Nevriye Kurt

Bekle zafer şarkılarıyla caddelerinden geçişimizi 
Bekle dinamiti tarihin 
Bekle yumruklarımız 
Haramilerin saltanıtını yıksın

Kendinden önce giden yıldızlara yoldaş olmaya gitti Vedat Türkali. Bir çoğumuzun hayatına yön veren, yaşama, yaşatmaya dair hepimize bir şeyler öğreterek hem de!

Bir gün tek başına… dedi ve dünyada hepimizi tek başımıza bırakıp gitti. Türkiye halklarının daha adil, daha eşit, daha özgür bir dünyada yaşaması için kalem tutan bir edebiyatçı olmasının yanında bir komünist, bir devrimciydi Vedat Türkali. 

Türkiye’de faşizme boyun eğmeyen, direnen bütün halkların, gençlerin yanında oldu hep. Gezi Parkı direnişçilerine gönderdiği destek açıklaması unutulmaz: 

“Sevgili gençler, kardeşlerim, çocuklarım. 10 gündür sizleri izliyorum. Sağlığım ve yaşım nedeniyle aranızda olmasam da hep yanınızdayım, hep yanımdasınız.

Tarihin her döneminde zulüm olmuştur, zulme karşı direniş olmuştur. Bugünlerde sizler, zulme karşı direnişin en güzel örneklerini veriyorsunuz.

Sizin direnişiniz geleceğimizin güvencesidir. Aklınız, barışçılığınız, direnişçiliğiniz, dayanışmanız uzun yıllar unutulmayacaktır.

Taksim Dayanışmasını, direnişte yer alan tüm sosyalist grupları, değerli Kürt gençlerini, evinden kalkıp gelen insanlarımızı, tümünüzü birden sevgiyle kucaklıyor, başarı dileklerimle gözlerinizden öpüyorum..

Vedat Türkali”

Cizre’de katledilen sivillerin yanında oldu Vedat Türkali:

“Bu ülkede var olan Kürt, Rum, Ermeni ve tüm halklar özgür olmadıkça barış gelmez. İnsanları ürkütmek dünyanın en namert suçudur”

O tıpkı Nâzım Hikmet gibi, Yaşar Kemal gibi, Orhan Kemal gibi inandıkları için mücadele edip, popüler olmak için, para kazanmak için asla kalitesinden ödün vermeyerek, 97 yaşında bile sokağa çıkıp mücadeleden asla vazgeçmemiştir.

 ‘Halklar özgür olmadıkça barış gelmez’ diyen Vedat Türkali, haramilerin saltanatını yıkacağız, sana söz!

Uğurlar olsun!

Bütün gün televizyon karşısında haber kanallarında, gazetelerin manşetlerinde Türkiye’nin suç işleyişine tanıklık ediyoruz. İnsanlığa karşı suç işleyişine!.. Depremler, sel felaketleri, çöken maden ocakları, yakıp yıkılan köyler, şehirler… yakılan insanlar. İnsanlığımızı kaybederek sessizce izliyoruz.

Hiç konuşmuyoruz. Biz konuşmadıkça suçlunun sesi daha yükseliyor bilmiyoruz.

Her güne bir katliam, her güne bir acı sığdırıyoruz. Her gün bir yaranın kanamasını izliyoruz.

Tam 23 yıl olmuş katliam olalı.

Biz sustukça, daha çok bağırıyorlar. Öldürüyorlar, utanmadan “Milletimiz için hayırlı olsun” diyebiliyorlar. İnanarak, imanla besledikleri nefretin, dinselleştirilmiş o kutsal haliyle hem de güle güle, hem de arkalarına yaslanarak, pişkin, arsız…

Şimdi Erdoğan’a en yakın çevresindeki ‘dindar nesiller’ in hepsi, kinle nefretle o gün Sivas’ın ateşini yakanlardır. Hayırlara vesile olsun diye katilleri savunanlar, bugün yaşadığımız katliamların silah tutanlarıdır.

” gazanız mübarek olsun ” diye halkı gaza getiren Sivas katliamının baş sorumlusu, dönemin Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun  2002 seçimlerinde Sivas milletvekili olarak Meclis’e girmesi, AKP’nin Refah deneyiminin öğrettikleriyle adım adım ve sinsice devleti kuşatarak, kimseyi ürkütmeden şeriat hayallerini uygulamak gibi bir değişimin başlangıcıydı aslında.

Tam 23 yıl olmuş katliam olalı.

Sivas’ı görmezden gelip demokrasi, özgürlük, inanca saygı yalanlarına kananlar ve  bin bir türlü yalanının toplumun kimi güçleri üzerinde etkili olmasıyla bugün, acı  ama  gerçek,  ‘şeriat’  artık  iktidardadır.

Suudi Arabistan tipi karanlık rejim, tüm toplumu şeriat kuralları altında inim inim inletirken,  AKP iktidarı toplumu türbana ve çarşafın karanlığına gömerken, kendisi en sadık Batı uşağı olmasına rağmen sessiz kalanlara sıra gelmiştir artık.

Tam 23 yıl olmuş katliam olalı.

Üzerinden sadece 23 yıl geçmemiş. Gazi geçmiş, ‘hayata dönüş’ geçmiş, Soma, Reyhanlı, Diyarbakır, Lice, Cizre, Ankara geçmiş… Koray’dan Berkin’e uzanan koskoca bir 23 yıl geçmiş.

Her şeyi unuttuğumuz gibi, Sivas’ı da unuttuk, unutturulduk.

Ama acı derinleşiyor, derinleştikçe artıyor, kanıyor.

Nasıl artmasın ki? Sivas’ın katilleri iktidarda. En tepede… ‘şeriat’  artık  iktidarda!

2 Temmuz 2016’da Türkiye’de gericilik tek başına iktidardadır. Yanında “yaktık yine yakarız” diyenler, Bozkurtlar, Osmanlı Ocakları, kentlerde Kürt işçileri öldürenler, duvarlara “kanımız aksa da zafer İslamın’dır” yazanlar, köyleri yakanlar, okullarda çocuklara tecavüz edenler, hırsızlar, vurguncular, Cengizler, Ensarlar,Kedicik’ler, Cicişler, İsrail, IŞİD varken tek başına iktidardadır.

Her şeyimiz tehlikede. Ekmeğimiz, suyumuz, fabrikada işçimiz, tarlada emekçimiz, okulda öğretmenimiz tehlikede. Kitabımız, kalemimiz, dinlediğimiz türkümüz tehlikededir.

Bir zamanların “susma sustukça sıra sana gelecek” sloganı bile unutulmuş sanki.

Ne AB’si, ne ABD’si, ne NATO’su kurtarıcı olacaktır bize. Kimseden medet beklemeyeceğiz. Halkın, sokağın örgütlü mücadelesinin karşısında hiç bir gücün duramayacağını bilmeliyiz.

Bugün Sivas’ı hatırlayın diyoruz. #unutMADIMAKlımda diyoruz.

Tam 23 yıl olmuş katliam olalı…

ve hala Hasret’in sesi “ güle yel değdi… oy beni beni beni…”

 

  • Duyduk diplomanı bulamıyormuşsun .

    Biz bulmana yardım edelim…

     

    Annesinin eteğinde, havan mermisiyle parçalanan bedenini taşıdığı Ceylan’ın gözleri var üzerinde;

    12 yaşındaki vücudundan 13 tane kurşun çıkan Uğur’un kanı var üzerinde;

    Daha 6 aylıkken devlet dersinde öldürdüğünüz Şilan bebeğin ağıdı var üzerinde;

    Yıktığınız duvarların altında kalarak öldü dediğiniz, 7 yaşındaki Baran’ın bedeninden çıkan kurşunlarınızın izi var ;

    Çaldıklarınız çırptıklarınızın yanında, yalanınız dolanınız karşısında sizden daha namuslu, daha “yasal” olan Roboski’de katlettiğiniz 22 tane “kaçakçı” çocuğun kanı var üzerinde;

    14 yaşında ekmek almaya giden öldürdüğün Berkin’in kapkara kaşları var üzerinde;

    Ethem var,

    Abdullah var, Ali İsmail, Mehmet, Medeni, Hasan Ferit, Ahmet…

    Soma’nın kömür karası var üzerinde;

    Suruç var, Diyarbakır, Lice, Cizre,Nusaybin, Sur var;

    Yakıp yıktığın evlerde öldürdüklerin var;

    Sokaklarda ölü çıplak bedenini sürüklediğin Hacı Lokman var;

    “Emek, Barış ve Demokrasi” nin katilisin sen, üzerinde 10 Ekim’in kanı var;

    Veysel’in masmavi gözleri var;

    Abdestli sapıkların;

    Diplomalı cahillerin;

    Hırsız çocukların;

    Yalancı, yalaka yandaşların var üzerinde;

    Bizden çaldığın alın terimiz var üzerinde;

    Okuyamadığım kitaplarım;

    Boğazımda kalan lokmam;

    Komşumun “giden” oğlu;

    Gitmeye yasak olduğum diyarların kıvırcık saçlısı Rodin Baran’ın ahı var üzerinde.

     

    Şimdi git, döktüğün kan izlerini takip et…

Bu sabah çok tedirgin uyandım.  Odamda perdeyi bile açmadan “hemen yola çıkmalıyım” diye düşündüm. Hemen yola düşmeli, ölenler arasında tanıdıklarım var mı diye sağdan soldan öğrenmeliydim. Oysa daha  çok yeni, daha 6 ay önce  bir katliamdan şans eseri sağ kurtulmuştum.

Şans kelimesi bize ancak böyle zamanlarda uğruyordu. Şans eseri trafik kazalarından sağ kurtuluyorduk, şans eseri başımıza taş düşmüyordu, şans eseri gece tecavüz edilen kadın biz olmuyorduk, şans eseri işten atılmıyor, şans eseri şans bazen bize gülüyordu…Gezi olaylarında yanımda bulunan bir dostun başımı yere eğmesiyle bir polis kurşunu şans eseri teğet geçiyordu. Bize şans hep şans eseri uğruyordu.

Bir ülkenin vatandaşı olmak sadece o ülkenin bayrağını sevmek, toprağına sadık kalmak olmamalıydı. Okuyup “adam” olmamız için yıllarca çalışan ailelerimiz bu ülkenin şansı olmalıydı. Onuruyla, çalmadan, hırsızlık yapmadan  alın teriyle çalışan ve sadece emeğinin karşılığını isteyen babalarımız bu toprakların şansı olmalıydı. Biz bayrağı sevip, toprağa sadık kalıyorsak devlet baba da bizi kendisine şans olarak görmeliydi. Devlet bizi sevip, kollamalıydı.

Kapitalizm de böyle bir şey işte; en çok seni çalıştırır ama en az da seni sever. Sevmediğini de öldürür. İktidara geldiği günden beri verdiği hiç bir sözü yerine getirmeyen, her geçen gün halkı daha da kötü yaşam koşullarına iten AKP iktidarı şimdi de umduğunu bulamadığı Ortadoğu’dan geri dönüşünün hesabını ülke içerisinde tam bir iç savaş ortamı hazırlayarak alıyor. Kızılay’daki patlamada ölen Ozan Can,  10 Ekimdeki patlamada katledilen Ali Deniz’in arkadaşı. Hani Ali İsmail’in polisler tarafından dövülerek öldürülmesini protesto eylemlerinde onun resmini taşıyan Ali Deniz. Arkadaşım soruyor ” bu nasıl bir kader ” diye. Bu kader değil … Kader bizim hep çalışıp mücadele etmemiz de var. Kader hep ezilen sömürülen hep kendini toplumda kabul ettirmeye çalışan kesimde olmakta var. Bu yüzden orada katledilenlerin bir çoğu öyle veya böyle hep aynı ortamlarda, aynı eylemlerde,  söylerken bile canım yanıyor ama aynı katliamlarda bir araya geliyorlar. Alışın demeleri arsızca ondandır işte. Bize sundukları, yaşamak zorunda bıraktıkları bu hayata alışın diyorlar.

Şimdi gidip bir öncekinden farklı hayatımı yaşamaya devam edeceğim. Hayatta kalmayı başarabilirsem … şans işte.