Serdar Kazak

Bugün Almanya’nın Mecklenburg Vorpommern Eyaletinde meclis seçimleri vardı. Bu nedenle pazar yazımı seçimlerle ilgili biraz güvenilir bilgilerin gelmesine kadar gecikerek yazıyorum. Oy verme işleminin sona ermesi ve seçim yapılan bölgenin ortalamasını temsil eden belli sayıda sandığın sayılmasından sonra kesin olmasa da güvenilir (ve büyük ihtimalle artık değişmeyecek) ilk sonuçlar alındı.

Buna göre eski Demokratik Almanya Cumhuriyeti topraklarında kalan bu eyalet te sosyal demokrat SPD % 30 civarında bir oy oranı ile birinci parti olma durumunu korumuş bulunuyor.

Seçimlerin esas önemli sonucu bu değil ama. Bu seçimleri tarihsel kılan önemli sonuç ırkçı AfD’nin (Almanya için Alternatif Partisi) % 21 ile ikinci parti olmasıdır. Bu sonuçlarla bir yandan % 19 oy alan Frau Merkel’in hristiyan demokrat partisi belki de tarihinde ilk defa olarak bir eyalette üçüncü parti durumuna düşerken bir yandan da savaştan bu yana Almanya’da ilk defa ırkçı ya da faşist bir parti bu kadar büyük bir oy oranına ulaşmış olmaktadır.

Bu üç büyükleri sırası ile “Die Linke” (eski Demokratik Almanya’nın resmi devlet partisinin isim değiştirmesinden sonra kurulmuş olan sol birlik) ve Yeşiller izliyor. Linke’nin oy oranı % 11, Yeşillerin ise % 5. Bu sonuçlara göre Yeşillerin parlamentoya girip giremeyeceği henüz belli değil. Bir kaç sandıktan ters sonuçlar çıkması çevrecileri bir anda meclisin dışında bırakabilir. Bu arada Die Linke’nin bugün almış olduğu % 11’in 1999’da almış olduğu rakamın tamı tamına yarısı olduğunu da belirtmekte fayda var. Bunda önemli bir etken Doğu Almanya nostaljisi ile yaşayan yaşlı seçmen kitlesinden bir kısmının ölmüş olması ise bir başka etken de Linke’nin eyalette giderek bozulan gelir dağılımına ve kitlesel yoksullaşmaya karşı dişe dokunur bir alternatif sunamamış olmasıdır.

Halkı yabancılara karşı kışkırtarak oy avcılığı yapan ırkçı bir partinin % 3 yabancı oranına sahip bir eyalette bu kadar çok oy alması elbette ki halkın yabancılaşma korkusu ile açıklanamaz. İslamofobi de durumu açıklamaya yeterli değildir. Yabancılara ve mültecilere karşı alternatif geliştirmesini umarak AfD’ye oy veren insanların önemli bir bölümü televizyon programlarının dışında, yaşamında yabancı dahi görmüş değildir. Ama çok büyük bir bölümünün işsizlerden ya da isithdam bürolarının sunduğu geçici işlerde çalışan geleceği belirsiz bir kitleden oluşmakta olduğu bilinmektedir.

AfD lideri Frauke Petri
AfD lideri Frauke Petri

Bu arada AfD’nin seçim kampanyaları sırasında harcamakta olduğu astronomik parasal kaynaklardan da söz etmek zorundayız. Diğer partilerin -ki AfD’den daha büyük ekonomik kaynağa sahip oldukları kesindir- yaptıkları harcama AfD ile karşılaştırıldığında geride kalmaktadır. Bu da geriden gelen ama öne geçmeye hazırlanan bu, kelimenin tam anlamı ile Neo-faşist küçük partinin kendi boyutu ile karşılaştırılamayacak bir ekonomik kaynağa sahip olması konusunda şüphe uyandırmaktadır.

Tahminlerin ötesinde bilgiye sahip olduğumuzda bu konuya dönmek üzere, iyi bir pazar akşamı ve faşizmin olmayacağı bir dünya dileği ile.

Belki hala anımsayan arkadaşlar vardır, seksenli yıllarda bir fıkra vardı.

Hikaye bu ya, dünyanın gizli servisleri arasında olimpiyatları andıran bir yarışma düzenlenir. Misyon balta girmemiş sık bir ormana bırakılan bir pirenin yakalanmasıdır. Hangi servis daha hızlı yakalayabilirse o kazanacaktır.

Dünyanın belli başlı servisleri başlarlar işe. Diyelimki Almanya’nın BND’si başlar. Pire ormana bırakılır. BND’nin uzmanları pire hakkında istihbarat toplar, yerini tespit eder, yakalayıp gelmeleri on dakika sürer. CIA gelir pireyi diyelim ki yedi dakikada yakalar. İngiltere’nin MI6’i gelir süreyi beş dakikaya indirir. Ruslar bu işi dört dakikada halleder. Derken sıra MIT’e gelir. Pire ormana bırakılır. Bizim MIT elemanları da ardından koşmaya başlarlar. Az sonra ağaçların arasından bağırtılar çağırtılar duyulmaya başlar. Orman sık, balta girmemiş, içerde ne olup bittiğini gören yoktur. Ama acaip çığlıklar gelir. Böğürtüler, bağırtılar, darp sesleri silah sesleri… Bir kaç saat sonra, artık hava kararırken bizim elemanlar bir fili sürükleyerek gelirler. Filin hortumundan kanlar boşalmaktadır, dişlerinden birisi kırılmıştır, kulaklarından birisine de elektrik kablosu bağlanmıştır. “Konuş ulan!” der bizim elemanlardan birisi. Fil kafasını güçlükle kaldırır, gözlerini açar. Gözlerinden birisinin de morarmış olduğu görülür bu arada. “Vallahi abi aradığınız pire benim” der.

Bu fıkrayı yakın zamanda sıkça anımsadım. Özellikle de birileri MIT’in burnunun dibinde bomba yüklü otomobillerle teröristçilik oynarken bilgi toplamaktan çok bir file işkence edip pire olduğunu itiraf ettirmeye çalışan zeka özürlü, siyah gözlük takmış bir takım adamlar geldi, gözümün önüne.

Olaya pireliği kabul eden filin açısından baktığımızda hiç te komik bir fıkra değil bu. Oysa diğer gizli servisler açısından bakıldığında kendi halkını terörize etmekten başka bir marifeti olmayan Türk istihbaratının randımansızlığını görmek son derece eğlenceli bir iş olmalı. Düşünsenize, ülkede yaşanan hiç bir büyük terör saldırısını önceden tespit edememiş bir gizli servis var ortada. Darbe girişimini cumhurbaşkanına bildiren de gizli servis değil, olay gecesi telefon eden eniştesi. En azından cumhurbaşkanının kendisi bunu böyle söylüyor.

Ve istihbaratı sekiz adam gönderip dört roket atmak sanan bu adamlar ülkenin çocuklarını şu günlerde sınırlar ötesinde bir yerlere belki de kurban olarak göndermekteler.

Tank2

Hemen belirteyim, iyi ya da kötü bir istihbarata sahip olmasından bağımsız olarak, ben Türkiye’nin Suriye’ye asker göndermesine karşıyım.

Öncelikle olay bir komşu ülkenin topraklarına yapılan bir saldırı olduğu için karşıyım.

Aslında Daeş ya da İŞID’a karşı hiç bir hedefi olmadığı için karşıyım.

Kürt halkı ile bir barış için aramızda kalan son umut kırıntılarını da yok edeceği için karşıyım.

Bu emperyalist bir savaş olduğu için karşıyım.

Bundan yüzyıl önce boğazdan geçmesine izin verilen iki tane gemi birinci dünya savaşında milyonun üzerinde insanımızın ölümüne ve başkent de dahil olmak üzere ülkenin emperyalistler arasında paylaşılmasına neden olmuştu. Cerablus hareketi bu olaya çok benzer bir potansiyele sahip olduğu için karşıyım.

Bu operasyonun önümüzdeki dönemde içinden çıkılamayacak bir çok sorunun ortaya çıkmasına neden olacağını bildiğim için karşıyım.

Benim karşı olmamı bir tarafa bırakıp olaya sadece Türk devleti ya da hükümeti açısından baktığımızda da operasyon korkunç bir felaket potansiyeline sahiptir. TSK’nın neredeyse dağıtılmış, demoralize edilmiş olduğu bir dönemde, kendi istihbarat kaynaklarına dayanmayan, ABD’nin verdiği uydu bilgileri ile, kelimenin tam anlamıyla gözleri bağlı yapılan bir bir sınır ötesi operasyondur bu ve aslında hiçbir başarı şansı da yoktur.

Kimse ABD’nin PYD’yi Türkiye’ye gerçekten ezdireceğini hayal etmesin. Türkiye açısından alınabilecek en büyük zafer PYD’nin Fırat’ın doğusuna çekilmesi olacaktır. Aynı gücün geri gelmesi hiç te uzun sürmez. Buna engel olabilmek için TSK’nın Cerablus’la Fırat nehri arasında bir yerlere konuşlanması askeri açıdan zorunlu hale gelebilir. Türkiye ülke içindeki karakollarını dahi koruyamamaktadır. Fırat’ın karşı yakasından gelecek gerillaların TSK’ya büyük kayıplar verdirmesi, hatta bu birlikleri toptan imha etmesi, sonra da nehrin ötesine geri çekilmesi hiç te zor olmayacaktır. Aynı TSK onları takip edemeyecektir. Sonuçta bu olay Türkiye’nin zaman içinde çok büyük kayıplar vermesine neden olur. Ayrıca bugün TSK’ya istihbarat aktardığı söylenen ABD’nin o gün geldiğinde PYD’ye bilgi aktarması da kimseyi şaşırtmamalıdır.

Bugün AKP’nin “dost güçler” diye gördüğü ÖSO çetelerinin saf değiştirmesi, CB’nin ise televizyona çıkıp “beni kandırdılar” demesi an meselesidir. Bu faşist çetelerin kendilerine daha yüksek sesle emirler yağdıracak daha büyük bir gücü izlemesi kimseyi şaşırtmamalıdır. Kimse “olmaz” demesin, bu güç en zayıf olasılık olarak, Rusya bile olabilir.

Bütün bu olasılıklarda kaybeden yöre halkı ve rütbesiz Türk askeri olacaktır. Onlar için bu operasyonun uzun vadedeki anlamı sadece ölümdür.

Son bir olasılık ta tabi bütün bunların Türkiye’de iç politikaya yönelik bir gösteri olmasıdır, Bu durumda TSK “Süleymanşah türbe zaferinde” olduğu gibi kös kös geri dönecektir. Bu da milliyetçiliği körükleyen utanmazca bir yalan, şarlatanlıkta Süleymanşah olayını da geride bırakan bir örnek olarak tarihe geçecektir.

Son söz olarak; bir askeri operasyonun en olmazsa olmaz şeyi askeri güçse, bir diğeri de istihbarattır. Türkiye bu Cerablus macerasına bu ikisinden de yoksun olarak girmektedir.

Olsun… Cumhurbaşkanı üçüncü köprüyü açtı ya, bütün dünya bizi kıskanıyor.

Artık bir olasılık olmaktan çıkıp bir gerçeklik haline gelen savaşa karşın iyi bir pazar günü dileğiyle.

 

Not: Benim bu yazıyı yazdığım saatlerde Anadolu Ajansı bütün görsel sanatları ayaklar altına alan aşağıdaki “ilk görüntüleri” geçti. Anadolu Ajansı’nın yönetmen ve kameramanlarına sesleniyorum. Alman yönetmen Leni Riefenstahl’in filmlerini izleyin arkadaşlar. Youtube’da var. Sinema TV bölümünün birinci sınıfında okurken kendisi hakkında ödev hazırlamıştım. İkinci Dünya savaşına dair Alman tarafının çektiği propaganda görüntülerinin büyük bölümünü çeken kişidir kendisi. Elbette ki o savaşın kötü olan tarafındadır, faşisttir ama çok başarılı görüntüler çekmiştir. Madem faşistlik yapacaksınız hiç değilse iyi yapın da cümle aleme rezil olmayın.

screen_1468938443648502
Erdoğan taraftarlarının yürüyüşü hakkında Avusturya polisinin soruçturma açmasına neden olan pankart: “Başını kaldıranın başını kesin!”

Alman televizyonu Berlin’de Türkiye kökenli olduğu her halinden belli ama Almanya vatandaşı olduğunu söyleyen genç bir sokak bir satıcısına mikrofonunu uzatıyor.

“Senin cumhur başkanın kim, Gauck’mu yoksa Erdoğan’mı?” diye soruyor.

“Elbette ki Erdoğan” diyor genç. Bilal oğlan’la rahatlıkla rekabet edebilecek bir zekaya sahip. Erdoğan’a dair “zeka kıvılcımları saçan” övgülerini sıralıyor.

Programın sunucusu ağlamaklı bir ifadeyle kaygılarını anlatıyor sonra. Türkiye’nin iç siyasi çelişkilerinin Almanya’ya taşınmasından dem vuruyor, Türk siyasetinin Almanya sokaklarında yapılmamasını anımsatıyor, Alman demokrasisinin geleceğine dair kaygılarını anlatıyor sonunda.

Programın konusu 31 Temmuz 2016 günü Köln’de düzenlenecek olan Erdoğan yanlısı gösteri yürüyüşü. Bu yürüyüş nedeni ile Kuzey Ren Westfalya eyalet hükümeti polisin bütün izinlerini iptal etti, sekiz adet TOMA hazırlandı, hatta diğer eyaletlerden ve federal polisten destek güç istedi. Gösteriye 30.000 kişi civarında bir katılım bekleniyor. Ülke çapında toplanacak bir gösteri için büyük bir kitle değil bu. Haziran 2013 ayaklanma döneminde yine Köln’de düzenlenmiş olan gösteriye bunun bir buçuk katı bir katılım sağlanmıştı. O gösteride bu denli büyük bir alarm gerekmemişti, ortalıkta TOMA yoktu, herhangi bir olay da olmamıştı. Alman polisinin bugün bu kadar fazla önlem almasında etkili olan önemli bir nokta geçtiğimiz günlerde aynı güruhun yaptığı hemen her yürüyüşte taşkınlıklar yapmış olması, Gülen cemaatinin dernek vs türünden mekanlarına saldırılar olması ve eylemlerde “başını kaldıranın başını kesin” türünden içeriği hiç te muğlak olmayan açıkçası suça davet içeren pankartlar taşımalarıydı. Bu elbette ki katılan kitlenin zeka ve eğitim düzeyi ile ilgili bir konu.

Kendisini AKP taraftarı diye niteleyen kitlenin eğitimle ilgili sorunları sosyal pedagogların önümüzdeki on yıllar boyunca ilgilenmeleri gereken bir konudur. Ancak benim bu yazıda üzerinde durmak istediğim konu bu değildir.

Tartışılması gereken konu biraz daha derindedir.

Avrupa’da yaşayan, cebinde muhtemelen yaşadığı ülkenin pasaportunu taşıyan, Show-TV’den öğrendiği Türkçeyi düzgün konuşamayan, çok kısıtlı bir kelime hazinesine sahip, Türkiye’yi hemen hiç bilmeyen ve hatta belki geçmişte Türkiye’ye hiç gitmemiş olan bir kitle neden kendisini AKP’li daha da açıkça söylememiz gerekirse “Erdoğan taraftarı” diye niteler? Bence bu konunun tartışılması gereklidir.

Türkiye kökenlilerin bu ülkedeki serüveni yarım yüzyılı geçmiştir ve bu denli uzun bir süreden sonra artık yabancısı oldukları Türkiye’deki bir darbe girişimini değil fiziksel olarak içinde yaşadıkları ülkede kendi sahip oldukları sorunları tartışmaları beklenmelidir.

Belki de uzaklarda bir ülkedeki bir cumhurbaşkanı için gösteri yaparken sorunlarla dolu kendi gerçekliklerinden kaçmaktadırlar.

Bir zamanlar bir espri vardı: “Berlin’de yaşayan Türkler duvarın yıkıldığını Hürriyet’in (o zamanlar) bir gün gecikme ile basılan Almanya baskısından öğrendiler” denirdi ve bunda maalesef doğruluk payı da vardı. Günümüzde durum daha da korkunçlaşmıştır, Duvar bugün yıkılsa yandaş kanallar bir ihtimal yayınlamayacağı için Türklerin çoğunluğu bunu duymazdı bile.

Büyük ölçüde eğitimsiz bir kaç milyon kişilik bir kitledir sözkonusu olan ve bu kitle Türkiye’de siyasi ahlakı sıfır civarında seyreden faşist bir parti tarafından kötüye kullanılmaktadır. AKP’nin Almanya’da yaptığı kitle gösterilerinde yerli kitleye ulaşmak gibi bir derdi yoktur, amaç Türk kökenli kitleyi ajite etmek ve kullanmaktır.

Alman kapitalizminin ucuz işgücü olarak topluma entegre etmeksizin konservede tuttuğu o kitlenin bir kısmı bugün o konserve kutusunda kokuşmuş lümpen bir kitle olarak sokağa çıkmaktadır ve Alman hakim sınıfları yaratılmasına en çok kendisinin katkıda bulunduğu bu kitleden kaygı duymaktadır.

Eğer organizatörleri bir önlem almazsa yarın bu yazı yayınlandığı sıralarda, bir kısmı cübbe giymiş, bir kısmı yeni moda giysiler içinde bir kitle Köln sokaklarında kelle kesme hayalleri kuruyor olacaktır.

En azından kelle kesme hayallerine yer olmayan bir pazar günü dileğiyle.

2 Haziran 2016 günü Fransa’nın Saint-Nazaire kentinde askeri tersanenin girişinde bir eylem yapıldı. Çoğu işçi ve öğrencilerden oluşan yaklaşık 600 kişilik bir kitle tersane girişini bloke etti, içeriye giriş çıkışları kapattı. Dünya son aylarda Fransa’da olan gösterilere ve polis müdahalelerine öylesine alışıktı ki, bu eylem hemen kimsenin dikkatini çekmedi, hiç bir yankı uyandırmadı. Belki biraz da başı bir çok konuda belada olan Fransız hükümeti böyle olmasını istediği için ses getirmeyen küçük bir eylem olarak kaldı, unutuldu gitti.

Eylemin hedefi yeni çalışma yasasını protesto etmek değildi. Maaş artışı, hak artışı ya da öğrenci kredilerinin arttırılması gibi bir amacı da yoktu. Amaç o gün o tersanede yapılacak uluslararası bir devir teslim törenini protesto etmekti. Alışılanın tersine polis sert bir müdahalede bulunmadı. Bir ihtimal davetliler rahatsız olmasın diye gaz atılmadı, göz yaşartıcı sprey kullanılmadı, hatta polisin kibar davrandığı bile söylenebilirdi. Kolay da değil, davetlilerin tamamı bakanlardan, diplomatlardan, yabancı konuklardan ve yüksek devlet erkanından oluşmaktaydı. Sonuçta konuklar tersaneye büyük ölçüde deniz ve hava yolu ile bir şekilde ulaştırıldılar ve tören yapıldı.

O gün devir teslimi yapılacak olan geminin öyküsü 2008 Rusya-Gürcistan savaşına kadar uzanmaktaydı. Gürcistan’la olan savaşı analiz eden Rus generalleri Karadeniz’de seyreden bir karargah gemisinin bu savaşı çok daha kolay ve çok daha kısa bir zamanda kazanmalarını sağlayacağını içeren bir rapor hazırladılar. Rapor Rus devlet ve ordu mekanizmasının farklı makam ve masalarını dolaştıktan sonra bir ihtimal Putin’e kadar vardı. Araştırıldı, soruşturuldu ve Fransız Mistral sınıfı gemilerin bu iş için en uygun gemi olduğuna kadar verildi.

Mistral-photo21Mistral sınıfı bir geminin gövdesine dört tane çıkartma gemisi sığabilmekteydi, 40 adet Leclerc tankı, ya da tank sayısının azaltılması durumunda farklı boyutlarda 50 kadar kara taşıtı için yer vardı. Amfibi harekatlarda 700 kadar asker ve 200 ton kadar da cephane taşınabiliyordu. Sahip olduğu iki adet torpedo namlusu ve güvertede var olan farklı çaplardaki toplarla muharebe yeteneğine de sahipti. 6400 metrekare büyüklükteki güvertesine aynı anda altı helikopter iniş kalkış yapabilmekte hangarına da 36 adet helikopter park edilebilmekteydi. Bütün bunların yanında Mistral sınıfı bir geminin esas önemli yanı kurmay subaylar için toplam 850 metrekare mekana ve gereken bütün teknik olanaklara sahip olmasıydı ki, bu da böylesi bir gemiyi yüzen bir karargah haline getirmekteydi. Üstelik te bütün bu iştah açıcı özelliklerine karşın bu sınıftaki bir helikopter gemisinin ederi sadece 1,2 Milyar Avro’ydu ve konvensiyonel yani nükleer olmayan bir gemiydi.

Rusya bu gemilerden iki adet sipariş etmek istediğinde dönemin Fransız cumhurbaşkanı Sarkozi büyük bir hevesle üstüne atladı. Olaya biraz yan gözle bakan Amerika’lılara soğuk savaşın bitmiş olduğunu, Rusya’nın artık düşman ülke olmadığını anlatmaya çalıştı. Sonuç olarak bu iki geminin inşası için sözleşme 17 Haziran 2011’de St. Petersburg’da imzalandı. Gemilere isimleri bile verildi. Birinci geminin adı Vladivostok olacaktı, ikincininki ise Sivastopol.

Gemilerin üretim sürecinde önce Ukrayna’da bilinen olaylar oldu, sonra Rusya ile Kırım krizi patladı ve bu ülkeye karşı ambargo başlatıldı. Bu süreçte birer küçük servete malolan bu iki geminin paraları alınmıştı, birinci gemi ise hemen hemen tamamlanmış durumdaydı.

Fransa tarihteki hemen her krizde olduğu gibi bu krizde de iki büyük gücün arasında sıkışıp kaldı. Bir yanda Nato vardı, ABD vardı, doğuya yayılmak konusunda iştahı kabarmış olan komşusu Almanya vardı. Diğer yanda ise önemli bir Pazar olan Rusya vardı, gemiler için bu ülke ile imzalamış olduğu bağlayıcı bir sözleşme vardı, gemilere karşılık olarak almış olduğu iki küsur milyar Avro para vardı. Bunların hepsinden de önemlisi bir silah tüccarı olarak güvenilirliğini kaybetme tehlikesi vardı. Tam siparişin teslim edilme aşamasında “ben vazgeçtim” diyen gayrı ciddi bir üreticiden kimse bir daha silah almayı istemeyecekti. Fransa’nın satış sonrasında destek ve yedek parça gerektirecek gemi, uçak, tank vb karmaşık silahları satmakta güçlük çekeceği kesindi. Bunun ilk belirtileri de görülmekteydi. Fransa’nın “% 100 milli” savaş uçağı Rafale’lerden 130 adet satın almayı planlayan Hindistan pazarlık görüşmelerini askıya almıştı. Bütün bunlar ekonomisi zaten sorunlu olan Fransa’nın silah pazarından bir ölçüde çıkmasına en azından fiyat kırmak zorunda kalmasına neden olacaktı.

Saint-Nazaire tersanesinin önünde eylem yapıldığı gün ise bütün bu sorunlar artık bir şekilde geride kalmıştı, devlet erkanının yüzleri gülmekteydi ve bir ölüm makinesinin daha “anahtarları” müstakbel sahibine törenle teslim edildi.

ENS_Gamal_Abdel_Nasser_LHD
Adı değiştirilip Cemal Abdül Nasır olan Vladivostok gemisi

Ancak ufak bir detay farkı da yok değildi tabi. İlk gemi limandan çıkarken bordasında “Vladivostok” değil, “Cemal Abdül Nasır” ismi görülmekteydi. Nato’nun baskısına dayanamayan Fransa “demokratik olmadığına” karar verdiği Rusya ile olan anlaşmayı iptal etmek zorunda kalmıştı. Fırsatı değerlendiren Mısır elde kalan gemilerin tanesini 950 Milyon Avro gibi kelepir denebilecek bir paraya kapmıştı. İnşası süren ikinci gemiye de Enver Sedat ismi verildiği şimdiden bilinmekteydi. Ne de olsa bir darbe hükümetinin iktidarda olduğu Mısır Rusya’ya göre daha “demokratik” bir ülkeydi. En azından Nato bunun böyle olduğunu düşünüyordu.

İki gemide bir kaç yüz milyon Avro zarar etmek bir emperyalisti elbette ki batırmaz. Zaten burada dikkati çeken nokta küçük te olsa bir emperyalistin silah satamadığı için sofradan kalkması değil, daha beş yıl önce imzalamış olduğu bir sözleşmeyi kendi müttefiklerinin baskısı ile iptal etmek zorunda kalmasıdır ki, bu olay Fransa’nın kendi çıkarlarını Rusya karşısında değil, kendi müttefikleri karşısında hayata geçirme gücüne artık sahip olmadığını sembolize etmektedir.

İyi bir pazar günü dileğiyle.

 

I love Germany so much…

Kısa bir anımsama:

Seksenlerde Almanya’nın birleşmesi konusu ilk defa gündeme geldiğinde buna bayrak açmış olan İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher Gorbaçov’la olan görüşmesi sırasında çantasından Almanya’nın 1937 yılında basılmış bir haritasını çıkartıp masanın üzerine serer, bu gelişmenin gerek Avrupa, gerek Sovyetler Birliği, gerekse de dünya açısından sahip olduğu potansiyel tehlikeyi anlatmaya çabalar. Thatcher’in Nobel ödüllü Fransız yazarı François Mauriac’tan o ünlü alıntıyı da bu sırada yaptığı da söylenmektedir:

“I love Germany so much, I’m glad there are two of them” (Almanya’yı öylesine çok seviyorum ki, iki adet olmalarından mutluyum)

Zeka düzeyi konusunda ciddi şüphelere sahip olduğum Gorbaçov o anda ne yaptı bilemiyorum. Bir ihtimal alnındaki dedegülünü kaşımış olmalı. Sonrasında herşey gibi bu uyarıyı da duymazdan geldiğini biliyoruz.

…..

Gazeteleregöre
Farklı toplumsal kesimlerin tercihleri

İngiltere’nin ayrılması konusuna dönersek:

Halk oylamasında hemen her partiden insan iki farklı seçeneği de tercih etmiş olsa da sağ ve faşizan oyların daha çok ayrılma yönünde sol ve sosyalist oyların da AB’de kalma yönünde verildiği de bilinen bir gerçek. Ancak bu süreçte solun marjinal kalması halkoylamasını “işçi sınıfını, AB’de kalırsak daha iyi sömürürüz” diyenlerle “hayır çıkarsak daha iyi sömürürüz” diyenler arasında bir münazara haline getirdi. Bu arada şahsım adına söylemem gerekirse, marjinal bir kitle de olsa, sosyalist solun AB’nin kapitalistlerin bir birliği olduğunu belirttikten sonra ehven-i şer olarak, taktiksel açıdan AB’de kalma yönünde tavır belirlemesi doğruydu. AB’den ayrıldıktan sonra dizginlerinden boşanacak olan kapitalizmin işçi sınıfı ve (çoğu işçi sınıfına dahil olan) göçmenler açısından sonuçlarının daha kötü olacağı tahmin edilebilir.

Ben Brexit olayının farklı bir açısına dikkat çekmek istiyorum.

İngiltere gibi, veliaht prensin eşiyle hangi gün ve saatte birlikte olacağına bile müdahale eden İngiliz derin devletinin böylesi hayati bir konuda A ve B planları olmaksızın, “radikal demokratik” bir huşu içinde sandıkları meydanlara koyduğunu, halkın da tamamıyla kontrolsüz bir şekilde ülkenin en az 50 senelik geleceğini belirleyecek olan bu kararı verdiğini düşünmek Avrupa Birliğinin serbest dolaşım ve demokrasi birliği olduğunu sanmak kadar büyük bir aptallık olur. Türkiye’de olduğu gibi kedilerin seçim gecesi trafolara girdiği türden bir müdahale olmasa da, kararın belli bir yönde çıkması için gereken ön çalışmanın yapıldığından emin olabiliriz. Örnek olarak İngiliz toplumunun zaafı olan ırkçılığın bu denli dizginsiz kullanılmasını ben biraz buna yoruyorum.

Olayın arkasında ne olduğunu tam olarak bilmek şu anda elbette ki olanaksız. Şu anda yapılmakta olan analizler hava tahminiyle kahve falı arasında bir değere sahip ve bu analizler kahve falının doğasında olduğu gibi eldeki verilerden çok analizi yapanın kendi iç dünyasını yansıtıyorlar. Bu nedenle belirtmeliyim ki, okumakta olduğunuz yazı da özünde bir kahve falıdır ve benim öznel görüşlerimi içermektedir.  Falımızın ne ölçüde çıkacağını önümüzdeki yıllarda göreceğiz. Bu sonuç ya İngiliz derin devletinin planladığı A planıdır ya da sandıktan istemediği sonuç çıkmıştır, bu nedenle bir B planını uygulamaya sokmaya hazırlanmaktadır.

Orta büyüklükte bir Avrupa ülkesi olan İngiltere’nin emperyalist politikalarını hayata geçirebilmesi açısından kıta Avrupa’sındaki güçlerin kendi aralarında bölünmeleri zorunludur. Bu büyük bir diplomatik ustalık gerektirmez, her birisi kendi çıkarının peşinde koşan bu ülkeler (Gorbaçov ya da Sarkozy gibi istisnai örneklerin dışında) kendi içlerinde zaten bölünmüş durumdadırlar. Britanya İmparatorluğu ise bütün tarihi boyunca bu bölünmüş olan güçler arasındaki ikinci büyük gücü desteklemek durumundadır. Aksi taktirde Avrupa’da kontrolsüz güçlenecek bir emperyal güç, farklı dönemlerde İspanya’nın, Fransa’nın ya da Almanya’nın yaptığı gibi İngiltere’ye dünya pazarlarında zorlu anlar yaşatabilir. İngiltere’nin bu politikası Roma İmparatorluğunun son döneminden günümüze kadar büyük değişiklik göstermeksizin sürmüştür.

1945 Sonrasında Avrupa’lı güçlerin tamamını gölgede bırakan ABD faktörü Avrupa’lıların kendi iç çelişkilerini yumuşatmıştır ama ABD’nin arkasında ikinci kemanı çalmak konusunda kıyasıya bir rekabet yine de mevcuttur.

Tehlikeli bir şekilde büyüyen Almanya faktörü

Doksanlı yılların ikinci yarısından başlayarak, birleşen Almanya bir yandan kendi işçi haklarını kısıtlayarak kapitalist ekonomisini daha da güçlendirmiş, (Fransa’da bu gün bile uygulamaya sokulamayan çalışma yasalarını 2005’te tam randıman uygulamaya sokmuştur). Buna paralel olarak devlet yabancı düşmanlığı, militarizm, milliyetçilik türünden duyguları kullanarak toplumu bir bütün olarak biraz daha sağa ve militarizme kaydırmayı başarmıştır.

Bununla kendi toplumunu olası bir uluslararası çelişkiye hazırlarken, borç batağına batmış olan güney Avrupa ülkelerini kimi zaman önlerine attığı havuçla kimi zamanda kafalarına indirdiği sopayla hizaya sokmuş ve en azından Avrupa kosmosunda geçerli olan, ekonomik boyutlu bir “pax Germania” kurmuştur. İşte bu noktada İngiliz emperyalizmi açısından ikilem Almanya’nın belirleyiciliğine karşı AB’den çıkarak ya da AB’de kalarak mücadele etmektir. Almanya’nın güdümünde bir Avrupa Birliği’nde figüran olarak bulunmak ise bu ülkenin barış içinde kabul edebileceği bir seçenek gibi görünmemektedir.

İngiltere’nin bölünmesi olasılığı:

Bu adım İngiltere açısından çok güç bir sorunu da içinde barındırmaktadır. İngiliz kökenlilerin azımsanmayacak bir bölümünün yanısıra İngiltere denilen ülkenin önemli birleşenlerinden İskoçya ve Kuzey İrlanda’da halkın çoğunluğu Avrupa Birliğinde kalmayı istemektedir. Aslında bu da yeni ve istisnai bir durum değildir, İngiltere bu iki ülke ile yüzyıllarca farklı biçimlerde çelişki yaşamış, savaşlar etmiştir. Bu süreçte katolik olan İskoçya ve İrlanda genellikle Avrupa ülkelerinden destek almış ve yüzyıllar boyunca bu sayede ayakta kalmıştır. Şu anda kan dökülüyor olmasa da, İngiltere ile çelişkileri çok uzun yüzyıllara dayanan bu ülkelerde sıradan vatandaşın kendisini İngiliz olarak hissetmesi Cizre’de yaşayan bir vatandaşın kendi rızası ile “Ne mutlu Türküm diyene” diye bağırmasından çok daha zordur. Ayrıca AB’den çıkışın İngiliz ekonomisinde açacağı boşluk ta iç huzursuzluğu arttıran bir etken olarak kendisini gösterecektir.

Sonuç olarak, benim kanaatimce İngiltere’nin emperyalist kurtlar sofrasında kalıp kalmamasını belirleyecek bir sürece giriyoruz. Elde varolan veriler bu ülkeye sofrada artık yer olmadığını, önümüzdeki dönemde bir ihtimal ulusal birliğini korumak gibi daha vahim sorunlarla uğraşacağını gösteriyor.

images.duckduckgo.comÖte yandan Avrupa Birliği’nin durumu da çok iyi değildir, Fransa’da işçi direnişlerinin ciddi bir halk ayaklanmasına dönüşme ihtimali vardır, Almanya’nın kendi çıkarları uğruna harabeye çevirdiği güney Avrupa ülkeleri hala toparlanabilmiş değildir. Almanya kırkların başında askeri olarak savunmak durumunda kaldığı coğrafyayı şimdi de ekonomik olarak savunmak zorundadır. Bertelsmann Vakfının yandaki grafiği İngiltere’nin çıkmasından sonra kalan ülkelerin AB’ye katkılarını göstermektedir. Bunlar Almanya ya da Fransa açısından ödenemeyecek rakamlar değildir ancak listenin sağ tarafında kalan ülkelerin payları küçük dahi olsa ödemelerini arttırmaya hevesli olamayacakları da kesindir. Bu durumda Almanya’nın kendisini hayranlıkla seyrettiği ekonomik dev aynasındaki görüntüsü ortadaki yıkıntıyı kaldırmaya yetmeyebilir. (Ayrıca Almanya’nın sesi olan Bertelsmann Vakfının grafiğindeki değerlerin ne denli güvenilir oldukları da ayrı bir konudur) İngiltere’nin çıkması AB’nin aradaki tek bir taşın çıkmasıyla çöken bir köprü gibi yıkılmasına neden olabilir.

Kesin olan bir zamanlar doğu Avrupa’da bozulmuş olan statükonun şimdi de batı Avrupa’da bir ihtimal uzunca bir süre için bozulmuş olduğudur.

Fincanın içine baktığımda ben bunları görüyorum. Ne kadarı doğru çıkar önümüzdeki dönemde göreceğiz.

Herşeye karşın iyi pazarlar dileğiyle.

brexit2Dünyanın en ücra ülkesindeki işitme özürlü sultanın bile duymuş olduğu gibi İngiltere perşembe günü yapılan halk oylamasıyla Avrupa Birliğinden (AB) çıkma kararı aldı. Halkoylamasına giden süreçte Türkiye’nin AB üyeliği önemli bir propaganda malzemesi olarak kullanıldı, AB karşıtlarının en ateşli sözcüsü, Londra eski belediye başkanı Boris Johnson 76 milyon nüfusu ile Türkiye’nin olası üyeliğinin tehlikelerinden söz ederken Cameron bunun olmayacağını belirtmek amacı ile “Türkiye 3000 senesinden önce üye olamaz” gibi bir tarih bile verdi. Bu halkoylaması sadece tarihin görmüş olduğu en büyük emperyalistin AB’den çıkma kararı olmakla kalmadı, AB karşıtlarının ateşli sözcüsü Boris Johnson’un belki başbakanlığa kadar gidecek olan yolunu da büyük ölçüde açtı.

Bu süreçte dünyada ne kadar çok İngiltere uzmanı bulunduğunu anlamış olduk. Özellikle de Perşembe’den bugüne daha önce hiç duymadığım kadar çok İngiltere yorumu dinledim. Bu arada örneğin AB’den ayrılmayı savunanların lideri Boris Johnson’un büyük dedesinin İngiltere yanlısı (yaşasaydı yetmez ama evetçi olacağı da rivayet edilen) gazeteci Ali Kemal Bey olduğu bilgisi de resmen araya gitti. En azından Alman basınında Alman sermayesini büyük olasılıkla İngiltere’den sürecek olan bu kararın arkasında bir “Türk tohumu” bulunduğunu içeren magazin bilgisi geçmedi bile. Tıpkı aynı Boris Johnson’un yakın zamana kadar Türkiye’nin AB üyeliğinin savunucularından birisi olması gibi.

…..

Ben biraz İngiliz Humoru kokan bu olay hakkında çok ciddi yorumlar yapmak için henüz erken olduğunu düşünüyorum. Zaten bütün bir halkoylaması süreci de kendi içinde bir Monty Python filmini aratmayacak kadar ciddiyetten uzak; ama bir cinayet işlenecek kadar acı geçti. Bu nedenle ben de kendi analizimi olayın özüne sadık bir biçimle yapmak istiyorum.

Önce İngiltere’nin AB serüveninin tarihine kısa bir bakış atalım:

Caesars_invasions_of_Britain
İngiltere’nin Sezar’la başlayan AB üyelik süreci (!)

Arkeologlar İngiltere’nin AB’ye üyelik sürecinin Milattan Önce 55 yılında başladığını iddia etmektedirler. Sezar’ın komutasında yaklaşık 80 savaş gemisiden oluşan bir filo bu tarihte adaya asker çıkartmıştı. Bu çıkartma İngiltere adasına yapılan hemen her saldırı gibi arka arkaya gelen felaketlerle sürdükten sonra İ.Ö 54 senesinde yapılan son bir cezalandırma akınının ardından yarıda kesildi, Romalı Lejyonerler arkalarına baka baka geri döndüler.

Bu olay ülkenin AB’ye giriş sürecinin yaklaşık 100 yıl sürecek bir kesintiye uğramasına neden oldu. AB süreci Milattan Sonra 43 senesinde 20 000 Lejyoner ve büyük olasılıkla İngilizlerin o tarihe kadar hiç görmedikleri savaş fillerinden oluşan bir ordu ile yeniden başladı. Çıkartmaya kumanda eden Claudius bugün İngiltere adası olarak bilinen ülkenin büyük bölümünü Roma İmparatorluğuna kattı.

Neyse hikayenin tamamını anlatmak için burada yeterince yerimiz yok. Aradaki örneğin Avrupa Birleşik Devletleri fikrini ortaya atan ilk kişi olan Churchill’in bir İngiliz olması falan gibi önemsiz detayları atlayalım…

İngiltere 1 Ocak 1973 tarihinde kendi rızası ve halk oylaması ile AB’ye tam üye oldu.

…..

Türkiye’nin AB üyeliği konusu

İngiltere’deki halkoylamasında Türkiye’nin artık olası dahi olmayan AB üyeliğinin ciddi bir şekilde rol oynadığından söz ettik. Aslında bu yeni bir şey değildir. Nasıl ki, Avrupa toplumunun önemli bir kısmı Avrupa’ya ayak basan her Türk’e az çok karşı ise, aynı oranda bir çoğunluk Türkiye’nin ülke olarak AB üyeliğine de aynı şekilde karşıdır. Bu durum Türkiye’nin üyeliğine karşı olanların her zaman rahat argümanlar bulmasını sağlamıştır. Taraf olanlar ise küçük bir azınlık olmuş, doksanlardan günümüze kadar hemen her dönem sessiz ve de savsız kalmıştır.

Geçen zaman içerisinde bir yandan Avrupa ülkelerinde ırkçılığın gelişmesi, biryandan da AKP yönetiminin bizzat kendisinin izlediği politika Türkiye ile midesi bulanmadan selamlaşmayı olanaksız hale getirmiş ve Türkiye’nin AB üyeliğine bağlanan her konuda rahatça çoğunluk sağlanabilir hale gelmiştir. Avupa toplumunda bu haklı ya da haksız olarak oluşan antipati İngiltere’de de üstüne düşen rolü elbette ki oynamıştır.

Constantius_I_capturing_London_after_defeating_Allectus_Beaurains_hoard
Londra’nın ele geçirilmesi şerefine basılan Roma dönemi parası. İlk Euro sikkeleri (!)

Benim bizzat tanık olduğum yaklaşık 30 yıllık süreçte Türkiye’nin üyeliğine taraf olan çok az sayıdaki burjuva politikacısı genellikle AB ile Roma İmparatorluğu arasında paralellik kurardı. Türkiye’nin alınması ile AB’nin tam anlamı ile Roma İmparatorluğunun sahip olduğu coğrafyaya ulaşacağı, bununla da Avrupa Kapitalizminin önünde hayal edilmesi dahi güç yeni olanaklar açılacağı söylenirdi. İşin ABD faktörü düşünüldüğünde bu paralelliğin gerçekçi olup olmadığı sorusu bir tarafa, AB emperyalizmini iyi tanıyan herkes Türkiye’nin üyesi olmasa bile AB’ye zaten bağımlı olduğunu, bu bağlamda da AB’nin Roma İmparatorluğunun coğrafi sınırlarına zaten ulaşmış durumda olduğunu biliyordu. Bu nedenle bu sav kapitalistlerin iştahlarını kabartmak umudu ile yapılan bir ajitasyondan öteye geçemedi. Zaman içinde de unutuldu gitti.

Bu arada AB karşıtlarının kullandıkları tarihsel paralellikte de ufak tefek değişiklikler oldu tabi. AB’nin coğrafi sınırlarına ulaştığı tarihteki tek ülke Roma İmparatorluğu değildi, Hitler döneminin Almanya’sı ve Napolyon döneminin Fransa’sı da aşağı yukarı AB’nin şu anda sahip olduğu sınırları içermekteydi. Bu benzerlik sıradan bir İngiliz’in kararında ne denli etkili olmuştur bilemeyiz tabi.

Bildiğimiz bir şey var ama:

Milattan Sonra 409’da bağımsızlığını ilan eden İngiltere, Roma İmparatorluğunun dağılmasına ve çöküşüne giden yoldaki ilk ciddi toprak kaybıdır.

İyi bir pazar günü dileğiyle

Alman meclisinde oylama anı
Alman meclisinde oylama anı

Bilindiği gibi Alman Parlamentosu geçtiğimiz hafta Ermeni Soykırımını tanıyan yasa önerisini neredeyse oy birliği ile karara bağladı. Sadece bir karşı oy vardı koca parlamentoda, bir de çekimser. Başta Merkel olmak üzere hükümetteki parti liderlerinin tamamının bir takım mazeretlerle Berlin dışında bulunmaları, elini kaldırmış oy verirken gazetecilere fotograf vermekten kaçınmaları da dikkat çeken bir detaydı. Alman basınında çok fazla yer bulmayan ama olaylara hep karşı açıdan bakanların dikkatini çeken bir nokta da söz konusu olaya dönemin Alman hükümetinin katkısıydı. Ana akım kendisini de zorlayarak “Alman yetkililer sadece seyirci kalmakla yetindi” türünden cümleler tekerledi. Cürmün planlanma aşamasında Alman genel kurmayının da en az Osmanlı hükümeti kadar aktif olduğuna dair fazla bir şey söylenmedi.

Saflar
Bir emperyalistin kendilerini sevdiğini sanan bir grup ellerinde “Danke” (Teşekkür) yazılı kartonlarla

Bir söylentiye göre bu soykırımın Almanya’nın çeyrek yüzyıl sonra gerçekleştireceği endüstriel soyırımın sadece bir prototipi olduğu ise hiç anılmadı.

Karara giden sürece baktığımızda Angela Merkel’le Erdoğan arasında mülteciler sorununda gelişen bir kader birliği olduğunu görüyoruz. Ben önceki yazılarımda, Merkel’le Erdoğan arasındaki bu yakınlaşmanın tek motivasyonunun mülteciler olduğunu düşünmenin saflık olacağını belirtmiştim. Der Spiegel’de çıkan ama henüz netleşmeyen Alman ordusuna üs verilmesi konusu benim taşıdığım bu kaygıları doğrular niteliktedir. Biraz beklersek sonucunu görebiliriz.

Ermeni sorununa dönersek. Bu konuya dair çok fazla derinlere inmem olanaksız, konuyu çok iyi bilen bir adam değilim. Tüm bilgim Stefanos Yerasimos’un kitaplarına dayanır, bir de Dadarian’ın “Jenosid” adlı kitabı var. Görüşlerinin pek aklıma yatmadığını söyleyebilirim, yine de zamanında ilgiyle okumuştum.

Neydi bu olay? Bir soykırım mı, yoksa bir tehcir yani zorunlu göç mü? Ermeni çeteler birinci paylaşım savaşında aynı dinden oldukları Rusya ve İngiltere hesabına sabotajlar yaptıkları için göçe mi zorlandılar yoksa Bab-ı Ali’nin yarı karanlık bir odasında alınan keyfi bir kararla teammüden öldürüldüler mi?

Aradan yüzyıl geçtikten sonra bu sorulara yanıt aramanın tarihçiler hariç pratik bir önemi olduğunu sanmıyorum.

Öyle ya da böyle, bu topraklarda bir zamanlar nüfusun önemli bir oranını oluşturan bir kitle yaşıyordu ve bu insanlar tarihin belli bir noktasında bir anda yokolup gittiler. Öldürüldüler ya da sürüldüler. Bu konu tartışılabilir. O insanların topraklarından kopartıldıkları ise herkesin kabul ettiği bir gerçektir.

Elde bulunan bilgilere göre daha çok küçük esnaf ve sanatkar sınıfına dahildiler. Bu topraklarda taşı, gümüşü, altını ve de kumaşı o insanlar gibi işleyen yoktu. Onlar kaybolup gittikten sonra Anadolu’nun ticari yaşamında çok önemli düşüş olduğu bilinen bir gerçektir. Mimarisinde de öyle. El zanaatlarında durum daha da kötü ve bir örnek olarak günümüz Almanya’sında bile en iyi terziler Türkiye kökenlidir, onların da neredeyse tamamı Ermenidir.

Öyle ya da böyle onların kaybolup gitmesinden sonra Anadolu’da onlardan kalan boşluğu ne Kürtler doldurabildi, ne de Türkler. Onlardan gasp edilen sermaye toprağa kök salmış bir burjuvazi yaratamadı, onlardan boşalan tezgahlarda Türk ve Kürt kökenli müslüman el zanaatkarları o kaliteyi üretemediler. Onlardan geriye, doldurulması onyıllar süren bir büyük boşluk kaldı sadece.

Ermeni çetelerin birinci paylaşım savaşı sürecinde Rusya ve İngiltere hesabına çalışmış oldukları, cephe gerisinde sabotajlara giriştikleri, hatta Türk köylerinde katliamlar yapmış oldukları ve bu nedenle göç ettirildikleri türünden iddiaların çoluk çocuk koca bir halkın yerinden yurdundan sürülmesine mazeret olarak öne sürülmesi ise bana biraz saçma gelmektedir.

Bu konuda duyarlılığı olan arkadaşlar kusuruma bakmasın ve duyarlılıklarını biraz değiştirsinler. Osmanlı’nın Ermenileri öldürmediğini, sadece göç ettirdiğini kabul dahi etsek ortada yerinden yurdundan sürülmüş, belki eksik belki fazla, milyon civarında insan vardır ve öldürmek gibi bir amacı olmadığını bile düşünsek, o koşullarda onca insanın binlerce kilometre uzakta bir yerlere aç susuz ve belki de yalınayak yürütülmesi özünde bir kitlesel öldürmedir ve suçtur. Eğer illa da adını koymak gerekiyorsa onu da koyalım: Bir soykırımdır.

Günümüze dönersek:

Aradan yüzyıl geçtikten sonra farklı ülkelerin parlamentolarından geçirilen “Ermenilere uygulanmış olan soykırımın tanınması” yasaları ise bu trajedinin üzerinde oynanan bir komedi, hatta daha da ötesi bir şarlatanlıktır. Bir ağıdın eğlenceli bir pop ritmine uyarlanmasıdır, öldürülen ya da sürülen milyon civarında insanın acılarının emperyalist ülkeler tarafından kısa ve uzun vadeli diplomatik amaçlarla kötüye kullanılmasıdır.

Bu yasanın Alman parlamentosuna üstelik te iktidar partileri tarafından getirilmesini de bu tür bir kötüye kullanma olarak görmek gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye’nin düşük profilli dış politikası:

Almanya’yı, dolayısı ile Avrupa Birliği’ni “fena kıstırmış” olduğunu sanan düşük profilli Türk dışişleri ve kendisinin Cumhurbaşkanı olduğunu iddia eden şahıs içine girdikleri zafer sarhoşluğuyla kantarın topuzunu kaçırdılar. O kendi kitlesini coşturmak için meydanlardan bağırdıkça Alman basınlarında Erdoğan’ın Merkel’i rehin aldığı, ona rahatlıkla şantaj yaptığı türünden haberler çıktı. Merkel ulusal konularda duyarlı Alman kamuoyu tarafından o denli fazla eleştirildi ve partisi o denli oy kaybetti ki, Türkiye’yi denildiği kadar da fazla dinlemediğini kanıtlayacak bir gösteri yapması zorunlu hale geldi. Türkiye’nin küstah dış politikası Alman hükümetini prestijini ispat edeceği bir karşı harekete zorladı. Aradaki ilişkilere pratik etkisi olmayacak bir adım olmalıydı bu. Mümkün olduğunca ses getirecek, Alman televizyon kanallarında uzun talk shovlara konu olacak, Erdoğan’ın Merkel’e baskı yaptığından söz edilmesini olanaksız hale getirecek, ama iki ülke arasındaki gerçek ilişkilere hiç bir etkisi olmayacak bir şey olmalıydı.

İşte bu noktada Alman devletinin diplomatik derin dondurucusunu açan uzmanlar oralarda bir yerde Ermeni yasa tasarısının metnini buldular.

Hikayenin sonrasını herkes biliyor.

İnsanları diri diri yakmak bizim tarihimizde yokmuş, en azından onu öğrendik.

Herşeye karşın iyi pazarlar

AB’ye atılan çizik NEE (Flamanca “Hayır”)

serveImage.php

Aslında bu yazı Avrupa’da faşizmin ikinci baharına dair bir devam yazısı olacaktı. Ancak Hollanda’da yapılan ve net bir “Hayır”la sonuçlanan halk oylaması kafamdaki programı biraz değiştirmeme neden oldu.

Referandumun konusu Ukrayna ile AB arasında imzalanan uyum sözleşmesinin kabul ya da red edilmesiydi. O uyum sözleşmesi ki, onun uğruna Ukrayna’da Maydan eylemleri başlamış, katliamlar yapılmış, Alman Dışişleri bakanı 2 hafta hiç gelmeksizin Kiev’de yaşamış ve sonuçta “Rusya yanlısı” yönetim devrilip yerine şimdiki faşizan hükümet kurulmuştu.

Bunun hemen kimsenin önemsemediği o eksantrik halk oylamalarından birisi olacağı düşünülüyordu. Hollanda yasalarına göre bir referandumun geçerli olabilmesi için zorunlu koşul olan yüzde 30 katılıma ulaşıp ulaşamayacağı bile belli değildi. Basında da hemen hiç yer bulmadı.

Sonra sonuçlar açıklandı. Önce katılımın geçerli olmaya yetecek kadar yüksek olduğu haberi geldi. Ardından verilen oyların yüzde 61 gibi net bir oranının Hayır olduğunu duyduk. Akşam saatlerinde ülkenin sağ liberal başbakanı Mark Rutte ağlamaklı bir ifade ile sonuçların ciddiye alınacağını açıkladı.

BU NOKTAYA NASIL GELİNDİ?

Kimsenin ciddiye almadığı bu referandumu ciddiye alanlar da vardı tabi. Örneğin Ukrayna hükümeti “Evet” kampanyası için aralarında boksör Klitschko kardeşlerin de bulunduğu bir güruhu Hollanda’ya resmi görevli olarak göndermişti. Tren istasyonları, metrolar, çarşı pazar “referandumda evet” deyin biçiminde propaganda yapan Ukrayna’lılarla dolmuştu ki binlerce kilometre uzaklardan gelip kendi ülkesinde ona akıl öğreten karanlık bir takım tipler halkoylamasına katılımı arttırsa da “evet” oylarını kesinlikle arttırmadı.

Hayır oylarının artmasında Ukrayna’nın ülke olarak sahip olduğu kötü imajın etkili olduğunu da söyleyebiliriz. İki sene önce düşürülen ve çok fazla sayıda Hollanda’lının ölümüne neden olan Malezya uçağı hala akıllardaydı. Resmi söylem uçağın Rusya yanlıları tarafından düşürüldüğünü ilan etse de zaman içerisinde ortaya çıkan ve çıkamayan kanıtlar olayın o kadar da basit açıklanamayacağını ortaya koymuş durumda. Uçağı düşüren roketin Ukrayna tarafından fırlatıldığını gösteren bir kanıt yok ama Ukrayna ordusunun uçağın düşmesinden hemen sonra kurbanların canlı ve cansız bedenlerinin de bulunduğu bölgeyi bombaladığı, olası delilleri yok ettiği, birbiri ile çelişkili ifadeler verdiği artık bilinen bir gerçek. Bu durum Hollanda’da resmi söylemin dışında bir kamuoyu oluşmasına neden oldu.

Bunun dışında Hollanda’nın Hoorn kentindeki müzeden 2005’te çalınan 17. Yüzyıldan kalma yağlıboya tabloların 2015 aralığında Kiev’de ortaya çıkması, hırsızlık eyleminin arkasında Ukrayna’lı devlet yöneticileri ve faşistlerin de dahil oldukları bir mafyanın çıkması Hollanda’da bu ülkeye karşı önemli bir hoşnutsuzluk birikmesini de getirmiş olmalı.

DOĞU POLİTİKASI

Avrupa Ekonomi Topluluğu adıyla “eşitlerin birliği” biçiminde kurulan AB zaman içinde eşitlerin birliğinden “eşitler içinde birinci olanın (yani Almanya’nın) diktasına” dönüşmüş durumdadır. Almanya, doğusunda kalan ve zamanında AB’ye ve NATO’ya girmemeleri kararlaştırılmış olan ülkeleri bu kurumlara almakla ekonomik etkinlik bölgesini Oder-Neise sınırının ötesine geçirdi. Ukrayna’nın AB’ye üye olması Dinyeper kıyılarına kadar ulaşabilmesini de sağlayacaktır ki bu da yüz yıldır hayal olarak kalan “Doğu Politikasının” bir adım daha ilerlemesi anlamını taşır. “Ecdadının gerçekleşen hayalleri” Alman toplumunda belli bir heyecan yaratsa bile Hollanda halkının bu konuda isteksiz olması da gayetle normaldir. Alman etkinlik bölgesinin “Moskova kapılarına” dayanması Hollanda’da doğrudan rahatsızlık yaratmasa bile onun uğruna Ukrayna’nın AB üyeliği gibi bir yükün altına girmesini sağlayacak kadar heyecan da uyandırmamaktadır.

‘HAYIR’IN SONUÇLARI NE OLUR?

Öncelikle belirtelim, Hollanda’da var olan yasalara göre referandumun hiçbir bağlayıcılığı mevcut değil. Zorda kalırsa Mark Rutte’nin referandumu yok saymasının önünde yasal bir engel yok. Ayrıca Hollanda hükümeti uyum sözleşmesini zaten imzalamış durumda ve bu imzanın geri alınması da mümkün değil. Bu durumda tıpkı Yunanistan’da olduğu gibi, referandumun resmen tanınsa bile cismen yok sayılması kimseyi şaşırtmamalı.

AB kimilerinin sandığı gibi “Avrupa ideallerinde demokratikleşmiş ülkelerin bir federasyonu” falan değil, belli emperyalist güçlerin uzun vadeli egemenlik projesidir. Avrupa Birliğinin Napolyon Fransası ya da Hitler Almanyasıyla coğrafi açıdan tek farkı Ukrayna’nın hâlâ dışarıda kalmasıdır. Avrupa emperyalizminin bu stratejik hedefe ulaşması da referandum ya da seçimle engellenebilecek bir olay değildir.

Geçen yılın bahar aylarında başlayan ve artarak süren mülteci akını Avrupa ırkçısını giderek asabileştirirken sayıca da arttırdı. Avrupa’da ırkçı ve faşist oylardaki belirgin artış artan mülteci sayısı ile açıklanabilir mi? Örneğin Romanya ve Bulgaristan’dan 2014 yılı içerisinde 454 bin kişi gelmişti. Almanya’ya giriş yapan ve önemli bir bölümü geri gönderilen mültecilerin sayısı ise 476 bindir.  Romen ve Bulgar vatandaşlarının önemli bir bölümünün işsizlik yardımı aldığı, devlete bir mülteci ile karşılaştırılamayacak kadar büyük bir paraya malolduğu düşünülürse olay gelen mültecilerin. Avrupa ekonomisini “çökertmesi” değil, olayın boyutlarını ballandıra ballandıra anlatıp abartan ana akım medyanın ırkçılara asabi olmak için gereksinim duyduğu mazereti vermesidir.


urn-newsml-dpa-com-20090101-140526-99-01021-large-4-3
afd-chefin-petry-mit-den
Front National lideri Le Pen (solda) AfD lideri Petry (en sağdaki) Avrupa faşizmi kadınlara emanet

 

Red’in 2015 Mart sayısında yayınlanan ve Avrupa’da ırkçı partilerin oy oranlarındaki artışa dair yazımda “Irkçı oyların artışını Avrupa’ya gelen mültecilere bağlamak olayın kökenini açıklamak değil, olayı mazur göstermektir” demiştim.

Aradan 12 ay Avrupa sınırlarından da bir kaç yüzbin mülteci geçti. Bu zaman içerisinde ırkçı oylar o zamankinin 1,5-2 katı gibi bir orana kadar da bir artış gösterdi. Özellikle de son altı ay içerisinde, farklı ülkelerde yapılan seçimlerin hemen tamamında politik yelpazenin en sağında yeralan bir parti dikkat çekecek kadar büyük oy oranlarına ulaşmayı başardı. Bu arada Fransa’da Front National yaklaşık 7 milyon oyla % 28 alırken Almanya’nın farklı eyaletlerindeki yerel seçimlerde yine AfD (Alternative für Deutschland/ Almanya için Alternatif) partisi en zayıf olduğu eyalette % 11,9 oranında oy aldı.

Burjuva basın yüzdelerle, seçim sistemleriyle kafaları karıştırıp olayın altındaki tehlikeyi hafifletmeye çabalasa da dünyanın önünde Buharin’in zamanında kullandığı sözcüklerle söylersek; “Avrupa’nın (yaklaşık yüzyıl sonra bir kez daha) kışlalaşması tehlikesi vardır.”

Son seçimlerden çıkan tehlike ırkçı partilerin bir takım meclislere sokmayı başardığı ya da başaramadığı vekil sayısında değil, seçimlerin ötesinde kamu alanlarının faşist güçlerin kontrolüne geçmesidir. Örnek olarak AfD, NPD, REP ve çevreci faşistler diye de nitelenen ÖDP üç eyalette toplam 2 milyondan fazla oy aldılar. Nicel olarak diğer partilere göre yüzde kaç ederse etsin nitel olarak bu seçmen kitlesinin ciddi bir bölümü diğer partilerin tabanından farklı olarak, gereğinde eline bir baseball sopası verip sokaklara salınabilecek bir kitledir, içinde eline bir tabanca verip Türk esnafı öldürmeye gönderilebilecek fazla sayıda psikopatı içinde barındıran bir kitledir ve en önemlisi de işler ters gittiği anda gizli servisten maliyeye kadar devletin her birimindeki sempatizanları tarafından korunup kollanabilecek bir kitledir.

Sıradan düzen partilerinin aldıkları oyları faşist partilerin aldıkları oylarla sadece oran bazında karşılaştırmak yanıltıcıdır. Pasta gibi kesilmiş renkli grafiklerle, yüzdelerle kafaları karıştırmak önce göçmenlerin; sonrasında Avrupa işçi sınıfının; sonrasında da tüm dünyanın yüzyüze geleceği tehlikeyi görmezden gelmektir.

Faşistlerin Fransa’da aldığı 7 Milyon, Almanya’nın ise sadece üç eyaletinde aldığı 2 milyon oy vardır. Farklı seçim sistemleri sayesinde bu oranların meclislere birebir yansımamış olması tehlikeyi hafifletmez tam tersine rehaveti arttıracağı için tehlikeyi büyütür. Faşistlerin henüz iktidardan uzak olmasına sevinip oturmak kapitalizmin cam bir fanusta besleyip hazırda tuttuğu bir yedek gücün fanusta kalması koşuluyla duruma razı olup onunla birlikte yaşamaya alışmak demektir.

Mülteci Faktörü:

Avrupa kıtası son derece asabi bir ırkçılıkla malüldür. Bu durumun tarihsel kökenleri tartışılabilir, tartışımaktadır da. Ancak tartışılması gerekmeyen bir gerçek varsa o da Avrupa halklarının ırkçı söylemlere dünyanın bütün halklarından daha açık ve hevesli olmasıdır. Yaz aylarında başlayan mülteci akını, büyük kitlelerinin kısa bir zaman dilimi içerisinde sınırları zorlaması ırkçılığın güçlenmesinde elbette ki etkili olmuştur. Ancak bu ikincil bir etkendir.

Ana akım medya mültecilere dair haberleri abartarak yansıtmasaydı olay bu kadar büyük bir sorun haline gelmeyebilirdi. Faşist partilerin güçlenmesindeki bütün suçu mültecilere atmak varolan durumdaki en zayıf kitleyi günah keçisi ilan etmek olur, ki bu da bundan bir yıl önceki deyişimle söylersek olayın nedenini bulmak değil, ırkçıları mazur görmek olur.

Fransa’da Front National’in; Almanya’da ise AfD’nin liderlerinin farklı zamanlarda yaptıkları basın toplantılarında söyledikleri cümleler aynı metnin Almanca ve Fransızca çevirisi gibiydi. İki Hanımefendi de konuşmalarına “Serbest piyasa ekonomisine (biz düzeltelim: Neo Liberalizme) bağlılıklarını açıklayarak” başladılar. Kapitalizme “göreve hazırız” mesajından başka bir anlama gelmeyen bu cümle olayın boyutunu mülteci sorunundan daha iyi açıklamaktadır.

 

Not: Konunun önemi nedeni ile önümüzdeki haftalarda bu köşede Avrupa’da faşizmin ikinci baharına dair yazmayı sürdüreceğim.