İsmail Sürücüoğlu

 

 

O yıllarda  Said-i Nursi meselesinde  İnönü’nün  iktidar partisine yaptığı uyarıları bir önceki yazıda anlatmıştık. Menderesli yıllardan  söz ediyorum…

Aynı yazıda, Akşam Gazetesi muhabiri İlhami Soysal’ın Said’i Nursi’yi araştırmaya karar verip, ilk  iş olarak İnönü’yle  gizli bir görüşme gerçekleştirdiğine ve bu görüşmede İnönü’nün yaptığı uyarılara da yer vermiştik.

İlerleyen süreçte İlhami Soysal konuyla ilgili  yaptığı araştırmaları yeterli görmeyerek Said-i Nursi ile bizzat görüşmeyi kafasına koymuştur. Yanına edebiyatçı genç asistanını alarak Anadolu yollarına, Said-i Nursi ile görüşmek ümidiyle revan olur.

Said-i Nursi’nin Isparta da olabileceği duyumu üzerine İlhami Soysal ve genç edebiyatçı asistanının ilk durağı Isparta vilayeti olur. Isparta’ya ayak basar basmaz anlamışlardır ki, gazeteci kimlikleriyle Said-i Nursi’ye ulaşmalarına imkan yoktur. Hemen kendi aralarında bir plan yaparlar. O saatten sonra İlhami Soysal  tıbbiye, edebiyatçı genç asistanı ise hukuk talebesi  kimliğine bürünürler. Saf görünüp ‘Efendi Hazretleri’nin nuru ile nurlanmak isteyen gençler ‘ rolünü kimseyi uyandırmadan yapmak için sözleşirler.

Cami önünde Said-i Nursi’ye ait kitapçıkları gizlice satan bir kişiye denk gelen  iki maceracı, hemen bu kişiyle sohbete başlarlar. Öğrenci olduklarını ve Efendi Hazretleri’nin engin bilgisinden ve nurundan faydalanmak için şehir dışından geldiklerini söylerler. Fısıldaşarak konuştukları halde kitap satıcısı ‘Bediüzzaman’ adını duyunca gençleri bu ismi ulu orta  zikretmemeleri konusunda uyarır. Önce kendilerine yardımcı olamayacağını belirtir, fakat gençlerin  ısrarları üzerine onları avukat bir tanıdığına gönderir.O avukat da başka birine yönlendirir.Uzun uğraşlar sonucu bir Nur talebesiyle irtibat kurarlar. Bu Nur talebesinin adı Nuri’dir. Nuri’ye Said-i Nursi’nin nasıl biri olduğu sorulunca başlar anlatmaya: “Karşısına ilk çıktığınızda gözleriniz kamaşır, diliniz tutulur. Siz tek kelime etmeden sizin hakkınızda her şeyi teker teker sıralar. Şaşıp kalırsınız. Yeniden doğmuş gibi olursunuz.” İlhami Soysal ve  edebiyatçı asistanı bu anlatılanlara kıs kıs gülmektedir.

İlerleyen günlerde Nuri bizimkileri daha kıdemli Nur talebeleri ile tanıştırır. Bizimkiler rollerine öyle bağlıydılar ki  herhangi bir sohbette ellerini önden bağlar ve  her cümlenin sonunda ‘estağfurullah’ derlerdi.

Nihayet  Nur talebelerinden biri bizimkileri Efendi Hazretleri’nin  kâtiplerinden birinin akrabası olan Bezzaz Nedim Efendi ile tanıştırır. Bezzaz Nedim Efendi’nin şehir merkezine yakın bir  kaput bezi dükkanı vardır. Gençler buraya giderler. Bezzaz Nedim Efendi bunları dikkatlice dinler,eli sakalında bir süre düşünür. Gençlerin kılık kıyafetlerini süzer. Nereden geldiklerini, analarının kim olduğunu, babalarının kim olduğu, kısacası yedi cedlerine dair suallerini yöneltir. İlhami Soysal sahte kimliklerine bağlı kalarak ustaca hamlelerle tüm soruları yanıtlar.Bu süre zarfında ikisinin de elleri bağlı ve kafaları yere bakmaktadır. Efendi Hazretleri’nin nuru ile nurlanmak isteyen saf gençler hikayesi tıkır tıkır işlemektedir.

Sorgu faslından sonra sıra ‘nasihat’ faslına gelir. Bizimkiler her nasihatten sonra ’öyledir efendim, doğrudur efendim’ diyerek hafız edasıyla baş sallamaktadır. En ufak bir hataları onları ele vermeye yeterli olacaktır. Gülmemek için kendilerini zor tutmaktadırlar.

Bizimkilerin ta Ankara’dan nurlanmak için geldiğini gören Bezzaz Nedim Efendi ve beraberindekiler  gözyaşları içinde nasihatlerini sürdürüyor, bizimkiler de kahkaha atmamak için dillerini ısırıyorlardı.

Bu sınavdan başarıyla çıkılmış ve Efendi Hazretleri’ne bir adım daha yaklaşılmıştı. Nedim Efendi, gençleri bir üst kişi olan ve aynı çarşıda aktarlık yapmakta olan Kamil Efendi’ye  gönderir. Benzer bir sorgudan da burada geçerler. Ecel terleri dökmüşler ama yine de açık vermemişlerdir. Kamil Efendi bereli, ayakları çıplak birini çağırır ve ‘İkindi namazından sonra gençleri Efendi Hazretleri’ne götür, el öpecekler’ der.Nihayet sonuna gelmişlerdir. İlhami Soysal yıllar sonra  o anı anlatırken, yanındaki edebiyatçı asistanını sevinçten gizlice çimdiklediğini söyler.

Merakla ikindi namazının bitmesini beklerler. Tarih 5 Aralık 1957,  hava dondurucu soğuktur. Heyecanları doruktadır, yüzmüş yüzmüş kuyruğuna gelmişlerdi. Son anda bir hata yapmaktan korkmaktadırlar.

Namazdan sonra Kamil Efendi’nin görevlendirdiği kişi gelerek bizimkileri Kepeci Mahallesi Kemeraltı Sokağı’ndaki tahta kapılı bir evin  önünde bırakır. Şaşkındırlar, birbirlerine bakıp  ‘artık dönüş olmaz’ diyerek tahta kapının ipinden çekerek kapıyı açarlar ve içeriye girerler.

Avluda epey bekledikten sonra  takunyalı birisi gelip ‘Efendi Hazretleri sizi bekliyor’ diyerek bizimkileri içeriye buyur eder.

Odaya girdiklerinde  tam karşılarında, sırtı yastıklarla desteklenmiş, başında  sarık bulunan, sakalsız, gür beyaz bıyıklı , acayip ve keskin bakışlı Said-i Nursi ile göz göze gelirler. Said-i Nursi  bizimkileri dikkatlice süzmeye başlar. Bir müddet sonra elini uzatır. Sırasıyla önce İlhami Soysal, ardından da edebiyatçı asistanı diz çökerek el öperler. Said-i Nursi’nin el öptürmeye alışkın bir hali vardır. Nefes alıp verdikçe göğsünden hırıltılar çıkmakta ve odada cayır cayır kömür sobası yanmaktadır.

Dura dura konuşan Said-i Nursi, gençlere sualler sormakta, tanımaya çalışmaktadır. Sorgu ve tanıma faslı bittikten sonra Said-i Nursi zokayı yutmuş ve bizimkileri  çok sevmiştir. Başlarını okşayarak onları talebeliğine kabul ettiğini, artık kendisinin yaşlandığını ve Risale-i Nur’daki hakikatleri bütün cihana yayma işinin onlar gibi gençlere düştüğünü söyler.

Sohbet koyulaşmış, Said-i Nursi önlerindeki en önemli üç düşmanı da söylemekten çekinmemiştir: Komünistlik, farmasonluk, Halk Fırkası…

Vakit ilerleyince bizimkiler izin isteyerek ayağa kalkarlar. ‘Hediyesi’ olan 25  lirayı ödeyerek  bir adet ‘Sözler’ kitabı alırlar. Said-i Nursi’nin eline sarılırlar. Said-i Nursi gençlerin ellerini bırakmayarak kulaklarına sırayla eğilip  ‘Seni talebeliğime  kabul ediyorum’ der ve devam eder: ‘ Hak Taâla  müinnin olsun. Gözüm açık gitmeyeceğim. Bütün istediğim sizler gibi gençlerin  Nuru cihana yaymasıdır. Umudum sizlerdedir, gidin ve çalışın.’

Selam vererek  odadan ayrılan İlhami Soysal ve edebiyatçı asistanı sevinçten çığlık atarak otellerine koşarlar. Başarmışlardır. Said-i Nursi hiç de anlatılanlar gibi sihirli kerametleri olan biri değil aksine basit bir zokayı bile yutan sıradan biriydi,bunu anlamışlardı. Akşamleyin Ankara’ya dönmek üzere yola çıkarlar. Gerçek kimliklerine de artık dönmüşlerdir. Daha sonra  Said-i Nursi  ile olan görüşmelerini  yazı dizisi şeklinde kağıda dökmüşlerdir. Bu yazı dizisi  yıllar sonra 15-16-17 ve 18 Haziran 1966 tarihlerinde Akşam  Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

İlhami Soysal ile birlikte Said-i Nursi’ye bu oyunu oynayan ve zokayı yutturan  genç asistan ise, yıllar sonra büyük bir edebiyatçı olacak olan ve  geçen sene yitirmiş olduğumuz Tarık Dursun K.’dan başkası değildir…

Toprağına güller yağsın.

Cumhurbaşkanlığı külliyesindeki zikir görüntüleri  nedense pek çok kişiyi şaşırtmış, ürkütmüş  gözüküyor. Bu şaşkınlığın izah edilecek bir yönü yoktur. Neden şaşırıyorsunuz? Hakikaten ne bekliyordunuz? Alçak darbe  girişimi sonrası oluşan suni ve sahte ‘milli birlik’ ortamından güneşli  ve aydınlık günlere  varacağımızı mı umuyordunuz?

Darbe girişiminden  sadece dört gün sonra yapılan  “Taksim’e Topçu Kışlasını yapacağız” açıklamasını, geçtiğimiz hafta  meclis başkanı tarafından yapılan ‘Che denen eşkıyanın  resmi benim gençlerimin tişörtlerinde olamaz’ açıklamasını,  adli yıl açılışında  yüksek yargı mensuplarının yürütmenin ayağına giderek  Erdoğan’ı ayakta alkışlaması görüntülerini   bir araya getirdiğiniz zaman 15 Temmuz sonrası oluşan ‘milli birlik’ ortamının  hayal ürünü olduğunu anlamak için zeki olmak  gerekmiyor.O dillerinden düşürmedikleri ‘milli birlik’  ortamını kimin bozduğu gün gibi ortadayken  hala bu oyuna gelenler için söylenecek söz kalmıyor, saflık değil  ‘kötü niyet’ akla geliyor.

“15 Temmuz’un ardından  oluşan suni havaya aldanmayın, o  resimde yer almayın, siz ısrarla demokrasinin ve hukukun üstünlüğünün tarafında  (aynı 15 Temmuz akşamı olduğu gibi) yer alın” diye pek çok kalem tarafından yapılan uyarılar  yeni yeni  vücut bulmaya başlıyor. FETÖ operasyonu bahanesiyle  geçtiğimiz dönemde  barış bildirisine imza atan akademisyenlerin de arasında yer aldığı binlerce  akademisyen ve kamu görevlisi görevinden uzaklaştırıldı. Görevinden uzaklaştırılanların ( atılmak işte, anlayın) arasında, 7 Haziran seçimlerinden sonra birden bire başlayan terör olaylarında subay kardeşini kaybeden, ve kardeşinin cenazesinde haykırarak sorduğu  ‘Düne kadar çözüm diyenler ne oldu da sonuna kadar savaş diyor?’ sorusu sebebiyle askeri mahkemelerde yargılanan Yarbay Mehmet Alkan  da  var.  Yarbay’ın o sorusu, 7 Haziran ve sonrasını irdeleyen en anahtar soruydu ve Yarbay bu yüzden hedef  tahtasına  oturtulmuştu.  FETÖ operasyonu bahanesiyle de Mehmet Yarbay ordudan atıldı. ‘Milli birlik’ çok güzel, gelsene!’ diyesi geliyor insanın…

Türkiye’de merkez sağ, tarihi boyunca  Fethullah Gülen gibi, Said-i Nursi gibi isimlerle  çeşitli çıkar hesapları yaparak her daim  iyi ilişkiler kurmuş ve devlet  içerisinde teşkilatlanmalarında herhangi bir    tehlike görmemiştir. Kendilerine defalarca kez uyarılar yapılmış ancak bu uyarılar ciddiye alınmamıştır. Gerek 50’li yıllarda Menderes’e gerek de 60’lı yıllarda Demirel’e  bizzat İnönü tarafından yapılan uyarılar, eleştiriler ve ithamlar FETÖ  benzeri  irticai tehlikenin  oldukça eski bir tehlike olduğunu ancak merkez sağ anlayışının bunu görmezden geldiğini  gösteriyor.

Dönemin gazetelerinden açıkça görüyoruz ki, cemaat örgütlenmesi ve irtica  konusunda İnönü ilk  uyarılarını  1956-57 döneminde  -özellikle seçim öncesinde-   Menderes’e yapıyor. Meclis kürsüsünden Menderes’e: ‘İrtica hortluyor, devleti ele geçiriyorlar, görmüyor musun?’ diye  seslenen İnönü, 1966 yılında da dönemin başbakanı Demirel’e: ‘Said-i Nursi’nin halifesi mi olacaksın?’  diye yakınıyor.

CHP lideri İsmet İnönü 8 Ocak 1960’ta mecliste Menderes’e: “Sizler Said-i Kürdi’yi neden Türkiye’de şehir şehir dolaştırıyorsunuz? İrticayı seçim kazanmak için mi hortlatıyorsunuz? Cumhuriyetçileri bilerek mi hiddete getiriyorsunuz? Amacınız nedir? Dinin siyasete en yaldızlı şekilde alet edilmesi yüzünden memleketin iki defa battığını görmüş benim gibi bir adamın, din istismarcılarının zararı karşısında duyduğu heyecanlı hassasiyeti paylaşmanızı istiyorum!” diyerek yüksek tondan hem çıkışıyor hem de uyarıyor.

Yıllar sonra , dönemin  namuslu gazetecilerinden İlhami Soysal,  Said-i Nursi ve Nur Cemaati konusunu araştırmaya karar veriyor. Bu araştırmasını da oldukça gizli yapması gerektiğinin bilincinde olan Soysal,  CHP lideri İnönü’den randevu alarak konuyla  ilgili  İnönü’yle gizli bir görüşme gerçekleştiriyor. Yapılan bu görüşmede İnönü sözlerini şöyle bitiriyor: “ Şayet bu adamla (Said-i Nursi) ilgilenecekseniz  çok dikkatli olmak zorundasınız. Gençsiniz, heyecanlısınız, bu tip cemaat yapılanmaları  çok sinsi ve acımasızdır, biz maalesef bu memlekette  irticayı kökünden kazıdığımızı  sandığımız halde aradan yıllar geçtikten sonra, şimdi görüyoruz ki  kazıyamamışız. Bu memlekette bir  Kubilay olayının,  bir Bursa ayaklanmasının olduğunu  hiçbir zaman unutmayınız!

Kemalizm tartışmalarından bağımsız olarak, bu örneği  verirken merkez sağ anlayışın bu ülkede çoğu zaman  dini akımlara ve irtica tehlikesine  çanak tuttuğunu ve hiçbir zaman da akıllanmadığını  göstermek  niyetindeyim.

‘İki ayyaş’ dediğiniz adamların ‘ikincisi’ bile  -sizin tabirinizle- ‘o kafayla’  bu sorunun büyüklüğünü görebilmiş ve sizin ağababalarınızı o zamandan uyarmış. Fakat siz ve  ağababalarınız bu tehlikeyi hiçbir  dönemde görmeyerek,  aksine bu tehlikeli adamlar için  basamak imkanı sundunuz. Kimin sarhoş olduğunu tarih bir kez daha bizlere gösteriyor.

İnsanın biraz yüzü kızarır…

 

 

 

Umberto Eco’nun  5 Ekim 1993  tarihinde Le Monde gazetesinde yayınlanan  nefis bir  mülakatı vardır. Bu mülakatın ‘Hoşgörülebilir ve hoşgörülemez’ başlıklı kısmını şöyle bitiriyor Eco: “Diyelim ki bir ömür boyu ateist oldunuz ve en sıkı dostlarınız arasında da bir Cizvit papazı var. Ölüm döşeğindeyken, ziyaretinize  gelmesini  mutlaka engelleyiniz; yoksa, onun ve sizin niyetiniz, aranızdaki hukuk  ne olursa olsun, ölümünüzden  önce  dine  döndüğünüze  işaret sayılır bu ziyaret!

Haberlerde ‘milli birlik’(!) havasını ve  konuşmalarını;  bazı sözde muhaliflerin de bu ‘milli birlik’ tablosundaki konumlanışlarını görünce  Eco’nun  verdiği bu örnek  nedense  aklıma  düştü. Kendi kendime tebessüm edip  mutfakta yemeğimi yapmaya devam ettim. Yeri gelmişken söyleyeyim, bu aralar  bamya sezonu. Pazardan yarım kilo alıp,  zeytinyağlı bir bamya yemeği  yapın  kendinize, şifadır. Salça yerine domates kullanmayı, pişerken de limon suyu eklemeyi unutmayın, yoksa sümüklenir.

Konumuza dönelim.

Türkiye; Ortadoğu  denilen  uçurumda, şimdiye  kadar ucundan kıyısından tutunarak  hayatta kaldığı laik,demokratik, hukuk devleti modelini  tümden  rafa kaldırmış olmanın ağrılarını hissediyor. Bu değişikliğin en önemli adımı, Suriye iç savaşında  cihatçı grupların desteklenmesi ve Esad’a  açıktan tavır alınmasıydı. Işid  adının kamuoyunda duyulmaya başladığı günlerde, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın  ‘öfkeli sunni gençler’ ifadesini kullanması da  yapılan politika değişikliğini ve Ortadoğu bataklığına girildiğini  gözler önüne seriyordu. Gelinen noktada, Neo Osmanlı hayali kuran, “3 saatte Şam’da oluruz” diyen siyasal İslamcılar  her alanda olduğu gibi burada da yanılmışlardır. Bu yanılgının  bedelini de  -diğer yanılgıları ve kandırılmışlıklarında olduğu gibi-  Türkiye halkı  ne yazık ki canıyla ödemektedir.

Türkiye’deki temel sorun, ‘hesap vermeme’ kültürünün tüm sorumluluk alanlarında yerleşmesidir. ‘Allah bizi affetsin’ diyerek tüm sorumluluğundan kurtulan  siyasal anlayışın  ‘normal’ karşılandığı bir ülkede, bahsettiğim hesap  vermeme kültürüne  çok da şaşırmamak gerekiyor.

 

Son günlerde,  laik, demokratik  bir hukuk devletinde yaşayan her bireyi rahatsız etmesi gereken bir açıklama ne yazık ki hiç kimseyi rahatsız etmiş  gözükmüyor. Siyasal iktidarın  ‘Fetö konusunda 17-25 Aralık’ı  milat  kabul ediyoruz’  açıklaması  sıradan bir hukuk devletinde skandal kabul edilecek bir açıklamadır. Bir suç fiilinin  hangi tarihten sonra suç sayılabileceğine siyasi iktidarın karar verdiği bir hukuk devleti düşünülemez. Herhangi bir sol görüşlü  yurttaş mahkemeye düştüğünde, 10 sene önce katıldığı bir basın açıklaması   savcı tarafından çıkartılıp suç diye o vatandaşın önüne koyuluyor. Gelinen süreçte;  bir suça bulaştığı, yasa dışı bir örgüte dolaylı ya da doğrudan destek verdiği düşünülen  her zanlının  ‘Kandırıldım’ , ‘O tarihi değil şu tarihi milat kabul edin’ , ‘Ben mahkemenize hesap vermem, Allah beni affetsin’  deme hakkı doğmuştur. Bu da hukuk devleti için kabul edilebilir bir durum değildir.

7 Haziran seçimlerinden sonraki süreçte, terör olaylarının neden  birden  yükseldiği sorusunu soran herkese ‘Sen de mi teröristsin?’  baskısı yapılmıştı. Çözüm sürecinde  ‘böyle barış olmaz’ diyen  de ‘haindi’, 7 Haziran’dan sonra  ‘barış‘  diyen de!  Türk ordusunun  Suriye’ye girmesinin konuşulduğu günlerde  ‘yapmayın’ diyenlere  nasıl ‘hain’  yaftası yapıştırıldığını  iyi hatırlamak gerekiyor. Türkiye’de  siyasal iktidar kendi görüşüne göre bir hamle yapıyor, bu hamle çoğu zaman çok tehlikeli olabiliyor, bu hamleye muhalefet  eden herkesi de  Türkiye düşmanı olarak  suçluyor. Bu tam olarak kendini  devletle  eş değer görme halidir. Tipik bir sağ anlayış refleksidir aslında. Türk ordusu bir yere girmişse elbette ki haklıdır, bunu eleştiren vatan hainidir! (!) Sorgulama yok, eleştirel akıl yok… Varsa yoksa şartsız koşulsuz biat… Bu; birey olamamış, hala ümmet aşamasındaki toplumların temel sorunlarındandır. Bir de bu soruna  siyasallaşan din faktörünü de eklerseniz  durum daha da saçma ve zor bir hal alıyor.

Bakın Rudolf Hess diye bir adam yaşadı yakın geçmişte. Hitler’in sağ kolu, vekili idi.  Meşhur bir sözü vardır: “Parti, Hitler’dir! Hitler, Almanya’dır! Almanya ise Hitler’dir!” (NSDAP’nin 1934’te yaptığı kongredeki konuşmasından)

Bu cümle, bazı siyasal iktidarların  kendini nasıl devlet yerine koyduğuna, kendisine karşı çıkanları devlete karşı çıkıyormuş gibi göstererek kaçak dövüştüğüne  iyi bir örnektir.

Rudolf Hess’in yargılandığı mahkemedeki  son sözleri şöyle bitiyor: “… İnsanların ne düşündüğü umurumda değil. Mahşer günü iradesi sonsuz olan Allah’a hesap vereceğim. Yalnızca O’na cevap vereceğim ve biliyorum O beni affedecek.

Tanıdık geliyor değil mi?

 

 

 

“ … Önceden cebimde sakladığım, dağcıların kullandığı  ucu sivri buz çekicini kolaylıkla çıkarabilmek için trençkotumu önümdeki masanın üstüne koydum. Fikrini almak bahanesiyle kendisine verdiğim yazımı okumak üzere eğildiğinde, onu öldürmek için yıllardır  beklediğim fırsatı artık kaçırmak istemedim, çekicin sapını avucumla kavrayarak cebimden çıkardım ve gözlerimi kapatarak bütün gücümle kafasına indirdim. Darbeyle sarsılan Troçki’nin o andaki uzun, bitmek bilmeyen haykırışını  hayatımın sonuna  kadar unutmayacağım. Buna rağmen ayağa kalkmaya muvaffak oldu, olan gücüyle elimi ısırdı. Kendisini ittiğimi hatırlıyorum. Düştüğü yerden büyük bir gayretle doğruldu ve sendeleyerek odadan dışarı fırladı.”

 

Ramon Mercader isimli katil  böyle anlatıyordu Troçki’yi  nasıl öldürdüğünü…  Albert  Camus’ın bu tür siyasi cinayetleri işleyenler için kullandığı “filozofik  cellat” tabirini en hak eden katillerden biriydi Ramon Mercader.

1914 yılında  Barcelona’da doğdu Ramon Mercader.   Annesi 1929 yılında  bir Fransız havacısıyla yaşamaya başlıyor ve o adamın teşvikiyle  Ramon Mercader  Komunist Parti’ye üye oluyor. NKVD olarak bilinen Sovyet gizli servisinin verdiği emirleri yerine getirerek kısa süre içerisinde yükseliyor.

Leon Troçki adıyla bilinen Lev Davidovich Bronstein, Rus devriminde önemli hizmetlerde bulunmuş olmasına rağmen sonradan parti ile anlaşmazlıklara düşmüş, 1927’de partiden, 1929’da da ülkesinden çıkarılmıştı. O günden beri Stalin’in öldürülecekler listesinde ilk sırada yer alıyordu. Sırasıyla İstanbul, Norveç ve Royan’da konaklayan Troçki, son olarak  oğlunun ve sekreterinin uğradığı akıbete uğramamak için Meksika’nın yaptığı daveti kabul ederek bu ülkeye yerleşmişti.

26 yaşındaki katil Ramon Mercader’in kadınlar üzerindeki etkisini iyi bilen NKVD; Troçki’nin öldürülmesi  görevini kendisine verirken,  Troçki’nin yakın çevresindeki  kadın hizmetçileri etkileyerek bu işi gerçekleştirmesini kararlaştırmıştı.  Bu sebeple Amerika İşçi Partisi’nden Troçki hayranları arasından bir kız seçilerek Ramon’un o kızı tavlaması planı kurulmuştu. Ramon bu işi kısa sürede gerçekleştirmiş ve kızla sevgili olmuştu. Katil Ramon Mercader;  Sylvia isimli genç kızın peşinden  önce New York’a ardından da Mexico City’e  gitmişti. Tabi bunları hep “aşkı” için yaptığını söylüyordu genç kıza…

 

Mexico City’deki  daha ilk haftalarında genç çift, Troçkilerin yakın dostu ve onlarla aynı evde kalan  Rosmer ailesiyle arkadaşlık kurmuşlardı. Beraber yiyiyor, içiyor ve geziyorlardı.

1940 yılının 20 Ağustos günü genç çift  Troçkilere akşam yemeğine davetliydi. Öğle saatlerinde işi biraz işi olduğunu söyleyerek Sylvia ‘dan ayrılan Ramon, Troçki’nin evine gelmişti.

Havanın güneşli olmasına rağmen  üzerinde bir trençkot vardı. Bu trençkotun astarına dikilmiş bir bıçak, cebinde bir buz kıracağı, arka cebinde de İspanyol yapımı bir silah bulunuyordu. Troçki’nin villasının  muhafızları Ramon’u tanıdıkları için üzerini aramaya bile lüzum görmemişlerdi.

Troçki o sabah  çok sevdiği tavşanlarını doyurarak oyalanmış  ve karısına, “Bir gün daha kazandık, Stalin bizi bugün de öldüremedi”  diyerek espri yapmıştı. Bu gerçekten de doğruydu çünkü daha üç ay önce  15 kişilik bir grup tarafından evi mitralyözle taranmış şans eseri bu saldırıdan  kurtulmuştu.  Ramon, Fransız ekonomisi üzerine bir tez hazırlıyordu..  Yani işin doğrusu Troçki bunu böyle biliyordu. Ve bu gence elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyordu. O günde  bu tezin son düzeltmelerini yapmak için Ramon’u içeriye buyur etti  ve çalışma odasına girdiler. Troçki’nin masasının biraz ötesinde alarm sistemi düğmesi bulunuyordu. Ramon’un cebinde de 25’lik tabancası…

Katilin elindeki buz kıracağıyla Troçki’nin kafasına vurmasından sonra  odaya koşan karısı, sendeleyerek odadan çıkmaya çalışan kocası ile karşılaştı. Katilin son hamlesine Troçki dişlerini katilin eline geçirerek karşılık vermiş ve zaman kazanmıştı. Troçki’nin mavi gömleği kan içindeydi. Kafatası kırılmış, beyni 7 cm derinliğinde hasar görmüştü.

Olayın hemen arkasından odaya dolan muhafızlar tabancalarının kabzalarıyla Ramon’un kafasına vurmaya başladılar. Troçki ise, “Öldürmeyin, konuşturun! Guepeov ajanı olabileceği gibi Cestapo ajanı da olabilir, belki de ikisi birdendir!” diye mırıldandı.

Bu darbeye   iki gün dayanabilen Troçki hastanede hayata veda etti. Katili Ramon ise 20 yıl hapis yattıktan sonra kalan ömrünü Küba ve Sovyet Rusya’da sürdürdü.

 

 

Çengelköy’deki Kuleli Askeri  Lisesi’nden  her geçişimde, hem tarihini aklıma getirir hem de insanı etkileyen coğrafi konumuyla etkilenirdim. Boğaza nazır kapısında nöbet tutan  askerlere de içimden, ‘Boğaz manzaralı askerlik yapıyorsunuz haytalar’ dediğim de  çok olmuştur.  15 Temmuzdan sonra,  kalkışmada  etkili rol oynayan  Kuleli Askeri  Lisesi hakkında pek çok tartışma yapıldı. Gelinen süreçte Kuleli Askeri Lisesi de diğer askeri liseler gibi kapatıldı. Gülen Cemaati kadar komplike olmasa da  benzer bir yapılanma 1859 yılında da  oluşmuş  ve tarihe ‘Kuleli Vakası’ olarak geçmiştir.

1839 (Tanzimat) ve 1856 (Islahat) fermanları  ile  Müslüman olmayanlar ile Müslüman ahâli kağıt üzerinde de olsa eşit hale gelmiştir. Buna paralel olarak, Dolmabahçe gibi, Çırağan gibi, Adile Sultan Sarayı gibi, Çiftesaraylar gibi pek çok  saray hep bu devirde yapılmıştır. Devletin kasasında bu şatafat merakı yüzünden ciddi  gedikler açılmış ve açılan bu gedikler  neticesinde Duyun-u  Umumiye’den  Osmanlı İmparatorluk tarihinin ilk borcu alınmak zorunda kalınmıştır. Bu borçlar onlarca yıl devletin(Osmanlı İ. ve T.C.)  sırtında bir yük olarak kalmış ve 1954 senesine kadar ödenmiştir.

Dönemin padişahı olan Abdülmecid, gösterişe ve lükse düşkünlüğüyle  nam salmış bir sultandı. Hatta Osmanlı padişahları içerisinde ilk yurtdışı  seyahatini de yapan o’dur. Yurtdışı seyahati dediysem Almanya filan değil,  İzmit’e gitmiş. Sarayını yurt bellemiş ve oradan çıkmayan padişahları göz önüne alırsak bu da iyi bir gelişmedir. Vefatından az evvel de Girit, İzmir gibi yerleri de gezmişliği vardır.

İşte bu ortamda,  dersaadet  sokaklarının duvarlarında   üzerinde  ‘gavur padişah’   yazılı afişler görülmeye başlanır. Bazı dini şahsiyetler,  yanlarına ulemadan ve ordudan  mühim mevkilerdeki kişileri alarak gizli bir cemiyet kurmuşlardır. Bu cemiyetin amacı,  Vanbery ve Engelhartd dışındaki  hemen hemen tüm tarihçilerin hemfikir olduğu şekilde, devleti şeriat ve eski düzene göre yeniden inşa etmek idi.  Islahat ve Tanzimat fermanlarından duyulan muhafazakar rahatsızlık kendini şer’i bir darbe cemaatiyle  gösteriyordu. Tam aydınlatılamadıysa da örgütün adı ‘Şeriatı Tutma Cemiyeti’ ya da ‘Fedailer Cemiyeti’ olarak tespit edilmiştir.

Bu darbe cemiyetinin üyeleri  ilk iş olarak Abdülmecid’e suikast  yapmayı  planlıyorlardı. Bu planlarını görüştükleri  Tophane’deki bir toplantı sırasında, oluşumdan ihbar ile haberdar olan  hükümet suçüstü yaparak 41 darbeciyi  yakalamıştır. Örgütün başında Şeyh Ahmed isimli bir din âlimi vardı.  Fazlullah gibi, Kütahyalı İsmail gibi önemli din adamlarıyla anlaşıp bazı subayları da yanlarına çekmeyi başarmışlardı. Yapılan tevkifat   sonucu yakalanan 41  kişi Kuleli’deki askeri kışlaya kapatıldı. Hatta Kuleli’ye götürülürken   tutuklu  sanıklardan Cafer Dem Paşa sandaldan boğaza  atlayarak intihar etmiştir.

Şimdiki adıyla Kuleli Askeri Lisesi’nin, sanıkların tutulduğu yer olması, mahkemelerin burada görülmesi sebebiyle bu olay  tarihe Kuleli Vakası olarak geçmiştir.

Bakın meseleyi  Ceride-i Havâdis Gazetesi  nasıl duyuruyor:  “İhtilal-i asayiş niyet-i  fasidesiyle  bazı  sebekmegzan  bir cemiyet teşkilini muradeyledikleri  haber  alınarak  buna mütecâsir olan 40 kadar eşhas derhal ahzü girift  ve Kuleli Kışlası’nda hapsolunmuştur.” (Ceride-i Havâdis, 24 Safer  1276, 953 no’lu nüsha)

Yapılan muhakemeler sonucunda  alınan kararlar  21 Rebiülahır 1276  tarihli Ceride-i Havâdis ve 2 Cemaziyelevvel  1276  tarihli  Takvim-i Vakâyi  gazetelerinde resmi bir beyanname ile halka duyurulmuştur:

… Mevkuflar ayrı ayrı tadad, Cemiyet reisinin  Süleymaniye Sancağı ahalisinden Şeyh Ahmed namında biri olduğu ve belli başlı  azaların da Çerkes Hüseyin Dâim Paşa, Cafer Dem Paşa, Binbaşı Rasim Bey, Tophane-i Amire ketebesinden  Arif Bey ile … sunuf-u muhtelifeden diğer kesan…

… Birinci derecede müttehem ve cani olan kesandan Cafer Dem kendisini denize ilka ile cezasını  bulmuş olmasıyle  diğerlerinden olan Şeyh Ahmed, Hüseyin Daim, Arif ve Rasim Beylerin ülulemirle idam olunmaları…”

İdam cezaları bizzat Abdülmecid’in  emri ile  müebbet hapse çevrilmiştir. Devlet içinde bu zevata biat edip inanan kişiler de bulunabildiği ölçüde temizlenmiştir.

Yıl 1859 idi, şimdi  2016… Bu topraklarda değişen hiçbir şey yok.

 

 

 

  • Ceride-i Havâdis, 24 Safer 1276, 953
  • Ceride-i Havâdis, 21 Rebiülahır 1276
  • Takvim-i Vakâyi, 2 Cemaziyelevvel 1276
  • Ahmet Bedevi Kuran, Osmanlı İmparatorluğunda İnkılap Hareketleri ve Milli Mücadele, Baha Matbaası 1956, sf. 50-51
  • Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Yapı Kredi Yayınları 2002

Şu günlerde  çoğumuz  serinlemek, ülkenin lağım çukuruna benzeyen siyasi ahvalinden biraz olsun uzaklaşmak için  kendimizi en yakın  su birikintisine, tatil yerlerine atıyoruz. Benim gibi, ailesi İzmir gibi sahil kentlerinde yaşayanlar için yaz mevsimi daha güzel ve daha ucuz geçmektedir. İzmir merkezde yaşayan annemlerin evinden sahil beldeleri  yarım saat, bilemedin kırk dakika çekiyor. Size burada  papyonlu  plaza köşe yazarları  gibi yaptığım tatili, yediğim içtiğim şeyleri anlatmayacağım için sözü kısa kesip sadede gelelim.

 

Çeşme’nin yaz sezonunda ne kadar kalabalık  olduğunu kimimiz bizzat şahit olarak kimimiz de televizyon programlarından biliyoruz. Geçenlerde yolum  Çeşme’ye düştü. Hani şu magazinlerde caf caflı halini gördüğünüz;  paranın, içkinin ve eğlencenin su gibi aktığı Çeşme’ye…

İnsanlar Çeşme’ye gelince denize girer, birasını içer, eğlencesine bakar. Çeşme gibi yerler dinlenme, eğlenme yeridir  çoğumuzun gözünde. Madalyonun bir de  öbür yüzü vardır…

Büyükşehirler de aynıdır. İstanbul’un  İstiklalini, Paris’in  Şanzelizesini  görmek nasıl ki o şehirleri görmek demek değilse Çeşme’ye gelip denize girip, akşamları Alaçatı’da barlara gitmek de işin süslü tarafıdır sadece.  Çeşme’nin bir de gerçek yüzü var.

Çeşme otogarında  hacet gidermek isteyenler için  umumi bir abdesthane vardır. İnsanın altında Porsche bile olsa çişi yine de geliyor işte! Bu abdesthane  temiz, güzel bir işletme. İşiniz bitince 1 TL’yi kapıdaki görevliye veriyorsunuz. Tuvalet girişlerindeki o görevlilerin gözlerine iyi bakarım ben.

Çeşme’ye gelen milyonlarca insandan bir kısmı  o tuvaleti kullanıyor haliyle. Ancak  bu insanlar o kapıdaki görevliye bakmazlar bile gelip geçerken.

Her gün önünden milyonlarca insanın geçtiği  tuvaletteki  o görevli adamla oturup konuştum. Sadece aklımda kalanlarla bile  esaslı bir senaryo yazılabilir.

Yeğenim tuvalete girince ben de kapıda onu beklemeye başladım. Tuvalet görevlisi elli yaşlarında, çakır gözlü, sarışın, temiz yüzlü bir adamdı. Beni yanı başında duran tabureye buyur etti, geçtim oturdum, başladık muhabbete.

Adamın sesinde titreme, gözlerinde yılgınlık, bakışlarında nem vardı. Yetimhanede büyümüş, hayatta kimsesi yok. ‘Göçmen misin?’ dedim, ‘Çorumluyum’ dedi. Sesi mahcuptu. ‘Çoluk çocuk var mı?’ diye sorduğumda sanki bam teline basılmış gibi başladı anlatmaya…

‘ Benim yalnızlığım korkum, acılarım da çocuklarımdır!’  bu cümleyi duyunca  irkildim, etkilendim. Titreyen sesiyle anlatmaya devam etti:  “Aslen Çorumluyum, hayatta kimsem yok, yetimhanede büyüdüm. İki kolumda da iş göremez boyutta sakatlık var. Ankara otogarında yatıyordum. Bir sabah uyandığımda  çevremde polisler vardı, ne olduğunu anlamadım. Nerede olduğumu sordum, Çeşme’de olduğumu söylediler.  Şok oldum, rüya gördüğümü sandım. Polisler detayları anlatınca şaşkınlığım daha da arttı. Organ mafyası  otogarda uyuyan ben dahil birkaç kişiyi  uykusunda bayıltıp  Çeşme’ye getirmişler. Tam yurt dışına kaçıracakları zamanda da polis baskınıyla kurtulmuşuz. Polisler, ‘haline şükret son anda kurtuldun’ deyince  bu durumun nesine şükredeceğim diye kendi kendime sordum. Ölmek istiyorum ben ağabey (gözleri doluyor)!  Ne intihar edecek cesaretim ne de yaşayacak gücüm var, bıktım!  (Elimden tutarak) bak işte şu bahçede gördüğün döşekte yatıp kalkıyorum, sabahları bir poğaça ve bir çay, akşamları da  pilav, fasulye vs. Maaş filan yok. Bu da üç aylık bir iş, sezon bitince ne yapacağım, nerede kalacağım bilmiyorum (ağlamaya başlıyor)…”

Yeğenim tuvaletten çıktı, yanımıza geldi. Adam ağlayan gözlerini yeğenimden kaçırıp eliyle gözyaşlarını silmeye çalıştı. Utançtan kıpkırmızı oldu. Ne diyeceğimi bilemedim. Sözün de tesellinin de her şeyin bittiği bir andı. Yeğenim Masal’ın elinden tuttum, adama sarılarak kulağına, ‘ sabret, gece biter güneş doğar’ diyerek oradan uzaklaştım.

O adam Eylül ayından sonra ne yapacak bilmiyorum. Bu adam gibi milyonlarca insan var bu ülkede.  Ne kadar da boş geliyor  gündemin o  yoğun havası. Oysaki tek gerçeklik, o adamın ve kim bilir ülkenin başka nerelerindeki insanların çaresizliğidir. Çeşme otogarındaki umumi tuvalet görevlisi bize bir şey söylüyor; birleşin ve hesap sorun diyor…

Çeşme otogarındaki tuvalet görevlisi o adamın acısını dinledikten sonra burada siyasi analiz yapmak içimden gelmedi. Bu haftalık böyle olsun.

Son olarak, Kılıçdaroğlu’nun Yenikapı’daki mitinge katılma meselesine dair  sol kesimden yapılan eleştirilere şaşırdığımı belirtmek isterim.  CHP sol bir parti olmadığı için katılım meselesinin de abartıldığı görüşündeyim. Türkiye’de sanki demokrasi varmış da kurtulmuş gibi lanse ettirilen havaya kanmamak gerekir. Sorular açık ve nettir:

  • 15 Temmuz günü iktidarda CHP ya da sol bir parti olsaydı o kitle sokağa çıkar mıydı?
  • 15 Temmuzdaki alçak kalkışma 80 darbesi gibi emir komuta içinde gerçekleşseydi, sokağa çıkan kitlelerin durumu ne olurdu?
  • Bu ülke birlikte sevinme zenginliğini kaybetmiştir. Halkı yüzde elli – yüzde elli olarak kutuplaştıran, çocukları öldüren, memleketteki herkesi sinir hastası yapan saray rejiminin bu bölünmede payı var mıdır yok mudur?
  • Derme çatma da olsa demokrasilerde, 15 yıl boyunca  terör örgütüne her istediğini veren siyasiler ‘kandırıldık, Allah ve milletimiz bizi affetsin’ diyerek yargılanmaktan kurtulabilirler mi?

 

Sorular uzar gider… Ama şunu unutmayın, zamanında çok söyledik hala da söylüyoruz. Bu ülkeyi  saraydaki o kişinin sorumsuzca kullandığı dili ve üslubu bu hale getirmiştir, halkı bölmüştür. Darbe girişiminden 1 gün sonra bile hala “Topçu Kışlası’nı yapacağız” diyen bir anlayışla  milli birlik fotoğrafı mı çektirilir? Alenen halkı bölmek ve kutuplaştırmaktır bu. Yurttaşların sinir katsayılarıyla oynamaktır. Sevin sevmeyin, hatta nefret  edin ya da etmeyin ama yüzde on dört oy almış bir partiyi ve ona oy verenleri görmezden gelerek demokrasinin d’sini bile ağzınıza alamazsınız. Yoksa gelir Voltaire sizi çarpar!  Meclisi feshetmeye yönelik bir darbe girişimini  meclisi feshederek bastırmaya çalışan bu demokrasi aşığı(!) insanlarla neyi nasıl konuşacaksınız?

Mesele yalındır. Türkiye halkı malum kişinin hala devam ettirdiği üslubu yüzünden fiilen bölünmüştür. Duygusal bağ kopmuştur. Kılıçdaroğlu’nun o mitinge katılması,  saraya tıpış tıpış  gitmesinden daha büyük bir skandal değildir. Hatta konuşması sırasında yürekli olmayı dener ve o malum kişinin yüzüne karşı burada ceza almamak için yazmadığımız o sıfatları da söyleyebilirse faydalı bile olur.

 

 

15 Temmuz tarihinden önce  ‘Türkiye nereye gidiyor?’  diye soranlara   ‘freni boşalmış bir halde gidiyor, hiçbir ülke  uzun süre böyle gidemez,  bir yere  vuracağı kesin’ diyordum. 15 Temmuzdan sonra ise bu açıklamayı değiştirmiyor aksine genişletiyorum:  ‘Türkiye freni boşalmış bir halde, üstelik artık direksiyonsuz olarak bilinmeze doğru son sürat gidiyor’.

Gülen cemaatinin  nasıl bir tehlike olduğunu ilk  ve en kapsamlı şekilde,  lise talebesiyken, 2003 yılında  Necip Hablemitoğlu’nun  ‘Köstebek’ isimli kitabında okumuştum.  (Köstebek, Necip Hablemitoğlu, 2003, Toplumsal Dönüşüm Yayınları)  Bu kitabın yazarı Necip Hablemitoğlu, kitap basılmadan birkaç ay  önce karlı bir Ankara akşamında, evinin önünde arabasından indikten sonra ensesine sıkılan kurşunla öldürülmüştü. Suikastin olduğu akşamı ve devleti  yönetenlerin  demeçlerini hala hatırlıyorum. ‘Failler mutlaka bulunacak’ , ‘ devlet bu işin takipçisi olacaktır!’ diyorlardı. Öyle mi oldu gerçekten?

Hatırlayın o yılları… Cemaat tehlikesinden bahseden yazar ve aydınlara  ’28 Şubatçı, darbeci’  yaftası yapıştırılıyordu. Kimler mi yapıştırıyordu, şimdilerin demokrasi(!) kahramanı  olan siyasal İslamcılar ve liberaller…  Tüm bu koşullar altında Necip Hablemitoğlu’nun öldürülmesinden 2 ay sonra ailesi ve yakınları bu kitabı bastıracak yayınevi aramaktaydılar. Hablemitoğlu’nun eski kitaplarını basan Otopsi Yayınları bu son kitabı basmayı malum sebepler yüzünden reddetmişti.  Bu çaresizlik içinde konu Toplumsal Dönüşüm Yayınları sahibi Hayri Bildik’in kulağına gidiyor.  Devamını Hayri Bildik’in anılarını anlattığı Silivri Günlükleri  isimli  kitabın ilgili bölümlerinden okuyalım:

Necip Bey’i  basından tanırdım. Alman vakıfları kitabı Otopsi Yayınevi’nden çıkmıştı. Çıkar çıkmaz da alıp okumuştum. Bir gün avukatımız Arif (Bildik);Necip Bey’in kitabını bastıracakları yayınevi bulamıyorlarmış’ dedi. Ben de; ‘Olmaz, onun yayınevi var. O yayınlar. Bırakırlar mı?’ dedim. ‘Yok , yok’ dediOnlar da yayınlamıyorlarmış.’ Bu işte bir gariplik var’ dedim; ‘Bu nasıl iş, bu çağda, bizim ülkemizde bir yazar öldürülüyor. Ama kitabını basacak yayınevi bulunamıyor!’
Ağrıma gitti. Öfkelendim. Arif‘e, ‘bu adamın kimi, kimsesi yok mu; araştırın. Avukatını bulun. Öldüreceklerini bilsem, fikirlerine katılmasam dahi ben bu kitabı yayınlayacağım’ dedim. Avukat Hüseyin Buzoğlu bulundu. Randevu alındı. Arif, ben, Hatice Bahtiyar Ankara’ya gittik. Sayın Buzoğlu, bizi tüm nezaketiyle sevgi ile karşıladı. Hiç kitabı okumadan sözleşme yaptık. Kitabın adı Köstebek olacaktı.

Ve aile adına Av. Hüseyin Buzoğlu, yayınevi adına da Hatice ile ben imza attık.
İşte o tarih benim için, gölge adamlarla, sivil polisle yaşamaya başladığım tarihti; 2003…

Hayri Bildik kitabın basım aşamasında  yaşadıklarını  anlatmaya devam ediyor:

Köstebekin basımında o kadar çok gariplikleri yaşandı ki anlatamam. Kitabı yayınlayacağız, para bulamıyoruz. Dağıtım firmalarından kitapla ilgili rakamlar aldım, sen kaç, sen kaç dağıtırsın diye20 bin basım rakamını bulmuştuk. Kitabın parasını Sefa diye bir arkadaşım var, öğretmen, ondan aldık. Üç değişik matbaaya kağıt koyduk; yayınevinde bile kimse kitabı nerede basacağımızı bilmiyor. Montaj ve kapak filmlerini çantamda taşıyorum. Ben nereye gidiyorsam onlar oraya, bütün amacım kitap çıkana kadar başına bir şey gelmesin.
Artık büroda yatıp kalkıyorum, bir yere gidecek olsam dahi ya Sefa’yı, ya da çok güvendiğim birini yanıma alıyorum. Kartal’da matbaa sayısı az, hem de hiç kimsenin aklına, kitabın orada basılacağı gelmez diye, Ege Matbaası’nı seçtim.

Kalıplar çekildi, baskıya girdik. Matbaadan dışarı çıkmıyorum.
Biz Ankara’dan döndükten sonra yayınevinin önünde bir simitçi peydahlandı. Bir boyacı, bir kavalcı, bir de sepette ayva satan şahıs… Aynı şahıslar bizi Kartal’da da buldu.
Matbaada altı kişiyiz. Matbaanın bulunduğu Narlıbahçe Sokak, işlek bir yerde değil, bunlar kime ne satıyor? Sormuştum simitçiye, İşler kesat hocam’ demişti. Olsun’ demiştim; maaşını alıyorsun ya..!’
Simitçi kılığındaki polis bu sözlerim üzerine simit tablasını alıp uzaklaşmıştı… Ege Matbaası’nda daha kitabın birinci kalıbı bitmiş, ustalar ikinci kalıbı takıyordu ki; sanki cinayet yerini basar gibi birden polisler matbaayı doldurdu. Kitap basmakla sanki yasa dışı bir iş yapıyoruz? Basılmamış kitaptan örnek istiyorlar, birbirimize sert çıkışlar yapıyoruz. Ben avukatlarımı arıyorum. Polis, Ankara ve İstanbul grubu diye iki arabayla geldi. Ankara’dan gelenler oldukça hırçın. İstanbul’dan gelenlerden biri beni tanıyormuş. Yayınevine gelmiş, ben de kendisine kitap armağan etmişim. Ankara’dan gelenler, tüm yatıştırmalara rağmen; Bu kitabı bastın, sen kiminle dans ettiğini biliyor musun? Kendini ne zannediyorsun? gibi ileri geri konuştu. Basılmış bir kalıptan bir tabaka verdim. O da en kirlisinden…
Benimle hesaplarının bitmediğini söylediler. İkide bir dışarı çıkıp telefonla birileriyle konuşup dönüyorlardı. İki saat baskıyı durdurdular. Ve çekip gittiler.
Matbaacı Ramazan ‘ben bu kitabı basmam, beni mahvettin, artık matbaadan polis eksik olmaz’ gibi bir sürü ileri geri laf konuştu. Zorla ikna ettim.
Sonunda kitap basıldı…”

Sonra ne mi oldu? Hayri Bildik,  Ergenekon soruşturması   kapsamında 3 Nisan 2010 günü tutuklanarak Silivri Cezaevi’ne konuldu.

 

Bu kısa olaydan  bile Türkiye’nin son 15 yılda neler yaşadığına ve sorumlularının kimler olduğuna dair fikir sahibi olabiliriz.

Benim gibi bir lise talebesinin bile kitaplardaki belgeleri okuyarak  ciddiyetini anladığı bir konuda devleti   yönetecek zekaya sahip olduklarını iddia edenler ise kayıtsız kaldılar. Kayıtsız kaldıkları yetmiyormuş gibi   bu cemaatle 12 sene boyunca ortak oldular, devletin ırzını cemaate açtılar. “Ne istediler de vermediler?”  Dolayısıyla, 15 temmuz  kalkışmasının görünürdeki faili cemaat  olsa bile, cemaate  yıllardır tüm imkanları sağlayarak bu kadar derinlere girmelerini sağlayan siyasal iktidarlar (Akp ve saray rejimi anlayın) da bu kara gecenin sorumlusudur ve yargılanmalıdırlar.

Neresinden bakarsak bakalım  kara bir geceydi. Köprünün tek yönlü kapatılmasına  ‘yüzde elliye darbe yapılıyor’ diyen bile olmuştu. Şunu belirtmek gerekiyor ki, bu girişimin senaryo olduğunu asla düşünmüyorum.  Mantıklı bir insan da düşünmez. Yüzlerce rütbeliye, kendilerini müebbet hapse ve belki de idama götürecek bir senaryo sunacaksınız ve hepsi de kabul edecekler ! Böyle bir şey mümkün değildir.

Darbe girişiminin acemiliği, siyasilerinin tutuklanmaması, İstanbul semalarında F-16’lar cirit atarken Erdoğan’ın uçağının havalimanına inebilmesi, girişimde kullanılan asker sayısının yetersizliği gibi konular  bu girişimin başarısızlığındaki temel faktörler idi. Darbecilerin kaybettiği an, Erdoğan’ın video konferans yoluyla televizyon canlı yayınlarına bağlandığı andır diye düşünüyorum. O dakikadan sonra ibre  sivil iktidarın lehine dönmüştür.

Şöyle bir soru beliriyor aklımda: “Bu kalkışma, 80 darbesi gibi  emir komuta zincirine bağlı bir kalkışma olsaydı,  Erdoğan’ın sokağa çıkarttığı kitlelerin durumu ne olurdu?” Bu sorunun yanıtı açıktır… Kimse kimseyi kandırmasın. Darbelerin ne olduğunu onu yaşayanlar bilir. Böyle bir durumda  ölü sayısı binleri bulur ve yine de askeri düzen tesis edilirdi. Asker topyekün kışlasından çıktıktan sonra  tankı ve savaş jetlerini yenebilecek bir sivil  ya da polis gücü yoktur. Asker gerekirse tanklarla binlerce kişinin üzerinden geçer ve yine de duruma hakim olur. Çünkü silah gücü ondadır. Bu durumun en taze örneği Mısır’dır. Darbeciler, Mursi’nin meydanlara çağırdığı kişilerin üzerinden tanklarla geçti ve kaç kişinin  öleceğine  aldırmadan askeri diktayı tesis etti. Sivil güç, asker kışlasındayken meydanlarda demokrasi talebini özgürce dile getiriyorsa önemlidir… Oysa bizde öyle mi oluyor? Normal zamanda özgürlüklerine sahip çıkmak için meydanlara çıkan sivil halka helikopterden gaz fişeği atan bu adamlardır! Demokrasi ve özgürlük istediği için Taksim’e çıkmaya çalışan gençlerin hayatlarına son veren  bu adamlardır!  Sokağı sadece kendi özgürlüğünüz tehlikedeyken değil, sizin gibi düşünmeyenler  kendi özgürlüklerini tehlikede hissettiği zaman da meşru bir alan olarak görüyorsanız  demokrasiden bahsedebilirsiniz.

20 yaşındaki erlere   ‘vatan haini’ diyen tiplere iyi bakın. Askerlik yapmış olanlar bilir. Askerde komutanları höt dese altına yapan adamlardır bunlar. Ve evet askerliğin ilk kuralıdır: ‘Verilen emri sorgulamayacaksın!’  Sakarya Valisi Coş, darbeci askerlere bağırıyor: ‘Bu kanunsuz emri nasıl uygularsınız?’  Asker verilen emri sorgulayamaz,  sorgularsa zaten askerlik yapmak istemez! Bu kadar nettir bu, askerlik kuralıdır. Kışladan içeri adım atar atmaz öğretilen ilk kuraldır.  Diyelim bir savaştasınız ve tank  kullanıyorsunuz. Komutanınız sizden  stratejik öneme sahip bir bölgeyi bombalamanızı istedi. O bölge düşmanın barındığı bir köy de olabilir başka bir yer de olabilir. Siz buradaki sivil insanların öleceğini bile bile bu yeri bombalar mısınız? Sizce o yeri ele geçirmenin daha akılcı ve sivillere zararsız yöntemleri vardır.  Sorgularsanız bombalamazsınız. Evet doğrusu da budur.  Ama  o zaman askeri hiyerarşi denilen şeyin tümden rafa kaldırılması gerekir.  Elinde kemerle  erleri kırbaçlayan kişi askerde olsaydı ve  darbe olsaydı, emin olun  bu defa sivil halka işkence yapacaktı. Çünkü işin özü demokrasi  sevgisi değil Erdoğan aşkıdır.

Darbe girişiminin olduğu gün sokaklara çıkıp  tankların önünde duran insanların cesaretini  asla küçük göremeyiz.  Ve hepsini de kutlamak gerekiyor. Ancak 20 yaşındaki erleri linç eden,  vahşice katleden,  o çocuklara ‘vatan haini’ diyen tiplerin bu ülkeye demokrasi getireceğine inanmamızı kimse beklemesin. Tekbir getirerek, idam isteyerek,  gazetecilere, solculara  saldırarak demokrasi  korunmaz. Şunu hep birlikte soralım:  ‘15 Temmuz akşamı iktidarda Chp, Hdp ya da sol bir parti olsaydı, o gün sokağa dökülenlerin kaçı  demokrasi için sokağa çıkardı?’ Kendimizi kandırmayalım. Bu ülkede demokrasi hiç olmadı ve yakın vadede de  tesis edilecek gibi durmuyor.

Darbe girişimi sonrası gözaltına alınan general ve komutanlara yapılan işkence fotoğraflarla çok net bir biçimde görülüyor. İşkence insanlık suçudur! Darbeciler darbeyi başarsalardı belki  bu işkenceleri bize yapacaklardı evet, ancak demokratik  bir hukuk devletiyim diyorsanız, bu ülkede darbeler olmasın istiyorsanız hukuktan ayrılmayacaksınız! Yoksa o darbecilerden bir farkınız kalmaz. En temel görevimiz bu ülkede  üstünlerin  hukuku yerine hukukun üstünlüğünü tesis etmektir.

Bundan sonra ne olacağı konusunda ise  pek  şüphe gözükmüyor.  Saray rejimi, bu darbe  girişimini  kullanarak başkanlık  önündeki engelleri, kanunları iyiden iyiye hiçe sayarak,  temizlemeye girişecektir. Terör tanımı iyice genişletilerek muhalif=terörist  noktasına doğru yol alınacaktır.  Ayrıştırmacı dili daha da arttıracaklardır. Nitekim darbe girişimi günü  takındıkları tavırlar için mecliste grubu bulunan Chp ve Mhp parti başkanlarını telefon ile arayıp teşekkür eden Tayyip Erdoğan, Hdp lideri Demirtaş’ı aramayarak   böyle bir günde bile ayrıştıran tutumuna devam etmiş ve bundan sonrasının da sinyalini vermiştir.

15 Temmuz günü demokrasi değil sadece parlamenter  sistem  korunmuş oldu. Çünkü bu ülkede demokrasi hiçbir zaman olmadı…

Askeri  darbeye de sivil diktaya da  aynı  tondan karşı çıkmak durumundayız.

Karşımızda meclisi bile bombalayacak kadar gözü dönmüş, tüm kurumlara sızmış olan bir cemaat belası ve  siyasal islama bağlı olarak  tek adam diktatörlüğünü dozunu arttırarak uygulayacak bir saray rejimi vardır.  Karamsar olacak lüksümüz yoktur.

Acil servisler soğuktur, çok soğuk… Yeni ölmüş bedenlerin sıcaklığı, tanımı mümkün olmayan bir soğukluk katıyor buralara… Ve insan acıyı anlıyor; en katkısız ,en saf, en derin haliyle.

Babamın kalbindeki rahatsızlık için geldik acil servise. Yaklaşık iki-üç yıldır yolum düşmüyordu. Biraz mazoşistçe olacak ama zaman zaman buralara gelmek iyi geliyor insan ruhuna. Sn. Başbakan’ın dediği gibi kız bakmak için değil, ölüm gerçeğini hatırlamak ve bu fani dünyanın zalimden, diktatörden korkulmayacak kadar kısa olduğunun idrakına varmak için acil servislere zaman zaman gelinmesinde yarar var. Bu satırları yazarken saat gece  yarısını epey geçiyor. Beş saattir buradayım ve iki ölüme tanık oldum. Aslında bu cümlenin daha düzgün şekli şöyle olmalı: ‘Beş saattir buradayım ve iki hastanın vefatının, acil kapısında bekleyen hasta yakınlarına haber verilmesine tanık oldum.’  Acı temasını  işleyen yığınla roman okusanız, onlarca film seyretseniz  bile bu an karşısında cılız kalacaktır. Beyin değişimi gibi bir şey. Sanki o ana kadar yıllarca beyninizde oluşmuş olan imge zorla silinip alınıyor ve siz yeni bir beyinle yeni bir hayata   zorlanıyorsunuz. İşte tam da bu süreçte  işin en acı, en meşakkatli  kısmı giriyor devreye: ‘anılar’… Ölen kişiyle yaşadıklarınız, beraber ortak olduğunuz sevinçler, üzüntüler hepsi beyninizi ele geçiriyor. Hele  ki bu kişi birinci dereceden yakınınız ise  bu işgal daha trajik bir hal alıyor. Artık onsuz bir geleceğe alışma fikri  sanki hiç geçmeyen  ve geçmeyecek olan bir zamanda yol alıyor gibi geliyor insana… Keşke ölümü veren güç ya da güçler her ne ise,  ölen kişinin yakınlarına da  anıları unutma (hiç olmazsa belli bir süre için) yetisi verse idi.

Bu gece tanık olduğum ilk ölüm haberinde  ölen kişi genç bir kadının kocası idi. Haberi duydukları anki feryatları  yeni doğan bir bebeğin çığlıkları gibi içten, katkısız ve büyük idi. Tam o olayın şokunu üzerimden atacakken  altmış yaşlarında bir kadın getirdiler acil servise. Kalp krizi geçiriyormuş. İki kızı, anneleri içeriye götürülmeden önce sedyede son bir kez konuştular ve ‘seni seviyoruz anne’ dediler. Anneleri de: ‘Üzülmeyin kızım, çıkarırlar birazdan’ diyebildi. Hasta bakıcılar sedyeyi hızlı bir şekilde içeriye götürdüler.

Yaklaşık iki saat boyunca iki kız kardeş acil servisin kapısında, karşımdaki sandalyede merakla oturdular. Ayağında topuklu ayakkabı olan kız ayakkabılarını çıkartıp bir hemşirenin kendisine verdiği terlikleri giydi. İçeriye hızlı şekilde girip çıkan doktorlardan gelen ‘durum kritik’ haberinin ardından gözyaşlarına boğuldular ve ‘bizi yetim bırakma anne’ diye söylenerek ağlamaya başladılar.

İki saatin ardından doktor, acil servisin bahçesine, iki kız kardeşin önüne geldi. Hiçbir şey söylemedi, söyleyemedi. Öylece yere baktı… Kızların ikisi birden  İsrafil’in sur’u üflemesini andıran bir tonla çığlık attılar. Büyük olan kardeş  ilk şokun ardından: ‘Ya bir daha bakın, az önce konuştuk, birazdan çıkarırlar demişti’ diyebildi. Ardından ikisi de bayıldılar.

Acil servis binasının tam üzerine, gökyüzüne baktım o an. Yıldızlı, cam gibi berrak bir gökyüzü vardı. Boynum yukarıda öylece bakakaldım dakikalarca… Gecenin bu yarısı, tam acil servis binasının  üzerindeki  yıldızlara takıldı gözüm. Her akşam kim bilir kaç  insanın ruhu acil servis binasının üzerindeki bu kutsal yoldan geçerek  o yıldızlara ulaşıyor diye düşündüm. Az önce ‘kızım merak etmeyin birazdan bırakırlar’ diyen kadının gerçekliği ile şimdi o yıldızlara doğru yaptığı yolculuğun ütopikliği  arasında sıkıştım kaldım. Hala başım yukarıda olarak o kutsal yola bakıyorum. Ve o kadını görüyor gibiyim. Yarı hayal yarı gerçek…  Arkada bıraktıklarına aldırmayan bir acımasızlık ve suyun 100 derecede kaynaması kadar doğal bir edayla yükseliyordu yıldızlara.

Türkiye’nin seviye olarak, ahlak olarak, kota olarak, edep  olarak, kalite olarak düştüğü durum ortadadır. Acil serviste annelerinden gelecek iyi bir haberi ürkek gözlerle izleyen o iki kız geliyor aklıma. Bizi acil servislerde o kızlarla buluşturan şey, sizin bahsettiğiniz gibi uçkurumuz değil ortak acılarımızdır! İnsanlar acil servislere kız bakmaya değil, hâlâ ve hâlâ maddi zorluktan, yetersiz beslenmekten, sıkıntıdan  50-55 yaşındaki annelerini  ölüme göndermek için geliyorlar… Hesabını soramıyoruz! Annen, baban  böbrek yetmezliğinden, kalpten kırk yaşında ölüyor ve susuyorsun,hesabını soramıyorsun!  Sonra da oradan biri çıkıp “artık acil servislere kız bakmaya gidiliyor” diyerek yüzümüze tükürüyor, alay ediyor. Bu küstahlığın, bu seviyesizliği izahı yoktur. Yeni Türkiye diyorlar, annemin tiroidlerindeki kitlenin biyopsisi için Kasım ayına gün veren  Yeni Türkiye… Seni öldürüyor, içten içe çürütüyor, sonra da çıkıp seninle alay edebiliyor.

O yıldızlara, bu kutsal yoldan  yarın bir gün bizler de yakınlarımızı uğurlayacağız. Bizler de o yoldan aynı acımasız ve doğal edayla yıldızlara yolculuk edeceğiz. Tüm bunların olacağı an pişmanlık duymayacağınız  bir hayat yaşayın ve torunlarınızın utanç duymayacağı  anılar bırakın yarınlara.

Kahvem yine bitti. Sabaha daha çok var. Kim bilir kaç yolcuyu daha uğurlayacağız  güneş doğana dek.

Yeryüzü, bilinen tarihsel süreç içerisinde daima zalimler ile mazlumların mücadelesine sahne olmuştur. Zalimler çoğu zaman güçlü ve iktidar sahibidirler. Bu gücü zorla, korkutarak, kan akıtarak korumaktan başka çareleri yoktur. Mazlumların ağır bedeller ödeyerek farkına vardıkların en önemli gerçek  bir araya gelmenin gücüdür.

Yevgeni  Aleksandroviç  Yevtuşenko  1933 yılında Sibirya’da dünyaya gelen, kitapları yüz binlerce satan sivri dilli bir Sovyet şairidir. Şiirleri o kadar seviliyordu ki,  Moskova Stadı’nda 14 bin biletli izleyiciyi şiir dinletisi için bir araya getirebilmişti. Güçlüye karşı daima mazlumların yanında olmuş, diktaya ve zulme her devirde en yüksekten ses çıkarmıştır. Bu kadar aykırı ve gözü pek biri olan Yevtuşenko, çocuklunda son derece  pasif ve içe kapanık bir kişiymiş. Peki ne olmuş da o pasif ve sinik çocuk  Yevtuşenko’ya  dönüşmüştü?

Annesiyle babası ayrılan Yevtuşenko, annesiyle birlikte  varoş bir semtte yaşamaya başlar. Pasif bir çocuk olan  şair, evlerinin bulunduğu semtin sokaklarında hayatı boyunca karşılarına dikileceği ‘güçlü’ kesimin ilk temsilcisiyle tanışır. Hikayenin devamını Yevtuşenko’nun kaleminden  okuyalım:

“… Sokak  bana  hiçbir şeyden  ve hiç kimseden korkmamasını  öğretti. Hayat kavgasında önemli olan, gördüm ki, güçlünün gücünden korkmamasını bilmektir.

Bizim sokağın kabadayısı on altı yaşlarında bir çocuktu. Kızıl derlerdi adına. Kızıl, yaşından iri ve geniş omuzlu bir çocuktu.  Yuvarlak, çopur yüzünde kedi gibi  yeşil gözleri  dünyada her şeye ve herkese tepeden bakardı. Kasketlerini başlarına onun gibi ters oturtmuş iki ya da üç kişilik  takımını hep peşinde dolaştırırdı.  Dilediği çocuğu durdurur, bir tek kelime söylerdi: “Para!” Karşı durmaya kalkan olursa bir güzel döverlerdi.

Herkesin ödü kopardı Kızıl’dan, benim de. Cebinde ağır bir demir muşta taşıyordu.

Kızıl’a olan korkumu yenmek istiyordum ama…

Oturdum onun hakkında bir şiir yazdım. Ertesi gün bütün sokak şiiri ezbere biliyordu. Kursaklarında kalmış nefretle, Kızıl’ın mağdur ettiği tüm çocuklar sevinçten uçtular.

Bir sabah okula gidiyordum. Kızıl ve arkadaşları önümü kestiler.  Gözleri beni delecek gibi bakıyordu.   ‘Ooo  şair bey , demek şiir de yazıyorsun, kafiyelerin tutuyor mu bari?’ dedi Kızıl. Eli cebine daldı, muştayla donanmış çıktı. Muşta şimşek gibi parlayıp kafama indi. Kanlar içinde yere serildim. Kendimi kaybetmişim.

Şairlikten ilk kazancım bu olmuştu. Kafama muştayı yemiştim. Günlerce yataktan kalkamadım. Olaydan sonra Kızıl’ı ilk gördüğümde korkumdan yolumu değiştirdim. Eve gelip kendimi yatağa attım. Korkaklığımdan duyduğum utanç ve kahırla yastığımı ısırıp döverek dört döndüm yatağın içinde.

Bir daha ne pahasına olursa olsun korkmamaya karar verdim. Jimnastik yapmaya, halter çalışmaya başladım. Ancak kaslarım çok yavaş gelişiyordu. Derken bir kitapta  okuduğum bir Japon güreş usulü aklıma geldi. Hemen harçlıklarımı biriktirip bir judo kitabı aldım. Üç hafta sokağa çıkmadım. İki arkadaşımla beraber eve kapanıp çalıştık.

Üç hafta sonunda evden çıktım. Kızıl kendi yancılarıyla çimlere oturmuş yirmi bir oynuyordu. Oyuna pek dalmıştı. Korku ta yüreğime işlemiş, geri dön diyordu bana. Yine de korkuma teslim olmadım, gittim bir tekmede dağıttım kağıtlarını. Kızıl şöyle bir baktı bana. Geçenki kaçışımdan sonra bu cesaretime şaşırmıştı. Ağır ağır ayağa kalktı. ‘Yine mi kaşınıyorsun?’ dedi dişlerini gösterip. Geçenki gibi eli cebindeki muştaya gitti. Ben hemen atıldım, yumruğumu daldırdım bir yerlerine. Kızıl acıdan uluyarak yere yuvarlandı. Bileğinden kavradım, kitapta okuduğum gibi, muşta elinden düşene kadar bileğini ağır ağır sıktım. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Kirli yumruğuyla gözyaşlarını çopur yüzüne bulaştırıyordu.

O günden sonra Kızıl bana kabadayılık etmez oldu.

Ve o günden sonra ben iyice anladım ki,  insanın kendinden güçlü olandan korkması için hiçbir neden yoktur. Yeter ki insan güçlünün hakkından gelmenin yolunu bulsun. Her kabadayı için ayrı bir judo vardır nasıl olsa.

Bu arada bir şey daha öğrendim, şair olabilmem için şiir yazmam yetmiyordu. Yazdığım şiirlere sahip çıkmasını da bilmem gerekiyordu… “   (Yaşantım –  Yevtuçenko, Ant Yayınları, Aralık 1968, sf.27)

Yenilmeyecek ‘güçlü’ yoktur. Yeter ki onu yenmenin, yani bir araya gelmenin yolunu bulalım. Bunu yaparken de davamıza, onurumuza ve aklımıza sahip çıkalım.

Yıllar önce İlya Ehrenburg’un  ‘Anılar’  kitabını  okurken   bazı cümlelerin altını çizmişim. Geçenlerde kütüphanemi  kurcalarken  gözüm bu kitapta altını çizdiğim cümlelere takıldı. Mealen şöyle diyordu Ehrenburg: “İnsanlar gerek avcı-toplayıcı iken gerek de uygarlıklar kurduktan sonra neden ısrarla taşı yontmaya, şekillendirmeye, insan siluetine benzetmeye çalışmışlardır? Ağacı, yani tahtayı yontmak, şekil vermek daha kolaydır.  Ama insanlar neden kolay olanı değil de zoru seçmişlerdir? “ (Kuzey Yayınları, Ocak 1985, sf.18)

Ehrenburg’un  bu sorusunu okuyunca saatlerce düşündüğümü hatırlıyorum.  Herkesin kendine göre bir cevabı olabilir.

Tırnaklarımız mesela… Şimdilerde çok masum duran, biraz uzayınca kestiğimiz, kadınların oje sürüp  renklendirdiği,  bir zamanların ağır delikanlıları Mahsun, Özcan, Alişan’ın bile artık metroseksüel olup  manikür-pedikür  yaptırdıkları tırnaklarımızı düşünüyorum. Şimdilerde estetize ettiğimiz, süslediğimiz, gitar çaldığımız tırnaklarımız   ilk insanların hayatta kalmasının en önemli güvencesiydi. Doğada türlü tehlikelerle karşı  karşıya olan atalarımız  henüz beyin denen silahlarının farkında değillerken kendilerini bu tırnaklarla korumuşlar, rakiplerini tırnaklarıyla alt etmişlerdir. Bugün masum ve zararsız duran tırnaklarımız aslında çok etkili  bir silahtır.

İnsanlar artık bu tırnakları başkalarına zarar vermek için değil, sanat için süs için kullanıyor. Çünkü insanlığın tarihi, doğada yapısı gereği bulunan vahşiliği törpüleme, dizayn etme tarihidir. Ve çünkü insanlığın tarihi; vahşileri, hırsızları ve katilleri  akılla, sanatla, emekle ifşa etme tarihidir.  İnsan olmanın gereğini yerine getiren her canlı, ister Homoerectus  ister bu çağın insanı olsun, doğadaki bu vahşiliği  insanlığın törpülemesine bir şekilde katkıda bulunmuştur.  Kazıması güç olan taşları sabırla, emekle,sanatla  kazıyarak ona şekiller vermiş, heykeller meydana getirmiş ve bizlere soylu mesajlar vermişlerdir.

Hz.İsa  bir gün ormana doğru çılgınca koşuyormuş. Onu  bu şekilde koşarken görenler, ‘Ya İsa, nereye koşuyorsun böyle?” diye sormuşlar.  ‘Bir cahilden kaçıyorum’ demiş İsa.  Bu cevabı duyanlar şaşırarak sormuşlar: ‘Sen ki hastaları iyileştiren, savaşları bitiren İsa’sın, bir cahilden mi kaçıyorsun?’  İsa hiç tereddüt etmeden cevap verir: ‘ Evet ben ki hastaları iyileştiririm, savaşları bitiririm, haklısın, ama bir cahille kimse uğraşmaz, ben bile uğraşmam!’

Ehrenburg’un sorduğu soruya benim yanıtım şudur: ‘Evet insanlar tarih boyunca hep taşlarla ilgilenmişlerdir. Çünkü bir kalasla kimse uğraşmaz!’