Mustafa Sedat Kılıç

Erdoğan’ın, zorlama bir rol etrafında “oluşturduğunu sandığı” Milli Mutabakat, ideolojik ve politik olarak enteresan rezilliklerle Saray Diktası etrafında kendi ayinini yapmakla meşgul. OHAL, KHK’ler, içeride ve şimdi güya dışarda sürdürülen operasyonlar, iktidarın şiddet diline eklemlenmiş şeriatçı söylemler, emekçilerin kazanılmış haklarının sermayeye peşkeş çekilmesi, FETÖ soruşturmaları ile sağ gösterip sol muhalif kesimlere vurmak, Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’nin gelişmelere bakar kör açıklamaları bu ayinin birer parçası. Görünen köy kılavuz istemiyor. Ancak, kılavuzu karga olanın burnu Yenikapı’ya sıkıştığı için durumu biraz açmak gerekiyor.

Bu arada, Milli Mutabakat için Erdoğan’ın “oluşturduğu” değil, “oluşturduğunu sandığı” dedim. Zira, bu mutabakat naylondur. Dahası, “oluşturduğunu sanması”, gerçekten oluşturabilmiş olmasına kıyasla Türkiye’yi daha tehlikeli sonuçlarla karşı karşıya bırakabilir. O özgüvenin altındaki karanlık boşluğun derinliğini farkettiğinde, büyük bir korkuyla içeri dönüp türlü çılgınlıklar yapma potansiyeli olduğunu biliyoruz. Ülke oraya doğru akıyor. Bölgede belirleyici olan güçler dikkate alındığında, dışarıda bir savaş olasılığı düşüyorsa da içeride bir savaş olasılığı ters orantılı olarak artıyor. Ve tabii, mevcut koşullarda bir iç savaş ihtimali her açıdan Türkiye’nin taşıyabileceğinden çok daha büyük bir şiddet dalgası ve yıkımı çağırıyor.

İçeride İşler; Milli Mutabakat!

Türkiye’yi şirket gibi yöneten Erdoğan, AKP iktidarını da siyasetini de aynı mantıkla yönetiyor: Al-sat!.. Erdoğan’ın “ne istediniz de vermedik” feryadına konu olan Cemaat, zararına satışın bir örneğidir. Liberaller ise, maliyetine satış. İşler kötü. Siyaset piyasası berbat tabii! Şimdi, bir hurdacı gibi MHP ve CHP’den irili ufaklı tarikatlara varana kadar yoldan iktidar bileşeni olabilecek ne bulursa toplayıp stoklayan Erdoğan, bunun muhasebesini kendince mutlaka yapıyor. Maliyet muhasebesi ağır derstir. İktidar yıpranırken yıpratır. Erdoğan/AKP iktidarı ise yıprananı sata sata bugünlere geldi. Tabii, satmasa satılacağını bilerek. Ahlakları bu. Bugün, dünkü iş ortağını terör örgütü ilan edip satan Erdoğan’ın, bir yandan bugünkü iş ortaklarıyla ilgili olarak da türlü sürprizleri vardır. Ama bu film, onu da şaşırtacak bir sonla bitmek gibi başka sürprizleri de içinde barındırıyor. Sözün özü, işin sonunda Erdoğan kendini de kurtaramayıp, bu mutabakatı da dağıtarak dağılabilir!

Yenikapı Mitingi ile resmen başlatılan süreç, aslında zaten bir süredir var olan durumun ilanından başka bir şey değildir. Nedir o durum?

– AKP’nin daha önce Cemaat ve liberallerle oluşturduğu koalisyonun dağılmasından ve 15 Temmuz darbesi ile açığa çıkan zaaftan sonra “Milli Mutabakat”ı eski koalisyonun yerine ikame bir “yeni iktidar aygıtı” olarak geçirmek ve işletmek.
– Erdoğan’ın, iç kamuoyunu kendi hikayesi etrafında konsolide edebilmek adına, dağılan parçaların yerine uydurmaya çalıştığı çakma parçalarla bir süre daha yol almak, öncelikle kendisini, ailesini ve iktidarını korumak, dışarıya karşı da “tamam yalnızım, ama tek başıma değilim” türünden absürd bir çıkışla tafra yapmak.

Meclis muhalefeti, milli mutabakatın şerbeti oldu. Uzun zamandır iktidar kavgasını AKP’ye karşı değil MHP içindeki muhaliflere karşı yürüten Bahçeli, koltuğunun bekasını Erdoğan’ın koltuğunun altına sığınmakta gördüğünden Milli Mutabakat’a birinci sıradan yazıldı.

Kılıçdaroğlu, ilk davette kararsız kalıp Yenikapı Mitingi’ne ikinci ısrarlı davetten sonra nazlanarak katılınca, kendisini bir sıra düşürüp iktidar yamaklığına ikinci sıradan yazılmış oldu. Milli Mutabakat ile beraber, Erdoğan’ın yanında staja başlamış olmanın heyecanı ile, CHP’nin bütün temel değerlerini çiğneyerek “Saraylı” olmayı tercih etti. Yetinmedi, HDP’nin de bu sürece katılması gerektiğini her fırsatta vurgulayarak demokrat görüneceğini sandı. Erdoğan’ın cambaza bak oyununa kendi tabanını izleyici olarak kattı. Malum, bütün hayati gelişmeleri “kaygıyla izleme” branşında şampiyonluğu elinde tutan ve kendisini hala ana muhalefet lideri sanan Kılıçdaroğlu, animasyon bir karakter olarak sevdi bu işleri. Uzun cümleler kurmak zorunda kalmıyor. Eh, kendisine oldukça ağır gelen muhalefet etme ve laikliği savunma sorumluluğu da bu mutabakat içinde önemli ölçüde eriyerek omuzlarından kalkmış oldu. Tam PKK’nın suikastıyla yüzüne biraz pudra çalıp “mağduriyet” kaymağından da bir kaşık alacaktı ki, yandaş medya ve arkasından PKK açıklamaları ile kaşık elinden alındı.

Oysa, elindeki boş biberonla çözüm masasına oturmak için AKP’nin peşinde dolanan HDP’nin bu naylon “Milli Mutabakat”a katılması değil, Kılıçdaroğlu’nun bu mutabakat treninden ilk durakta acilen inmesi gerekiyor.

Dışarda İşler; BOP’tan BAP’a Erdoğan!

Erdoğan, al-satçı demiştik. Zararına Cemaat ve maliyetine liberallerin satışından sonra başarabilecek olsa, en kârlı satışı ABD olabilirdi. Ama işler iyi gitmiyor. Rusya’yı da henüz alamadı ki satsın. Rus uçağını düşürmek, borsa dili ile bir “açığa satış” işlemiydi. ABD ve NATO ortada bırakınca açığa düştü. O olayla elinde olmayan bir şeyi sattığından, alıp yerine koymak ve açığı kapatmak zorunda. Ama olmuyor. Putin’le görüşmesinde, düşürülen uçak karşılığında verdiklerinin bildiklerimiz dışında neler olduğu yakında çıkar ortaya. Hele bir Cerablus sisi dağılsın!

Naylon “Milli Mutabakat”, yeni bir iktidar aygıtı olarak içerde oluşturulan konsolidasyonun suyunu Saray diktasının değirmenine taşırken, dışarıya karşı da gövde gösterisi niyetine sahneye konuyordu ki, kısa zamanda bir palyaço gösterisine dönüştü bile. Bu arada, içeride ve dışarıda yürütülen kimi görüşmeler de, esasen Erdoğan’a “dostlar alışverişte görsün” havası yaratacak kadar bir etkinlik alanı sağladı; ABD Genel Kurmay Başkanı Dunford, ABD Başkan Yardımcısı Biden, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi lideri Barzani ve Rusya Devlet Başkanı Putin’le yapılan görüşmelerin tamamı bu kapsamdadır. BOP ve Ortadoğu hikayesini tüketen Erdoğan, sırtını Rusya’ya yaslıyormuş gibi poz verip Suriye’ye nişan alan mantar tabancasını patlatınca barut kokusu bütün mahalleyi saracak. Arada insanlar ölmeye devam edecek. Ama tabi, yanan Erdoğan’ın eli olacak. Zira, Putin’le her konuda uzlaşmış görüntüsünün altı da bomboş, BAP’ta (Büyük Avrasya Projesi’nde) verilecek bir role soyunuyormuş görüntüsünün altı da.

Organize İşler; Cerablus

Erdoğan’ın, iki yıldır Cerablus “sakini” olan IŞİD’in meğerse terör örgütü olduğunu farkedip TSK himayesinde bölgeye soktuğu cihatçı çeteler, IŞİD çekilince neredeyse çatışmadan Cerablus’a girdi. Güya IŞİD’e müdahale için Cerablus’a sokulan çetelerin de dişine kan değmiş ki, ertesi gün birbirlerine düştüler ve 15’i sivil 80 kişi öldü!

Herkes IŞİD’e ne olduğunu merak ederken, önce operasyonun istikametinin Menbiç olduğu söylendi, ardından IŞİD’in Menbiç yakınlarında bir intihar saldırısı düzenlediği haberi geldi. Erdoğan’ın açıklaması da gecikmedi; Uluslararası Koalisyon ile işbirliği içinde 24 Ağustos’ta başlatılan Cerablus Harekatı, bu kararlılığımızın ve irademizin bir yansımasıdır. Operasyonlarımız, DAİŞ, PKK ve onun Suriye kolu YPG gibi terör örgütleri vatandaşlarımız için bir tehdit olmaktan çıkarılana kadar devam edecektir, dedi. Erdoğan’ın, Suriye’de cihatçı katillerden oluşan terör örgütlerini Kürtlere karşı kullanmaya kalkması, şemsiye ile güvercin dürtmeye kalkmanın ikinci versiyonudur. Dahası, ne öyle dediği gibi bir Uluslararası destek söz konusudur, ne öyle uzun boylu bir kararlılık için zemin vardır. Suriye’yi Cizre sanmak gibi, adamı yutacak denli büyük halüsinasyonların yansımasıdır bu laflar.

Bu süreçte ABD faktörüne gelince; Rusya ile teyidleşmeden atacağı adımlar sınırlı. Hem ABD hem Rusya’nın PYD/YPG ile işbirliği ilişkisi malum. Bu tablo içinde, TSK’nın kendi himayesindeki cihatçı terörist gruplarla “IŞİD’e niyet, PYD/YPG’ye kısmet” Cerablus operasyonunu dönüp dönüp ısrarla “Amerikancı” Erdoğan’ın “ABD destekli” operasyonu diye sunmak şapşallığından vazgeçip, bir operasyonu ABD’nin desteklemesinin ayrı, bu operasyona ABD’nin şimdilik ve bir yere kadar göz yummasının apayrı durumlar olduğunu, bu ayrımın birbirinden çok farklı sonuçlar yaratma potansiyeli taşıdığını görerek yaklaşmak gerekiyor.

Türkiye’nin SDG’ye (Suriye Demokratik Güçleri’ne) ve PYD’ye yönelik operasyonlarda ABD’nin yer almadığı ve bu operasyonların ABD tarafından desteklenmediği açıklandı. Rusya ve İran’dan “Şam ile koordineli hareket” uyarısı geldi. Çin de Suriye ile askeri alanda işbirliğine hazırlanıyor. Kısacası, Ortadoğu’da Siyasal İslam tasfiye edilip Siyasal İslamcı terörist gruplar onları yaratanlar tarafından boğulurken, Erdoğan da şimdiye kadar oluşumunda ciddi katkılarda bulunduğu kan deryasında TSK ile fiilen bir ayaklarını ıslatıp çıkacak. Bunu, hâlâ “Amerikancı” Erdoğan’ın ABD destekli operasyonu sananlar ve daha fazlasını bekleyenler, Cem Küçük’le Halep-Şam seferine çıksınlar!

Son Kerry – Lavrov görüşmesinde daha geniş bir mutabakatın sağlandığı ifade ediliyor. Bu sürecin bir sonucu olarak, ABD – Rusya arasında bir ucu savaşa çıkması muhtemel politik çatışmaların en aza indirilmesi, Suriye’nin BOP’un tekerine çomak sokması ve bu projenin büyük maliyetlere katlanan ABD’nin elinde kalması, İran’ın her açıdan güçlü biçimde sahneye dönmesi, Suudi Arabistan ve ittifaklarının gerilemesi, Siyasal İslam’ın çökmesi ve son olarak emperyalizmin işini gördürmek üzere yarattığı cihatçı örgütleri tasfiyesi ile çalmaya başlayan çanları, Siyasal İslam bakiyesi Erdoğan’ın da duymaya başladığından şüphe yok.

Erdoğan/AKP’de gözlenen sürekli hareket hali henüz tamamlanmamış bir misyona mı işaret ediyor, yoksa Erdoğan mı siyasi ömrünü uzatmak için manevralar deniyor, soruları bu andan itibaren yorumları farklılaştırıyor. Bu noktada, Erdoğan’ın halen Amerikancı olduğu varsayımı üzerinden yapılan değerlendirmeler önemli bir kesim açısından kafa karıştırmaya devam ediyor. Oysa, Rusya ve ABD’nin yaptığı açıklamaların satır araları, ileri sürülen bu tezleri kaynağıyla beraber açığa düşürüyor. Her ikisinin de, Kürtlerin Ortadoğu’daki uzun vadeli varlığı ve mücadelesindeki politik rol nedeniyle PYD ile içinde bulundukları işbirliği, Amerikancılıktan aforoz edilen Erdoğan’ın boyunu aşıyor. Dahası, medyadaki liberallerimizin PYD’yi ÖSO artıklarıyla kıyaslaması ve bir tutması, tam da Erdoğan’ın sevdiği havayı bir nefeslik de olsa estirirken o kafa karışıklığının sürdürülebilir kılınmasına hizmet ediyor. Şu an, iki emperyalist güç açısından öncelikli konu Suriye’de, dolayısıyla Ortadoğu’da çözüm. ABD ve Rusya’ya rağmen yapıldığı izlenimi verilen hamlelerle konuyu bulanıklaştıran, dahası kendi açısından bir varlık mücadelesine dönüştüren Erdoğan açısından kronometre geriye doğru sayıyor. Erdoğan’ın kendi ölüm kalım savaşına dönüştürdüğü Suriye hırsı, artık onun keyfi hareket etmesine imkan tanınamayacak ölçüde ciddi sorunlar ve sonuçlar yaratma potansiyeli taşıdığından, Rusya ve ABD’nin göz yumacağı bir iş olmaktan çıktı. Artık, Cerablus vakasına rağmen Erdoğan’ın bir savaş çıkarma potansiyeli ve imkanı yok. IŞİD’in yakıtı bitince indirilecek son darbeyle, Suriye’de sorun daha çok karşılıklı görüşmelerle politik zeminde yürütülecek bir sürece dönüşecektir. Dolayısıyla, Türkiye’de Erdoğan yönetiminin misyonu da, bitmek üzere olan savaşa ve dahası tasfiye edilen Siyasal İslam’a paralel olarak tamamlanmak üzeredir.

15 Temmuz darbesiyle röntgeni çekilen Erdoğan/AKP’nin bir omurga taşımadığı çıkan filmlerde açıkça görülmüştür. BOP’la elde ettiği imkanları ABD’ye kazık atmak için kullanan, ABD ile müttefikliğin bütün gereklerini çiğneyen, AB ile köprüleri temelden yıkmış ve Avrasyacılığı basit bir oyun sanan Erdoğan, politik olarak kendi siyasal misyonuna derin bir mezar kazmıştır. Zira, Rusya açısından da daha ileride farklı bir yönetimle belki ama Erdoğan’la bir Avrasya hayali mümkün görünmemektedir.

Filmin sonu; Haramilerin saltanatını yıkmak!

Süreç hızlı gelişiyor. Daha da hızlanacak. Dışarıda, içeriye satacağı çok hikaye biriktiremeyeceğini anlayan Erdoğan’ın, OHAL koşulları altında dahi yönetme sorununu aşmak şöyle dursun daha da derinleştirmesi, ekonomik sorunların ağırlaşması, uluslararası sermaye ve derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’yi itip kakmaya başlaması ve suikast sezonunun açılması ciddi göstergeler olarak sıraya giriyor. Bu tablo, Erdoğan’ın varlık mücadelesini kısa sürede ülke içinde bir takım manevralara dönüştüreceğinden, dışarıdan çıkaramadığı o savaş ve şiddet hırsını da içeriye kanalize edebilir.

Türkiye Devrimci Solu’nun birleşik mücadele için artık öyle uzun ince bir yolu, görüşmelerle geçirecek vakti kalmıyor. Kolları sıvama zamanı geliyor. Birleşemezsek, pratikle sınanacağız. Ya, bu cahiller sürüsüne karşı fiilen örgütlenip birleşeceğiz yada belki belimizi çok uzun bir süre için bir daha doğrultamamacasına feci biçimde ezileceğiz.

Erdoğan’ın oluşturduğunu sandığı Milli Mutabakat, naylondur. Erdoğan, uzun zamandır en güçsüz, en zayıf, uluslararası dayanaklarından en yoksun haliyle koşar adım sona yaklaşmaktadır. Türkiye, yeni ve köklü bir Amerikancı darbe de dahil olmak üzere, bu sonu hazırlayacak tüm ihtimallere açık bir ülke haline dönüştü.

Türkiye Devrimci Solu’nun kendisini aşacak bir iradeyle sahneye çıkması, Saray’da taş üstünde taş bırakmaz. Bu, şimdiden kendini aşma iradesini gösterip birleşmesine bağlıdır.

Vedat Türkali’yi uğurlarken, onun dizeleriyle ona da bir söz verdik; “Haramilerin saltanatını yıkacağız”. Bu topraklara ve bu toprağın halklarına sorumluluğumuzun yanısıra, bu sözün de hakkını vermek, bir araya gelmek ve haramilerin saltanatını yıkmak Türkiye Devrimci Solu olarak boynumuzun borcudur.

  • RED e-bülten’den

15 Temmuz gecesi ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Peki, takip eden birkaç günde sis dağılınca ne oldu?  Erdoğan açısından, şapka düştü kel göründü. Erdoğan, o güne kadar güç, şiddet ve gövde gösterisi üzerine inşaa ettiği Saray diktasının yapayalnız ve mukavvadan bir iktidar olduğunu gördü. Farkettiği yalnızlığı gizlemek için, o güne kadar halka, işçilere, öğrencilere zehir ettiği meydanları hatırladı. Odur budur, bir “Milli Birlik” havasıdır gidiyor!

Bu ülkede, askeri darbelere karşı olmanın asgari koşulları demokrasiye, parlamenter sisteme ve insan haklarına sahip çıkmaktır. Oysa Erdoğan, 15 Temmuz darbesinden de kişisel bir mağduriyet damıtıp, 7 Haziran’dan sonra sahneye koyduğu sivil darbenin inşasını tamamlamak için bir fırsata dönüştürme derdine  düştü.

Daha önce defalarca söyledik, yazdık; Mesele, tek başına askeri darbeye karşı olmak değil. Aynı zamanda, artık daha görünür hale gelen sivil darbeye ve gericiliğe karşı bir duruş sergilemek gerekiyor. Mevcut koşullarda sadece askeri darbe vurgusuyla hareket etmek, artık yerleşmek üzere olan sivil darbe ve gericiliği perdeliyor. Bu perde arkasında Erdoğan, Saray diktasının kuruluşunu tamamlamaya çalışıyor.

Şu tesbiti yapalım; Bundan böyle, Erdoğan ne yaparsa yapsın, sadece iktidarını bir süre daha uzatabilmek dışında somut bir imkana sahip değil. O da, ona içerden ve dışardan sunulacak desteklerin niteliğine bağlıdır.

Darbeye sessiz kalan emperyalizme ve batı ülkelerine karşı bir kalkan olarak kullanmak üzere oluşturmaya kalktığı “Milli Mutabakat”ın yapaylığı, Erdoğan’ın sivil darbe sürecini tamamlamasına imkan vermeyeceği gibi iktidarının kırılganlığını da su yüzüne çıkarmıştır.

Şimdi, Taksim ve Gündoğdu meydanlarında ortaya çıkan halk iradesini de özünden kopararak Yenikapı üzerinden AKP’nin havuzuna aktarıp sivil darbeye kanalize etme derdine düştü. MHP, Yenikapı davetini emir telakki etti. Kılıçdaroğlu ise, önce tam da olması gerektiği gibi bu daveti reddetti. Erdoğan’ın davette ısrarcı olması üzerine, nedense olağanüstü toplantı yapma ihtiyacı duydu ve Erdoğan’ın himayesinde düzenlenecek Yenikapı mitingine katılacağını açıkladı.

HAZİRAN, Taksim ve Gündoğdu mitinglerinde çok önemli bir fonksiyon üstlenmişti;
– Mitingin hedefini, “Cumhuriyet ve Demokrasi” vurgusunun yanısıra laikliği de öne çıkararak genişletmiş,
– Sadece askeri darbelere değil, aynı zamanda sivil darbeye ve gericiliğe karşı bir duruş sergilenmiş,
– AKP’nin alandan püskürtülmesi sağlanarak, orada oluşan gerçek halk iradesinin AKP eli ile manipüle edilmesi engellemişti.

CHP’nin Taksim Manifestosu da, asgari ortak paydayı yansıtması bakımından CHP için gerekli poitik hattı tarif ediyordu. Gelin görün ki, Kılıçdaroğlu Taksim Manifestosu’nu yutup Taksim ve Gündoğdu’da ortaya konan halk iradesini Yenikapı’da Erdoğan’ın Saray diktasına yolluk yapmaya kalkmıştır. Kılıçdaroğlu’nun olağanüstü toplantısından çıkan Yenikapı mitingine katılım kararı olağandışıdır. Kılıçdaroğlu ve CHP yönetimiyle ilgili olarak bir süredir yönelttiğimiz eleştiriler tartışmasız biçimde doğrulanmıştır. Özellikle 7 Haziran’dan bu yana, Erdoğan’ın kah mezhepçi Siyasal İslam’a kah milliyetçiliğe bulayarak ayakta tutmaya çalıştığı Saray diktasına payanda olma tercihi, Yenikapı mitingine katılma kararıyla tescillenmiştir.

– Erdoğan, bu süreci tek başına aşamayacağının, AKP’nin genel merkezine asılan Atatürk posterinin gerçek niyetini örtmeye yetmediğinin farkındadır.

– Saray diktasını ayakta tutmaya ve sivil darbe sürecini tamamlamaya çalışan Erdoğan, Yenikapı mitingi ile Taksim ve Gündoğdu mitinglerinin anlamını silikleştirmek, bu iki mitingte ortaya çıkan iradeyi “Milli Mutabakat” adı altında Saray’a kanalize etmek niyetindedir.

– 7 Haziran’dan sonra parlamenter sistemi buzdolabına kaldıran Erdoğan, şimdi parlamenter sisteme güzelleme yaparak, işlevsizleştirdiği meclisin arkasına saklanmaya, kendisini ve yürütmekte olduğu sivil darbeyi meşrulaştırmaya çalışmaktadır.

– Kılıçdaroğlu, Yenikapı’ya katılım kararıyla CHP tabanının Taksim ve Gündoğdu mitinglerinde ortaya koyduğu iradeyi Erdoğan’a peşkeş çekmiş, yürüttüğü sivil darbe sürecine yedeklenmiştir.

– Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın bütün suçlarını -düne kadar iş ve suç ortağı olduğunu itiraf ettiği- Cemaat’in sırtına yüklemek için tutulmuş bir hamaldır. Bu yükün altında Cemaat ve Erdoğan’la beraber ezilecektir.

– Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın davet ısrarını kendisine ileten başbakandan, meydana büyük bir Atatürk posteri asılmasını istemiş. AKP genel merkez binasına asıldığında Erdoğan’ın niyetini örtmeye yetmeyen Atatürk posteri, kendi teslimiyetini örtmeye de yetmeyecektir.

– Kılıçdaroğlu, aldığı bu akıl dışı kararla kendisini malulen emekli etmiştir.

– Yenikapı, devletin bütün olanaklarını kullanarak toplayacağı yüzbinlere rağmen, laik ve demokratik cumhuriyeti savunan milyonların iradesi karşısında bu ülkeyi Erdoğan diktasına kul etmeye yetmeyecektir. Yenikapı, Erdoğan’ın kurtuluşu değil oyununun son perdesidir.

– Kılıçdaroğlu ve mevcut CHP yönetimi soldan sağa değil, ara sıra sağdan sola sapmalar gösteren bir sağ liberal şarlatanlığın burçlarına tırmanmak için kutlu Yenikapı seferine çıkıyor! CHP’nin ilerici milletvekilleri ve tabanı, Kılıçdaroğlu ve yönetiminin aldığı bu kararı sorgulamalı, Yenikapı’yı  Taksim iradesine arkasını dönen Kılıçdaroğlu’nun suratına çarpıp çıkmalı ve yüzünü sola, Haziran meclislerine dönmeli, sivil darbeye karşı laik ve demokratik cumhuriyet için kurulacak platformlarda ortak mücadeleye katılmalıdır.

– Evlerinde terlikle sivil darbeye direnen “komünist”lerimiz, Kılıçdaroğlu’nun Yenikapı’ya katılım kararını en az Erdoğan kadar sevinçle karşılamış, bunun üzerinden Taksim ve Gündoğdu mitinglerine yürüyen HAZİRAN’ı eleştirmeye kalkmış, HAZİRAN’a Yenikapı’yı göstermişler. HAZİRAN için, Yenikapı’ya kapılanan Kılıçdaroğlu ve yönetimi ile değil ama CHP’ye oy veren insanlarla sivil darbeye karşı laik ve demokratik cumhuriyet ilkeleri etrafında ortaklaşmak önemlidir. Yenikapı’ya da HAZİRAN değil, Kılıçdaroğlu’nun katılımına Erdoğan kadar sevinen bu “komünist” arkadaşlar yaraşır!

Kılıçdaroğlu’nun ilkesizliği, Erdoğan’ın tamamlamaya çabaladığı sivil darbe sürecini gizlemeye yetmez. Onların “Milli Mutabakat” dedikleri şey, yeni bir suç ortaklığıdır. Buradan, siyaseten sağ çıkmanın imkanı yoktur.

Türkiye Yenikapı illüzyonuyla değil, Taksim iradesi ve çağrısıyla aydınlığa çıkacak.

Bu iradeyi hep birlikte omuzlayıp, HAZİRAN Türkiye’sini kuracağız.

15 Temmuz darbesinden sonra, hem iktidarda hem muhalefette kafalar bir gidip geldi haliyle. Bir kısmınınki ise henüz gelmedi. Bekliyoruz!

Erdoğan’ın 17/25 Aralık operasyonları üzerine sarf ettiği, “Ne istediler de vermedik?” feveranının üstüne, 15 Temmuz darbesinden sonra Milli Savunma Bakanı Fikri Işık’ın “14 yıl boyunca soruları çalmışlar!” sözünü, peşine de yine Erdoğan’ın, “Bunlara iyi niyetle destek olduk, Allah’a ve millete verecek hesabımız var” itirafını ekleyip mahkemenin kabul ettiği FETÖ iddianamesinin arasına sıkıştırsanız koca bir iktidarı yıkacak, AKP’nin iktidara geldiği günden bu yana  görev almış bütün bakanlar, başbakanlar ve iki cumhurbaşkanı için yargılama yolunu açacak dört dörtlük bir iş yapmış olursunuz ama şu an orada değiliz. Gerçi, bumerang döndü, geliyor. Ama, biz şimdi Milli Mutabakat kuruyoruz! Neye karşı? İçeride sol muhalefete, dışarıda bütün Batı’ya karşı!

Milli Mutabakat: Emrin olur!

Darbe gecesinin sabahından başlayarak, darbenin durdurulabilmiş olmasını milletin demokrasiye olan bağlılığına ve milli iradenin darbelere karşı verdiği mücadeleye bağlayan bir söylemdir gidiyor. Oysa, işin aslı hiç de böyle değil. Darbe bir tiyatro değildi elbette ama darbe sonrası, AKP’nin bütün devlet imkanlarını kullanarak seferber ettiği güruhun milli irade gibi sunulduğu bir tiyatro sürüyor. İçeride, askeri darbeye karşı ortak bir söylem oluşturulması konusunda çok sorun yok. Siyasi partilerden ve TÜSİAD’dan başlayarak, hemen hemen bütün kurumlar askeri darbeye karşı ortak bir noktada buluşuyor. İç kamuoyu, genel anlamda zaten AKP’nin beklentisinin ötesinde (ve dışında) askeri darbeye karşı önemli ölçüde tepkili. Devrimci sol da öyle. AKP’den bir farkla; Darbeyi gerçekleştirenlerin düne kadar AKP ile iş ortağı olduğu, hepimizin işaret ettiği bir gerçek. Tam bu noktada hayati önem arz eden ince bir çizgi var; O da, darbeye karşı olmakla beraber, bu karşıtlığın sadece askeri darbelere değil, aynı zamanda sivil darbelere ve gericiliğe karşı kurulmuş bir ideolojik hat olduğunu ısrarla vurgulamak ve bunu tavizsiz olarak savunmak gerekiyor.

Erdoğan’ın ‘Milli Mutabakat’ı, şimdilik demokrasi nöbetlerinde bayrakla mangal yelliyor! Bu yüzden, çantada keklik MHP’nin yanına CHP’yi de ekleyerek muhalefeti kendi etrafında konsolide etme çabası, Erdoğan’ın beklediği sonucu vermiş değil. Bu çabanın asıl hedefi ise iç kamuoyundan çok dış kamuoyudur. Daha da ötesi bu çaba, darbede parmağı olduğu varsayılan (başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere) dış güçlere karşı bir direnç hattı oluşturma ve gövde gösterisi yapma ihtiyacının gereğidir. Gösteri tamam ama henüz gövde yoktur!

Emperyalizmin Sopası!

Erdoğan, Neo-Osmanlı motifleriyle süslü bir güç vurgusuyla güttüğü politikalarda, şimdilik mümkün mertebe bir Milli Mutabakat havası estirmek ve iç kamuoyunu konsolide etmek hevesiyle önemli ölçüde yelkenleri indirmiş görünüyor. Mesela “başkanlık” demiyor ama zaten OHAL ve KHK’lerle fiilen zorladığı başkanlığı daha görünür hale soktu bile. Dışarıya karşı ise, İtalya’dan Almanya’ya, AB’den ABD’ye bütün batıya karşı büyük bir tepki ile dünya kamuoyuna darbe karşısında ne kadar yalnız kaldığını ve mağduriyetini arabesk bir ajitasyonla ispat derdine düştü.

Oysa, ABD ve AB daha çok darbe sonrası gelişmelere ve OHAL’e dikkat kesilmiş durumda. Uluslararası sermaye ve derecelendirme kuruluşları dahil. Bir büyük kırılmanın daha kapıları, ekonomide “yüksek risk” uyarılarıyla açılıyor. Bu da, ABD ve AB’yi darbeye arka çıkmakla itham eden tutumların yanına eklenmesi gereken ayrı bir kritik başlık. S&P’den sonra, sayılı günler içinde Moody’s de benzer biçimde notun düşürülmesine eşlik eden bir “yüksek risk” anonsu geçerse, sırf otomotiv sektörünün yüzde 30 daraldığı, ilk 500 firma içindeki devler dahil işletmelerin iflas erteleme kuyruğuna girdiği ekonomideki serbest düşüşün önünü almak, yüzerek Amerika’ya gitmek kadar güçleşir

Gerçi, iflas erteleme de yasaklandı. İflas edecek olan etsin, deniyor. Bu bir tufan işaretidir. Bu tip durumlarda, emperyalizmin sopası diyebileceğimiz bu kuruluşların açıklamaları da Mehmet Şimşek’in açıklamalarının tersine belirleyicidir ve iktidar üzerinde etkili bir müdahale aracına dönüşebilir. Erdoğan, devletin şirket gibi yönetilmesi gerektiğini söylemişti. Yönettiği şirket batıyor!

Wanted: Fethullah Gülen!

Erdoğan, darbe gecesinden bu yana uyumuyor olmalı; Cemaate yönelik yoğun bir tasfiye harekatı başladı. Bütün bağlantıları, kurumları, şirketleri çökertiliyor. En büyük işveren olan devlet, 100 bine yakın insanı kapının önüne koydu. Gülen’in iadesi konusunda, mahkemece kabul edilen FETÖ iddianamesini de içeren dosyayla beraber iki bakan ABD’ye gönderiliyor. Kendilerince, olmayacak duaya amin demek için değil. ABD ile aralarında göze alamayacakları bir kırılma kaçınılmaz hale gelirse (ki gelecek), yine gerek iç kamuoyuna gerekse dış kamuoyuna sunacakları tezlerden biri bu olacak! ABD’nin Fethullah Gülen’e yardım ve yataklık etmekle suçlanması, dahası darbenin arkasında ABD’nin olması tezi,

– ABD ile müttefik olmanın gereklerini çiğnemiş olması
– Uluslararası savaş suçu ve mali suçlar
– Ve, Reza Zarrab davası

nedeniyle köşeye sıkışan Erdoğan’a alan açabileceği düşünülen tek tutar dal olma özelliğini taşıyor. Göze aldığından mı? Hayır. Mecbur kaldığında kullanmak üzere bir can simidi olarak, bu böyle. Kurtarır mı? “Evet” demek için aptal olmak lazım. Peki, amaç? Amaç, bu noktaya gelene kadar geçecek süre içinde kapağı “Rusya, İran, Çin” eksenine atmak! Kapağı bu eksene uydurmak mümkün mü? Çok zor; Kapak yamuk!

Hatırlayalım:

– Siyasal İslam’ın Ortadoğu’da çöktüğü, ABD’nin Cenevre Görüşmeleri’nden bu yana manevra yapıp durduğu süreçte Erdoğan’ın, kurmaya çalıştığı Siyasal İslami hegemonyaya daha çok sarılması,

– ABD’nin darbe demediği darbe yüzünden, hem Mısır’ın yeni yönetimi hem ABD ile (ABD’nin uyarılarına rağmen) karşı karşıya gelmesi,

– Suriye politikasında ABD ile tamamen ters düşmesi, bu sürecin aynı zamanda ABD ile müttefik olan AB’yi de uzaklaştırması, IŞİD ve El Nusra (Şam Fetih Cephesi)’ni koruyan, kollayan, destekleyen bir hat izlemesi, diğer taraftan ABD’nin müttefik gördüğü YPG’yi terörist ilan edip terör listesine alınması için ısrar etmesi,

– İran ambargosunun delinmesi…

Bunlar, Erdoğan’ı ABD ile karşı karşıya getiren en temel faktörlerdi.

ABD ile, ileride su yüzüne çıkacak çatışmalardan biri olarak kayda geçmesi gereken bir önemli nokta da, devam eden Zarrab davası.

15 Temmuz’la beraber, bu ciddi gerekçelere (aslında ABD’den gelecek baskılara karşı aynı zamanda bir kalkan olarak kullanmak üzere) “Fethullah Gülen’in iadesi” başlığı da Erdoğan eliyle eklendi. İade edilmeli mi? Elbette. Edilir mi? Çok zor. Ama Erdoğan, şimdiden bu niyetini açıkça ortaya koyacak dozda bir çıkışla Fethullah Gülen üzerinden “müttefik” ABD’ye karşı ağır ithamlarda bulunmaktan geri durmuyor. Birden bire anti-emperyalist olmadığını bildiğimiz Erdoğan’ın ABD’ye karşı bu tavrı, sık sık rüyasına girdiğini tahmin edebileceğimiz Mursi’de kendisini görüyor olmasının huzursuzluğundandır!

İşin esası, İncirlik Üssü’nü kapatmayı ve NATO’dan çıkmayı masaya koy(a)mayan bir Erdoğan/AKP yönetiminin efelenmeleri boştur. Bunları masaya koymaması sürdürdüğü Amerikancı tutumdan mı? Hayır. Şimdilik göze alamadığından!

Kandırılmak, fıtratlarında var!

OHAL üstüne ekilen KHK’lerle TSK üzerinde yürütülen operasyonlar, Erdoğan’ın beklediği “güvenli” hareket alanını oluşturmaktan çok uzaktır. Mukavvadan bir yeni iktidar tasarımı ile, gelecek büyük dalgaları aşma imkanı yoktur. Paranoya Saray’ı kuşatmıştır. Dağılma kaçınılmazdır ve başlamıştır.

Erdoğan’ın “Tanıyamadık, çok destek olduk!” itirafıyla beraber FETÖ iddianamesinin içerideki ayağı, eskilerden başlayarak AKP içine yönelecek yeni bir dalgadır. Dağılmayı daha görünür kılacak adımlardan biri de budur. AKP genel merkez binasına Atatürk posteri asarak dağılmışlığın üstü örtülecek gibi değil.

İsrail ve Rusya ile başlayan sözüm ona iyileşme ve ilişkileri düzeltme girişimleri tam bir fiyaskodur. İsrail, Ortadoğu’daki en güvenilir müttefikinin Mısır olduğunu açıkça ilan ettikten sonra, Erdoğan her ne kadar Mısır ve Suriye’yi ilişkileri iyileştirmek için sıraya koymuş olursa olsun, bu çabaların onun beklediği sonuçları doğurması imkanı yoktur.

Son olarak Suriye ordusu, Rusya ve YPG’nin -ve tabii dolayısıyla ABD- ortak operasyonuyla kuşatılan Halep meselesi de, Erdoğan’ın ABD ve Batı’ya karşı üstü örtülü “Rusya’ya giderim” blöfünü iyot gibi açığa çıkaran bir vakadır. Dışişleri’nin, kuşatmanın hemen ertesinde BM’yi güya sivil katliamına karşı göreve çağıran açıklaması, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu, dedirtmiştir. Oysa, bu çağrıyı kale bile almayan BM, kuşatmadan ve üçü sivil halkın biri teslim olacak cihatçı katillerin geçişi için olmak üzere açılan dört koridordan duyduğu memnuniyeti ifade etmiş ve Türkiye’nin talebini açığa düşürmüştür. Kuşatma sonrası, El Nusra’nın Halep’te kimyasal silah kullanımıyla ölen beş sivil ise durumun vahametini bir kez daha ortaya koymuştur. Erdoğan, bu noktada bile El Nusra’yı koruma gayesinden vazgeçmeyen bir tutumla sadece ABD ile Suriye politikasında çatışmaktan geri durmuyor, aynı zamanda, giderim dediği Rusya ile de aynı gerekçeyle çatışmalı bir noktaya sürükleniyor. Kaldı ki ABD, Suriye’de Rusya’nın belirlediği çizgiye evrileli hayli zaman oldu.

Yaklaşmayın, yakarım!

Erdoğan, varlığını borçlu olduğu müttefikleriyle köprüleri attıkça içeriye yoğunlaşacak. Şişirmek istediği Milli Birlik balonunu uçurmak, ekonomik krizin derinleşmesiyle sürdürülebilir olmaktan çıkacak. “Milli Birlik” derken bile dışarda tuttuğu HDP şahsında, Kürtlerle artacak gerilimin de getireceği yükle Saray’a hapsolacak bir sürecin sonuna yaklaşıyor! Kaos büyüyor. Erdoğan küçülüyor. Gücünü yitirdiği ölçüde bir yandan gerilimi artırmaya yönelecek, bir yandan oluşacak baskının kendisine sirayet etmesini engellemeye çalışacak. Bunu, içeride ve dışarıda sağlamanın farklı varyasyonlarını izleyeceğimiz bir döneme girdik.

Erdoğan’ın “Cemaati tanıyamadık, çok destek olduk” sözleri itirafçılığın bir ön adımı değilse, AKP’nin kendi içine dönecek bir bıçak ucudur. Ve bu bıçak ucu, bu saatten sonra “yaklaşmayın, yakarım” saldırganlığıyla herkese dönebilir!

Ve, şu Amerikancılık!

Erdoğan, bir İslami dikta kurma hevesi uğruna Şam yollarında bozdurup bozdurup harcadığı “Amerikancılık” rolünün dibini sıyırdı. Artık, Amerikancılık Erdoğan için içi boş bir konserve kutusudur! Tekmeyi basın. Ses gelir ama içi boştur.

Erdoğan’ın sadece ABD’ye değil, “Erdoğan’ın Amerikancılığıyla mücadele etmeliyiz!” diyen Kemal Okuyan başta olmak üzere kimi ‘komünist’lerimize attığı kazık da büyüktür. Kaçak Saray’da cumhurbaşkanlığının üstüne kaçak başkanlık katı çıkmak için Amerikancılığın dibini sıyırıp boş bir konserve kutusu gibi ortalığa bıraktı. Dahası, boş konserve kutusunun kapağındaki halkaya ip bağlamış, perde arkasından çekiştirerek tıngırdatıp duruyor. Bundan sonra üstüne atlayan olur mu, bilmiyorum!

Bu arada, Amerikancılık demişken “Türkiye Solu’nun Havuz Problemleri-1; Ortadoğu ve Amerikancılık” başlıklı yazımda, “Artık, Erdoğan Amerikancı değildir, Erdoğancıdır” tezini işlediğim için azar işittiğim Ender Helvacıoğlu’nun “Dünyaya Kafa Tutan Adam” başlıklı yazısını anımsadım! Peşinden yazdığım “Türkiye Solu’nun Havuz Problemleri-2; Amerika’ya Kafa Tutan Proteus!” başlıklı yazımda konuyu biraz daha açmaya çalıştım. Şimdi, Erdoğan’ın Amerikancılığını boş bir konserve kutusu olarak buraya bırakıyorum. Bakmak isterse, içinde ne gördüğünü bir de kendisinden dinleriz.

Bu arada, ilgili yazısında Homo Sapiens’in Afrika’da ortaya çıkmasını Amerika’ya kafa tutma ihtimaline bağlayan Helvacıoğlu’nun, ALPHA67B yıldızından gelen sinyalle ilgili yorumunu da merak ediyorum. NASA kriptoloji uzmanları, gelen mesajın “Deneme bir, iki, üç” gibi anlamsız kelimelerden oluşmasını bir talihsizlik olarak değerlendirdi. Yoksa, ALPHA67B bize Amerika’yı protesto eden bir slogan göndermiş olabilir mi?!

Perde üstümüze yıkılmadan!

Erdoğan’ın 15 Temmuz öncesine göre çok daha güçsüz, bütün dayanaklarından yoksun ve zayıf olduğu yeni durum nedeniyle süreç, daha büyük kırılma ve gürültüler yaratacak aşamaya geldi. Artık Türkiye, farklı varyasyonlarda bir dizi müdahaleye açık haldedir. Erdoğan’ın, kendisini korumaya almak üzere örgütlemeye çalıştığı Milli Birlik girişimi, 7 Haziran’dan beri oynadığı oyunun son perdesidir.

Etkinliğini yitiren meclis muhalefeti, AKP’nin safında taraf olacak herhangi bir adımın faturasını hem kendisi öder, hem topuma ödetir. CHP, Saray’ın Milli Birlik oyunlarına karşı uyanık olmalı, “Askeri darbeye karşı çıkalım” derken fiilen yürütülen sivil darbeyi silikleştirmesine göz yummamalı, gericiliğe karşı mücadele konusunda da aktif rol üstlenmelidir. CHP’nin solcu milletvekilleri ve tabanının ilerici kesimleri, gelgitler yaşayan CHP yönetimini bu yönde uyarmalıdır. HAZİRAN’ın müdahil olmasıyla AKP’nin püskürtüldüğü Taksim Cumhuriyet ve Demokrasi Mitingi, CHP’nin kendine gelmesinin bir ilk adımı sayılmalı ve bundan sonraki politikalarını bu çizgi üzerinden sürdürmelidir. HDP, kendisini sürekli dışlayan Erdoğan/AKP’den çözüm için icazet bekleyen edilgen konumu terk etmeli, Türkiye Solu ile beraber askeri/sivil darbelere ve gericiliğe karşı oluşturulacak ortak mücadele platformlarında birlikte eylem ve mücadele pratiğine girmelidir.

Türkiye Devrimci Solu, olası faşist saldırılara karşı özsavunma da dahil olmak üzere yerel dinamiklerini ve HAZİRAN meclislerini temel alarak mücadeleyi genişletmelidir.

Ülke kaosun ağzındayken, muhalefetin fiilen kurulması ve harekete geçirilmesi için Taksim’e yeni bir müdahale beklemeyelim!

Yeri gelmişken onu da hatırlatalım: Taksim’e o kışlayı zor yapar!

Erdoğan’ın, fiili başkanlığa dair hazırlayıp yönettiği programlardan oluşan yayın akışında 15 Temmuz gecesi bir değişiklik oldu. Gerilim dozu yüksek yapımları genelde gece kuşağında izlemeye alışkın bir milletin, 15 Temmuz gecesi Prime Time’da yayınlanan askeri darbe karşısında yaşadığı şokla sapla samanı birbirine karıştırması muhtemeldir. Mesela Kılıçdaroğlu’nun, idamla ilgili yasa sorulduğunda, “iktidar getirsin de bir bakalım” diyebilmesi siyasetsizliğin, ilkesizliğin tepe noktası ve aynı zamanda olabilecek en haysiyetsiz yaklaşım değilse, işte o şokun artçı sarsıntılarının bir sonucudur. Akıl durmuştur. Bu, oldukça ciddi başkaca rahatsızlıkların da habercisidir.

Darbenin bir senaryo olup olmadığını tartışmak yerine, ortaya çıkan fiili durumu esas alarak bundan sonrasına ilişkin bir durum değerlendirmesi yapmak ve somut adımlar atmak daha gerçekçidir.

Uzun zamandır karşılaştığımız en ürkütücü senaryolardan biri olmakla beraber bilelim ki gerçekte bu darbe, bütün taraflar için bundan sonra olacakların fragmanı niyetine gösterime sunuldu.

Biz komünistler, sosyalistler, ilke olarak askeri darbelere de, Erdoğan tarafından uzun zamandır yürütülen sivil darbe sürecine de karşıyız.

İşte tam da bu yüzden, darbenin başarısızlığa uğraması sonrası olağanüstü toplanan mecliste AKP ile ortak bildiriye imza atan CHP ve HDP yönetimleriyle ideolojik olarak da siyaseten de kesin çizgilerle ayrıldığımızı, onlar değilse de onlarla beraber birleşik mücadele hayali kuran dostlarımızın görmesinde fayda var.

İktidar bileşeni muhalefet!

Erdoğan’ın çağrısıyla darbe gecesi sokağa inenler halk değil, AKP’nin militan kadrolarıdır. Darbenin yenilgisinde bir etkileri olduğu da söylenemez. Darbe gecesi sokağa inenlere ilişkin kutlama mesajı yayınlayan ve sokağın “demokrasi mücadelesindeki yeri”ne vurgu yapan siyasilerin, başta CHP ve HDP yönetimlerinin akıllarını başlarına toplamaları gerekir. Acil bir demokrasi tanımı yaparak sapla samanı ayırmaları, herşeyden önce kendi akıl sağlıkları açısından elzemdir. Değilse, CHP yönetiminin uzun zamandır merkez sağa oynamasından, HDP’nin ise “Türkiye’nin en büyük İslamcı partisinin kendileri olduğu” itirafından sonra utanmadan sıkılmadan İslamla demokrasiyi yanyana getirebilme becerisi gösterebilmeleri, en azından onlarla ittifak düşü kuran dostlarımızın ve seçimlerde HDP’ye yedeklenen solun uyanmasına vesile olması bakımından bir tür hayır işidir! Sevaptır!

Kılıçdaroğlu’nun iktidar karşısında (yanında) aldığı pozisyon da Bahçeli’nin aldığı pozisyon kadar netleşmiştir ve artık kabul etmek gerekirse iktidarla ilişkiler bakımından fonksiyonu Bahçeli’ninkinden farksızdır. “Anamuhalefet” sıfatıyla, ağırlık olarak Bahçeli’ye tur bindirdiğini de söyleyebiliriz. CHP, Kılıçdaroğlu ve yönetiminden derhal kurtulmalıdır.

CHP içinde yer alan belli sayıda ilerici milletvekilinin de konuya duyarlılığı hayati öneme haizdir.

Kürt özgürlük hareketi, 7 Haziran’dan sonra güneydoğuyu yıkıma uğratan sürece rağmen Erdoğan tarafından tekmelenerek yıkılmış çözüm masasını AKP ile tekrar kurma hayalinden vazgeçmeyen, “Gezi’de darbeyi gören”, 15 Temmuz’da da “darbeye karşı demokratik direniş” adına yapılan çağrıya halk rağbet etmezken, sokaklara dökülen ve falçatayla yirmi yaşında asker kafası kesen şeriatçı güruhu “sokağın meşruiyeti” diye sunan HDP’yi yargılamalı, feodal yapıyı ters yüz edecek sınıf siyasetini esas alan yeni bir politik vizyonla örgütlenmelidir. Gerçek anlamda Türkiye partisi olmak da , Türkiye solu ile omuz omuza “birleşik mücadele” vermek de ancak bu kanalla mümkündür.

Meclis muhalafetinin, Erdoğan’ın Saray Rejimi ile uzlaşma araması intihardır. Ki, etmiş görünüyorlar. CHP ve HDP’nin muhtemelen kafası hayli karışmış tabanlarına anlatmak gerekir. Onlar açısından da üzücüdür. Ama metanetle karşılayıp, bu cenazeleri kaldırmaları gerekir.

Durumun farkedilebilmesi için, özellikle 7 Haziran sonrası işletilen süreç oldukça zengin veri içeriyordu. Buna rağmen tartışmalı geçti. Ama artık CHP ve HDP yönetimlerinin bu duruşları, onlarla aramızda kurulabilecek bağın üzerine inen bir giyotin işlevi görmelidir.

15 Temmuz darbesi önlendi! Ancak bu, hangi yasal düzenleme yürürlüğe konacak olursa olsun olası bir başka darbenin de şimdiden engellendiği ve darbeler döneminin bir daha geri dönülmez biçimde kapandığı anlamına gelmez. Tersine, bu riskin daha da arttığı bir süreç başlamıştır. Burada bir es verip, 12 Eylül 2010 referandumunda 12 Eylül darbesiyle, anayasasıyla ve kurumlarıyla hesaplaşılacağı yalanına göz göre göre ortak olan ve Saray Rejimi’nin inşaasına tuğla taşıyan YAE alçaklığını da bir kez daha anmış olalım.

“Amerikancı” Erdoğan’ın Amerikancı Gülen’le valsi!

Enteresan gelişmeler birbirini takip etti. “Bir terör örgütü lideri olarak” Fethullah Gülen’in Amerika’dan iade edilmesi gerektiğini aynı gün içinde Erdoğan’dan sonra Binali Yıldırım ve Süleyman Soylu da ifade etti. Soylu, bir adım daha ileri gidip darbenin ardında ABD’nin olduğunu iddia etti.

Kimi komünistlerimizin hala “Amerikancı” sayıp üstüne analizler yaptığı Erdoğan’ın Amerika’yı bir teröristi koruyup kollamakla, yardım ve yataklık yapmakla, hatta terörist olmakla suçlayacağı günler görebiliriz!

Bütün bunların yanına, Erdoğan’ın Ortadoğu’da yürütülen cihatçı operasyonlarda kol kola girdiği Suudi Arabistan’ın, Rusya’dan özür dilenmesi sonrası ciddi bir mesafe koyduğunu da not edelim. Erdoğan’ın, kaybetmeyi göze alamayacağı bir müttefikiyle daha yolun sonuna koşar adım gittiğini izleyeceğiz.

Şimdi, Erdoğan’ın Ortadoğu’da çöken Siyasal İslam’a en çok ihtiyacı olduğu, dört elle sarılacağı günler geldi. Sokakların IŞİD militanlarının fotokopileriyle zapturapt altına alınması gayretine eşlik eden ağır bir şeriatçı propaganda ve provokasyon yağmuru başladı bile. Başkanlık yolunda ne kadar taş varsa temizlenmeye çalışılacak. Ama, “Allah’ın lütfu”na ve bütün koparılan gürültüye rağmen işleri epey kolaylamış gibi görünen Erdoğan’ın işi düne göre daha zor.

15 Temmuz darbesi tüm unsurlarıyla tamamen etkisiz kılınmış olsun olmasın, iktidar bu gündemi sürekli diri tutarak olası benzer bir girişim için ön almaya çalışacak. Ancak, arada epey kan akacak olmakla beraber bu tamamen bir gösteriden ibaret kalacak. Bundan sonra Erdoğan açısından durum 14 Temmuz’a göre çok daha kırılgandır. Ne CHP’nin ne de HDP’nin MHP’yle beraber ilkesizce Erdoğan’ın arkasında saf tutması bu kırılganlığın yarattığı boşluğu doldurmaya ve kapatmaya yetmeyecek.

Erdoğan’ın, kendi kişisel koşulları ve iktidar sürecinin belirlenimi açısından emperyalist güçler arasında tercihe zorlanacağı ve Rusya ile yakınlaşıp, kendisini Amerikancı sayan solcularımızı hayal kırıklığına uğratarak ABD’ye “terörist ülke” ithamında bulunacak ölçüde ters düşeceği aktif süreç işliyor. Denge için toplumu İslamcılaştırmak istediği ölçüde, elde kalan tüm demokratik  kazanımlara ağır hasar vererek, emperyalizme de Türkiye’ye müdahale için “gerçekçi” kozlar vermiş olacak!

Şimdiye kadar toplumsal yaşamın belli alanlarını kapsayan Siyasal İslami dokunuşlar, toplumsal yaşamın geneline yayılan bir uygulamalar bütünü halini alacak ve toplum şeriatçı uygulamalarla kabuk değiştirmeye, Diyanet’in de aktif rol alacağı İslami yaşam tarzını kabullenmeye zorlanacak. Sokaklarda, farbrikalarda, mahallelerde, okullarda, üniversitelerde bu darbe karşıtlığı üzerinden peydah edilen “demokrasi direnişi” adı altında faşizm daha görünür hale gelecek. AKP’nin ve hızla Mursi’leşecek olan Erdoğan’ın asıl büyük hatası da bu olacak.

Erdoğan’ın diploma sancısından mı bilinmez, onun yanında okunan duada “bizi okumuşların şerrinden koru” denilerek topyekün aydınlığa karşı açılmış bir savaşın, bir imamın ağzından ilanı anlamlıdır! Karanlık çökmektedir.

Bir kez daha “Birleşik Mücadele”

Türkiye Devrimci Solu’nun, 7 Haziran’dan beri bütün ciddiyeti ile ilerleyen İslami faşizan sürece karşı yürüttüğü gevşek birleşik mücadele tartışmalarını bir kenara bırakarak, aynı ciddiyetle teyakkuz haline geçip örgütlenmesi aklın zorunlu yasasıdır. İlkesel olarak henüz bunu gerçekleştirememiş bir sol, asli görevini yerine getirmemiş ve sürece fiilen müdahil olmamış olmanın bedelini çok ağır ödeyeceği gibi, tarih önünde de sorumludur. Aynı zamanda, meydanı Siyasal İslam’a bile bile bırakmış olmaktan yargılanacak bir eylemsizliğin hesabını vermek zorunda kalacaktır.

Türkiye Devrimci Solu, derhal eyleme geçmelidir. Biraraya gelmek bu işin ilk adımıdır. Neye, ne şekilde müdahil olunacağını planlayıp iş bölümü yapmak ikinci, uygulamaya geçmek üçüncü adımıdır. Bir tartışma meselesi değil, kollektif bir süreç yönetimi meselesidir esas olan.

“Muhalefet” kavramı dağıldı. Toplayalım; Fiili muhalefet derhal oluşturulmalıdır. Sokaklar, devletin gücünü arkasına alan İslamcı AKP militanlarına, IŞİD kırması AKP çomarlarına bırakılamaz.

Özetle;

  • Herkesin, gerek açıklamaları gerekse içinde bulunduğu fiili (veya fiilsiz) durumla kendi tarafını kesin olarak, tartışmaya yer bırakmayacak biçimde seçtiği ve buna göre pozisyon aldığı net bir sürecin içindeyiz.
  • Hiçkimsenin eski ezberlerle “durum tahlili” yapma lüksü yok. 7 Haziran’dan bu yana yoruma açık olan tüm konular yoruma kapandı. Taraflar kesin olarak netleşti.
  • Erdoğan’ın (AKP’nin) durumu 14 Temmuz’a göre çok daha kırılgandır. Özgüvenini kaybetmiştir. Devlet katında ve Saray’da paranoya hakimdir.
  • Gezi’ye kışla yapılması ve idam yasası talebinden sonra Türkiye, Mısır olma yolunda dev bir adım daha atmıştır.
  • Çok yıpranan uluslararası ilişkiler ve Erdoğan’ın entegre olduğu emperyalist blokla ilişkisi çatlamıştır. Çatlak büyüyecek ve derinleşecektir.
  • ABD’nin Erdoğan’a yönelik uyarıları, aynı zamanda TSK’nın yerini belirlemeye yöneliktir. TSK’nın bulunduğu yerin altı çizilmiştir. NATO sopası gösterilmiştir.
  • Rusya’nın, özürle başlayan süreci bozmadan yaptığı uyarılar da, Erdoğan açısından ABD ‘ye alternatif arayışı ihtiyacını sıkıntıya sokmuştur. Çember daha da daralmıştır.
  • Erdoğan’ın, gösterilenin aksine çöküş süreci net olarak başlamıştır. Ancak, çok sancılı bir süreç olacağı açıktır.
  • Kürt Özgürlük Hareketi, AKP ile uzlaşı arayışından derhal ve kesin olarak vazgeçmelidir.Sınıfı esas alan bir perspektifle hareket ederek Türkiye Solu ile birleşmemesi, durumu kendi açısından da sorunun bütünü açısından da zorlaştırır.
  • Bütün komünistler, sosyalistler, CHP ve HDP’nin bütün ilerici unsurları ve alevi örgütleriyle beraber bütün muhalif yapılar teyakkuza geçmelidir. Birleşik muhalefet, birleşerek yaşam alanlarının savunulması başta olmak üzere bir direniş hattının örülmesi için sorumluluk almaktan geçiyor.
  • Haziran meclisleri, bu adımın ilk basamağı olacağı gibi bir parçası da olabilir.

Erdoğan, bir feodal beylik olarak gördüğü ve neredeyse hükümetin bakanlar kurulu toplantıları yerine geçen muhtar toplantıları üzerinden yönettiği Türkiye’yi sadece siyasi olarak değil, ekonomik olarak da tükettiğini farkedince, “geçmiş günahlarını yükleyip kurtulacağını” sandığı Davutoğlu ve ekibini tasfiye etti. Yerine geçen Binali Yıldırım, Erdoğan’ın işaret ettiği Siyasal İslam’ı kıble belledi ve niyet edip uydu hazır olan imama.

Yıldırım, yeni bir sayfa açtı ancak bu oldukça buruşuk, üstündeki parmak izleriyle epeyce lekeli bir sayfa. Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik’te batık politikalarının önemli bir bölümünü battığı yerde bırakıp, mesela 1 Kasım seçimleri için “size kız bulup evlendireceğiz” projesini sahiplendi ve hastanelerin acil servislerini işaret etti! Erdoğan da bir yandan, elde kalan her ne varsa tek tek gözden geçirip her fırsatı başkanlık yolunda kullanmakla meşgul.

Bütün bunları izlerken, Erdoğan’ın büyük ve derin stratejiler içinde olduğu düşünülerek yapılan, tarihsel arka planıyla beraber koca koca tahliller okuyoruz. Neo Osmanlıcılıktan tutun, Siyasal İslam’ın / Selefiliğin kökenlerine kadar inilerek yapılan analizlerin çoğu hali hazırda Erdoğan’ın kullandığı motifleri açıklamak, anlamak babında haklı, değerli çözümlemeler. Ancak, Erdoğan için Neo Osmanlıcılığın da, Siyasal İslamcılığın da birer ideolojik kalkış noktası veya dayandığı birer gelenek olmaktan çok konjonktürün gerektirdiği şekliyle günü kurtarmak için kullandığı birer enstrüman olmaktan öte hiçbir anlamı yok! Süreç, Erdoğan açısından düne göre çok daha kırılgan. Şu an geçtiğimiz köprünün orta yerinde tekleme olasılığına karşı, biri milliyetçi diğeri İslamcı tabanı yönlendirmek üzere Erdoğan’ın sıkı sıkı tuttuğu iki yular. Kazasız belasız köprünün öte tarafına geçmek uğruna, bir anda iki yuları birden bırakıp yanından geçecek trenin bir vagonuna da atlayabilir!

Mavi Marmara / İHH satışı bu “değişimin” ilk ciddi işareti sayılabilir. İsrail ve Rusya anlaşmaları siyaset arenasını hareketlendirdi. Oysa, Binali Yıldırım’la başlayan buruşuk süreç, yaratılan illüzyondan başka bir şey değil. Ortada, “Binali’den Önce” ve “Binali’den “Sonra” diye ayrı ayrı değerlendirilecek bir durum yok. Binali Yıldırım dönemi, Erdoğan’ın kendisini kurtarmak için atacağı taklalar dönemidir. Yeni bir şey yok. Saray Rejimi var, Erdoğan’ın fiili başkanlık ısrarı var, faşizan ve artık görünür biçimde gerici-İslami formasyonun devlet şiddetiyle hayata geçirilmesi gayreti var. Cehalet ve küstahlık hep vardı. Çok daha laçka haliyle kepazelik sürüyor.

Fiili başkanlık, fiili muhalefet!
“Birleşik mücadele” diye ortalıkta dolanan ama laikliğin savunulmasında bile ayrışmayı meziyet bilen, işçi sınıfının düzenle sıkı bağlarına isyan eden, “onların sesi olmak için” daha yeni girdiği 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinde anlatmış ama anlaşılmamış olmanın kızgınlığıyla “Düzeniniz batsın” diye beddua ederek konuya dalan komünistlerimizden farklı olarak şunu görmemiz gerekiyor;

Artık iş başa düşüyor. “Birleşik mücadele” üstüne konuşmayı bırakıp birleşmemiz lazım. “Fiili Başkanlık” uygulamasına karşı “Fiili Muhalefet”i oluşturmamız, muhalefeti ete kemiğe büründürüp her alanda iktidarın, Saray Rejimi’nin karşısına dikilmemiz gerekiyor.

“Fiili Başkanlık” karşısına “Fiili Muhalefet” ile çıkamazsak, şimdiden mağlubuz. Öyle böyle değil. Öle öle, parçalana parçalana, kanımız sağa sola sıçraya sıçraya, dağılan etlerimiz sağ kalanların üstüne başına yapışa yapışa yenileceğiz, ezileceğiz. Yetmeyecek. Bu lanet rejmi sürdürülebilir kılmak için cesetlerimizi çiğneyip mezarlarımızı dağıtarak ardımızda kalanlara, çocuklarımıza zulmün binbir çeşidini yaşatmaya devam edecekler.

Eğitilip, silahlandırılıp Suriye’ye gönderilmiş, orada deneyim kazanmış, Türkiye’de hücre yapılanmaları gerçekleştirmiş caniler eliyle, kanla, ölümle sürdürülebilir kılınacak bu fiili başkanlık rejimine karşı sürdürülebilir bir fiili muhalefet örgütlemek ve yönetmek zorundayız.

Bu sorumluluktan “mış” gibi yaparak sıyrılamayız; Muhalefet edermiş gibi, büyük kitlesel eylemler düzenlemiş de bir şeyleri değiştirmiş gibi, caddeleri doldurup sloganlarla yürüyerek iktidarı sarsmış gibi, iktidara bu öfke karşısında bir tek geri adım attırmış, faşizan eğilimlere girişen devletin üniformasından bir düğme koparmış gibi… Yapamayız!

Fiili, öteye beriye çekimsiz fiil içinde bir muhalefet örgütlemek ve bunu sürdürülebilir kılmak zorundayız. Değilse, her yeni olay sonrası yeniden bildiri yazmaya da gerek yok. Önceki bildirilerin tarihlerini, ölen ve yaralananların sayılarını güncelleyip sosyal medyada “rt” edelim gitsin. Yeter!

Her yeni olay karşısında söylemi ve tutumuyla kendini tekrar eden her muhalif yapı, aslında bir önceki durumuna kıyasla geriliyor ve bir noktadan sonra artık bıktırıcı bir eylemsizliğe gömülüyor demektir. Umuda en çok ihtiyacı olduğu dönemde bunu halkına vermek şöyle dursun, kendini tekrar ederek umutsuzluğun kaynağına dönüşen yapılar da bir şey yapmamakla, eyleme geçmemekle sürecin ortağı konumuna düşerler. Alışılagelmiş işlevsiz tepki ve tutumuyla toplumun olayları kanıksamasının birer aracı haline dönüşen muhalefet, en az iktidar kadar olup bitenlerin suçlusu haline dönüşür. Devrimci muhalefetin görevi, siyasete ve o siyasetin dayattığı toplumsal koşullar üzerinden biçimlendirdiği hayata müdahale etmek ve dönüştürmektir. Bildiri yazıp yayınlamakla, o bildirileri meydanlarda okuyabilmenin kavgasını vermeye indirgenmiş bir anlayışla kotarılacak tarafı kalmadı bu işin. Devrimci muhalefetin görevi, iktidar halka karşı suç işleyemez hale gelene kadar eylemlilik içinde , umudu ve buna paralel olarak örgütlülüğü büyütmek ve iktidarı devirmektir.

Muhalefet, sadece halkı iktidarın şiddeti karşısında ezilmekten kurtarmak için değil, aynı zamanda derinleşen çelişkiler karşısında alacağı pozisyon gereği emperyalizmin iktidara olası müdahalesine bağlı olarak, 12 Eylül’de olduğu gibi alternatif oluşturmasını engellemek için beraberinde solu ezmesine karşı da aklını başına toplayıp birer anma derneği olmaktan, basmakalıp bildiri yayını yapmaktan kendini kurtarıp harekete geçmelidir. Ülkenin başına musallat olan emperyalist müdahaleler keskinleştikçe, devlet-toplum arası çelişkiler derinleştikçe, erken kalkanın müdahalesine açık hale gelecek olan iktidar yıkılırken oluşacak boşlukta bir varlık göstermenin imkanlarını hesaplamaya kalkmasın kimse. Emperyalizm, önce yıkalım, sonra bakarız, demez. Onun da hesabını yaparak bu müdahaleyi gerçekleştirir. Ve, olası bu tür bir müdahale sonrası rol üstlenmesi muhtemel en son güç sol olur. Sol da bu müdahaleden payına düşeni fazlasıyla alır ve yeni bir sessizlik, tahlil, toparlanma, örgütlenme süreci bu ülkenin yıllarını alıp götürür, emperyalizmin kasasına taşır.

“Hayır” demek yetmiyor. Bu, ancak naif bir başlangıç sayılabilir. Ve hala bu başlangıç noktasına yakın bir yerdeyiz. Ezilmenin sınırı nedir? Hangi noktadan sonrası bizi bir başkaldırıya evirir? “Hayır” dediğimiz her noktadan sonra bir yeni şiddet, ölüm, soygun, gasp, yalan dalgası daha geliyorsa, henüz iktidarın umursama zahmetine dahi girmediği etkisiz bir güç olduğumuzu kabul edelim.

“Türkü söyler gibi yapılmıyor yapı”, artık biliyoruz. “Hayır” dediğimiz her bir noktanın bir adım ötesine geçme cüreti gösteren iktidar, karşısına bu cüretini kıracak bir muhalefet çıkana kadar bu küstahlığı ısrarla sürdürecektir. “Hayır” dediğimiz noktada iktidarı durduramamışsak, gerileyen biziz. Sürdürülebilir bir fiili muhalefet, isyanı, sivil itaatsizliği olabilecek en haklı, en meşru yerinden, yaşam hakkından tutup iktidarın suratına çarpacak cesaretle yola koyulmalı. Arkasına, sağına soluna bakarak zaman kaybetmeden, yürüdükçe çoğalacağını, büyüyeceğini bilerek ve sıkılmış bir yumruk gibi sağlam, inançlı, güçlü bir iradeyle iktidarın karşısına dikilmelidir.

Tamam, susmadık. Susmuyoruz ama sıra hepimize geldi. Kırıp geçiriyorlar. Ölen gencecik insanların anısına saygısızlıkları, ailelerinin acılarına karşı küstahlıkları cabası. Nihayetinde, “emri ben verdim” hoyratlığı gırtlağımıza yapıştı. “Ses ver”menin, “Omuz ver”menin ötesinde bir birleşik muhalefet, toplantılardan, bültenlerden değil sokaktan, meydanlardan çıkacak. Zira, sadece Gezi’de değil, sadece Suruç’ta, Ankara’da, İstanbul’da, Cizre’de, Lice’de, Nusaybin’de ve daha daha nerelerde can veren çocuklar değil, evdeki çocuklar da bize bakıyor!

Birdenbire kabul edilmez bulup karşı çıkacağımız, bizi meydanlara dökecek ne varsa gelip geçiyor önümüzden ve birer bildiri ile geçiştiriyoruz. Bir sınır yok mu? İktidarın, şunu yapmaya kalkarsak halk bunu ödetir, diyebileceği bir sınır kaldı mı? Memleket, yeni bir bombalama eylemine gözünü nerede açacağını bilemezken, iktidar mecliste terörün araştırılmasını tek başına kendi oylarıyla reddetmeye cüret edebiliyorsa, görevimizi yapamamışız demektir.

Bütün sol sözelci çıktı! Bütün muhalefetimiz sözel. Artık iş başa düşüyor. Sözel değil, fiili bir muhalefet geliştirmek zorundayız.

Sınırlarını mevcut düzenin çizdiği alan(lar) içinde kendini şekillendirmeye çalışan her muhalefet girişimi, gelişim sürecinde yine bu sınırları belirleyen “yasal” duvarlara çarparak başını gözünü yarıp gerçek anlamda “muhalefet” olamadan etkisizleşiyor. Düzen içi bir organizma olarak, içinde bulunduğu düzenin şeklini alan birer işlevsiz yapıya dönüşüyor. Düzenin, henüz kuruluş aşamasında sınırlarını, özelliklerini, hareket alanını, üyelerini, üyelik koşullarını, fiili hareket alanını, maddi/mali koşullarını ve imkanlarını belirlediği bu alanlarda yapılabilen yegane iş ise muhalifçilik oynamaktan öte bir anlam taşımıyor. “Muhalefet”, düzenin çerçevesini giderek daralttığı bu alanlarda enerjisini sönümlendiriyor. Bir süre sonra, buraların amacına hizmet etmediğini farkeden bireylerin uzaklaşmasıyla da bir pelte haline dönüşüyor.

Şüphesiz, toplumsal koşulların dayatması halinde bir ucu da buraya çıkmak üzere hakkı saklı bir yöntem olarak silahlı propaganda ayrıca ele alınması gereken bir mücadele yöntemi ve bu ülkede, Türkiye Solu adına silahlı mücadele yürüten bir güç yok. Devrimci şiddetin oluşumu/tasarrufu, kullanımı için gerekli toplumsal koşullar da, kitlelerin devrimci şiddetini yaratmak da ayrı ve henüz girişilmemiş bir alan olarak orada duruyor.

Sol örgütlerin elinde, toplumun yapısına ilişkin hiçbir gerçekçi/güncel demografik değer / istatistiki veri, değerlendirme yok. İçinde bulunduğu toplumsal yapıyı ve bu yapının temelini oluşturan toplumsal sınıfları tanımaya/anlamaya dönük hiçbir bilimsel araştırma, çalışma, veri dizgisi, ileride güncelleyerek bir form içinde gelişim eğrilerini izlemeye elverişli biçimde oluşturulmuş bir veri arşivi yok. Kaynağını buradan alan bir politik ve ekonomik programı yok. Ne var? Ne olduğu muğlak, henüz penetre olunamamış, tanışma imkanı yaratılamamış, örgütlenememiş bir işçi sınıfı var. Çoğunluğu, mevcut derin çelişkilere rağmen dini/milli gerekçelerle sömürünün değirmenine su taşıyan, eğitimden, eğitilebilir olmaktan, eğitilebilmenin araçlarından uzaklaştırılmış bir büyük kitle ve karşısında, sömürüyü oluşturan gerekçelerin her gün her alanda yeniden güncellenmesiyle dayatılan iktidar propagandası var. Gündelik yaşamın her ayrıntısına sinmiş bu propaganda, sınıfı mevcut verili düzene başkaldırmanın imkanlarını yakalamaktan / yaratmaktan uzak tuttuğu gibi, hergün lanet ettiği bu koşulları da kaybetme korkusunu hergün yeniden üreterek diri tutmanın semeresini görüyor.

Bu kısırdöngüyü kırmak için, birleşik muhalefetin nasıl oluşturulacağını konuşmayı bırakıp, birleşik muhalefetin programını oluşturmak ve fiili bir muhalefet geliştirmek, müdahale etmek gerekiyor. Bunu yapabilenin devrimci öznesi olabileceği, fiili bir süreç inşaası ihtiyacı kendini dayatıyor;
-Düzenin kendini sürdürülebilir kılmak için uygulamaya çalıştığı restorasyon zincirinin en zayıf halkalarından başlayarak gücümüz yettiğince kırmak ve kendini yeniden üretmesine engel olmak,
-Bizim için bilinemez olmayan nedenler ve bunların güncel hayatın akışı içinde insanların yaşamına dokunan yanları / sorunları üzerinden sistemi deşifre etmek,
-YAE’cilerin “kandırıldık” itiraflarının onlar için bir günah çıkarma ayinine dönüşmesine izin vermeden, kandırıldıklarını “anlayana” kadar kandırdıklarını yüzlerine vurmak, deşifre etmek, sonuçlarını göstermek ve onların bu sefer de bu kandırılmışlıkları üzerinden bir boşluğu doldurmalarını engellemek, muhalefet misyonunu kemirmelerine izin vermeden ideolojik mücadele ile siyasetten men etmek, düşürmek,
-Ortadoğu’da çöken Siyasal İslam’ın yerine Tunus’un Gannuşi’si bile laikliği keşfederken, Türkiye’de laikliğin bu kadar kolay yıkılmasındaki sorumluluğumuzu farkedip harekete geçmek, laiklik ve bilimsel eğitim alanında yapılan sınırlı mücadeleyi büyütüp kitleselleştirmek,
-İktidarın ve beslemesi olan sermaye gruplarının yaşam alanlarına karşı olabilecek her müdahalesini kesin olarak durdurma kararlılığı ile hareket etmek,
-Bu zamana kadar, bütün bu alanlarda tomurcuklanan mücadeleleri birleştirerek sürdürülebilir bir eylemlilik içinde büyüterek “Fiili Muhalefet”i oluşturup iktidara meydanın boş olmadığını göstermek durumundayız.

Kronometre çalışıyor.

Son gelişmeler gösteriyor ki, dışarıya doğru patlayarak büyüyecek bir ekonomi, hiçbir şey olmamış gibi kurulacak yeni dış ilişkiler değil, içeriye doğru patlayacak yeni bir şiddet/terör dalgası ve iç savaş ihtimali kapıda.

Oraya buraya çekimsiz bir fiil ortaya koymak, fiili muhalefeti oluşturmak ve hayatın her alanında direnişi başlatıp büyütmek üzere yola koyulmak zorundayız.

Olmadı, bundan sonrası “Underground”!
Ya Tom Waits eşliğinde, ya tetik üstünde!

Karşı karşıya kaldığımız her ölümcül yasal düzenleme, referandum, yerel ve genel seçim, cumhurbaşkanlığı seçimi ve hatta meclisteki partilerin kurultayları vb. arifesinde kimileri fısıldayarak, kimileri ise yüksek sesle yaptıkları “son tahlilde” tesbit buyurdular;
-İşte bu, köprüden önce son çıkış!
Meali; Erdoğan, başkanlık (diktatörlük) yolunda köprüyü geçmeden önce bu son çıkışta, bir gayret dümeni kırdık kırdık, kıramazsak bittik!

Hatta, geçilen her bir “son çıkış”tan sonra baktılar olmuyor, köprüye girmeden önce birleşik mücadele imkanlarını yaratmak için bir araya gelmek yerine ayrışa ayrışa başka ara çıkışlar, yollar, patikalar da keşfettiler! İçinde bulunduğumuz vagonun camına burnumuzu dayayarak bakakaldığımız bu son çıkışlar da tek tek geçilirken camlar buğulandı!
– Bir çay alır mıydınız?
– Hayır, teşekkür ederim. İçmiş kadar oldum!
Buğulanan camlara hashtag açıp #HesabıSorulacak yazınca, hesabını sormuş kadar olduk!

Serius est quam cogitas!
erius est quam cogitasRoma dönemi bir güneş saatinin üstündeki yazı;
“Serius est quam cogitas”
– Vakit sandığından da geç, diyor.
Erdoğan’ın Saray Rejimi tamgaz! Fiili başkanlık, AKP’nin cılız iç tartışmalarına da son verecek bir hamle ile Davutoğlu’nu tasfiye edip iktidarı yeniden yapılandırdı. Davutoğlu tasfiyesi, Erdoğan’a bir takım manevra alanları açmak için gerçekleştirildi. Ulaştırma eri Binali Yıldırım’ın başbakanlığa getirilmiş olması, bunun da yönü hakkında yeterince fikir veriyor.

 

Köprüden önce son çıkış!
Bir tür soyut eşik tanımı, kimileri için bir umut, bir “ulan, yoksa var ya” uyarısı, bir işaret fişeği idi. Söndü. Geldik. Köprüdeyiz! An itibarıyla, geçiş ücreti niyetine bedeli de topluma ödetilerek Türkiye o köprüden geçiriliyor. Yükseklik fobiniz varsa, buğulanan camları silip aşağıya bakmayın. Neredeyse, köprüyü yutacak denli büyük ve kanlı bir şiddet dalgasının üzerinden geçiyoruz. Manzara, arkamızda bıraktığımız “keşke”lerden bir orman ve önümüzde, karanlık bir tünele saplanır gibi uzanan köprünün içinden geçtiği sisten ibaret. Daha, epeyce dayak yiyeceğimiz bir karanlığa çıkacak burası. Daha çok öleceğiz, filan!

Bundan sonrası, siyasal/sosyal bir infilak veya intibak sorunudur! İnfilak ihtimali, intibak ihtimalinden bir at başı öndedir.

Gezi benzeri siyasal/sosyal bir patlamanın yaratacağı altüst oluş, yeni bir yol için zemin yaratacaktır. Bütün iyi niyetli çabalara rağmen, devrimci sol bir muhalefet adına henüz buna hazır olduğumuzu söyleme imkanına sahip değiliz. İstenilen, olması gereken hızda ilerleyemiyoruz henüz. Çalışıyoruz.

Köprüden sonra ilk çıkış!
Şimdi artık, “köprüden sonra ilk çıkış” üstüne kafa yormak zorundayız. Zira, köprüden sonra ilk çıkış için bir yol bulamaz veya bir yol açamazsak ve hala yaşıyorsak, ikinci çıkış için muhtemelen hapishaneden tünel kazmanın yöntemleri üstüne kafa yormak, sonrasında kafadan çok kol çalıştırmak gerekecek! Gerçi, ranzada kendi köşesine çekilmeye, mapus damlarında şiir, makale yazmaya meyilli arkadaşlar, burada da işin esasını bir yana bırakıp kendi aralarında Erdoğan’ın “neciliği” üstüne eski ezberler üzerinden “yeni” tartışmalar açmayı tercih edebilirler. Zira, içeride oturup boncuktan kuş, kibrit çöpünden ev yapacak arkadaşlar için mesela Erdoğan’ın Amerikancılığı türünden “kısa ezber üstü uzun tahliller”, içeride geçirilecek uzun yıllar göz önüne alındığında iyi bir müfredat gibi görünebilir. Algılarının ve alışkanlıklarının ayarlarıyla oynamayı pek konforlu bulmayan arkadaşlar için bu da bir tercihtir. Ancak, Türkiye Devrimci Solu açısından, olayların hızlı akışı içinde canlı yayınlanan İslami faşizan rejim inşaasının bugün bu noktaya gelebilmiş olması da hala köklü tartışmalar ve özeleştiriler için gerekçe olamayacaksa buyurun, film tüm heyecanıyla devam ediyor!

“Değerli yalnız” kovboy!
Bundan önceki “Türkiye Solu’nun Havuz Problemleri – 1; Ortadoğu ve Amerikancılık!” başlıklı yazımda, Türkiye Solu’nun kendisini, kullandığı dili ve kavramları, mevcut reel durumu açıklamakta yetersiz kalabileceği için, değişen koşullar karşısında yenilemesinin gerekliliğine değinmiştim. Şabloncu ve toptancı yaklaşımlarla her iktidarı, olayı, olguyu eski dille, dahası eski ezberle açıklamanın mümkün olmadığını ifade etmeye çalışmıştım. Kemal Okuyan’ın yanlış bulduğum bir tesbitine yer vermiş, Amerikancılık meselesine değinmiş ve Erdoğan’ın Amerikancılığının artık geçer akçe olmadığını, Erdoğan’ın artık o safhayı geçip “Erdoğancı” olduğunu söylemiştim. Amerikancılık, Erdoğan’ın etiketi olmaktan çıktı. Bakmayın siz onun Amerikalara kadar gidip kendini en Amerikancı filan sunmasına. Keşke olsa, dükkan onun! Ama ABD bunu yemiyor. Biz ise, ABD’nin Amerikancı saymadığı Erdoğan’ı Amerikancı saymakta ısrar ediyoruz! Türkiye Solu, Erdoğan’a karşı en sağlam argümanlarını, mücadele yöntem ve araçlarını Erdoğan’ın Amerikancılığına göre tahlil, tertip ve dizayn etmiş de, Amerikancılığını teslim ederek başlamazsak sanki ona karşı muhalefet gücümüz birden çökecekmiş gibi bir kaygı, bir telaş, bir tepkisellik içindeyiz!

Adam BOP Eşbaşkanı oldu olalı, çadır kurar gibi Neo Osmanlıcılık üzerinden bir emperyal güç kurma hevesiyle haftanın dört günü ümmetçilik, diğer üç günü milliyetçilik oynarken, bizim eski ezberlerle ona ayak uydurabilmek için neredeyse refleks halinde tahlil yapabilecek hızda olmamız gerekiyor! Mazallah, adamın o gün aldığı pozisyona göre yapılacak tahlilde şaşarsak açığa düşebiliriz; Bugün ümmetçi! Yok ulan, o dündü! Olsun, o zaman bu tahlilimi paket yapıp eve götürelim, yarın ısıtıp yeriz!

Ama bir Amerikancılığı var ki, “değerli yalnız”lığında bile ona eşlik etmeye devam ediyor! Can çıkar, Amerikancılık çıkmaz!

Amerikancılığın “e” hali, “de” hali!
Amerikancılık, iktidara ABD icazetiyle gelen siyasi partilerin ve tabi kurucularının henüz muhalefetteyken, hatta kuruluş sürecindeyken doğal floralarında bulunan ve sonra konjonktüre göre geliştirilebilen, yer yer “demokratik” semptomlarla “tanı”lanabilen, sömürü mekanizmasının bağışıklık sistemi zayıfladığı an depreşip saldırıya geçebilen ve hatta bunun için zaman zaman faşist/militarist ataklar da geliştirebilen bir virüstür, evet. Liberallerin de ulusalcıların da farklı açılardan kendi meşreplerine göre uyarladıkları bir perspektifi ifade eder; Amerikancılığın birer türü olarak liberaller gibi “güvercin” politikası da güdebilirsiniz, ulusalcılar gibi “şahin” politikası da. Liberaller gibi, çıkarlarımızı ABD çıkarlarıyla ortak görerek ABD himayesinde dış politika savunamayacağımızı, hırsıza anahtar teslim eder gibi ABD ile ortak güvenlik politikaları üstüne kafa yoramayacağımızı, onların diliyle “gelişmekte olan bir ülke” olarak onlarla eşit düzeyden stratejik ortak olamayacağımızı biliriz. ABD açısından “kullanışlı” olduğumuz sürece “müttefiklik” bağının sürdürülebileceğini bildiğimiz gibi! Ulusalcılar gibi, sözümona “şahin” politikası güdüp, gerçekte emperyalizmin, Amerikancılığın ne olduğunu pekala bildiğimiz halde, Amerika ile örtüşen çıkarlar çerçevesinde ona paralel hareket etmekten hiç rahatsızlık duymazken, çatışan çıkarlar sözkonusu olduğunda şöyle bir yerimizde dönüp, “ne oluyor yahu” itirazı ile poz vererek medyaya servis ettikten sonra, sorun geçiştirilene kadar sürecek suni bir Amerika düşmanlığına gönül indirecek de değiliz. Neden? Çünkü biz kuş değiliz! Sosyalistlerin elbette Amerikancılık ve emperyalizme ilişkin yargısı, tanımı, tahlili ve bunlara karşı politikaları kesin çizgilerle bellidir. Ama herhalde, ABD icazeti ile iktidara gelip yerleşen Erdoğan’ın, dün BOP eşbaşkanlığını kuyumcuda bozdurup bugün “Amerikancılığı”nı başkanlığa tahvil ederek boyunu aşacak biçimde aklı sıra ABD’ye kazık atmaya kalkması ne kadar komikse, Amerikancı rolü yapması da bir o kadar komiktir. Şu, sentetik “dünyaya kafa tutma” meselesi ise, Erdoğan çomarlarının sabah kalkınca ekmeğe sürüp yedikleri bir tür fıstıklı kahramanlık ezmesi olduğundan, zaten konumuz dışı. Kaldı ki, çok katkı içerdiğinden Türk Gıda Kodeksi’ne uygunluğu da tartışmalıdır!

Özetle, düne kadar iş ortağı olduğu Cemaat’le çıktığı iktidar yolunda çıkarlar üzerinden kavga kopunca, Cemaat bir anda nasıl önce “paralel” sonra “terörist” olduysa, benzer biçimde başkanlık (diktatorya ve bağlı olarak İslami faşizm) yolunda çıkarlar ters düştüğü oranda gerilecek ilişkiler nedeniyle, (Mısır darbesi üstüne Mursi lehine söyledikleriyle iç dünyasını faş eden) Erdoğan’ın ABD ile de ipleri koparıp ABD’yi “terörist ülke” ilan etmesi, Amerika’yı muhtarlara şikayet ettikten sonra kendini Saray’ın en üst katında bir odaya kapatıp küsmesi de, kendi dandik stratejisi açısından tutarlı olacak ve şaşırtıcı olmayacak!

Söz konusu yazıma, doğaldır ki olumlu olduğu kadar olumsuz eleştiriler de geldi. Mesela, Ender Helvacıoğlu’nun ABC Gazetesi web sitesinde yayınlanan “Dünyaya Kafa Tutan Adam” başlıklı yazısına bakılırsa, aynı zamanda baskıya yetiştirmek zorunda olduğu bir başka yazı nedeniyle acelesi olduğundan, durumu ucuz atlattığım bile söylenebilir! Eleştirisi, yazımda yer verdiğim analizden daha “derin”. Yazısında, Ulusalcıların ve Liberallerin tezlerinin gerekçelerine birer cümleyle de olsa değinmiş olması, onları bana kıyasla daha şanslı kılıyor tabi. Oysa, yapmaya çalıştığım analizin, savunduğum tezin ulusalcıların ve liberallerin tezleriyle uzak yakın ilgisi bulunmuyor. Erdoğan Amerikancı değil, derken onu anti-emperyalist de ilan etmediğime göre, Helvacıoğlu’nun o acelecilikle de olsa “liberallerin, Erdoğan-Amerika çelişkisine oynayıp, Amerika’ya Erdoğan’ı devirmesi için yalvar yakar olmaları”nı, benim “emperyalizmden önce Erdoğan’ı devirebilmemizin imkanlarını sorgulamış olmam”la aynı kefeye koyarken kurduğu bağı, bilimsel neden, yöntem ve cüreti okurları affetsin!

Kemal Okuyan’ın söylediği şuydu; Erdoğan’ın “yobazlığı, tüccarlığı ve Amerikancılığı” ile mücadele edilmez ise, bugün Erdoğan gitse bile başka bir Erdoğan gelir.” Benim söylediğim ise şudur; Erdoğan, Amerikancılığını bir Neo Osmanlı hülyasıyla Ortadoğu liderliği yolunda harcamış, bırakın Ortadoğu lideri olmayı şuradan Gazze’ye gidemez olunca, son çare hem içerde hem dışarda biriktirdiği suçların bir kalkanı olmak üzere, başkanlık için ortalığı ateşe vermiştir. Erdoğan giderse, aynı formatta bir başka Erdoğan’ın gelmesi ise neredeyse imkansızdır. Bir ikincisine fırsat tanınmaz.

Kemal Okuyan, çok uzun vadeli stratejiler geliştirip kendisini ve KP’yi bir sosyalist devrim yerine ikinci, üçüncü, dördüncü Erdoğanların diktatoryal hegemonyasıyla mücadele etmek üzere hazırlıyor olabilir tabi! Bendeniz nacizane, Erdoğan’ı emperyalizm yıkarsa yıktığı sadece Erdoğan olmaz, oluşacak boşlukta bir sol muhalefetin gelişmesine fırsat tanımayacağı için solu da yıkar, bu nedenle emperyalizme karşı mücadele ederken Erdoğan’ın da muhalefet dinamikleriyle yıkılmasının elzem olduğunu, söylemiş bulundum efendim. Buna rağmen, Helvacıoğlu’nun “Arkadaşa göre emperyalizmin Türkiye’de isteyeceği en son şey yeni bir diktatörmüş. ABD’nin üç vakte kadar Erdoğan’ı yıkacağından o kadar emin ki, hızlı davranıp önce bizim devirmemiz gerekiyormuş Erdoğan’ı.” cümlesi, kafamdaki Marksizm algısına bir takla daha attırdı. Yazımda, emperyalizmin Erdoğan’ı indireceğine dair bir “iman” yok. Bir ihtimal olarak dikkate alınması önerisi var. Diğer taraftan, ne yapsın Türkiye Devrimci Solu? Liberaller gibi, Erdoğan’ı emperyalizmin yıkmasını mı beklesin? Mısır’da olduğu gibi, emperyalizmin nasıl rol çaldığını mı izlesin? Bu işi ABD’ye havale edip, küçük dükkanlarında Orwell mi tartışsın? Yüzünü Marx’a değil, Mandrake’ye mi dönsün?

Nurtopu gibi bir tartışma doğacaksa, solun şablonculuğu üstüne doğmalı, köklü bir yenilenme tartışması olmalı. Yoksa, bugün Erdoğan’ın Amerikancılığının değişen niteliği solu ilgilendirdiği kadar, çıkar ortaklıkları çerçevesinde Amerika’yı, burjuvaziyi, işbirlikçilerini düşündürmeli. Düşünüyorlar da. Amerika’ya Nükleer Güvenlik Zirvesi’ne gidip, kendini de ülkesini de rezil rüsva etme pahasına yalvar yakar ayarlanan görüşmeleri iç kamuoyuna zafer diye yutturmaya kalkmak, kimilerine göre damıtılmış saf Amerikancılık! Amerika bile, bir iktidarın Amerikancılık vasfının böyle yerlerde sürünmesine göz yummuyor oysa.

Erdoğan’ın Amerikancılığı, 17 Aralık 2004’te AB ile müzakereleri başlatana kadar takiye içinde yürüttükleri sahte demokratlık neyse, bugün gerek burjuvazi ile ilişkisini konsolide etmek gerekse ABD ile en alt düzeyde bile olsa (şu an üzerinden geçmekte olduğumuz) köprüyü geçene kadar ilişkilerini sürdürülebilir kılmak adına yürüttüğü bir takiyeden ibarettir. Erdoğan’ın Amerikancılığı da demokratlığı kadar sahtedir. Daha ileri götürmek de mümkündür. Ama onu, ona halifelik biçilmesine bile ses çıkarmayan Müslümanlar düşünsün!

Erdoğan’ın bir feodal beylik olarak görüp yönettiği Türkiye, aslında aynı zamanda savaş suçu ile de yargılanacak bir suç şebekesinin dümen suyunda sallanıyor.

“Mısır” patlatmak!
Liberallerin, Mısır’da askeri vesayete darbe vurduğu iddiasıyla elleri patlayıncaya kadar alkışlamaktan, Amerikancılığının kaç ayar olduğunu ölçmeye fırsat bulamadıkları, iktidardan düş(ürül)müş, hakkında alınan idam kararının infazını bekleyen Muhammed Mursi’ye, ABD’nin terör listesine aldığı Müslüman Kardeşler’e sorun, iktidardayken güttükleri Amerikancılığı! Neden Erdoğan, ordunun Mursi’ye müdahalesine darbe demediği için ABD’ye çattı? Amerika’nın Mursi’ye yaptığını eşek şakası saydığından mı? Türkiye’de de rüzgar böyle eserse, antrakt sonrası filmin ikinci yarısında Amerika’nın mısır patlatıp “Amerikancı” Erdoğan’a ettiklerini şaşırarak izleyecek ciddi bir kalabalık oluşacağı görülüyor. Açık hava sineması gibi! Buna rağmen, filmi karşı evin damından izlemeye çalışacak arkadaşlar da biliyorum!

Karşı evin damından görünen Amerikancılık!

  • Ortadoğu’da Siyasal İslam çöktü. Başta ABD, bütün müttefikler filmin yandığını gördü. Tunus’da Raşid Gannuşi bile laiklik mesajları vermeye başladı! ABD’nin “değerli yalnız” müttefiği Erdoğan ise, yanmış filmi pazarlamak için çırpınıyor. Müşterisi yok. Şirket battı. Ama Amerikancı!
  • Adam, ABD’nin koyduğu ambargoya rağmen, devletin BDDK, TMSF gibi resmi kurumlarını uluslararası mali suçlara bulaştırmayı göze alarak İran’la ticaret yapmış, Amerika’ya kazık atıp ambargoyu kalbura çevirmiş. Kısaca, şu an ABD’de tutuklu olan Zarrab’la al takke ver külah İran ambargosunu delerken Amerikancılığı çeyrek altın gibi bozdurmuş. Ama ABD alınganlık yapmasın. Erdoğan hala Amerikancı!
  • New York’da Bharara’nın Zarrab’ı kafesleyip başlattığı dava neredeyse yüzyılın davası. Nereye uzandığı aşikar. TMSF’nin el koyduğu Arap-Türk Bankası (A&T Bank), ABD’nin İran’a koyduğu ambargonun devlet himayesinde komisyon karşılığı kara para aklayarak delinmesinde kullanılan enstrümanlardan (kullanılan banka sayısı oniki) sadece biri. Ama Erdoğan’ın Amerikancılığı hala bakir arkadaşlar, bunlar sayılmaz!
  • ABD’nin Kürtlerle ittifakı Erdoğan’ı, Erdoğan’ın da YPG’ye karşı tutumu ABD’yi çileden çıkarıyor. Erdoğan, “Ya biz ya onlar” diye rest çekiyor. ABD, “YPG ile devam” açıklaması yapıyor. Erdoğan’ın “kendi göbeğimizi kendimiz keseriz” restine karşı ABD askeri, üstelik YPG armasıyla Rakka, Menbiç operasyonlarını başlatıyor. ABD’ye sözünü dinletemeyen Erdoğan, neredeyse YPG’ye karşı tutum geliştirmek için Esed’i Esadlığa terfi ettirmeye dünden razı! Yine de ABD müsterih olsun, ne de olsa Erdoğan hala Amerikancı!
  • Adam, tezgahı kurmuş; IŞİD petrollerine aracılık edip komisyonculuk yapıyor. ABD’nin IŞİD’e operasyonuna destek vermiyor. Ama hemen işkillenmeye gerek yok, sıkı Amerikancıdır! Dostluk başka, alışveriş başka!
  • Rus uçağını düşürüyor ve bunu angajman kurallarıyla açıklayıp ABD ve NATO’nun arkasına sığınmaya kalkıyor. İkisi de onu Rusya karşısında ortada bırakıyor. Demek, Amerikancılık bu tip durumları da kapsayan bir kasko poliçesi değil! Paniğe mahal yok. Erdoğan abdestinden şüphe eder, Amerikancılığından etmez!
  • Koskoca BOP Eşbaşkanı, Gazze’ye gidemedi, Şam’da Cuma namazı kılamadı, müttefiki ABD’yi Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge kurmaya ikna edemedi. Bu talebin, İslamcı örgütleri kollama amaçlı olduğunu da herkes görüyor. El Nusra’yı canla başla savunmaya devam ediyor. Ama işte Amerikancıdır, ne yapsa yeridir!
  • Almanya’dan sonra artık bu sene ABD de “soykırım” diyebilir. Türkiye’nin resmi ideolojisine aykırı bu tutum da herhalde bizim sol açısından Erdoğan’ın Amerikancılığına gölge düşürmez! Erdoğan, Almanya’dan sonra Amerika’nın tutumu için de “hiçbir kıymeti harbiyesi yok” derse ne yapalım, güveneceğiz! Amerikancıdır, bir bildiği vardır!

Neo Osmanlı müsameresi, henüz ilk perde tamamlanamadan sahnenin çökmesiyle sona ererken, izleyiciler kopan gürültüyle biraz sarsılabilir!  “Nasıl olsa oyunun sonunu biliyoruz” rahatlığıyla, ışık, kostüm, dekor tahlili yapan arkadaşlara söylüyorum; Büyük ve ani kırılmalar da diyalektiğin bir parçası.

Şangay Beşlisi’ne ayakta yolcu almak!
putin - erdoğanErdoğan, özellikle 2013 yılı başından beri Putin’e yalvarıyordu, bizi Şangay Beşlisi’ne alın, diye.

Putin’in, “Tek kutuplu dünya kabul edilemez” cümlesiyle misyonunu özetlediği Şangay Beşlisi (ŞİÖ-Şangay İşbirliği Örgütü), esasen üye ülkelerin “sınır bölgelerinde askeri güvenliğin derinleştirilmesini” amaçlıyor. Başta ABD olmak üzere batıya karşı etkili bir alternatif blok oluşturulmasını hedefliyor. Bu çerçevede ABD karşıtı bir kararla ilk ciddi adım, ABD’ye Orta Asya’daki askeri varlığına son verme çağrısı oldu. ABD de, sonradan ŞİÖ’ye dahil olan Özbekistan’dan askerini çekmek zorunda kaldı.

BOP Eşbaşkanı Erdoğan, Şangay Beşlisi’ne girmek için yalvardı ama Amerikancı! Ya Putin, üç durak sonra ineceğini bildiği Erdoğan’ı Şangay Beşlisi’ne ayakta yolcu olarak kabul etseydi, Erdoğan şimdi neciydi?

ABD ile gerek iç gerek dış politikada, özellikle Ortadoğu politikasında temelden ters düşen Erdoğan’ın Amerikancılığına iman, Türkiye Solu’nu ona karşı politikasında kurtarmak şöyle dursun, ayakları yere basan bir argüman olmaktan çıkalı uzun zaman oldu. Evet, “Erdoğan Erdoğancıdır ve başka da kuş tanımamaktadır.”

Erdoğan, “şark kurnazlığını dış politika sanan” bir aciziyetin markası haline dönüşen Erdoğancılığın ilk ve tek taraftarıdır. Sadece, Erdoğan’ı  Amerikancı sayan Türkiye Solu değil, burjuvası, sermaye grupları da yanılgı içindedirler. Ancak, Aydın Doğan’ın Hürriyet’in kırılan kapısına sıkışan parmağındaki acıyı, Ahmet Hakan’ın kırılan burnundaki sızıyı hissetmemiş olmaları, onların sorunu!

Erdoğan’ın Amerikancılığı ve TSK’nın hassas teni!
Konuyu biraz daha renklendirebiliriz; Erdoğan mı daha “Amerikancı”, Türk Silahlı Kuvvetleri mi?
Mısır meselesini aylar önce RED Dergisi’nde yazdım. Aynı senaryonun Türkiye’de yakın gelecekte tekrarlanması da ihtimaldir. George Orwell’in CIA ajanı olduğunu ispatla meşgul komünistlerimiz, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ı göreve gelmesinin arifesinde bir paragrafla, AKP ve Erdoğan’la uyumlu çalışmış bir emir eri olarak değerlendirip çıkmışlardı işin içinden. Ordunun AKP ile uyumu da sorunlu bir başka alan. Yarın ise, ilk kırılmada karşı karşıya gelmeleri olası. Mesela, Milli Savunma Bakanı Fikri Işık’ın orduyu hedef alan sözleri TSK’nın hassas teninde alerjik reaksiyonlar oluşturuyorsa, Saray bunu merhem sürüp sıvazlayarak geçiştiremeyebilir!

Kolomb mu, HDP mi?
Konuyu, renkli olmasının yanısıra Helvacıoğlu’nun dediği gibi biraz da eğlenceli hale sokacaksak, Kolomb’un değil de mesela HDP’nin Amerikancılığına girelim, derim. Ne dersiniz? Erdoğan mı daha Amerikancı, HDP mi? Ve tabii, bu durumda HDP’ye angaje olmuş sol için ne buyurursunuz?

Yaşadığı her acıyı üst üste koysa koskoca bir ülke kurabilecekken, eylemlerinin çoğu birer anma etkinliğine dönüşen Türkiye Solu, bugün nurtopu gibi bir tartışma sahibi olacaksa, 7 Haziran’dan beri süregelen hatalar zincirinin tartışmasını başlatmalı ve sahiplenmeli. Bu bile, bu hatalar zincirinin kökeninin çok daha geriye gittiğini gösterecektir. 60’ların, 70’lerin diliyle bugünü tahlil etmekteki yetersizliği ile de yüzleşecektir. Biriken sorumlulukları nedeniyle eşzamanlı olarak yürütmek zorunda olduğu bir çok çalışma başlığı ödev olarak önündedir. Kimse ahkam kesmesin. Özeleştiri vermek kendi ahlakının, ilkelerinin gereğidir. Bugün içinde bulunduğu çözümsüzlüğün dayattığı gerçekliktir. Erdoğan’ın İslami faşizmi bir kırbaç olarak kullanacağı diktatörlük yolunda onu tökezletmek elbette en acil görevdir. Bunun rol hırsızı emperyalizmden önce başarılması zorunluluğu, bu görevi çok daha acil kılmaktadır. Zira, 12 Eylül’de olduğu gibi, onu indirecek olası bir emperyalist müdahale solun önünü açmayacak, ona uyguladığının daha fazlasını, doğacak boşlukta başını kaldıramaması için sola uygulayacak. Bu tür bir müdahale, Erdoğan’ın başkanlığını ilan etmesi halinde oluşacak koşullara kıyasla ehveni şer olarak kabul edilebilecek koşullar getirmeyecek. “Emperyalizmden hızlı davranmamız gerekiyormuş!” diye dudak büküp mavra yapılacak mevzu değil!

Bir avuç dolar İçin!
Erdoğan’ın kontörü biten Amerikancılığı, onun açısından, iktidarını olası bir sallantıda uluslararası dayanaklarından da yoksun bırakacak bir eksikliktir. Belki de iktidarının en zayıf olduğu süreçten geçmektedir. Gezi’den de çıkarılan dersle, bu ülkede kendiliğinden bir halk hareketine önderlik edecek bir yapıyı ortaya çıkarmanın sancıları sürerken, henüz bu gerçekleşmeden olası yeni bir kendiliğinden halk hareketi dalgasının iktidarın boyunu aşacağı noktada ne olacağını sanıyoruz? Emperyalizm, “bırakınız yapsınlar, ne yapacaklar görelim” mi diyecek? Tamam yahu, sosyalistler hallediyor, biz masraf etmeyelim mi, diyecek?

Şimdilik, ABD’nin bölgedeki öncelikleri açısından ilgilendikleri ortak konular çerçevesinde durumu idare etmek daha efektif ise, henüz Erdoğan’a direkt bir müdahale söz konusu değil ise bu, Erdoğan’ın Amerikancılığından değil, belki de “bir avuç dolar için” elini Zarrab’a verip kolunu ABD’ye kaptırmış olmasındandır!

Bir “Amerikancı” Cumhurbaşkanının Amerikancılığını Amerikaya ispatla imtihanı!
Adam, tam da Helvacıoğlu’nun dediği gibi, ABD’ye en büyük Amerikancının kendisi olduğunu ispata çalışıyor, evet. Neden? ABD, onun Amerikancılığını BOP’la çoktan ölçüp sahte olduğuna kanaat getirmiş olmasın! Ne var ki, kimi arkadaşlara göre Erdoğan’ın Amerikancılığı en az Erdoğan’ın kendisi kadar dokunulmazdır! Hey yüce doğa!

Adam, BOP Eşbaşkanlığı’ndan aldığı güçle Neo Osmanlıcılık senaryosunu yazıp yönetmeye kalkmış, kendi emperyal öyküsüne tutunmuş, içerde ve dışarda herşeyi bunun üstüne inşa ediyor ve ABD bunu görüyor ama biz onu Amerikancı ilan etmekte sakınca görmüyoruz!

Bundan sonra Erdoğan, başta Suriye ve YPG meselesi olmak üzere uzun zamandır direttiği çok temel konularda çark edebilir. “Amerikancılığını” ispatlamak için, şu ana kadar biriken günahları tasfiye edilen Davutoğlu’nun sırtına yükleyip “Amerikancılığına” dair daha görünür hamleler yapabilir. Bu da bu saatten sonra Ortadoğu pazarında ve ABD nezdinde para etmez. Sadece, tahlillerinde onun “Amerikancılığına” yaslanacak arkadaşlar için malzeme olur.

Amerika’ya kafa tutan Proteuslar!
Helvacıoğlu’nun ilgili yazısında iş, “Homo Sapiens’in Afrika’da ortaya çıkmasının, sırf ABD’ye kafa tutmak için olması” ihtimalini sorgulamaya kadar gitti! Ne de olsa devrimci dediğin şüpheci olur! Bu arada, Charles Darwin’in 1859’da basılan Türlerin Kökeni adlı kitabında doğal seleksiyona örnek gösterdiği ve her 5-10 yılda bir yumurtlayan proteusların (olm) yumurtadan çıkışına daha önce hiç kimse tanık olmamışken, halk arasında yavru ejderha olarak bilinen bu uçuk renkli kör amfibik yaratıklar kalkmış, ilk kez 30 Mayıs’ta kızılötesi kameralara göstere göstere yumurtalarını çatlatıp çıkmaya başlamışlar. Helvacıoğlu’na soralım; Onların bu sıradışı davranışı da Amerika’ya kafa tutmak için olabilir mi?

Yağmur yağarsa, ıslanırsın!
Gülmek devrimci bir eylem olduğundan, günde beş vakit değilse de üç vakit gülerek Orwell’i tartışıp devrimi bekleyen arkadaşlar ve kendisine “gülmenin devrimci bir eylem olduğu” söylense, hiç gülmeksizin “bu konuyu yetkili kurullarımızda değerlendireceğiz” açıklaması yapacak olan bir anamuhalefet lideri var bu memlekette. Kılıçdaroğlu ve avanesi, bu ülkede devrimci bir süreç ateşlense, çatışmalar iktidarı devirecek bir noktaya taşınsa, olayların akışına, yönüne yanına bakmadan “süreci kaygıyla izliyoruz, daha geniş bir değerlendirmeyi Salı günü yapacağımız grup toplantısında kamuoyu ile paylaşacağız” der ve genel merkezdeki ofisine çekilir.

Sonunda, bu işi CHP’ye oy verenler yapmazsa CHP’nin kedisi Şero, genel merkezi ilhak edip CHP’nin yönetimine el koyacak!

***

Tamam, iyi hoş; “Çok faşist bir yağmur yağıyor” ve biz sosyalistler, komünistler, devrimciler yağmuru da “hissediyoruz”. Bu, aynı zamanda pek de romantik. Ama, artık fena halde ıslanıyoruz arkadaşlar.

İç savaş provalarına girişen Saray rejimi ve onun İslamcı hegemonyasından kurtuluşun sorumluluğu, Türkiye Devrimci Solu’nun, devrimci güçlerinin omuzlarındadır;  Tabii, egoları ve ezberleri omuzlarımızdan indirip, mücadeleye yer açabilirsek!  Zafer, omuz omuza  birleşik bir mücadelenin inşaası ile mümkündür. Hele ki, iktidarın gözü kıpırdayan her muhalif unsurun üzerindeyken. “Birleşik Mücadele”yi de yine bir başka ezber olmaktan kurtarmak için, inisiyatif alıp pratiğe geçmek kaçınılmazdır. Manşetten manşete, panelden panele bu çağrıyı birbirine duyurmakla olacak iş değil. Bu, bir niyet olmaktan çıkıp pratiğe dökülmedikçe, panellerde okunan çağrı metinlerinde bir hoş sada olarak kalacaktır.

Gerisini biliyorsunuz; Mapus damlarında  boncuktan kuş, kibrit çöpünd…!

– Haziran mı? Hemen şuradan sola dönünce!

Defianda me dios de mi!

Özellikle 7 Haziran’dan sonraki süreçte, Türkiye Solu’nda yaşanan kafa karışıklığı, yapılan tahlillere ve dolayısıyla pratiklere yansıyor. Çünkü bu tahlillerde durum tespiti yaparken kullanılan kavramlar, sözcükler pratikte sözlükte durduğu gibi durmuyor! Koskoca partileri ve önderlerini hiç düşünemeyeceğiniz noktalarda konumlandırıyor.

“Defianda me dios de mi!” Bir İspanyol deyişi; “Tanrı, beni kendimden korusun” diyor. Sonda söyleyeceğimizi başta söylemiş olalım; Türkiye Solu’nu da, kendisinden koruyacak bir güce ihtiyaç var. Bu güç, egolarından, şabloncu yaklaşımlarından arınarak bir araya gelmeyi, bir arada durmayı ve beraber yürümeyi, omuz omuza kavga vermeyi kafaya koymuş, sınıfı esas alan bir perspektifle politika üretmeyi ve uygulamayı hedefleyen bir ‘ortak akıl’dır. Yanına elbette, kendi çıkarlarını üretenlerin çıkarlarının yanında gören tüm ilerici unsurları katmayı da başarabilmelidir. Bunun için, kullandığı dili de, yöntemlerini de gözden geçirmeli ve yenile(n)melidir. Halka, sınıfa ulaşmayan bir dille anlatılan doğrular anlaşılmadıkça, ne işçi sınıfı içinde örgütlenme zemini ne de kitleselleşerek iktidarı devirmeye namzet bir güç yaratılabilir. Biz söyler, biz dinleriz. Bir süredir yapılan, yaşanan budur. Kültür levreği satar, kültür solcusu satmaz, iş yapmaz bu memlekette. Reklamcı olur, yayıncı olur!

Bu anlamda, belki de işe ‘Türkiye Solu’ dediğimizde bundan ne anlamamız gerektiği konusuna netlik kazandırarak başlamak en doğrusu. Zira ‘Sol’ ne çektiyse, biraz da ‘Sol’dan, kendinden çekmiştir. Tartışılmalıdır.

Şabloncu ve toptancı yaklaşımlarla kendi kendimize kurduğumuz tuzaklara düşmekten ve ayrışmaktan usanmadık. Zira işin boyutları kolay(cı)lıkla yazıp çiziverdiğimiz o şablonları aşalı hayli zaman oldu. Misal, hâlâ Erdoğan’ın Amerikancı olduğu ezberi üzerinden ‘analiz’ yapan komünistlerimiz var. Bileşeni olduğu Haziran’ın seçim kararındaki imzasının arkasında durmayıp, “işçi sınıfının sesi” olmak için koşa koşa seçimlere giren ama seçimlerin de gerçekte çözüm olmadığını bir türlü anlatamadığı için hayıflanan şefin söylemiyle pratiği arasındaki uyuşmazlık ABC Gazetesi’ne verdiği röportaja da yansıyor, ‘köşe’li yazılarına da. Değindiği en temel konularda, her üç yanlışının bir doğrusunu götürdüğüne şahit oluyoruz. Artık şaşırmıyoruz.

Erdoğan Amerikancı mı?

Değil.

Kasım 2002’de iktidara gelen AKP, 2003’te Irak tezkeresine ‘hayır’ oyu çıkmasıyla ABD’nin gözünde tökezlediyse de, 17 Aralık 2004’te AB ile müzakerelerin başlatılmasına kadar, sadece iç kamuoyuna değil bütün dünyaya karşı takiye içinde yürütülen bir ‘demokratik’ söylemle ABD’nin gözüne girmişti. Göstermelik demokrasinin yanına Kemal Derviş’in ekonomi politikaları da eklenince, aklı çelinen liberallerin de alkışlarına mazhar oldu AKP. Bu süreç, 11 Eylül saldırılarından sonra Radikal İslam’a karşı Ilımlı İslam formu içinde kalan, demokratik söylemiyle öne çıkan bir alternatif arayışındaki ABD nezdinde AKP’nin çıkış sürecini hızlandırdı.

Özellikle Bush döneminin sonu ve 2008’de başlayan Obama dönemi ile AKP’nin solun gözünde “Amerikancılığı”, ABD nezdinde ise “çıkış süreci” devam etti ve 2011’e dek sürdü. ‘Arap Baharı’ ile süreç tersine dönmeye başladı. 2013’teki Gezi sürecinde iyice açığa çıkan baskıcı yönüyle AKP, ABD nezdinde inişe geçti. 10 Ağustos 2014’de Cumhurbaşkanı seçildikten sonra Erdoğan, 7 Haziran’da sarsılan AKP iktidarını ayakta tutmak için dozunu artırdığı baskı, şiddet ve katliamlarla bir sivil darbe eşliğinde anayasayı askıya aldı. Parlamenter sistemi buzdolabına kaldırdığını söylemekten çekinmedi. ‘Arap Baharı’ sürecinde Stratejik Derinlik derken, Erdoğan’ın dizinde kalan sığ mezhepçi politikalar, kendisine ABD tarafından verilen BOP Eşbaşkanlığı rolüyle çatışmaya başladı. Sadece, artık ABD’nin anlaştığı İran ve Rusya’ya değil, ABD’ye rağmen Suriye’ye / Esad’a karşı tek başına cephe açmaya kalktı. İnişe geçmesinin temel nedeni de budur. Mısır konusunda Müslüman Kardeşler’i (ki, şu anda ABD’nin terör listesinde) desteklemekle kalmayıp, Mısır darbesi konusunda Obama’nın uyarılarına rağmen ABD’yi suçlayan Erdoğan, Suriye’de de ABD’ye rağmen kendi kafasına göre (kuşkusuz küçük menfaatlerini gözeterek) Radikal İslamcı-cihatçı terörist grupları destekleyerek ABD ile müttefik olmanın “gereklerini” çiğnedi. Suriye’de desteklediği Sünni-mezhepçi terörün Türkiye’ye taşınması da bize hediyesidir! ABD’nin Şii İran’la anlaşıp, ambargoyu kaldırmasıyla Erdoğan, rahmetli Cihan’dan sonra bu kez yanlış oynadığı atın üstünden düşmüş oldu.

Başkanlık hevesi üzerinden içeride yarattığı baskı ve şiddet ortamı, ABD tarafından sürekli eleştirilmeye başladı.

ABD bunu, Türkiye halkları özgür, demokratik bir ortam ve refah içinde yaşasın diye mi yapıyor? Tabii ki, hayır.

ABD’nin istediği, yarın kendisine muhalefet etmeyecek, çatışmaya girmeyecek “uyumlu” bir müttefik idi.

Peki, Erdoğan’ın ABD’ye karşı izlediği politika anti-emperyalist bir tutumdan mı kaynaklanıyor? Alakası yok.

Bu tutum, elindeki enstrümanları kullanarak, işlediği suçları sorgulanamaz kılacak bir mevki inşasını hedefliyor. Bu tutum, KaçAk Saray’da kişisel kariyerini Cumhurbaşkanlığı makamının üstüne çıkılacak kaçak “başkanlık” katı ile taçlandırıp, ömrünün sonuna kadar o koltuğa demir atma hesaplarının bir sonucudur.

Yerli midir? Daha neler! Tamamen “Saray”lı. Çakma Osmanlı malı.

Milli midir? Hadi canım sen de. Halkın zerre çıkarının bulunmadığı bütün bu hesaplar tamamen kişiseldir. Kişiye, Erdoğan’a özeldir.

Oysa, mesela Kemal Okuyan, Amerika’nın bile Amerikancı saymadığı Erdoğan’ı Amerikancı ilan edip, Erdoğan’ın “yobazlığı, tüccarlığı ve Amerikancılığı” ile mücadele edilmesi gerektiğini, aksi halde bugün Erdoğan gitse bile başka bir Erdoğan’ın geleceğini söylüyor. Kenan Evren, Özal, Demirel ve Çiller Amerikancıydı. Pek çağdaş, pek liberal, pek laik ve yeri geldiğinde CHP’den çok Kemalist ve Batılı idiler. Amerika’nın sınırlarını çizdiği “demokratik” söylem içinde ABD ile çatışmadan, “müttefik” olmanın gereklerini layıkıyla yaptılar. Erdoğan ise bütün bunların tersine İslamcı. Amerikancı olmadığı gibi, elinde satacak bir şey kalmadığından tüccarlığı da sürdürülemez noktadadır. Saray’a derhal bir kayyım atansa yeridir! Yobazlığı konusunda hemfikiriz.

Sözün kısası, Erdoğan bir Amerikancı değil. Erdoğan, Erdoğancıdır. Başka da kuş tanımamaktadır!

Oysa ABD’nin kendi açısından Türkiye ile ilişkisi Erdoğan ile ilişkisini kapsar ama bundan ibaret değildir ve bu çerçeveye sığdırılamaz. Birbiriyle paralel değil, çatışan bir çıkar ilişkisi söz konusu olan.

Açık Yeşil, Koyu Yeşil

ABD, Türkiye’de “Ilımlı İslami” bir model istedi.

Kodlayalım; Açık yeşil.

Erdoğan kalktı, ılımlı tarafını kaynatıp buharlaştırdı.

Geriye “İslami Model” kaldı.

Kodlayalım; Koyu yeşil.

Semboller üzerinden dürtüklenerek yürütülen diplomatik temayüller açısından da, Erdoğan’ın son ABD ziyareti boyunca yaşanan her şey, paçalardan akan rezaletin fotoğraflarıyla unutulmazlar arasına girdi. Ama mesela Erdoğan’ın, Maryland’deki cami açılışında Obama ile fotoğraf verme hevesinin kursağında kalması, Erdoğan için ağır bir “sembolik” darbe! Erdoğan için, Washington caddelerinde dolaşan siyah propaganda kamyonetleri ise, bir PR çalışmasından çok, ismini taşıdığı şahsı “değerli yalnızlığı”na gömmeye giden cenaze konvoyu gibiydi. Obama’nın, görüşme sonrası arkasından yaptığı açıklamalar ise, azar boyutunda. Bunlar da tamamıyla kişisel!

Sembollerin ötesinde, dışarıda PYD, içerde anayasa ve başkanlık konuları da ABD’nin izleyeceği kritik başlıklar (kırmızı çizgiler) olmaya doğru evriliyor.

Erdoğan’ın, ABD’de katıldığı Nükleer Güvenlik Zirvesi’nde zevahiri kurtarma çabasıyla geçen reklam arasından sonra, iki yeşil arasındaki ciddi ton farkını kapatacak formüller havada uçuşacak.

Erdoğan giderse, aynı formatta bir başka Erdoğan’ın gelmesi ise neredeyse imkansızdır. Zaman zaman dillendirilen “Erdoğan’sız AKP”nin bir diğer Türkçe meali “Diktatörsüz AKP”dir. Bir ikincisine fırsat tanınmaz.

Bu noktada, Erdoğan’ın hangi dinamiklerin çalışması veya çatışması sonucu ve nasıl gideceği belirleyici olacaktır.

Anti-emperyalist tutum, Erdoğan’a olmadığı bir Amerikancılık atfetmekten ve buna imandan geçmiyor. Ulusal ve uluslararası sermayenin ihtiyaçları ve çıkarları da Erdoğan’ın çıkarlarının üzerindedir. Her ne kadar Ali Koç, arada kendisini rahatsız eden ama adını açıkça koyamadığı sınıf çelişkisi üstüne aforizmalar sayıklasa da, sermayeye hizmetlerinden ötürü AKP’ye minnettarlığını –belki de sipariş üstüne, tam ABD’de morale ve şırınga edilip hızla kana karışacak bir tam doz itibar hormonuna ihtiyacı olduğu anda- ifade etmesi manidardır. Ama biz de, Arçelik ve TOFAŞ işçisine yaşatılanı biliyoruz.

Uluslararası sermaye açısından ise Türkiye artık bir yakan toptur! Türkiye’de “yatırım yapılabilir”liğe ikna için atılan taklaları sayın. Şam yollarında tüketilen Türkiye ekonomisi halkı, esnafı, işçi sınıfını boğmaya devam ederken, yabancı sermayenin de zarar yazmadan çıkmak için manevralar yaptığı bir bataklığa dönüşüyor.

Bu arada, ekonomi sosyalizmin çıkış noktası olmasına rağmen, bütün solun ağzına baktığı üç beş ilkeli, solcu ekonomist olmasa neredeyse yabancılaştığımız bir alan. Ekonomiye ilişkin söylemin sadece politik düzeyde kalması ama programatik anlamda neredeyse bir yerinin olmaması da bizim genel eksiğimiz. Teori üreten, pratiğe döken, iktidarı zorlayan, emperyalizmin yakasına yapışabilen bir soldan, Gezi’yi istisna tutarsak sadece konuşan bir sola evrilmenin yarattığı boşluklar bunlar.

Bu noktada, temelde iki farklı zorlukla karşı karşıyayız; ABD emperyalizmi ve Erdoğan. Emperyalizmin Erdoğan’a karşı takınacağı tavrın üreteceği sonuçlar açısından belki çok daha fazla ve farklı soruna gebe bir coğrafyanın ortasındayız. Dolayısıyla, profesyonel devrimcilikten profesyonel körlüğe kayan bir eksik veya yanlış kavrayışla bunları gözden kaçırma ve hazırlıksız yakalanma şansımız yok. Buna, bir darbe ihtimali de dahildir. Çünkü biliyorsunuz, ayrılık da aşka dahil! Koca koca gelenekleri arkamıza alıp, Erdoğan’ın “neciliği” üstünde yanılırsak, yazık olur.

Herhalde Arap Baharı sürecinde, on yıllarca iş yaptığı diktatörleri tek tek yıkmayı ve onlardan doğan boşluğa “demokrasi” şırınga etmeyi iş edinen emperyalizmin Türkiye’de isteyeceği en son şey, yeni bir diktatördür.

Bu durumda;

  • Erdoğan’ın, Saray rejiminin yıkılmasında emperyalizmden hızlı davranabilecek miyiz? Emperyalizme rol kaptırmadan bu işin altından kalkabilecek miyiz? Soru(n) budur.
  • Savaş sahnesine dönen Ortadoğu coğrafyasında, üzerine güç dengeleri inşa edilen mezhepçiliği, kendi coğrafyamızda burnumuzun dibinde harlanan milliyetçiliği ve taraftarlarını mahkum edip, her iki tablo için sorunun gerçek sahipleri olan işçi sınıfı ile kurulacak bağlar üzerinden gerçek bir çözüm için adım atabilecek miyiz? Soru(n) budur.
  • Daha da ötesi, meleklerin cinsiyetini tartışmaktan başımızı alıp, sosyalist devrimi enternasyonal bağlamına oturtarak, Marx’ın seslendiği bütün dünya işçileri ile bir zeminde örgütlenip, emperyalizme uluslararası düzlemde kafa tutacak bir güce dönüşmenin imkanlarını yaratmak üzere taş üstüne taş koyabilecek miyiz? Soru(n) budur.

Temel sorumluluklarımız da bunlardır. O halde?

En başta söylediğimiz gibi; çözüm, ortak bir sol aklı yaratmaktan geçiyor. Gerek ulusal, gerekse uluslararası düzeyde ortak bir devrimci sol aklı yaratmak, tarihsel bir sorumluluktur. Laikliğin savunusunda bile ayrışmayı başaran, Erdoğan’ın devrilmesi konusunda inisiyatif alıp, sınavdan alnının akıyla çıkmayı beceremeyen bir solun, dükkanı kapatıp yayıncılık yapması, kültür merkezleri açıp işletmesi daha iyidir. Umuda en çok ihtiyacı olduğu anda bunu halkına veremeyen bir solun yaratacağı travma, emperyalizmin ve mevcut iktidarın yarattığı travmadan çok daha yıkıcıdır. Emperyalizm, kapitalizm yıkar, yapar, yeni duruma alıştırır, rantına bakar. Biz yıkılırsak, umudu heba edersek etkisi kuşaklar boyu sürer. 12 Eylül 1980’den sonra olduğu gibi. İşte bu yüzden işi Tanrıya, işçi sınıfını ona biçilen “kadere” terk edemeyiz.

Aksi halde, çocuklara musallat olan dinci ahlaksızlığa yetişemeyen Tanrı, bizi de kendimizden koruyamayabilir!

Beklenir ki devlet, olması gerektiği gibi olsun. Nasıl? İşte hep, devlet büyüklerimizce  söylenegeldiği gibi “millete hizmet” için çalışsın, “aziz milletin hizmetinde” olsun, hep millete o şevkat elini uzatsın, değil mi efendim? Hem biz milletçe, kahvehanede siyasetle demlenirken, siyah beyaz günlerinden beri TRT ekranından odamıza sarkan devlet karşısında önümüzü ilikleyip ayağa kalkarken, ona “Devlet baba” demişiz bir kere!

Oysa, biliyoruz ki kapitalist devlet, sınıfsal karakteri gereği yasama, yürütme ve yargısı ile dizayn ettiği toplumsal yaşam içinde taraftır. Bütün bir toplumun refahı için çalışmaktan kendini azade gören devlet, bu yönüyle “mış” gibi yaparken fotoğraf verir ve sonrasında hızla dönüp asli işine odaklanarak sermayenin, burjuvazinin temel ihtiyaçları için örgütlenmiş bir devasa yapı olarak o “aziz milletin” yasal biçimde soyulması için tezgahı kurar, işletir. Gerisini piyasaya havale eder. Devletin tevekkülü budur. Bu kadar mı? Haşa!

Devlet, ideolojik aygıtları ile toplumsal koşulları ve tabii toplumu öyle ince örer, “geleceğe” öyle hazırlar ki, bir bakmışsınız tutsaksınız.  Hayır efendim, olur mu? Bunun için suç  işlemiş olmanız icap etmiyor. Dayatılan koşullara  itaat ve itiraz sorunundan başlayarak sizin suçlarınıza ayrıca değinmek bir başka yazı konusu. Tutsaklık dediysek, ilerici, devrimci insanlara reva görülen dört duvar arası bir mahpusluk değil kastettiğim. Bu, zaten işin ayrılmaz bir parçası ve hep var. Gerçi, devrimciler için mapusa düşmenin gerçekte bir tutsaklık olup olmadığı tartışmalıdır. Çoğunlukla da, gülerken görürsünüz görüş günlerinde ve fotoğraflarda. Neden? Deli mi bu adamlar? Bir bildiği var bu çocuklarn, demişti şair. Özgürlük mücadelesinde toprağa düşenlerin olduğu gibi, mapusa düşenlerin de  bir bildiği var arkadaş!

Asıl tutsaklık,  devletin inşa ettiği toplumsal koşullarla köşeye sıkıştırdığı bireylerin etrafına ördüğü yüksek duvarlar arasında kalmaktan da ibaret değil. Saldığı korkularla içinizde inşa ettiği mapushanelerdir asıl mühim mesele. Ve, asıl mücadele edilmesi gereken yönü budur; Devletin beyninizde, içinizde kurduğu korku imparatorluğunu yıkmaktır asıl iş.

Mesela son dönemde, bir muhalif olarak ağzınızı açsanız en hafifinden bir “Cumhurbaşkanına hakaret” davası ile taciz edilmeniz, bir teröristmiş gibi damgalanmanız, suçlu gibi topluma lanse edilmeniz, verilebilecek en basit örneklerden biri haline dönüştü bile.

Devlet, bu anlamda da kendini yeniliyor tabii. İnovasyon tam gaz. Basit bir basın açıklamasıyla “barış” dediniz diye devletin varlığına, birliğine kastetmekten kendinizi henüz ipin ucunda sallanırken değilse de linç edilirken bulmanız mevsim normallerinden sayılırken, vatandaşlıktan sille tokat atılmanıza sayılı günler kalmışken irdelediğimiz bu konu, hakikaten yakıcı.

Bütün bunlarla beraber, lastiğini azıcık gevşetse maazallah devletin “devlet olmak”tan taviz vermiş sayılabileceği kaygısıyla koruyup kolladığı yasaklar var malumunuz. Belli günler için gelenekselleşmiş olan yasaklar da var tabii; 1 Mayıs ve halka Taksim yasağı, şu an en güncel olanı. Çünkü, devlet korkaktır.

Ey devlet;

Bil ki, o Taksim Meydanı bu ülke sınırları içinde senin işçilere, emekçilere, halka karşı kazandığın bir tür kurtarılmış bölge değildir. Taksim Cumhuriyeti, işçilerin sınırlarını ihlal ederek girip koparmak istediği bir toprak parçası da değildir. 1 Mayıslarda orada bayram etmek, senin o “aziz milletim” dediğin halkın hakkıdır. Gerçi sen, aileleriyle beraber milyonları aşan işçi sınıfı o “aziz millet”ten değilmiş gibi davranmakta ısrar ederek zaten toplum içinde ayrımı baştan yapmakta bir sakınca görmüyorsun.  Ama, senin görmediğin o sakınca, bir kıymık gibi batıyor halkın hafızasına. O yasakları koyma pahasına, anayasayı tağyir, tebdil ve ilga suçunu yüzüne gözüne bulaştırarak edindiğin maske seni saklamıyor, bilesin. Seni gözünden tanıyoruz.

1 mayıs - 2Şimdiki DİSK hatırlamaz. “Sarı”lık geçirmiştir, hastadır. Hafıza sorunu da var. Oysa devlet, korkularının bir yansıması olarak hep tetiktedir!  1 Mayıs 1977’de, beşyüzbin kişinin Taksim’de işçi bayramını bir arada kutlamak için toplanması bile devletin o bildik refleksini depreştirmeye yetti. O meydanda, 1 Mayıs 1977’de 29’u izdihamda boğularak ve ezilerek, 5’i kurşunla vurularak 34 insanımız yaşamını yitirdi. Yüzlercesi yaralandı. Yaralıların 34’ü yine başından ve göğsünden kurşunla vurulmuştu. Yani, anısı oldular o meydanın. Bunu devlet anlamaz. Ama, halk unutmaz.

Çeşitli sendika ve sol örgütlerden 98 kişi 14 yıl yargılandı. Hiç biri ceza almadı. Devletin kayıtlarında saklı olan failler yargılanmadı bile.

Demem o ki, devlet kendi korkuları nedeniyle Taksim’i halka karşı korumak ve kollamak zorunda hissettiği hassas yerlerinden biri sanıyorsa, fena halde yanılıyor. Er yada geç, Nazım’a ödenecek bir borç olarak;
“dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle; işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet”
dolaşacaktır Taksim’de de elbet…

1 Mayıs 1977’nin anısı, 39 yıla rağmen taptaze. Dahası, Gezi’nin hayaleti, sizi yasaklarınızla sınıyor. Sınamaya devam edecek.

Gezi halktır, Taksim halkındır!

 

İnşa süreci boyunca Siyasal İslam’ın önüne yatan, kullanım ömrü tükendiğinde ise meğer “kandırılmış” olduklarını öğrendiğimiz liberaller, gemiyi terk ettikten, gemiden atıldıktan veya emekli olduktan sonra, sanki bundan sonraki “iş” hayatlarında bir çeşit bonservis işlevi görecekmiş gibi birer “pişmanlık beratı” ediniyorlar. Edinmeyenini görmedik henüz. Hasan Cemal, Altan kardeşler, Alev Alatlı, Murat Belge vb derken, Cengiz Çandar da yetişti kampanyaya! Çandar, memleketimizin güzide liberal entelijansiyasının son pişmanı. Sonuncusu olmayacaktır elbet. Kuyruk daha da uzayacak gibi.

Liberal “aydın” ihanetinin halkalarından biridir Çandar. “İş” hayatının hangi aşaması için gazeteci olduğunu teslim etsek, diye düşündüm. Herhalde, Eyüp Can yönetiminde sol gösterip sağ vuran Radikal ne kadar gazete idi ise, Cengiz Çandar o kadar gazeteci idi. Radikal Gazetesi’nin kapanmasından sonra, geçenlerde Radikal.com.tr’nin de kapatılacağını hissedip, hemen bir “gazeteciliğe veda” yazısı kaleme almış ve “Radikal’le beraber 40 yıllık aktif gazetecilik hayatının da sonlandığını” yazmış. Müjdelemiş mi, deseydik?

Bu müjde cümlesi içinde kesin olan iki doğru var; Radikal’in kapandığı ve Çandar’ın 40 yıldır gerçekten aktif olduğu. Gazeteci miydi, “Gazetecilik” hayatı sonlandı mı, sorularının ucu hala açıktır. Zira, gazeteciliğinin iktidar çevrelerine rahatsızlık verdiğini hissetmiş ve Radikal’in kapatılmasına kendi yazılarının neden olduğunu söyleyerek, kendisine irice kesilmiş bir dilim pay çıkarmayı da ihmal etmemiş. Mesajı aldık mı?

Cengiz Çandar pratik adam. İş hayatı boyunca dönmediği yer yok. CV’si dopdolu; 1971’de Filistin’de gerilla, 70’lerin ikinci yarısı Arafatçı, 80’lerde Humeynici, 87’de (26 Eylül 1990’da, Türkiye ve Ortadoğu halklarının düşmanı ve savaş suçlusu olmak, CIA ve MOSSAD’la işbirliği yaparak Filistin halkına ve Kürt ulusal hareketine karşı yabancı devletlerle işbirliği halinde komplolar kurmak ve katliamlar düzenlemekle suçlanarak Dev-Sol tarafından öldürülen) MİT Müsteşar Yardımcısı Hiram Abas’ın adamı, 1990’da Dışişleri Bakanı Mesut Yılmaz’ın yanında “resmi” görevli, 1991’den 1993’te ölümüne değin Özal’ın danışmanı, NATO seminerlerinde “eğitimci”, ABD Çevik Kuvvet Karargahı’na girebilen tek Türk, Ergenekon ve Balyoz davalarının yılmaz savunucusu ve en son “Yetmez ama evet”çi.

Profil bu. Bütün bu iş ve ilişkiler ağı içinde “gazetecilik” kısmını aradım. Bulan olursa haber versin. Yarın birgün, “yoldaşı” Hasan Cemal’in “Kimse Kızmasın, Kendimi Yazdım” kitabını da aşarak “Kızarsanız Kızın, Alayınızı Yazdım” adlı bir kitap kaleme alırsa, bir de kendisinden dinleriz elbet. Herhalde, pişmanlıklarının hikayesi uzundur!

Gelelim şu özür mevzuuna. Özür neden dilenir? Ortada bir yanlışlık, elde olmayan nedenlerle bir hata, farkında olmaksızın işlenen bir kusur söz konusu olduğunda, farkına varan kişi bağışlanması dileğini ifade etmek üzere özür diler. Ve tabii, bu hatayı tekrarlamamayı taahhüt de içerir bu özür.

Cengiz Çandar neden özür dilemiş peki? T24’te yayınlanan röportajına bakalım;
“Siyasi İslam’ın otokrasiye evrimini göremedik; Ergenekon ve Balyoz ihlallerine duyarlı davranmadık, pişmanım” sözleriyle durum özeti yapıp, ayrıntılara geçmiş. Heveslenmeyin. Elbette bu ayrıntılarda özrünün savunusunu, Türkiye’yi Erdoğan’ın sivil darbesine ve kurduğu hegemonyaya götüren süreçteki sorumlulukları üzerinden verilmiş bir özeleştiri ile değil, askeri vesayetin kaldırılmasına verilmiş bir destek olarak açıklamaya çalışmakta ısrar ediyor. Hal bu olunca, özrü kabahatinden iki numara büyük oluyor. Özür de özürlü! Oysa, Siyasal İslam’ın değirmenine su taşımakla kalmadılar, Erdoğan/Saray rejiminin inşaası için harç kardılar, tuğla taşıdılar, sıva yaptılar. Cümlede birinci tekil değil, birinci çoğul şahıs kullanıp “göremedik, davranmadık” demesi, diğer liberallerin de kendisiyle beraber aynı suçu işlediğinin itirafı da sayılabilir, o suçluluk içinde yalnız kalma korkusunun dışavurumu da. Bir çeşit malumun ilanı, itirafı!

Son olarak çalıştığı Radikal ve herhalde Doğan grubu için “Bugün geldiğimiz noktada benim birkaç gün öncesine kadar içinde bulunmuş olduğum grup rükudan secdeye de geçmedi, yere kapaklandı.” diyor.

Yere kapaklanan Doğan Grubu’nda çalıştığı süre boyunca, kafayı kuma gömüp AKP’nin ve dolayısıyla gümbür gümbür gelen Siyasal İslam’ın amigoluğunu yapan Çandar’ın, toplumsal olay ve olguları neresiyle görüp yorumladığı konusu da, bu liberal tayfayı sorgulamaksızın takip edip aynı kuyuya düşen “solcularımıza” dönem ödevi olsun. Mazallah, Çandar’ın “Liberal kesim dediğiniz, bugün Türkiye’deki iktidarın faşizan bir gidişe damga vurduğunda mutabık.” sözü, onları liberallere karşı yeni bir rehavete düşürmesin. Zira, onlar bu rehavet içinde liberallerle tekrar ve yeni bir dayanışmaya kalkışırken, Çandar ve saz arkadaşları geleceğin yeni pişmanlıklarına yelken açıyor olabilir!

Cumhuriyet Gazetesi, kaç gündür yazıyor. Devlet, 10 Ekim’de Ankara Garı’nda patlayan bombalardan haberdardı. Üstelik, yirmi beş gün öncesinden ve canlı bombanın ismine varana kadar tüm detaylarıyla. IŞİD patentli canlı bombanın Ankara’ya gireceği saatlerde, polis kontrol ve aramalarının durdurulmuş olması ve benzer şüpheleri şimdilik bir kenara bırakalım. Konu, Mülkiye Başmüfettişi ve polis başmüfettişlerinin hazırladığı raporlarla sabit. Kimsenin umurunda değil.

Asgari demokratik ve hukuki işleyişe sahip ülkelerde devlet, güvenlik birimlerine ulaşan istihbaratları öncelikle vatandaşlarını koruma kollama görevini yerine getirmek için kullanır. Öncelikle, can kayıplarını önlemek veya en aza indirecek önlemleri almak için. Oysa hatırlayın, “sorumlu devlet adamı” olarak Erdoğan, o sorumluluğu ezecek saçmalıkta bir yaklaşımla, Ankara’da patlayan bombalara değinen konuşmasında, tren garının da zarar gördüğünden dert yanıyordu.

Ankara Garı’nda, 102 insanın yaşamını yitirdiği ve çok daha fazlasının yaralandığı o korkunç patlamadaki “ihmal”, artık devletin bu ve benzer olaylar karşısındaki refleksinin esastan sorgulanmasını gerektirecek boyuttadır. Çünkü bu tutum, yakalanabilecek bir canlı bombanın kendisinden beter bir tehlike arz ediyor. Ama biliyorsunuz, Davutoğlu’nun dediği gibi, ellerinde listesi olmasına rağmen, canlı bombalar da kendini patlatmadan yakalanamıyor!

Hrant Dink’in öldürülmesinde de devletin tutumu buydu. Dava yıllar sürdü. Ortaya çıkan belgeler sonrası istihbaratın gizlendiği ortaya çıktıkça, lütfen gerçekleşen tutuklamalar sonrası davanın seyri, bir başka süreçle örtüştü ve değişmeye başladı! Devlet katındaki yetkililer, polis ve istihbarat şefleri sorgulandı, tutuklandı. Ancak, elbette henüz sonuçlanmadı. Çünkü, tutuklamalar bir başka iç hesaplaşmanın sonucu olarak gerçekleşiyordu.

Ankara’daki son bombalama olayının ardından, REDaktif’in belgesiyle paylaştığı TSK iç yazışmasından da görünen o ki, halkı tehdit eden bu tür terör olayları karşısında devlet refleksi, kendi personelini uyarmakla yetiniyor! Bu kadarını yapmak, devlet için yeterli görülüyor ve halk korumasız biçimde terörle, ölümle karşı karşıya bırakılıyor.

Bu tutumu, “kendini patlatmadan yakalanamayan canlı bombalar” ve 102 kişinin öldüğü patlamada “zarar gören tren garı”yla birleştirdiğinizde, ortaya çıkan tablo, işin ciddiyetinden bu derece uzak kalmayı tercih ederek kendi halkını ölümlerin kucağına bile bile bırakan devletin, bütün bu olaylardan elde etmeyi beklediği başka çıkarlara işaret ediyor; Ölenlerin ardından, geride kalan halka bırakılan korku, sindirilmişlik ve muhalefetin söndürülmesi.

Ve tabii, halkın kendisini koruması gereken bir gücün de “devlet” olduğu, ciddi biçimde sorgulanması gereken bir olgu olarak karşımıza çıkıyor.

Elde kalan, terörden beslenen ve nemalanan devletin ülkemizdeki karşılığı olan Saray Rejimi’nin halka karşı güttüğü “ali menfaatleridir” ve bunların her biri bütün ilişki ağı ile tek tek teşhir edilmelidir.