa bir yağmur yağdırabilsin. Tabi muhtemelen güneş altında haşlanmış yumurtaya dönüşen başkanları kabile tarihi daha çok kaydetmiştir.

Atalarımın topraklarında üç ayrı devlet tipi görülmüş. Nedir bunlar?

  1. Birinci devlet tipinde başkan yoktur, toplum yasa’ya göre kendini denetler.
  2. İkinci devlet tipinde başkan vardır ve o sadece yasa’yı söyler ve toplum kendini denetler.
  3. Üçüncü devlet tipinde başkan yasa’yı söyler ve toplumu denetler. Yani asa ve kılıcı bu aşamada eline geçirmiştir, sözün sahibi olmuştur. İyi mi?

Ama ilk modelde başkan elindekini dağıtan, herkesten çok çalışan “yorgun bir köle”dir. Bu da toplumsal huzur, barış, refah açısından en makbul olandır.

  • Dokunulamaz olan başkan aynı zamanda dokunamayan başkandır,
  • böyle gençleri feda etmeler onun “dokunma” alanında değildir.
  • Bu meselede krallar ölümlüdür, krallık ölümsüzdür, hürmet de efendinin kendisine değil sadece koltuğunadır,
  • daha çok totem düzeyinde olan kral arada bir okların ucuna zehir hazırlar ama konumu itibariyle o zehri toplumun içine akıtamaz,
  • zaten toplum da böyle bir şeye izin vermez.

Ne diyorduk? Başkan!

Toplumun ortak amacı, uğraşı doğa güçlerine uyum sağlayabilmekti. Başkan dediği kişi de bu uyum sağlamanın aracından başka da bir şey değildi.

  • Şimdilerde “soylularımız” çocukları kurban ediyor ya kendi iktidarları için;
  • bu eskiden de yok değildi, örneğin Aztekler yağmur yağdırmak için kurban ettikleri çocukların gözyaşlarının karşılığında yağmur beklermiş;
  • ama şu noktaya dikkat, kurban edilen çocuklar Aztek “soylularının” çocuklarıdır.
  • Fukara halk çocukları değil. Tamam, gün itibariyle kimseler kurban edilmesin, o ayrı konu.
  • Dikkat çekmek istediğim ayrı bir şey, kimse başkasının çocuğu üzerinden vatanseverlik edebiyatı yapmasın,
  • eskiden yapan bunu ya kendileri ya da kendi çocukları üzerinden yapmak zorundaydı.

Okumadan konuşmanın azabı, deyip devam edeyim. Böyle olunca bizim Darkwood sakinlerinden olan Komançilerde iki başkan tipi çıkıyor ortaya; birincisi barışın başkanıdır (Sachem) bu başkanın otoritesi bilgece ve inandırıcı konuşmasından gelirdi. Dinlenen ve genel olarak son sözü söyleyen lider, yani başkan. Ama ne adalet dağıtır, ne yargıçtır ne de hakemdir. Otoritesi her türlü zoraki kuvvetten arınmıştır. Karşısındaki savaş başkanı da malumumuz işte… Dostum Zagor’la onlara karşı şok savaştık, katkılarım büyüktür.

  • Bir Fidji atasözünde başkana dair kaygılar şöyle dile getiriliyor: 
  • “Bu krallık yıkıma doğru gidiyor.
  • Çünkü hala ağzında dişleri olan bir kral tarafından yönetiliyor.”

Guayaki kabilesinin başkanının durumu da güzel aslında bir başkanlık misalinde: Bu başkanın yasayı söylemekten başka bir işlevi yoktur, sadece herkesin bildiğini tekrar eder. Başkanın elindeki tek güç yasa, ama tekelinde olmayan yasa… Bir de toplum için yapması gereken bir şey var ki bildiğiniz sıfırlama: Cömertlikten vazgeçmeyecek ve elindekini sürekli dağıtacak ve geçimini ayrıca sağlamak için de herkesten daha çok çalışacak, fiilen, bedenen! Fiili durum olarak değil yani. Var mıyız böyle bir başkanlık modeline? Karamba karambita değil mi?

Bir başka kabilede başkanın bedeni kutsaldır, dokunamaz ve dokunulamaz; bununla beraber tamamen iktidarsızlaştırılmıştır, dünyevi her şeyden soyutlanmış bedensel bir kutsallıktan ibarettir. Dedik ya, bir nevi nefes alıp veren bir totem…

  • Japonların Mikadosunun da gündelik hayattan uzaklaştırıldığı,
  • otoritesinin de bir anlamda yok edildiği unutulmamalı…
  • Öyle ki Mikado yere basamazdı, açık havaya çıkamazdı,
  • güneşte duramazdı, saçını sakalını tırnaklarını kesemezdi.
  • Tahtta otururken bir put kadar hareketsiz olmalıydı.
  • Bunun sebebi de barışın sağlanabilmesiydi.
  • Neymiş, “fiilen” bir başkan aynı zamanda savaşın bir sebebiymiş.
  • Ben demiyorum, Mikado diyor.

Bir başka yerde, Masailerde ol oiboni diye de adlandırılan başkan doğrudan yönetmezdi ve yürütmeye ilişkin hiçbir işlevi yoktu. Masailere göre başkan çenesindeki sakal kesildiğinde tüm gücünü kaybederdi.

İbo krallığında başkanın ölümünden sonra yeni başkan seçimi için yedi sene beklemeliydi. Kimilerine göre bir başkan için yedi sene beklenebiliyorsa başkansız da yapılabilirdi. Ne güzel!

Nijer’den bir Etatin başkanı şöyle anlatıyor:

  • Kabile başkan olmam için beni zorladılar.
  • Boynuma kabile totemi asıldı,
  • karşı çıksaydım iki kölemi vermek zorunda kalırdım.
  • Geleneğe göre başkan toprağını terk edemez.
  • On yıldır buradan çıkamıyorum yaşlı olduğum için
  • özgürlüğümden olmak beni ekilemiyor.
  • Totemleri koruyor, törenleri yönetiyorum.
  • Çiftçilere ürün, avcılara av, balıkçılara balık sağlıyorum.
  • Onlar da karşılığında bana elde ettiklerinden veriyor.
  • Yağmur yağdırmak için de ağzıma su alıp püskürtüyor,
  • Tanrılarımıza dua ediyorum.
  • Bazen de elimde bir cisimle kabilenin güvercinlerini dürtüyorum.”

Tamam, bu güvercin meselesini ben ekledim. Ama eski kabile başkanlarının durumu bundan öte değildi. Örneğin Jukun kralı, yani başkanı sayısız tabunun kölesiydi ve sürekli kaygılar içinde yaşardı. O aslında krallığının ya da kutsallığının esiri olmuştu. Öyle ki Jukun’da bir başkan bulmak hakikaten meseleydi. Meseleymiş yani.

Pasifikteki Niue ve Savage İsland’da başkanlık gibi zahmetli bir görevi kabul edecek bir babayiğit bulunamadığından oralarda başkanlık sisteminden vazgeçilmiş denir. Sierra Leone’deki Timmolar seçtikleri başkanı taç giydiği gün dövme hakkına da sahiplermiş. Bu yüzden başkanlığın kaymağını yiyemeden ölüp giden çok olurmuş.

  • Denir ki başkan seçme hakkına sahip seçkinler, o vakitler,
  • genelde sevmediklerini bu işe aday gösterirlermiş, iyi mi?
  • Başkan adayı kıskıvrak yakalanır, kaçmasın diye hapse atılır,
  • aday olacağını anlayan da kaçarmış veya çarpışmak için tepeden tırnağa silahlanırmış;
  • evet, başkan olmamak için çarpışmaya hazırlanırlarmış,
  • başkan olmak için çarpıştırmazlarmış, dikkat ola…

Nambikwara toplumanda kabile üyeleri yan gelip yatarken başkan eşek üstünde çalışıp kabilenin kötü durumuna çareler bulmakla uğraşırmış. Bildiğiniz hizmetçi yani… Üstelik başkanın yorgun olup olmadığına bakılmaksızın onun kabileyi eğlendirmesi de beklenirmiş. Başkan güzel sesli bir şarkıcı, usta bir dansçı, neşeli bir animatör olmalı. Ondan kauçuk top yapması bile istenir.

Bunlarda kralın güvercin dürtme işi olup olmadığını bilmiyoruz ama. Darkwood’un kuzeyindeki Kwahiutl kabilesinde bir başkanın üstünlüğünü kanıtlaması zenginliğini saçıp savurup yok etmesiyle mümkündü. Bildiğin sıfırlama işi. Aşağı Gine’de de kukulu denen başkanın evinde oturması yasaktı, gidip tek başına ormanda yaşayacaktı.

  • Niokalar da işin başka bir boyutuyla meşgulken başkanlarını iktidarsızlaştırma yoluna gitmişler,
  • cinsel yönden yani.
  • Başkan olduktan sonra eşlerini elinden almışlar, çıkmayan bir penis kılıfıyla da kördüğümü bağlamışlar,
  • hatta kısırlaştırıcı ilaçlarla işi sağlama almışlar.

İsa’dan önce 3. Yüzyılda yaşamış bir Senegal başkanı tahta çıktığında şu uyarıyı alır: Yasalara dayan ve eşitlikçi davran. Yoksa…

İlk başkanlar silah tutmazdı, bir şekilde silah tuttuklarında da başkan olmaktan çıkarlardı. Ayrıca o ilk başkanların birer gözbağcı oldukları da başka başka kabilelerde kayıtlara geçmiştir. Karnından konuşabilen bir kabile üyesinin başkan olabildiği anlatılır.

Dramatik bir örnekle bitireceğim, ara ara temas ettiğim nokta üzerinden yani, bir güvercin dürtme meselinden;

Thongalarda başkanın dünyevi görevi, tarladaki serçeleri ürkütüp kovalamaktır (Yasa ve Kılıç, Cemal Bali Akal, Afa Yayınları, sayfa 95, 1991).

Ne güzel değil mi? Bir başkanlığın binyıllara yayılan sergüzeşti ancak bu kadar isabetli bir şekilde örtüşebilir, kral karikatürü ile yetinen toplumlardan kralın karikatürüne tahavvül etmiş toplumlara geçişte. Kekliklerden bahsetmiyorum bile.

Böyle… Örnek çok.

Ama eziyet çeken kraldan eziyet eden krallara geçiş çok uzun ve pek kanlı…

Asayı ve kılıcı ele geçiren kral yani iki ayrı kuvvete dair iktidarı tek yerde birleştiren siyasal konum, barbarlığın en alt döneminden günümüze kadar, insanlık tarihinin tüm mazisindeki en tehlikeli konum olmuş.

Bu kez Çiko meyhaneden değil, Darkwood’dan ve kütüphaneden bildirdi.

Kaynak:

Yasa ve Kılıç, Cemal Bali Akal, Afa Yayınları, 1991

 

Çiko ve Danışman Gazi bir tahterevallide oturmuş, konuşuyorlardır. Cümle kuran havalanıyor, diğeri iniyordur. Çiko’nun fonunda Darkwood Ormanlarının kuş cıvıltıları, derelerinin sesi, yaprakların hışırtıları; Danışman Gazi’nin kafa efektinde zurnayla çalınan bir Mehter Marşı vardır. Mekân yoktur, zaman yalan olmuştur. Vaka da aşağıdadır.

 

Danışman Gazi, konuşma boyunca bir pirzola dilimini kemiriyordur.

Çiko’nun elinde bir but vardır. Dişlemeye henüz fırsat bulamamıştır.

 

Danışman Gazi– Diyorum ki, Balkanlar Türkiye’ye doğru dönüyor.

Çiko– Havalanınca mı gördün?

Danışman Gazi– Hem duydum, hem gördüm?

Çiko– Karamba karambita! Nasıl?

Danışman Gazi(Eliyle gösterir.) Dönüyor.

Çiko– Ne olarak, sebep?

Danışman Gazi– Dönüyor işte.

Çiko– Cismani bir şey mi bu?

Danışman Gazi– Şimdilik bir tahayyül olarak.

Çiko– Dağ, taş?

Danışman Gazi– Balkanlar bu coğrafyanın merkezine dönüyor.

Çiko– Arzın merkezine seyahat?

Danışman Gazi– Tam olarak öyle.

Çiko– Jules Verne’den mi mülhem?

Danışman Gazi– Efendim?

Çiko– Efendilere damat olasın.

Danışman Gazi– Sağ olasın.

Çiko– Peki, aya seyahat?

Danışman Gazi– Anlamadım.

Çiko– Ben de anlamadım. Hem biz buraya nasıl geldik?

Danışman Gazi– Bazen anlaşılmaz işler oluyor böyle.

Çiko– Telekinezi gibi.

Danışman Gazi– O ayrı bir mesele.

Çiko– Zagor’la böyle bir maceramız vardı. Kötü büyücü Diablar Zagor’u uzaktan yönetmeye çalışıyordu.

Danışman Gazi– Zagor ne?

Çiko– Balkanlarda bir ülke.

Danışman Gazi– Ben de onu diyordum. İstanbul’dan yine yönetilme ideali Yunanistan’da, Romanya’da, Bulgaristan’da konuşuluyor halkın arasında.

Çiko– Aynısı Darkwood Ormanlarında da konuşuluyor.

Danışman Gazi– Görüyorsun değil mi?

Çiko– Apaçiler, Mohikanlar, Navaholar, Siular hepsi konuşuyor.

Danışman Gazi– Orayı kaçırdım. Ne diyorlar onlar?

Çiko– Darkwood Ormanlarından daha çok nasıl yönetiliriz, diyorlar.

Danışman Gazi– Darkwood neresi?

Çiko– Sana her yer Osmanlı!

Danışman Gazi– Ne hoş! Zannetmenin yolu birdir. Ama keşke onlar da İstanbul’dan yönetilmeyi konuşsalarmış. Sen nereden duydun?

Çiko– Sergio Bonelli yazmıştı, toprağı bol olsun.

Danışman Gazi– İtalyan mıydı rahmetli?

Çiko– Yaşarken öyleydi.

Danışman Gazi– Görüyorsun değil mi? İtalyanlar da işe vakıf olmuş sonunda. Avrupa Birliği’ni boş ver Türkiye’yle birlikte yeni bir senaryo ne olabilir, diyor cümle âlem.

Çiko– Çekelim, güzelleşelim. Senaryo yazıyor musun hiç?

Danışman Gazi– En büyük hayalim Holivut’ta bir ekmek kapısı bulmak. Dünyanın türlü jöleli hali var, malum. Üzerinde çalıştığım birkaç hikâye masamda duruyor. Senin bir tanıdığın bulunur mu oralarda?

Çiko– Bulunmaz mı? Komşum sayılırlar. Hangi türde yazıyorsun?

Danışman Gazi– Fantastik kurguyu çok seviyorum.

Çiko– Gallieno Ferri ne güzel çizerdi. Ama o da gitti.

Danışman Gazi– Döner mi?

Çiko– Sanmam.

Danışman Gazi– Tüh, ne talihsizim ben.

Çiko– Üzülme be Jöle! Bir kapı kapanır, bir kapı açılır.

Danışman Gazi– Açılır değil mi?

Çiko– Sende bu feraset olduktan sonra korkma.

Danışman Gazi– Korkmayım değil mi?

Çiko– Sen korkma, konuştur, konuş ben dinlerim.

Danışman Gazi– Konuşturayım.

Çiko– Ne çıkar! Bundan çene mi aşınmış?

Danışman Gazi– Dediğim şey, halkın arasında şu anda konuşuluyor.

Çiko– Neyi? O kadar dolandık ki, mantık irtibatını kaybettim.

Danışman Gazi– Merkezden yönetilmeyi…

Çiko– Merkez?

Danışman Gazi– Coğrafyanın Merkezi. Osmanlı merkez, konuşuyor herkes.

Çiko– Vay canına! Viran oldu adem-i merkez…

Danışman Gazi– Belki Alman hükümetinin baskısıyla hükümetler konuşamıyor ama halk şu anda Osmanlı

İmparatorluğu’nu da çok iyi bilerek, ‘İstanbul’dan nasıl yönetiliriz’i konuşmaya başladı.

Çiko– Aaahhhhyaaaaaakkkk!

Danışman Gazi– Ne oldu yiğidim?

Çiko– Heyecanlandım bre! Avrupa Avrupa, duy sesimizi… Ayak sesleri manasında!

Danışman Gazi– Aklıma gelmemişti, ama olabilir.

Çiko– Avrupa kupası da alınır mı bu arada?

Danışman Gazi– Viyana’yı almış gibi oluruz.

Çiko– Gaza geldim. Sahaya çıkar, forvet açığını kaparım.

Danışman Gazi– Bak bu çok açık. Ortadoğu’da ‘İstanbul’dan nasıl yönetiliriz’ konuşuluyor. Orta Asya’da ‘nasıl yönetiliriz’ konuşuluyor. Afrika’da ‘İstanbul’dan nasıl yönetiliriz’ konuşuluyor.

Çiko– Sen hala oradasın. Coğrafya birden değişti ama, hava çarpmasa bari. Kelimelerin fethetmeyeceği kale, gidemeyeceği yer yoktur.

Danışman Gazi– Güzel oldu bu. Feysimde kullanabilir miyim?

Çiko– Canın nasıl isterse.

Danışman Gazi– Evet, böyle, konuşuluyor yani…

Çiko– Konuş konuş, nereye kadar? Eylem zamanı. Sen nereden biliyorsun?

Danışman Gazi– Hissen kalbel vuku…

Çiko- Hım! Dumanla da haberleşirim, diyorsun.

Danışman Gazi– Yok, ben öyle demedim.

Çiko– Olsun ben öyle anladım.

Danışman Gazi– Herkes anladığı kadardır.

Çiko– Ne güzel dedin. Seninle konuşmak çok güzeldi. Ufkumu açtın.

Danışman Gazi– İniyor musun?

Çiko– Biraz midem bulandı. İn çık, in çık. Gitmem lazım. Beyaz Saray, ‘Darkwood’dan nasıl yönetiliriz’i Zagor’la konuşacak. Orada olmam lazım, Zagor bensiz bir şey yapamaz.

Danışman Gazi– Anladım, sen de danışmansın kuzen.

Çiko– Kuzen demeseydin. Kötü hissettim.

Danışman Gazi- Yine gelir misin?

Çiko– Düşündüğün andayım, âlemin konuştuğu yerdeyim.

Danışman Gazi– Keşke ismini bağışlasaydın yiğidim.

Çiko– İsmim bana lazım değil, sen ne yapacaksın?

Danışman Gazi– Şarkılardan fal tutardım.

Çiko– O bir gölgedir, varlık sanırsın.

Danışman Gazi Bence ikimiz bir fidanın güller açan dalıyız.

Çiko– Ne iyisin! Ben gideyim artık, tatlı bitsin.

m7

Bir Kavmin Ayağa Kalktığı Devir

Tekrar edelim, sakıncası yok.

O güzelim Gezi günlerine dair yüzlerce analiz yapıldı ki hepsi de birbirinden çarpıcı, hakiki, nesnel… Buraya bir yenisini ekleyebilirim. Ama farklı şeyler söyleyeceğimi sanmıyorum. Bir dönem tüm unsurlarıyla deşifre edilmiştir; bu, tek başına paha biçilemez bir zaferdir derim özetle.

Ama bu yazıda başka bir şey yapacağım.

Herkes görmüştür bu fotoğrafı, en marjinal direnişçiler dendi, Maskeli Beşler dendi, ne güzel şeyler dendi. Hayatımda gördüğüm en güzel fotoğraf diyorum.

Direnişi, alışılageldiği gibi hala kökü dışarıda göstermeye çalışanlar bu fotoğrafa beş dakika baksınlar, bırakın duruma vakıf olmayı kişisel gelişimlerini bile tamamlarlar, öyle üfürükten kitaplar okumaya da gerek kalmaz.

Halkın hangi noktaya geldiğini şu sanat eseri fotoğrafa birazcık bakıp analiz edemiyorlarsa da onlar için yapacak bir şeyimiz yok. Bir dakika saygı duruşu…

Anlar anıttır. Hadi hamasi bir laf edeyim; o anların, kâğıtlarda mühürlenmiş zamanların arkasında destanlar yatar.

Bakınca, bu fotoğrafın asıl gücü, barındırdığı doğal derinlikten geliyor; en sıradan insanların içinde yatan kaplandan geliyor, en samimi memleket sevgisinden geliyor; ihalelerden, medya, inşaat vs patronluğundan değil.

Ama komplocular, lobiciler, kökü dışarıdacılar, marjinalciler için bir küçük bir analiz yapalım izninizle.

  • Duvarın dibinde gördüğünüz kişi en marjinal terör örgütlerinin soğuk savaş dönemi liderlerinden biridir. (Şimdi dönüp de fotoğrafa tekrar bakabilirsiniz.)

Yıllardır sinsice pusuda yatmış ve böyle bir fırsatı kollamıştır. Zaman ve zemin müsait olunca da yeraltından çıkıp o hain planlarını uygulamaya geçirmiştir. Hem anarşist ama hem de komünist bir sosyalistin önde gidenidir ki zaten en önde duruyor. En çok ondan korkulmalı. Beyaz adam bilir, Kızılderili reis bertaraf edilirse kabile direncini kaybeder. İşte o bir eli su şişeli, diğer elinde tanımlanamayan bir cisim (atom bombası olabilir) ve başlatacağı nükleer saldırıda tabi ki korunmak için gaz maskeli adam var ya… Dostlar, şu satırları yazarken tüylerim diken diken oldu. Düştüğüm dehşetten ürperdim bre! Evet, önce onun direnci kırılmalı, çünkü mendebur örgütçülüğüyle bir imparatorluğu sona erdirebilir.

  • Hemen arkasındaki kapüşonlu sakallı ise bildiğiniz bir bölücüdür.

O günlerdeki sürece zarar vermemek için tekilden ve tebdili kıyafet gelmiş. İşler kızışınca üstündeki hırka örgüt bayrağına dönüşecek ve memleket elden gidecek.

  • Ortadaki o eli bayraklı yok mu o eli bayraklı! Siz onu Türk bayrağı zannediyorsunuz ama değil.

Faiz Lobisinin bayrağı o. Adamın kendisi de en ileri müreffeh demokrasileri yıkıp kendi düzenlerini kurmaya çalışan Faiz Lobisinin bir numaralı ajanı. Bakmayın yaşlı ve ürkek göründüğüne, bunlar fena kılık değiştirir. Zannediyorsunuz ki o bayrağı olası bir TOMA tazyiki veya gaz saldırısı korkusuyla siper ediyor. Nişan alıyor bre! Oradan tek hamleyle (Bahsedilen fosforlu kedigözlerin kendisi olabilir, o ne bakış öyle?) yükselen ekonomiyi yerle bir edecek. (Bu arada hep iyi giden, yükselen, önü açılan, saçılan ekonomiden bahsediliyor ya, rica ediyorum, tanıdıklarımdan bir kişi şu dönemde işleri iyi giden ve makul hayatlardan süren bir ahbabım falan bana bir ses versin ki bir umutla göneneyim. Söz, borç filan istemeyeceğim.) Evet, ifşa ediyorum, Faiz Lobisinin adamı o zattır. Elindeki de bayrak değil bir hokus pokus ile dönüştürüp manipüle edeceği hisse senetleridir. Elinde bayrakla kimseleri kandıramaz.

  • Tam arkasındaki gözlüklü ve maskeli şahıs ise on yıllardır muhterem sağcı edebiyatın ifşa etmeye çalıştığı ama bir türlü bulamadığı dış mihrakın ta kendisidir.

Bakınsanıza hem garip bir gözlüğe bürünmüş hem da güya gaz maskesi takmış. Yemezler! Hem siyaset stratejisi analizi itibariyle durduğu yere bakar mısınız? Evet evet! İpleri elinde olan kuklacı dış mihrak işte o! En marjinal sol örgütleri en önde gördüğünüz liderleriyle yöneten o; bölücü hareketleri nifaklara sevk eden o; Faiz lobisi zaten kankasıdır ki ikiletmez lafını.

  • En arkadaki, amca görünümlü tehlikeyi henüz araştırıyorum;

CHP’nin haklı galeyana getirmek için alana sürdüğü adamı olabilir(ulan, CHP’nin böyle bir çapı olsaydı ülkeyi zaten onlar yönetirdi, muktedirin payandası olmazdı). 

  • Yılların teröristlik tecrübesi ile her bir çapulculuğu planlayıp uygulamaya sokan bir gizemli teorisyen olabilir.
  • En fenası, polisi tahrik edip bu manada su sıktırmaya, gaz fırlattırma çalışan bir tahrikçi de olabilir.
  • Direnişin kasası olabilir.
  • Hımm, elindeki de pek ala bir deste paranın ta kendisi olabilir, hem o gözlüğe bakar mısınız kendini gizlemeye çalışan ve yükselen itibarımıza yalan haberleriyle zarar vermeye çalışan yabancı basın temsilcisi olabilir.
  • Karamba karambita!
  • Bizim Çiko’nun halk içindeki tecessümü olabilir de olabilir yahu! Ona da dikkat etmeli.

Hatta ona en çok dikkat etmeli.

Zira halkın “yeter ulan” diyen sesinin en baba hali de olabilir.

İşte bu son ihtimal, yeni bir devrin fotoğrafını da veriyor olabilir.

Birkaç adam gülüyordu.

Ellerinde ak kâğıtlar vardı. Silindir kutuların önünde.

Sekiz adam saydım, ama dokuz gibi duruyorlardı, bazen yedi görünüyorlardı, aslında hiçbiri orada yoktu.

Birkaç adam gülüyordu, bazısı çok gülüyordu, gülmekten katılmıştı dördü.

*

Gülme eylemi, kötüdür.

En başından beri böyledir bu. Güldüğün her şeyin altında bir fenalık… Hep. Çocukların gülmelerinde yaltaklanma. Gençlerin gülmeleri zalimce, orada bir hainlik. Daha yaşlılarınkinde riya…

Gülme eylemi, kendini işte böyle deşifre ediyor Sapiens kavminin bilmem kaç bin yıllık tarihinin şimdiki zaman kipinde.

*

Birkaç adam gülüyordu. Hepsi takım elbiseliydi. Hepsi beyaz gömlekli. Hepsi kravatlı. Kravatları çapraz çizgiliydi. Bir şeye çok gülüyorlardı.

Ana muhalefet bu gülmelere darbuka oluyordu.

O gülmeleri kör bir kayıkçı da gördü, kulakları gördü…

Gülenlerin hiçbiri aslında orada yoktu. Birkaçı beberuhi, birazı ibiş, çoğu yardakçıbaşı…

Muktedir, malum payandası, ana muhalefet partisi şaşı…

Üzerime yıkmasalar bu işi.

 

Ben gülsem kendime gülecektim.