Özgür Topsakal

Yeni eğitim ve öğretim yılı beraberinde büyük sorunlarla açıldı. Bu sorunları yaratanlar nedense, işlerin bu noktaya gelmesinde payları yokmuş gibi, arsız davranışlar sergilemekten geri durmuyorlar. Dincileşen ve piyasalaşan bir eğitim sistemini el birliğiyle yaratıp, çocuklarımızın geleceğini birlikte karartıyorlar.

Bu sistemde dostlar, inanın öğretmen olmak kadar öğrenci olmak da zor. O açıdan baktığımızda öğrencilik dönemlerimizde bizler şimdikilere göre daha şanslıydık. Kara olan bahtımız değil önlüğümüzdü en azından. Biz de çocuktuk. Sınıf arkadaşlarımızın saç telinden tahrik olup türban taktıran öğretmenlerimiz yoktu.

Konuşulması gereken acı gerçekler bunlar.

Öğretmenlerimizi kadrolu, vekil, sözleşmeli diye ayırmamışlardı. Öğretmen öğretmendi ve bu mesleğin bir saygınlığı vardı. Okullar ticarethane, öğrenciler yarış atı değildi henüz. Özel okullar yoktu. Devlet okulları vardı. Dershaneler yeni yeni açılmaktaydı ve bir öğrenci üniversiteyi kazanmak için dershanelere yığınla para yatırmak zorunda değildi. Okulun kendisi zaten bir dershaneydi. Eğitim sistemi şimdiki kadar rant kapısına dönüşmemişti.

Öğretmen bir aileden geliyorum. Bu sebeple de, eski Türkiye’yle namı diğer yeni Türkiye’nin eğitim sistemi arasında kıyaslama yaptığımızda aradaki farkı daha bariz şekilde görebiliyoruz. Örneğin, Annem ve babam öğretmen okulundan Haziran’da mezun oluyorlar, Ağustos’ta tayinleri çıkıyor göreve başlıyorlar. Hatta babacım öğretmen okulundan mezun olduğunda yaşı 17 olduğu için babamın maaşını 1 sene rahmetli dedem alıyor. Mezun olup, diplomayı aldıklarında karşılarına başkaca sınavlar çıkarmıyorlar. Beğenmedikleri eski Türkiye’de oluyor bu işler. Sadece bir örnek.

Şimdi her şey çok zor dostlar, çok zor.

Bugün okullar açıldı. Çocuklarımızın geleceği karanlık. Laiklikten, bilimsellikten uzak bir eğitim sistemine yavrularımızı emanet ediyoruz. Siyasal İslam’ın ikiyüzlülüğü umutlarımızdan, geleceğimizden vuruyor bizleri.

Onbinlerce öğretmenin darbeci yaftasıyla görevden alındığı bir dönemde bugün okullar açıldı. İşin enteresanı hayatında cemaatla hiçbir zaman yanyana gelmemiş, yanyana gelme ihtimali bile bulunmayan binlerce muhalifi de bu bahaneyle, herhangi soruşturma süreci yapmaksızın görevinden aldılar. İnsanların ekmekleriyle oynadılar. At izini it izine karıştıklarını itiraf ettiler. Yeni eğitim ve öğretim yılı böyle bir atmosferde açıldı.

Peki sonuç?

Memleketi bu hale getiren asıl sorumlular hala hesap vermedi. Görevlerinin başındalar ve ülkemizin geleceğiyle ilgili, çocuklarımızın geleceğiyle ilgili kararları verme hakkını kendilerinde görüyorlar. AKP ve çetesi, çocuklarımızın tertemiz geleceğinden kirli ellerini çekmeden, memlekette kimseye rahat yoktur dostlar. Karanlığın ortasında mahsur kalmış çocuklarımızı ve memleketimizi mezcupların elinden kurtarmak kaçınılmaz bir sorumluluktur.

 

Dostlar, memleket memleket olalı açık konuşayım düşman işgali altında bile bu kadar kötülük görmedi. Çünkü o dönemler düşman vardıysa, direniş de vardı. Şimdilerde ise durum daha farklı.  İşgal dediğimiz şey topla, tüfekle değil, farklı şekillerde yapılıyor günümüzde.

‘Türbana özgürlük’den, ‘namaz kılmayan idam edilmelidir’e giden süreçte köprünün altından çok sular aktı. Meselenin bir “özgürlük” meselesi olmadığını en başından beri söyleyenlere “din düşmanı” damgası vurmaktan çekinmediler, utanmadılar meczuplar. Memlekete gelmiş geçmiş, en kanlı ve en pervasız iktidar olarak tarihe geçtiler. Darbe dönemleri de dahil hiçbir iktidar döneminde bu kadar cinayet işlenmedi. Memleket tarihinin en kanlı terör saldırısını bunlar organize etti ve bırakın yargılanmayı, bir kişi bile olsa istifa etmediler. Alay ederek, gülümseyerek, ‘’güvenlik zaafiyeti yok’’ açıklamaları yaptılar. ‘Dinimizi özgürce yaşayamıyoruz, ABD’de okumak zorunda kalıyoruz’’ diyerek başladıkları yolda geldikleri son nokta ortada.

Dikkatinizi çekti mi bilmem ama Ergenekon, Balyoz, Odatv vs. muhalifleri tasfiye operasyonlarına başlamadan daha önce memleketin köylüsünü, üreten kesimini tasfiye etmeye başladılar. İktidara geldiklerinin ilk yıllarında önce köylüye el attılar. Sizce ilginç bir ayrıntı değil mi? Misal, Ergenekon operasyonları ve şeker pancarına kota getirilmesi arasında nasıl bir bağlantı kurulabilir? O zaman baştan başlayayım. İşgal sadece topla, tüfekle yapılmaz dedik. Türkiye, köylü/köy kökenli bir ülkedir. Politika yalan söyleyebilir ama türküler asla yalan söylemez. İnsanları apartman bloklarına hapsedip, adına da ‘’medeniyet’’ dedikleri şehirleşmeye özentiyle bu gerçek değişemez. Türkülerimiz köylüdür çünkü… “Tahtalıkta galbur var”, “Aman bulguru gaynadırlar”, “Bağa gel bostana gel”… örnekleri çoğaltabiliriz. Uzatmayayım köylüyüz işte. Bir memleketi işgal etmek istiyorsan, önce o memleketin köylüsünü etkisiz hale getirir, elini kolunu bağlarsın. Köylüyü itibarsızlaştırırsın. Şehirlerin medeni, gelişmiş, köylerin geri kalmış, cahil gibi bir kavram ile simgeleştirirsin. Meczupların yaptığı tam olarak budur. Bakınız, İsviçre’nin yüzde 85’i köylüdür. Bu ülkede en iyi şartlarda köylüler yaşar. İsviçreli bir köylünün iyi yaşaması, İsviçre’nin gelişmişliğiyle ilgili değildir esasında. Tam tersine İsviçre’nin gelişmiş bir ülke olması köylüsünün insanca yaşamasındandır. Ancak geri kalmış ülkelerde köylü aşağılanır. Fakir derler, kıro derler, görmemiş derler. Yeterince net midir? ‘’Köylü milletin efendisidir’’ sözü bence çok önemlidir. Sonrasında köy enstitüleri önemlidir. Bir ülkenin kalkınması, yaşam standartlarının iyi olması, çiftçisine verdiği değerle doğru orantılıdır.

İktidar, işte bu yüzden muhaliflerini tasfiye hareketine girişmeden önce köylüyü tasfiye etmeye başlamıştır. Esas düşmanı, köylüdür. Zengin lüks yatına mazotu 1 liraya alırken, çiftçinin traktörüne 3 liraya alması başka nasıl açıklanabilir? Tütüne, şeker pancarına, çaya, fındığa hangi mantıkla kota getirilir? Şeker fabrikaları hangi mantıkla özelleştirilir? Çiftçiye hangi mantıkla hakaret edilir? Bir tarım ülkesi hangi mantıkla tarımda ve hayvancılıkta dışa bağımlı hale getirilir? İşte bu bir işgaldir. Top, tüfek yok ama işgal var. Eskiden adı üstünde köy ürünleri, köyden kente gelirken, şimdi durum tersi oldu. Alın teri, emeği değersizleştirilen insanlar köylerini bırakıp geçim kaynağını şehirlerde aramaya başladı. Üretim toplumu, tüketim toplumuna çevrildi. Çarpık kentleşme, beraberinde çok ciddi sorunlar getirdi. İşsiz nüfus çoğaldı. Buna paralel olarak, intiharlar, bunalımlar, cinnetler, cinayetler arttı. Kimsenin geleceğinden umudu kalmadı. İnsanlar karamsar. Dünyanın en güzel ülkesi işte böyle işgal edildi, esir alındı. Köylerden başlayarak, yavaş yavaş…

 

Yazıya Aşık Mahzuni Şerif’i anarak onun dizeleriyle son verelim ;

‘‘Bizim toprak, toprak olduktan beri / bunun gibi daha arsız gelmedi./ Böyle sap yeyip saman bırakan / ağzı çirkin yüzü nursuz gelmedi. / Böyle hırsız böyle dinsiz gelmedi.

Dostlar, hiç Elbistan peyniri yediniz mi?.. “Ne alaka birader?” dediğinizi duyar gibiyim. Şu alaka, bir Elbistanlı dünyanın neresine giderse gitsin, bu peynirden mutlaka ısmarlar, getirtir. Acayip bir sevgidir bu, tarif edilmez. Anlatılmaz yaşanır!

Ancak, bunca yıldır severek yediğimiz, uzakta kaldığımızda burnumuzda tüten peynirin, gerçek yüzünü, havaalanı güvenlik görevlilerinin dikkati ve çevikliği sayesinde öğrenmiş bulunuyorum. Büyük bir facia son anda önlendi. Sofralarımızın vazgeçilmezi Elbistan peynirinin, halkın güvenliğini tehdit eden bir cani olduğunu öğrendiğimde şaşkınlığımı gizleyemedim açıkçası.

Meğer ben de kandırılmışım!

Aslına bakarsan sıcak suyla ıslattığımızda gevşeyip, kendini koyvermesinden kıllandıydım zaten. Biz tehlikeyi her zaman masum (!) cihatçılardan beklerken, esas tehlike soframızda bize melül melül bakıyor, hain eylem planları yapıyormuş. Çakal Carlos’a yapılan muamelenin aynısı yapılmalı bu peynire. Arkasında CIA ve MOSSAD olan alçak peynir!..

Kahraman güvenlik görevlilerimizin bu ucuz numaraları yutacağını mı sandınız? Yer mi Anadolu çocuğu?

Her şey bir yana dostlar, devletimize şu konuda çok kırıldım. Birader, madem bizim peynirin uçağa alınmayacak kadar güvenliği tehdit eden bir durumu vardı, “eylem yapmadan tutuklayamayız” şeysini uygulasaydınız ya!.. Ama vardır devletimizin bir bildiği değil mi? Peynir milletinin sağı solu belli olmaz abicim. Havaalanına canlı bomba girebilir ama Elbistan peyniri giremez. Fazla kurcalamayın, demek ki devletimizin var bir bildiği.

Memleketten getirtmeye çalıştığım peyniri güvenlik görevlilerinin uçağa almayışını yazmamı gereksiz bulan dostlarım olabilir. Ama konu hafife alınacak konu değildir. İç güvenlik söz konusudur.

Milli güvenlik konusunda devletimizin bu hassasiyeti takdire şayandır.

“Oluk oluk kan akıtan” mafya babaları rahat dolaşıyorken, kafa kesen, beline bombalar saran psikopatlar babasının çiftliği gibi ortalarda cirit atıyorken, İslamcı örgütler orta yerde “canlı bomba yeleği” atölyesi kurmuş ve gizlenme gereği bile duymadan faaliyetlerini açıktan sürdürüyorken… Elbistan peynirini “güvenlik” gerekçesiyle uçağa almayan devletimizin bir bildiği vardır…

Vardır…

 

Dün akşam REDaktif’deki haftalık yazım için, klavyenin başına geçtim. Bazı anlar oluyor ki, insanın nutku tutuluyor dostlar. Kafamda dolaşan o kadar çok konu içerisinden yazacak tek kelime gelmiyor aklıma. Ellerim kilitleniyor, hükmedemiyorum sanki. Antep’te ölen insanları düşünüyorum, Ankara’da ölenleri, Soma’da, İstanbul’da, Suruç’ta.… Öylece yarım saat boş monitöre dalıp gittikten sonra eşimin odaya girmesiyle birden irkildim. Sonra kapattım bilgisayarı, laf aramızda soğuk bir bira açtım ve düşünceler deryasına bıraktım kendimi. Yazı yine gecikti gecikmeye ya dostlarımın affına sığınırım. Keşke  her şey bu kadar masum olsa.

Bilirsiniz dostlar, en güzel denizler bizim denizlerimizdir. En güzel rüzgarlar bizim rüzgarlarımızdır. Ilık ılık esen yelde yapraklar en güzel bizim memlekette hışırdar. En güzel insanlar bizim memleketlerde yetişir. O memleketten uzak kalanlar rakı içer, şiir yazar üstüne. Türküler söyler, hasret çeker. Bu hasret, kanser eder, verem eder insanı. Kendimden de bilirim, zordur memleket hasreti. Hele ki memleket yangın yerine dönmüşse, daha da çekilmez haldedir vaziyet.

Yılmaz Güney, “Adana şu günlerde ne güzeldir, ne yoğundur kim bilir. Pamuk tarlaları, kamyonlar, traktörler, fabrika önleri, köylüler ve serin yazlık sinema bahçeleri… Orada da serinlik tatlı bir ürperti olmaya başlamıştır geceleri. Şimdi Adana’yı özlüyorum…” diye yazar mektubunda.

Nazım Hikmet’e, “Ölürsem, Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni” diye yazdıran da bu özlemdir. Ahmet Kaya’ya, “Ya beni sararsa memleket hasreti” diye türkü söyleten, bu hasrettir. Solcu böyle sever memleketi dostlar. Hasretinden kanser olacak kadar, uğruna darağacına gidecek kadar. Babacığımın bir lafını tekrar paylaşmak isterim yeri gelmişken ; “Sağcılar bir çiftçinin ineğini sevdiği gibi memleketi sever, çünkü ondan fayda bekler. İşi bitince keser. Solcular ise bir annenin evladını sevdiği gibi.” Demem odur ki, Amerikan filosunu denize dökenler, “tam bağımsız Türkiye” sloganlarıyla ölüme gidenler memleketi gerçek sevenlerdir. Hiç bilmedikleri bir köye okul yapmaya gidenler, memleketi gerçek sevenlerdir. “Erleri çekin, rütbeliler gelsin” diyenler memleketi gerçek sevenlerdir.

Ve bugün…

Çok karanlık bir dönemden geçiyoruz. 60 yıldır, dincilik ve ırkçılık gazını yoksul millete kakalayarak, yalandan, talandan, işbirlikçilikten, ranttan beslenen memleket sağı ise açık söylüyorum, işgal kuvvetlerinin bile veremediği zararı vermiştir bu ülkeye dostlar. Demokrasi adına, insan hakları adına, kültür ve sanat adına bir tek dikili ağaçları yoktur. Torunları yaşlarındaki gençleri birbirine kırdırmaktan beslenirler. Kan emerler. Bütün dertleri davaları paradır para. Yeri geldiğinde, memleketi sattıkları gibi birbirilerini de satarlar. Yaşanan kepazelikleri hep birlikte izliyoruz malumunuz. İtirafçı olup nasıl birbirlerini gammazladıklarını görüyoruz. Bugün gelinen noktada, memleket sağı tarihinde olmadığı kadar pervasız, tarihinde olmadığı kadar kalleş dönemlerini AKP iktidarlarıyla yaşamaktadır. Bizlerin, üzerine şiirler yazdığı, türküler söylediği memleket, bunların güçlenmesiyle birlikte ajanlar, silah tüccarları, pezevenkler ve canlı bombaların kol gezdiği, toplu mezarlıklara dönüşen bir coğrafya haline gelmiştir. Şu haliyle, tablo çok karamsar bir durumdadır. Kurtuluş demokrat, laik, ilerici güçlerin birliğinden, kısacası ‘’memleketi gerçek seven’’ güzel insanların birlik olmasından geçer dostlarım. Bunun üzerine yazılacak başka bir reçete bilmiyorum.

 

XOF (Ürperti)

Yönetmen arkadaşım Mutlu Şahin’in Güneydoğu’da geçen bir işkence hikayesini anlata kısa filmi XOF (ürperti) gösterimdedir dostlar. Mutlu yine güzel bir çalışmaya imza atmış, izlemenizi öneririm.

14081485_10154478932754549_2080864597_n

Şeriatçı iktidar savaşında darbe girişiminin üzerinden yaklaşık 1 ay geçmiş durumda. Konu hala en güncel mesele olarak yerini korurken, diploma meselesi, IŞİD’e gönderilen silahlar, 17-25 Aralık yolsuzlukları, deyim yerindeyse -ki yerinde, güme gitmiş vaziyette. Unuttuk mu? Elbette hayır.

Darbe girişiminden sonra ayaklarının altındaki zeminin kayganlığını hisseden diktatör, davalılarıyla beyaz bir sayfa açmış görünse de, yumuşayıp hamur gibi olmuş havaları estirse de, karşı devrim rüyalarından vazgeçtiğine inanacak kadar saf olmamızı beklemesin kimse. Bu amacından vazgeçmiş olsa bile ortada verilmesi gereken kocaman bir hesap var. Unuttuğumuz veya unutacağımız sanılmasın. Patlayan bombalardan, soldurduğu hayatlardan ve de çaldıklarından dolayı vermek zorunda olduğu bir hesap. Neyin beyaz sayfası açılıyorsa anlayan beri gelsin. ‘’Bakkal yönetmiyoruz, devlet yönetiyoruz devlet’’ diyerek her konuda ahkam kesen bay çok bilmişin şimdi, ‘’kandırıldık’’ martavallarına sığınmasına normal bir ülkede insanlar güler. Hatta gülünmekle de kalmaz, hukuk gereğini yapar. Allah affetse, yargı affetmez can yakanı. Hukuk devletlerinde durumlar böyledir dostlar.

Bugün geldiğimiz noktadan şöyle bir geriye baktığımızda gördüğümüz en net şey, her geçen günümüzün daha da kötüye gittiği gerçeğidir. Gelen günün gideni arattığı karanlık bir dönemin tam ortasında mahsur kalmış gibiyiz. Anılarımızdan, çocukluğumuzdan ve çocuklarımızdan vuruyorlar bizi. Aşımızdan ekmeğimizden vuruyorlar. Ağır bir korku iklimi sinsice her tarafı kuşatmışken, başını kuma gömen ama kıçı açıkta kalan kitlenin varlığı, geleceğimizi gasp edenlere can suyu oluyor. Bizlere de ölümlerden ölüm beğenmek gibi, Tayyip ve Fetö arasında bir seçim yapmamız dayatılıyor olanlardan sonra.

Yenikapı şovu, ölüm hakkını Tayyip’ten yana kullanan çakma demokratların kuru gürültülerine sahne oldu. Bugün, sanatçı görünümlüsünden, muhalefet görünümlüsüne kadar, kim güçlüyse onu alkışlayan şak şak grubu da zannetmesin ki, kendi elleriyle yarattıkları bu kör karanlık kendilerini vurmayacak. Zannetmesinler ki, kendileri gibi düşünmeyen herkes, sürüm sürüm sürünecek. Her gelen gün, gideni aratıyor dedik ya, yarın öbür gün diktatör çıkacak meydanlara, yine ‘’EEEY’’le başlayan konuşmalarından birinde şunları söyleyecek ; ‘’Madem Müslüman bir ülkeyiz, o zaman başörtüsünden kim rahatsız oluyorsa başka ülkeye gitsin’’. Var mı böyle bir şeyin olmayacağına garantisi olan?

Sosyal medyada İran’ın eski ve yeni fotoğraflarını gözünüze çarpmıştır. Bizim de o şekil bir fotoğrafa dönüşmeyeceğimize var mı garantisi olan? Yok. Linç kıtalarının, şeriat bayraklarıyla demokrasi istemelerini, demokrasi ismini taktıkları mitingde ölüm cezası çığırtkanlıklarını dünya izledi. Eğitim sistemine dair, sağlık sistemine dair, insanca yaşamaya ve çocuklarımızın geleceğine dair herhangi söylemin bulunmadığı şovda bolca idam nutukları atıldı ve de yapılanlar bize demokrasi mitingi diye yutturulmaya çalışılıyor. Bizi saftirik zannetmesinler. İran’ın değişik bölgelerinde her gün onlarca insan, vinçlerle asılarak idam ediliyor. Memlekette de böyle olmayacağına var mı garantisi olan? İtiraf edeyim, arada bir memleketten umudu kesip karamsarlığa düştüğüm anlar oluyor dostlar.

Geçen gün yine böyle bir ruh hali içerisindeyken, Sıla’nın cesur açıklamalarını okudum. Biraz önceki karamsarlığımdan eser kalmadı. Bir kadın, karanlığı bir anda dağıttı, ezber bozdu. Konserleri iptal edildi, tehdit edildi geri adım atmadı. Yalakalık yapmadı. Memlekette yürekli insanlar var dostlar. Memlekette umut var.

Bu arada, sabaha yetişmesi gereken pazartesi yazımı bugüne mahsus akşama aldık dostlar bu yüzden özür diliyorum takip eden arkadaşlardan. Malumunuz, bizler birileri gibi sırtımızı güçlü olana veya para babalarına dayayıp yapmıyoruz bu işi. Hayatımızı sürdürmemiz için başka işlerde çalışıp para kazanmak zorundayız ve hayat memat telaşından arada ufak aksaklıklar olabiliyor.

 

Çakma Fuat Avni, Furkan Ülgen, Elbistan’da yakalanmış. Şüpheli yapılan sorgusunda, suçunu itiraf edip, işi para karşılığı yaptığını anlatmış. Bu olaydan sonra, kafamda deli sorular dönmeye başladı dostlar. Öncelikle belirtmekte fayda var. Furkan Ülgen isimli şahıs, ya gerçekten derin ilişkileri olan esrarengiz bir şahıs, ya da evden, internet kafeden, kahraman olmak için, meşhur olmak için böyle saçma bir işe girişen meczubun tekidir. Onu şimdilik bilmemiz mümkün değil. Tek bilinen, Ülgen’in ve de ailesinin sıkı bir cemaatçi olduğu. Evinde yapılan aramada, sinyal kesici ve IP numarasının bulunmasını engelleyici cihazlar bulunuyor. Buradan, işini profesyonel yapan bir vatandaş olduğunu sonucuna varabiliriz. Ama profesyonel olsa, yasadışı bir işi evinde neden yapsın ki? Benim kanaatim, bu kişinin profesyonel bir aptal olduğu yönündedir.

Bu konuya neden hassasiyet gösterdiğime gelince…

Evrensel’de 2010’da yayımlanan yazımdan bir kaç gün sonra bir e-posta aldım. Gelen postayı okuduğumda gözlerime inanamadım o an. Bir daha okudum, bir daha okudum. E-postada, Hrant Dink’in öldürüldükten sonra çekilmiş bir fotoğrafı ve seni de böyle yapacağız mealinde ölüm tehdidi içerikli ifadeler yazıyordu. Postanın bir çıktısını aldım ve avukatımla birlikte savcılığın yolunu tuttum. O zaman caps maps işleri yoktu. Vardıysa da biz bilmiyorduk. Sosyal medya vardı ama şimdiki gibi yaygın değildi, insanlar yeni yeni öğreniyordu.

Velhasıl, postayı yollayan kişinin bulunması için adli süreci başlattık. Bu arada biz şikayette bulunduktan bir müddet sonra, bir de cep numarası dadandı. Arayan kişi polis olduğunu söylüyor, acayip sorular soruyordu. Bana e-postayı yollayan kişinin vatandaşlık numarasını, kimlik bilgilerini ve bunun gibi saçma soruları bana soruyordu.

‘’Tehdit eden kişiyi bilmiyorum ki vatandaşlık numarasını nereden bileyim?’’

‘’Kişiyi bulsam bile insanların vatandaşlık numarasına mı bakıyorum ben?’’

‘’Zaten savcılığa şikayet amacımız da, şahsın bulunması için değil mi?’’

‘’Ben senin polis olduğunu nereden bileyim?’

Arayıp, angut sorulan soran numarayı da savcılığa verdik. Arayan kişi gerçekten bir polismiş. Herif ceza meza almadı. Ama bir daha da aramadı. Elbistan’da siyasi partiler olayı kınayan açıklamalar yaptılar. Mesele büyüdü, ulusal basında yer aldı. İngilizce, Almanca, Kürtçe, Fransızca, Ermenice dillerinde haber oldu. Bunlar bildiklerim. Hrant Dink’in AİHM’de görülen davasında bu konu geçti. TİHV’nin yıllık insan hakları raporunda bu olay yazdı. Aradan 5 yıl geçtikten sonra davayla ilgili bir tebligat geldi. Özetle şu yazıyordu ; ‘’E-postayı yollayan isme uyan birini Facebook’tan bulduk, e-postayı kendisinin yazmadığını beyan etti, biz de dosyayı kapattık’’. Böyle önemli bir olaya bu kadar basit ‘’takipsizlik’’ kararı verilmişti. Lütfedip, itiraz süremi de tebligatta yazmışlar. Bu işi, cemaat mi yapmıştı, başkası mı yapmıştı hiç bir zaman öğrenemedim. AKP ve Cemaat denilen iğrenç yapıların hukuksuz işleriyle memleket çalkalanırken benim itiraz edip, engizisyon mahkemelerinden adalet beklememin saçma olacağını düşündüm. Kime neyin itirazını edecektim ki? Velhasılı, dosya kapandı, olay kapandı.

Ve…

Aradan yıllar geçtikten sonra, Elbistan’da bu tip işler yapan birinin bulunması kafamdaki soru işaretlerini daha da artırdı dostlar. Furkan Ülgen denilen bu herif olabilir miydi iğrenç e-postayı yollayan şahıs? Gerçi e-posta bu, her yerden yollanabilir ama herifin suç işleme profiline baktığınızda, bu işlere meyilli biri olarak görülüyor. Her şey bir yana, cevaplarını merak ettiğim veya cevaplanması gereken bazı sorular var;

1- 2010 yılındaki aşağılık e postayı yollayan kişi, yakalanan Fuat Ülgen midir?

2- Bu herif, ne zamandan beri bu işleri yapmaktadır?

3- Belki de en önemli soru, bu kişi para karşılığı yaptığı bu iş için, kimden veya kimlerden para almaktadır/almıştır?

4- Bu vatandaşa neden şimdiye kadar dokunulmadı da, işin ucu diktatör bozuntusuna dokununca IP numarasına anında ulaşıldı.

Şimdi, REDaktif’deki köşemden bir çağrı yapıyorum, yazdıklarımı ihbar kabul edip araştıracak savcı varsa memlekette bi zahmet bu mevzuyu incelemeye alıversinler. Peşinen söyleyeyim, en az 5 yıl sürecekse de hiç zahmet etmesinler.

Demokrasi Mitingleri ve Şaşkın Ördekler

Günlerdir ‘’demokrasi’’ adına meydanlarda toplanan, sarıklı, çarşaflı, sakallı, cübbeli tuhaf tiplerin görüntülerini hep birlikte izliyoruz. Hani şu diktatörün, ‘’gideceğimiz yere kadar bineriz’’ dediği demokrasi treni var ya, işte o tren giderken, arkasından bakmakla yetinen düşman başına muhalefet de, ‘’demokrasi’’ mitinglerine altlık olmayı sürdürüyor. Malum şahsın gideceği yere ramak kalmışken kabul edelim, memlekette gündemi muhalefet değil, diktatör bozuntusu belirliyor. Muhalefete düşen de, IŞİD sponsoru acar demokratların peşine yavru ördek gibi takılmak. 15 yıldır, memleketin temeline dinamit koyulup genleriyle oynanırken, karşı devrim sindire sindire bütün yakıcılığıyla üzerimize çöreklenirken yapılmayan şey, işin ucu diktatöre dokunacağı zaman yapılıyor. Hakikat gün gibi ortada. Bu mitingler demokrasi mitingleri değil, diktatörün genital bölgesini sağlama alma mitingleridir. Muhalefet de bunu bal gibi biliyor. Kimse kimseye ‘’demokrasi’’ yalanları söylemeye kalkmasın. Üç partinin katılımıyla gerçekleşen demokrasi mitinginde idam da konuşuldu, 2023 zırvaları da. Sahi nedir bu her fırsatta dile getirilen 2023 söylemleri? Neden 2021 değil, 2025 değil ille de 2023? Aklıma gelen sizin de aklınıza geldi mi? İşte bunlar hep demokrasi. Gezi’de ‘’emri ben verdim’’ diyerek işlediği cinayetleri itiraf eden bir katilden hesap soracağını söyleyen ‘’ördekler’’ de koroya ses verdi. Vak vak vak. Kökünüz birden, alın ihtiyaç fazlası demokrasinizi başınıza çalın. Gülsüm Elvan’ın yüzüne bakamayacaksınız.

Şaşkın ördekleri kandırabilirsiniz ama bizi asla kandıramayacaksınız.

Nereden nereye abiler, ablalar. Pensilvanya’da zıplayan pokemona (ilahi RED!) ‘’Fetoş’’ dediğimiz zaman tuhaf tepkiler alırdık. ‘’Hoca efendimizle ne biçim konuşuyon la pisküvüt çocuğu’’ diye paylandığımız günler tarih olmuş meğer. Melih bunun için kaç kişiyle kapıştı sosyal alemlerde bilirsiniz. Hoca efendiye ‘’parsel parsel’’ şey ettiği günlerdi. Sınav sorularının dağıtıldığı, Nijerya’lı çocukların ‘’Şad olup gülmedim eller’’ içinde diye uzun hava çektiği, Tibet’li çocukların ‘’zeytin yağlı yiyemem aman’’ türküsünü söylediği mesud günlerdi.

Ah eski günler ah.

Çok değil bir miktar geriye gidelim. 17-25 şeysine. İşte o zaman memleket medyasının yalak olarak hizmet veren kısmı, bir an ortada kaldıydı. ‘’Ulan kimi desteklesek acaba’’ diye pek derin düşüncelere daldılar. Yalaka olmak zor zanaat aslında. Yanlış ata oynayan biter. Yetişkin bir yalakada olması gereken en önemli özellik önsezidir. Gelişen olaylar üzerine, Tayyip’in gidici olduğunu düşünenler, sermayeyi Fetoş’a bağladılar. Yani yanlış ata oynadılar. Tayyip gitmek üzereydi bu kısma göre ve ‘’yaşasın yeni Führer’imiz’’ vaziyetleri ağır basıyordu bazı elemanlarda. Örnek : Nazlı Ilıcak. Bir kısım ise hemen tepki vermeyip, olacakları beklemeye başladı. Riske girmeye ne gerek var abicim, maçı kim kazanırsa biz onu tutarız ve bunun için de maçın bitmesini bekleriz, dedi bir kısım. Örnek : Ahmet Hakan. Ilıcakgiller sadece maçın kimin kazanacağını yanlış tahmin ettiler. Fakat iki kısmın da ortak özelliği, iktidar ateist olsa, bunlar ateistliğin faydaları üzerine döşenirler. Taze Atatürkçü Ahmet Hakan, ateist Ahmet Hakan olur ve ‘’7 Maddede Ateistliğin Güzellikleri’’ şeklinde başlık atar.

Neydi sloganları? Maçı kim kazanırsa.

Yapılan bir askeri darbe girişimiydi. Darbeciler bertaraf edildi, ağızları burunları dağıtıldı. Kamu kurumları bunlardan arındırılmaya başlandıysa sorum şu olacak ;

1- Diploma nerede?

2- Sıfırlama ve şuradan iki füze attırma mevzuları ne oldu?

3- IŞİD denilen canilere TIR’larla mühimmat yollayanlar yargılanacak mı?

4- Rıza Sarraf’ın rüşvet dağıttığı bakanlar kim? …..

Maddeleri çoğaltabiliriz ama daha önce yazmıştım, yine hatırlamakta fayda görüyorum, diktatör bozuntusunu başımıza musallat edenlerin onu yargılama sebebi, öncelikle işlediği mali suçlardan olacak. Aha da buraya not düşerim. Neyse bunlar önemsiz konular, haydi biraz demokrasiye sahip çıkalım. Malum kişiye şirin görünme fırsatını kaçıranlar için fırsat ayağına geldi vatandaş. Bundan sonra ultra, mega, giga kupon yok. Benden hatırlatması. Bu son treni kaçırma.

Nasıl mı olacak o iş?

Bu iş için en yakın havuza koşulur. Hatta bizzat gitmenize de lüzum yok, sokağa çıkın, gördüğünüz ilk tv kanalının mikrofonunu kapın ve başlayın hain darbecilere giydirmeye. Sonra demokrasinin nimetlerinden bahsedin filan. Patron şiiri sever, bir de kendi yazmış olduğunuz şiirden varsa döşeyin gitsin ; Elbiseyi ütüleyen ütüdür, Darbeyi yapan kötüdür..

Ondan sonra arkan hiç olmadığı kadar sağlam olacak vatandaş, korkma yardır gitsin. Şimdiye kadar muhalif görünür gibi yapıp, ‘’ulan herife daha önce şöyle böyle dediydim şimdi yanında görünürsem dönek demezler mi’’ gibilerinden düşünceler varsa, at o kaka düşünceleri kafandan. Zaman demokrasiye sahip çıkma zamanı canım. Üstüne gelen olursa sallama siktir et. Kandırıldım bugünlerde moda, gönder gelsin icabında. Yalnız boş bulunup da, ‘’diktatör, hırsız vs.’’ türünden kelimeleri ağzından kaçırmayasın, patronun söz konusu kelimelere alerjisi vardır. Ortalık zaten karışık, akım derken bokum deme gözünün yağını yiyim. Adamı gümbürtüye götürürler ona göre bilader. Koca koca generalleri nasıl benzettiklerini gördün değil mi? Hah..akıllı ol, efendi ol, demokratik ol. Hırsız mırsız diyip germe adamı. Söverler, demokratik döverler. Darbeci oluverirsin. Patrona övgüler dizmiyorsan, darbecisin de zaten.

Uzun lafın kısası, sen de demokrasiye sahip çık, demokratik linç kıtalarına sen de katıl ey vatandaş.

Özgürlük ayağına geldi.

 

Faşizme demokrasi elbisesi giydirmeye kalkarsan uymaz, dar gelir, yırtılır. Çünkü, faşizm kabadır, sakallıdır, dincidir, ırkçıdır, sarkık bıyıklıdır. Demokrasi elbisesi naiftir, incedir, kibardır, hafiftir. Herkese uymaz. Bugün medyasıyla muhalefet partileriyle ve kafa kesen öfkeli demokrasi havarileriyle, memlekette bu kadar çok demokrasi aşığının olduğunu görmek gözlerimi yaşarttı doğrusu.

Bravo…

Sizi bilmem ama darbe piyesinden sonra metrekareye düşen demokrat sayısında önemli bir artış gözlemledim. Bu kadar çok demokratın olduğu memleketin, burnunun boktan bir türlü kurtulmaması ise dünya demokrasilerinde nadir görülen ama ülkemize özgü olan bir durumdur. Esas mesele, demokrasi elbisesinin uymayacak kişilere giydirilmeye çalışılması meselesidir. Faşistin üstünde durmaz o naif elbise. Darbeye karşı demokrasiyi savunduğunu söyleyip sokaklarda cinayet işleyenlerden demokrat çıkaramazsınız.

AKP’nin uygulamalarının darbe dönemlerinden bile daha kötü olduğunu döktüren muhalefet partileri, ‘’demokrasiye darbe’’ temalı çalışmaya balıklama atlayıp, zokayı yutmakta tereddüt etmediler. Diktatörün attığı her adım, konuştuğu her söz, kafasındaki her plan, sivil bir darbe değil miydi zaten? AKP faşizminin 14 yılda sindire sindire yaptığı sivil darbeyi herifler bir gecede yapmak istemiş ve başarısız olmuşlar.

Başarılı olsalardı ne olacaktı?

Başarılı olsalardı, kahraman ilan edileceklerdi. Gazetelerde çarşaf çarşaf, tv’lerde boy boy darbenin faydaları anlatılıp, ordumuza allah zeval vermesin güzellemeleri basacaktı her yanı. Böyle de bir memleketiz laf aramızda. Neyse. İhtimaller üzerinden bir yazı olsun istemem. Olanları konuşalım.

Ne oldu peki?

Çember sakallı yobazlar, 20’li yaşlarda gencecik çocukları ‘’dördünü öldürdük, beşinciye geldik’’ diyerek, sıradan bir iş yapmış olmanın verdiği rahatlıkla katletti. Yerde çırpınıp can veren ere bile küfredip tekme attılar. Bir gencin boğazı kesilerek katledildi. Kafası kesildi yazınca öfkeli demokratlar alınıp, kafası kesilmedi sadece boğazı kesildi diyerek savunma yapıyorlar bu duruma. Diktatörgillerin ileri demokrasili Türkiye’sinde kesilen kafa mıydı yoksa boğaza vurulmuş küçük bıçak darbeleri miydi muhabbetleri dönüyor sosyal medya alemlerinde. Geldiğimiz en son nokta şimdilik bu. Darbe konusuna yeniden dönersek, gerçekleşen gerçek bir darbe girişimimiydi yoksa diktatörün tek adamlığını anayasal güvenceye kavuşturmak için tertiplediği bir kurgu muydu?

Cevap vereyim ;

Olayın ardından yirmi dört saat bile geçmeden üç bine yakın hakimin görevden alınmasına anlam verebilen beri gelsin. Sen hangi ara hangi araştırmayı yaptın, soruşturmayı yaptın, hangi delillere dayanarak üç bin hakim, savcı ve yüksek yargı üyesinin soruşturmasını saatler içinde sonuçlandırıverdin? Cevap yok. Sadece yargıda değil bir çok kamu kurumunda cadı avı başlamış durumda. Sorgusuz sualsiz. Teknik olarak imkansız olan bu durumun bize gösterdiği bir şey var. Olay önceden planlanmış, baltalar bilenmiş, kim kimdir fişlenmiş, düğmeye basılmış. Doğumlar sancısız olmaz. Karşı devrimin doğum sancılarıdır bunlar. Başkanlık sisteminin doğumu için bir miktar ‘’sancı’’ lazımdı diktatöre, hepsi bu.

Hal böyleyken, muhalefet partilerinin görevi, “demokrasiye sahip çıkıyoruz” söylemleriyle faşizme demokrasi elbisesi giydirmeye çalışmak olmamalıdır. İşlerin bu durumlara gelmesinde diktatör bozuntusu ve ona türlü şekillerde yağdanlık hizmeti veren herkes sorumludur.

Memleketi faşizmin kalesi haline getirenlerden hesap sorulmalıdır. Meclisin kürsülerinde, sokaklarda, her yerde hesap sorulmalıdır. Darbe dediğiniz şey, yalnızca kamuflajla, asker botuyla silahla olmaz. Yasalarla da pekala darbe yapılabilir. Ve memleket 14 yıldır sivil bir darbe altındadır. İnsan hakları, demokrasi ve özgürlüklere diktatörlük eliyle darbe yapılmıştır. Laikliğe darbe yapılmıştır. Medyaya darbe yapılmıştır. Darbelere karşı olunacaksa, sivil veya askeri darbe ayrımı yapılmamalıdır.

Yasalarla darbe nasıl olur diye düşünenler için ;

İlginç bir tesadüftür, darbe oyununun sergilendiği gün, Berlin’de 2.Dünya Savaşı ve Alman diktatör Hitler ile ilgili bazı müzeleri gezdim. Akşam, tv’yi açtığımda darbe haberleri gelmeye başlamıştı. Demek istediğim Hitler, askeri darbe yaparak başa gelmedi. Hatta darbeyi bırak Alman halkının ‘’milli iradesi’’ onu başa getirdi. Sonu malum. Ve şimdi Alman halkı eks diktatörlerini nefretle anmanın yanı sıra, aynı yanlışı yapmamak için tarihten de ders almayı gelecek nesillerine öğretiyorlar.

Hitler faşizmi, müzelerde insanlığa ibret olsun diye sergileniyor. İbret olsun!

 

Ahmet Hakan!

Geçen gün ODTÜ mezuniyet töreninde “imam hatipler kapatılsın” yazısına pek alınmış ve ODTÜ’yle ilgili içinden geçen bazı duygularını dışa vurmuşsun. Bu duygularının yabancısı değiliz hamdolsun. Daha geçen gün ODTÜ’lü devrimcilerden hatanı anlayıp özür diledin ya. Hatasını anlayıp özür dilemek kuşkusuz erdemdir. Hatta özür yazında, “hiç kıvırmadan” diye de bir şeyler yazmışsın. Kendi deyiminle “kıvırmadan” özür dilediğine göre bildiğin bir şeyler olmalı Ahmet Hakan. Kıvırmadan veya kıvırarak dilemen gereken özür sayısı dilediklerinden daha fazla bilesin.

Futbolla aran nasıl bilmem ama bak sana bir örnek vereceğim. Hakeme çaktırmadan rakip futbolcunun kaval kemiğine küçük vuruşlar yapan kurnaz oyuncular olur ya. İşte sen öylesin. Her fırsatta Türkiye solunun kaval kemiklerine küçük vuruşlar yapıyorsun. Görüyoruz.

“İmam hatipler kapatılacaksa, ODTÜ kapatıldığında da ağlamak yok” diyerek kendince bir kıyaslama yapmaya çalışmışsın. İmam hatiplerle ODTÜ’yü kıyaslamışsın. Bundan dolayı sonra özür diler misin bilemem ama malum cümlenden ODTÜ ve tarihiyle ilgili net bilgilere sahip olmadığın armut gibi ortaya çıkıyor. Bu konuyla ilgili daha çok okuyup kendini geliştirmen lazım Ahmet Hakan. Sana konuyla ilgili kitaplar önerebilirim dilersen. Faşizmi titreten, zulme boyun eğmeyen ODTÜ’lü yiğitleri, ne için mücadele ettiklerini, hayatlarını iyi bellemen lazım ki, ondan sonra ODTÜ’yle ilgili kelam edecek kıvama gelesin.

Türkiye solunun, halkın “dini” hassasiyetlerine yeterince özen göstermediğini dile getiriyorsun ya arada. Hatta ODTÜ’deki militan devşirme yerine karşı çıkanları da “dine alerjisi olanlar” olarak nitelemiştin ya. Endişe etme memlekette dine alerjisi olan kimse yok. Hatta din işiyle uğraşanlar köşelik oluyor. Halkın dini hassasiyetlerine özen göstermeyenleri söyleyeceğim sana. Öyle sırtını diktatöre yaslayıp memleket soluna saydırmakla olmaz bu işler. Dine saygısızlık yapanları tespit etmek gibi bir görevin varsa iyi oku. Bakara makarıcalar hakaret ediyor senin dinine. Onları yaz. Camiide protokol uygulayıp ezanı kafasına göre erteleyenleri yaz. Ensarcılar dini aşağılamadı mı sence? Kardeşine tecavüz eden imam dini aşağılamadı sence? Adnan Oktar dinine çok mu saygılı? İsraf sarayda yaşayıp altın klozette hacetini gören zat aşağılamadı mı senin dinini? Sence dini bunlar mı aşağıladı yoksa ömürlerinde hiç gitmedikleri bir köye okul yapmaya giden pırıl pırıl devrimci gençler mi aşağıladı? Sence dini dinciler mi aşağıladı yoksa Kobane’deki hiç tanımadıkları çocuklara oyuncak götürmek isterken dinciler tarafından parçalanan gençler mi aşağıladı? Örnekler uzar gider.

Ve sen, ne zaman gerçek bir gazeteci olursun biliyor musun? Dine verdiğini iddia ettiğin değeri insanoğlunun da parçası olduğu doğaya verdiğin zaman. İsrafsaray’daki israfları yazdığın zaman. Köşeciğinde kocaman harflerle, hırsıza hırsız, katile katil yazdığın zaman gazeteci olursun.

Bunları yazarsan ne olur biliyor musun? İşinden kovulursun büyük ihtimalle. Diktatör meydanlardan tehdit eder seni, tutuklanırsın. Maddiyatta küçük ama yürekte kocaman gazetelerden birine geçersin. Oralarda büyük paralar alamazsın ama gerçek gazetecilik yapmaya zamanın olur.

Fakat…

Bak, yıllar geçti ama Pir Sultan’ı kimse unutmadı. “Alerji” duyduğun ODTÜ’nün yiğit gençlerini kimse unutmadı. Hepsi tarihe memleketin en onurlu, en namuslu insanları olarak geçti.

Zalimler ve onların soytarı takımları ise hakettikleri çöplüğün içinde debelenmekle meşgul. Tarihte böyleydi günümüzde de böyle.

O yüzdendir ki, solun kaval kemiklerine vurmaktan daha önemli işler var memlekette. Tarihe nasıl geçmek istersen kendi elinde. İstersen, bir diktatörün kiralık kalemşörlüğünü yapan gazeteci müsveddesi olarak tarih olursun, istersen de halkının gazetecisi olarak tarihin sayfalarında yerini alırsın. Bu konuda şimdiye kadar hiç iyi bir sınav vermedin Ahmet Hakan. Bundan sonrasını da az çok tahmin ediyoruz.

Son olarak..

Yazım tarzın..

Hiç sempatik değil..

Bilmem anlatabildim mi?

Haber ajanslarını her sabah, ‘’acaba bugün neler yumurtladı’’ düşüncesiyle açıyorum.

‘’Cumhurbaşkanı, İsrail’e sert konuştu’’

‘’İsrail’le anlaştı’’

‘’yine olsa, yine vururuz dedi’’

‘’özür diledi’’

‘’giderken dönemin Başbakan’ına mı sordunuz dedi’’

‘’sanatçı olsan ne olur, olmasan ne olur dedi’’

Yumurtaları çoğaltmak mümkün. Açın haber ajanslarını, şu dakikalarda bile bir şeyler okuyacaksınız ve işin acı yanıdır ki, memleket gündemini bu zırvalar belirliyor. Normal bir ülkede, klinik vaka olarak derhal tedavi edilmesi gereken bir ruh hastası, memleketin güzergahına yön veremez. Kendisine olan nefretimin bir yansıması değil yazdıklarım emin olun. Ekranlarda, ben bu ülkenin Cumhurbaşkanı’yım diye dolaşan zatın, sadece diplomasıyla ilgili değil, sağlık durumuyla ilgili de ciddi soru işaretleri bulunmaktadır. O kişi, memleket siyasetiyle ilgili konuşacak, karar verecek akli muvazeneye sahip değildir. Bu yazdıklarım kuşkusuz bir iddiadan ibarettir. Ancak, bu iddiayı aynı zamanda bir hekim olan Mustafa Altıoklar gündeme getirmiş ve bundan dolayı hakkında bildik ‘’Cumhurbaşkan’ına hakaret’’ davası açılmıştı. Diktatöre ‘’Narsistik Kişilik Bozukluğu’’ teşhisi koyan Altıoklar’ın mahkemede yaptığı savunmadan bir bölüme buyrun göz atalım ;

‘’Ben sözlerimde hakaret unsuru bulmamaktayım, eleştirmeye niyet dahi etmedim, hele hakaret yoluyla suç işlemeye kastım hiç olmadı. Çünkü ben teşbih yapmadım, teşhis koydum. Müştekide Narsistik Kişilik Bozukluğu olduğunu söylerken ne bir benzetme, ne bir yakıştırma, ne bir aşağılama düşüncem olmadı. Hekimlik etiği hastalarının durumlarını alay konusu yapmaz, aşağılamaz, hele hakaret amaçlı asla kullanmaz. Biz hekimler tababet ve şuabatı sanatlarının tarzı icrasına ehliyet almadan önce bu madde üzerine de and içeriz ve içtik.’’

Altıoklar, diktatöre teşhisini koyduğu Narsistik Kişilik Bozukluğu hastalığı ile ilgili bazı bilgilere de yer veriyor ;

Narsistik Kişilik Bozukluğunun temel özelliği büyüklenmecilik ve üstünlük duygusudur. Tüm dünya Psikiyatristlerinin kabul ettiği DSM-IV tanı ölçütlerine göre, bir kişiye Narsistik Kişilik Bozukluğu denebilmesi için aşağıda verilen kişilik özelliklerinin beşinin bulunması yeterlidir:

1. Kendisinin özel, eşi bulunmaz ve herkesten çok daha önemli olduğunu düşünür.

2. Sınırsız başarı, güç, zeka, güzellik ve yetenekleri olduğunu sürekli deklare eder.

3. Üstün, seçilmiş ve ilahi kuvvetlerce vazifelendirilmiş olarak bilinmeyi bekler.

4. Kendilerine hayrandır. Çok beğenilmek ve sürekli dışardan onay görmek ister.

5. Herşeyi yapmaya hak kazanmış ve özellikle kayırılacak bir kişi olduğunu düşünür.

6. Kendi çıkarları için, amaçlarına ulaşmak için başkalarının zayıf yanlarını kullanır.

7. Empati yapamaz, başkalarının duygularını ve gereksinimlerini tanımaz.

8. Her başarılıyı kıskanır ya da başkalarının kendisini kıskandığına inanır.

9. Küstah, kendini beğenmiş davranış ya da tutumlar sergiler.

Yukarıdaki dokuz maddeden en az beşinin bulunması halinde, Narsistik Kişilik Bozukluğu teşhisi koyulabiliyormuş. Bu maddelerden kaç tanesinin diktatöre uyduğunu takdirlerinize bırakıyorum. Ama benim gördüğüm, diktatör bozuntusunda bu özelliklerin beşi değil hepsi var. Hele de dokuzuncu madde ‘’cuk’’ diye oturmuş.

Malum kişinin ruh hastası olduğu düşüncesine beni iten şey, işte bu icraatlarıdır (!) Normal bir insan, bir çocuğu öldürüp, evlat acısı çeken anneyi yuhalatmaz mesela. En güncel örnek, normal bir insan, ailesini kaybetmiş birine ‘’sizin aileden kimse kaldı mı yea’’ diye espri yapmaz. Normal bir insan, taziyeye gidip cenaze sahibine dayak atmaz.

İşte memleketin 14 yılda şaftını kaydıran bütün bu anormalliklerdir. Normal yolla başa gelip, en rezil hareketler sergileyen diktatör ve etrafındaki yalak ordusunun yukarıda beşinci maddeye de bakmalarında fayda var. Her vukuatından sonra ‘’biz sandıktan çıktık kardeşim’’ türünden savunmalar yapıp, kendince ‘’bizim herşeyi yapmaya yetkimiz var’’ diye düşünmesi, bu hastalığın bir belirtisiymiş.

Ben demiyorum bunu, tıp diyor…

Devam edelim ; ‘’Kendisinin eşi bulunmaz ve herkesten çok daha önemli olduğunu düşünür’’ diyor birinci madde. ‘’Ben gidersem devlet yıkılır’’ düşüncesi, bu hastalığın bir belirtisi değilse nedir?

Yedinci madde, ‘’empati yapmaz’’ diyor. Acılar çektirdiği, binlerce insanın yerine koyabilseydi kendini, can almanın ne felaket bir şey olduğunu bilir ve önce vicdanı engel olur kötülüklere. Ama yok işte. Empati yapma özelliği yok ve bu da hastalığın belirtilerinden bir tanesi.

Altıncı madde, ‘’amaçlarına ulaşmak için başkalarının zayıf yanlarını kullanır’’ diyor. Her konuşmasında, din iman nutukları çekmesi bu yüzden olabilir mi? İşte bir belirti daha.

Dördüncü madde, ‘’çok beğenilmek ve dışarıdan onay görmek ister’’ diyor. Eleştiriye asla tahammül etmeyip, cila takımlarını ihya etmesi bu maddeye uyuyor. Yağlanıp, ballanmak, diktatörün en sevdiği şey.

Bakın, bir çırpıda beş maddeyi tamamladık. Söz konusu şahıs, bu özellikleriyle, devlet yönetecek yetiye sahip değildir. Mevzuu sadece hukuk sisteminin değil, tıbbın da ilgi alanına giren bir mevzudur.

Son olarak, Mustafa Altıoklar, diktatör için şunu da savunmasına ekliyor ;

‘’Hal böyle olunca, özetle şikayetçi Recep Erdoğan’ın bu mahkemeye gelmeyecek olursa, tam teşekküllü bir hastanede söz konusu belirti ve bulgulara sahip olmadığının belgelenmesini, aksi halde hatalı teşhis ve beyanda bulunduğumu kabul edeceğimi açıkça beyan ederim. Kısaca, Recep Erdoğan’ın akıl sağlığı durumunun bilirkişilerce rapor edilmesini talep ederim.’’

Hukuk sistemi zaten sizlere ömür de, her ne çare varsa tıpta var.