Sıtkı Demirkan

Hayatın bi yerlerine cuk oturan, bi dünya tahlil, tespit, analiz, çözümleme, değerlendirme cümleleri biliyoruz. Kimisi atalar tarafından sarf edilmiş epeski zamanlardan bize ulaşan söz dizgeleri, ki bu ataların kim olduğunu bilmesek de ne kadar tutarsız olduklarının farkındayız. “İti an çomağı hazırla” ile “İyi insan bahsi üzerine gelir”, takdir edileceği gibi hemen hemen aynı durumlar için kullanılır ve emin olun ikisi de aynı ata tarafından lafı kıvırıp zevahiri kurtarmak adına ortaya atılmış iddialardır.

Kimisi, kocaman insanların kurduğu felsefi cümlelerdir. Hepimizin ezberinde bu sözlerden en az beş-on tane vardır. Ne manaya geldiğini uzun uzadıya sorgulamasak da vakit denk düştüğünde yumurtlar gibi koyarız ortamın orta yerine. Hem de fi yakalı olsun diye biliyorsak ecnebi dildeki karşılığını da kullanarak. Misal benim Latincesini net bir şekilde aklımda tuttuğum, velaTin latin kimdir, nerede var olmuştur gibi sorulara verecek hiçbir cevabımın olmadığı; Nihil humanum mihi alienum est diye bir söz öbeğim vardır, “İnsana dair her şey kabullenilebilir,” şeklinde de kafadan çevirisini yaptığım. Uyarını uymazını düşünmeden herhangi bir futbol tartışmasında da koca koca adamların koca koca fi kirleri çarpıştırdığı bir yerde de dillendirip, milletin anlık şaşkınlığını sıkı laf etmiş olduğuma yorarım.

Kimisi de bir şekilde şurada burada tanışıklığımız bulunan kimselerden çoğu kez beklemediğimiz zamanlarda duyduğumuz hikmetli laflardır. Buna örnek veremeyeceğim, hemen hepsi erkek egemen fikriyatın cinsel çağrışımlı ahlaksız tüyolarıdır.

Şimdi müsaade ederseniz ben de bu tarz bir tespit tümcesi yaratmak istiyorum. “Dikkat etmeden yanından geçip gittiğimiz bi dünya mevzu dikkatimizi çektiğinde içimizi acıtabilir.” Biliyorum pek olmadı, biraz uzun oldu sanki, biraz da duygu sömürüsü taşıyor gibi ama idare ediverin artık.
Peki, nereden çıktı şimdi böyle okkalı söz söyleme ihtiyacı? RED’de de kısmen yayınlanan, katı atık emekçilerinin dertlerinin anlatıldığı belgeselinin hazırlık aşamasına ucundan kıyısından tanıklık ederken daha önce böylesi bir işin varlığından dahi pek haberdar olmadığımın farkına vardım. Öyle ya, günde ya da gecede birkaç kere gördüğüm, iki tekerlekli el arabalarıyla sokaklarda dolaşan her yaştan insanlar vardı ve hiç de dikkatimi çekmemişti. Bir araya gelerek oluşturdukları derneğin başkanı Ali Mendillioğlu’nun anlattıklarını dinlerken bu işin varlığının dikkatimi çekmeyişinden utanmıştım.

Utanç…

Şimdi aşağı yukarı aynı utancı bir şekilde dikkatimi çeken -ve belki de ufak bir kasabada yaşadığımdan dolayı bu denli geç çeken- başka bir işkolu için yaşıyorum. Başlangıç tarihini kesin olarak bilmesem de sonradan sonraya geliştiğinin farkında olduğum taşeron şirketler aracılığı ile hiç de hafifsenmeyecek bir sömürü çarkı dönüyor memleketimizde. Hastanelerde, bankalarda, resmi sıfatı taşıyan yığınla kurumda temizlik, güvenlik ve yemek hizmetleri artık hep bu taşeron şirketlere devredilmiş.

Eski zamanlar hatırlandığında bu gibi hizmetlerle yükümlü kimselerin kurum ya da kuruluşların kendi bünyelerinde istihdam edildiği biliniyor. Her dairenin müstahdem ya da odacı ismiyle anılan bir görevlisi oluyordu temizlik görevinden sorumlu. Bankalarımız ya da hastanelerimiz bu kadar özel değilken bekçileri yahut maaşlarını kendilerinin ödediği güvenlik görevlileri vardı. Keza yemekhanesi bulunan her yerin aşçısından bulaşıkçısına kendi elemanlarından oluşan görevlileri vardı. Sonra hangi zerzevatın aklına geldiyse bu hizmetlilerin kendilerine yük olduğu fikri, ağalar beyler vasıtasıyle kanununu kitabını geliştirerek anılan şekilde bir teamülün oluşmasını sağladılar. İnsanların kursağına giren iki lokmadan birinde gözü olan mevki-makam sahipleri başlangıç aşamasında türettikleri gerekçeleri şimdi de sayıp döküyorlardır kendi ahlakları merkezinde. Efendim vasıfsız kimselerin bir şekilde kadroya doluşturulduğu şikayetinden tutun da ehil kimselerin sayılan memuriyetleri daha layıkı ile yerine getirdiğine kadar bir alay neden sayabilirler bu prosedürün gelişmesine. Etrafta dönen her dalaverayı kendine dokunmadığı için kabullenmeye hazır nüfus yoğunluğu konusunda sıkıntı yaşamadığımız için de akla yatar bulacaklar vardır bu sayılacak mazeretleri.

Tabii o açıdan bakınca mazur gösterebilecekleri bu şekil, dışının değil de içinin yaktığı kısma bakılınca kimlerin ekmeğine bal–kaymak sürüldüğü açığa çıkıyor. Hiçbir taşeron şirket çalıştırdığı kimselere asgari ücreti aşan bir maaş vermiyor. Sonra işin kitabına uydurulması kısmında birkaç ayda bir işçilere kağıt üzerinde işe girdi çıktı yaptırılıyor ki kıdem falan yürümesin. Kimsenin umursamadığı oranlarda bir işsizlik gerçeğimiz de olduğundan, abiler al takke ver külah gayet rahat oturdukları yerden ve birilerinin ekmeğinden çalarak para kazanıyorlar. Bu taşeron şirketlerin kimler tarafından kimlere kurdurulduğu ve bu hizmetlerin devri aşamasında ihalelerin hangi yeterliğe karşılık bu şirketlere verildiği apayrı bir bilinmez.

Bir şekilde buraya bulaşmış ve hepsi birbirinden şekilsiz ve iğreti üniformalarla kıyafetlendirilmiş bu taşeron şirketlerin elemanlarının rahatsız olunacak yerleri de hiç farkında olmadan beliren davranış şekilleriyle ortaya çıkıyor. Şimdi bu özel hizmetlilerin var olduğu her yere işi düşen kimse en evvel bu hizmetlilerle bir ilişki kurmaya bakıyor. Çünki herkes herhangi bir şekilde işini gördüreceği kimse olarak o iş ile ilgilenmesi gerekenlerin ilgisini çekmenin zor olduğunun farkında. Ne hikmetse bir hasta ziyaretinde, ya da bir havale göndermede veya bir dosya takibinde insanlar hiç zorlanmadan bu elemanlardan yardım talep edebiliyor. Ve onlar da bu talepleri çokluk geri çevirmiyor. Yok, düşünüldüğü gibi iyilik yap denize at yollu ulvi bir beklentisi yok kimsenin. Gayet net bir şekilde atılacak bir çorba parasının, sıkıştırılacak ufak çaplı bir sakalın yüzü suyu hürmetine gösteriliyor bu alaka. Ha, rahatsız ediciliği neresinde derseniz, alt gelir düzeyi diye tabir edilen kitlelerde bir bahşiş kültürü oluşmasında. Toplumsal bir aradalığın bu kadar kör gözüm parmağına çıkar üzerine inşa edilmesi, çıkar ne kadar küçük olursa olsun tehlikeye girdiğinde insanların aralarına karakediler sokacaktır herhalde. Ve bu kaçınılmaz son da insani duyarlıktan öyle ya da böyle nasiplenmiş kimseleri rahatsız etmek zorundadır.

Antre, hayat…

Benim çapım, toplumsal kalibrem kendimin de farkında olacağım kadar ortada. Bu yüzden kimseye bu rahatsızlıkların giderilmesi, gözümün gördüğü kadarıyle tespit edebildiğim bu veya daha bir sürü çarpıklığın giderilmesi hususunda sloganvari cümlelerle gaz vermek haddim değil. Bakmayın siz böyle eline meşale alıp öne düşmüş adam edasıyla yığınlara yönelik cümleler kuranlara, sözden oluşturulan çomaklar çarkına çömdüğüm düzene kürdan mesabesinde. Nihayetinde herkes kendi önünü süpürmek zorunda. Ve tuhaftır herkesin süpürgeye davranmasını salık veren adamların çoğunun kendi hayatlarını bok götürür. Hayatı burada ömür manasında kullanmadım yanlış anlamayın. Bilen bilir, antre sözcüğü dilimize yerleşmeden önce evlerin giriş kısmı hayat kelimesiyle isimlendirilirdi.

Sizin anlayacağınız, böyle biraz dikkatli baktığımızda mide suyumuza merdane pek de ufak olmayan yoğun sinekli bir zamanda yaşıyoruz. Az yukarıda imal ettiğim vecizede de belirttiğim gibi sineklerin neden ve nereye yığıldığına dikkat edersek hiç değilse kendi tabanlarımıza pislik bulaştırmayız.

Kasım 2010

Nasıl güzel bir sözdür değil mi? Ateş düştüğü yeri yakar. Ve ne çok şeye karşılık geliyor biraz durup düşünüldüğü vakit. Ateşin; yakabilirlik vasfını bir tek bağdaş kurup oturduğu ciğerlerde icra ettiğini, cayır cayır yangınların ortasına düşenden gayrısının, aleve en fazla hararet kaynağı olarak bakabileceğini daha kesin nasıl anlatabiliriz?

Senenin sıcak zamanları, etrafın yeşile çalmaya başladığı günlerle haber vermeye başlıyor kendinden. Üşümeyi hep yalnızlıkla bir tuttuğundan olsa gerek, insan da giysilerinden hafifleyip çayıra çimene erişeceği mevsimleri, varlığın tam ortasına katılabilme, kuzudan kiraza envai çeşit nesneyle kendini çoğaltabilme ihtimali olarak değerlendiriyor. Ve saklamaya gerek duymadığı bir heyecanla içinin dışının ısınmasına sevinç giyinebiliyor.

Derdi tasası, sızısı olmayan kimseler için tuhaflık içermesi şöyle dursun, hayata bulanma adına epeyi kıymetli bu haller, aklına gelecek bir şeyleri olan kimilerini de hayata bunalma kısmından yakalıyor.

Okuduğunuz bu satırları kağıt üzerine çakmaya çalışan zatın; kimseyi ilgilendirmediğini bildiği kişisel tarihinde, talihsizlik kelimesinin yetmeyeceği tanıklıkları vardır. O güne kadar temmuzun bile ısıtamadığı bir ayaz memlekette o Nemrudi yangını, öncesiyle sonrasıyla yaşayarak, bilinçaltına bir kabus ilave çentikleyen dert sahiplerinden olmak da o heybeye atılan yanardağlardan bir tanesidir.

İnsan evladının kendine önem atfetmek adına gayet net bir iddiası var: ‘Ben’ sözcüğü ile şekillendirdiği ne varsa kendi gayretiyle oluşmuş zannediyor.

Belki de doğrudur, “Aldım, verdim, üst üste koydum ve şu renge boyadım,” diye anlattığı hikaye, hakikattir. Tamam da o zaman ellerini böğründe bitiştirip bir köşeye çömmesine sebep olacak kadar çaresiz kaldığı haller ne pekiyi? Çevresinde akıl ermez bir süratte dönüp duran, bin bir tane aktörün rol aldığı hayat sahnesi neyin nesi?

Adına önsezi, öngörü, tahmin ne denirse densin, bazen, ne bazeni her zaman her şey kendi olacağına varıyor. O zaman da aynı böyle oldu işte. Havadaki kokudan bile belliydi pis bir şeyler olacağı. Bin senedir bu toprakların kan emicileri Hı(n)zır Paşa’ların ruhdaşları yandan yöreden geçerken bile yaydıkları sinsi kokuyla belli ediyorlardı kıvılcım beklediklerini. Sineğin kanadından tahrik üretecek kadar gözlerinin döndüğünü, bakışlarıyla çakışmamak için sağa sola kaçırılsa da kafalar bir boşlukta yakalayıp, gayet net anlatabiliyorlardı.

Sonrasında çokça dile getirildi her şeyin bir odaktan yönetildiği ya, o kısım değil aslolan. Çünkü daha belirgin, daha net, erişilebilecek kadar yakında duran somut bir gerçeklik var. Can yakmak söz konusu olduğunda, bu toprakların egemen bakış açısı kendiliğinden harekete geçebiliyor. Recm kültürünün nasıl ve ne kadar sindirildiğini kanıtlamak için arayıp da bulamadıkları fırsatın ele geçtiği yerler buralar işte. Hele ki Allah-Kitap-Vatan gibi sahiplenildiklerinde kimsenin desturuyla karşılaşmayacaklarına emin oldukları kavramlar gıdık kapmışsa, yol verin şaşkına. Hayatını nihayete erdirmek istedikleri bir kişi iken, onlarla sayıda, o yönde duygu sahibi kimseyi bir çaresizliğe kıstırmak iştah kabartıcı unsur olabiliyor.

Sonrası zaten başka bir mecraya yönelmesinin imkansız olduğu vahşet tiyatrosu. Kim çakmış, kim yakmış, kim bakmış? Ne manası var ki bilmenin? Hoş, bilmiyor muyuz ki zaten?

Sonrası… Bitmeyecek, küllenmeyecek bir yalazanın yürek dağlaması, dağılmayacak bir dumanın her fırsatta kendini hissettirip ciğer acıtması… Gerekli gereksiz bir dünya ayrıntı, bir alay isim, bir sürü saptama, hatırlamak denen çukura düşmenin ötesinde yarar sağlamıyor. Evet, unutmak imkansız… Sokağa adım atıldığı andan itibaren sayılamayacak kadar çok görüntü, ses, koku; çağrışım sağanağına tutuyor, akıl yırtıyor.

UNUTMAK…

Oysa insan unutmak istiyor. Hiçbir şeyi değilse bile yanık kokusunu unutmak istiyor. Nefes alıp vermeye katlanmak için unutmak zorunda olmak diye bir gerçeklik var çünkü. Ve görünce doğrudan ya da yan yollardan, bilerek ya da hiç farkında olmadan bu hayınlığın faili olanların ne kadar unutkan olduğunu. Hiçbir şey olmamış gibi rahat gezdiklerini, utanç denen olguya ne kadar yabancı olduklarını izleyince… Hatta tutup o acının üzerinde kebap yiyecek kadar işi keyfe ve eğlenceye dökebildiklerine rast gelince bütün ezberi bozuluyor insanın…

Şimdi geldikçe o harlı günün yıldönümü, her köşe başında kendi söyler kendi dinler sloganlarla “Unutmayacağız!” ifadesi içeren ve ajitasyon olmaması için dua edilesi etkinliklerin dışında kimsenin aklına başka bir şey geldiği yok. Unutması gerekenler unutamaz vaziyette akıllarının ve yüreklerinin bir köşesinde capcanlı gezdirirken ateşi, kafaları olsa öne eğebilecek umursamazlar zerre sorumluluk duyamıyorsa hâlâ, her şeyde yapıldığı gibi siyaseti sadece slogana hapsedip sadece o günlerde “Kahrolasılar, bizim canımızı, canlarımızı yaktılar,” demenin hiçbir yaraya merhem olmayışının da etkisi var galiba.

Onca sene geçti üzerinden ve insanları ateşe atmayı kendilerine hak sayacak kadar gözü dönebilecek zihniyetin, olaylar aynı kurguda seyrettiğinde aynı sonuca yürüyüp yürümeyeceğinden kimse emin değil. Bunların üzerine gökten zembille insancıl olma melekesi inmesi beklenmiyor herhalde, değil mi? Ya da bir sabah uyanıp “Yahu evet, bizden olmayanı hazmedememeyi sorun olarak görmeliyiz,” dedirtebilecek ferasetin bir sabah hepsini etkileyebilecek kadar büyümesi umulmuyor. Bunu bilebilmek için gerisine –lojik- eklenen hiçbir kelimeye ihtiyaç yok. Tarih dediğimiz kısa özette buna benzer bilgilerin yer aldığı satırlar henüz mevcut değil.

Siyaset yapmak adına varılacak en nihai aşamayı bitip tükenmeyen terimsel anlatımlarla sabah akşam terennüm etmek, koca koca kitapların tahlil ve tespit şablonlarını gözünün önüne çıkan her resmin içine sığdırma gayreti eline bin bir türlü hamaset tutuşturularak kendinden olmadığı yönünde kulağına nifak fısıldanmış ama son derecede kendinden olanların üstüne salınan piyonların ayılmasına, aydınlanmasına yetmiyor. Bütün bu ilmi ve bilimsel, bilgi tabanlı verilerle sunulan fotoğraf ervahı yestahlanası çarkın can öğüterek dönenmesini, durdurmak şöyle dursun yavaşlatmıyor bile. Bir hafta öncesinden başlayıp bir koca koca laflarla, her tür çıyana okunan lanetlerle, intikam yeminleriyle, anma etkinlikleriyle; dil varmıyor ama neredeyse kutlanan, kutsanan gün denkleşmelerinin çok değil iki gün sonra unutulup bir dahaki seneye kadar laf arasına bile sokulmamasına tuhaf mı denmeli?

İyi ama son derece öznel, sırtlarında bu ağır yükle dolaşanlar, sadece temmuz başında dillendirilen bu sahiplenmeyi hangi samimiyet zeminine oturtacak? Ve hayat içerisinde bir şekil yan yanına düşen ateş üfleyicilerini ne şekilde sindirecek? Birisi çıkıp bunun nasıl başarılacağını anlatsın ne olur. Anlatsın ki yüreği hâlâ tüten bir elin parmakları, kendini EL’in parmaklarıymış gibi hissetme ağırlığını atsın üzerinden hiç olmazsa…

Sığ erkek-egemen dünya görüşünün deformasyonun tillahına uğratılmış İslam öğretisini referans alarak dayatmaya çalıştığı örtü mevzuu, sanılanın ve görünenin çok çok ötesinde anlamlar içermekte. İblis’in gazıyla aklına hinlik düşen Havva’nın; “Kardeşim tamam Cennet de güzel ama şöyle kimsenin ilişmeyeceği bi dünyamız olsa” düşüncesiyle Adem’e elma sunması hikayesinden bu yana yaşanan farklılık geyiği üzerine dönüyor tüm hadise.

Erkeğin o en hayvani dürtme dürtüsü zapturapt altına alınamaz bir şey gibi gösterilmeye çalışılıyor tarih var olalı beri. Bütün dinozorları yenmeliyim, en güzel posttan en güzel kıyafeti çıkarıp kadına sunmalıyım, incikti, gerdandı, dişi damağı en yormayacak yerlerle beslemeliyim, ki kadın kendisini bana aitmiş gibi hissetsin, bana ait olsun. Kadına dayatılan rol de o dürtüyü kullanarak erkeğe boyun eğdirebilme mahareti. En kolay algılara, en net şekilde hitap edebilmeliyim,göze en kısa yoldan ulaşmalı,en zahmetsiz şekilde erkeği bana doğru koşturmalıyım, ki erkek ben olmadan kendini hiç gibi hissetsin. Allah’ın kulu da çıkıp oynanan oyunun var olan her şeyi  yönetme, dünyayı bırak, evreni kendi etrafında döndürme mücadelesi olduğunu dile getiremiyor bir türlü.

Bütün gün dinozor koştur, deri tabakla, et sıyır, bir süre sonra bıkan ademoğlu işin sonunun gelmeyeceğini anlayınca; fiziki üstünlüğünü de fark ederek kadını kendi istediği forma sokmayı tercih etmiş doğal olarak. Kolu bacağı zayıf nasıl olsa, avdı, tarlaydı gücü yetmez illa ki bi yerde pes eder diye çok da zahmete girmenin gerekmediği kanaati abiyi sermeye yöneltmiş. Keşfettiği yöntemin üç aşağı beş yukarı işlediğini görünce de arkası çorap söküğü. Sadece az evvel bahsi geçen dürtü kendisini dürtüklediğinde aklına gelen kadını hayatın dışında tutmak, hayata bulaştırmamak üzere şekillenir olmuş yeryüzü. Ve fakat kılı kırk yararak sorgulanmadığı ve eğilip bükülerek terbiye edilmediği vakit adama hayatı zindan eden bu güdü; kadını yok saymaya, hatta yok edilmesi gerektiğine inancına kadar sürüklenmiş.

soyŞimdi en yakınımızdaki, en gözümüzün önündeki örnek diye bir inanca ve o inancın ötesini berisini bilmeden peşinden giden taraftarlarına izafe ettiğimiz bu kadını hayattan uzak tutma olgusu gördüğümüz gibi insanlık tarihi kadar eski. Birazcık deşince mitolojisinde de, İnka’sında da aynı gerçekliğin rahatsız ediciliği ile yüzleşiyoruz. Bütün bu sürecin genlerine işlediği ampul zihniyet, kendince yeni doneler üretip bu uzaklaştırma oyununu güya hak veriyormuş gibi lanse edip bir de prim sağlıyor. Neymiş? Bir inancın gereği imiş kadının kadın olduğunun gizlenmesi. Dame de Sion mürebbiyeleri ile aynı pakete, aynı kılığa büründürüldüğünü akıl etmeksizin “Başımın örtüsü inancımdır” bayrağı sallıyor bi dolu hanım vatandaşımız da. Ulan bu nasıl bir anlayıştır ki saçımdan başımdan etkilenip gaza geliyor diyen yok. Yokluğu, yoksulluğu dahi “kanaat edin, rıza gösterin” diye nefsi terbiye imiş gibi pazarlayan imam-hatip güruhu; mevzu biraz biraz çetrefilleşti mi sapıtıverdiğini gizleyemiyor. Cüppesi ile meşhur bi soytarı var hani “abi namazda bile kuş sesleri” diye, bir de gizleyemediği bir tecavüzcü Coşkun surat ifadesiyle vaaz neyim veriyor, Freud’un bile öksüre tıksıra lafı geçiştirmesine neden olur. Bunların hanımları bunlara demiyor mudur, “iyi de o zaman nesi namaz, kime kılıyorsun gözoğlanı?”. Uzun lafın kısası; erkeği herhangi bir zahmete sürüklenmekten geri tutmak için, kadını göz önünden uzaklaştırma ucuzluğunun ayırtına varıldığı zaman çözüm üretilebilme aşaması kendiliğinden gelecek. Ha bunu bu kadar net anlatıp anlayabilecek  delikanlı nerededir orası muamma.

Tabii bir de madalyonun öteki yüzü var o taraf daha bir şenlikli. Dedik ya erkek kendi aklınca işi çözüp kadını ittirmiş, e peki kadının aklı armut mu toplamış? Mümkün mü? Vay sen misin ittiren deyu celallenip, acı intikam meyveleri üretmeye koyulmuş. İttirildiği yeri kabullenip orada kalmak şöyle dursun, erkeği kendi kazdığı kuyuya düşürüp yanına çekmek adına, Şeytanın ayakkabılarına bakıp;”Ablacım bunların ikisi de sol tek ama” diyeceği kumpaslar kurmuş. Şimdi uzun uzadıya bu tezgahların ne olduğunu ifşa ederek cins-i latif’in yüzünü kızartmaya gerek yok. Hoca Nasrettin meselinde olduğu gibi bilenler bilmeyenlere anlatsın. Yalnız şunun bilinmesinde fayda var: Öyle baş kapatılıp, beden pardösüyle paketlendiğinde bu kan davası sona ermiyor. Tam tersine olaya sinsi, saman altından su yürüten bir boyut katılıyor. Tacizi bertaraf etmekten, burs almaya kadar bir alay nedenle bu üniformayı sırtına, kafasına geçirmiş, 4×4’lerle TEM’de gazlayan pinguların mevcudiyeti hepimizce malum. Mahalle baskısını önleyebilmek amacıyla eve gidip gelirken söz konusu şekle bürünen travesti bile, daha ötesinin de  var olabileceğinin kanıtı değil mi?

Sapla samanın birbirine mix olduğu mahal bu karmaşanın sadece teolojik çerçeve için söz konusu olduğu ön yargısı. Bu iktidar mücadelesi hiç değişmeyecek şekilde başka başka şablonlarla süre gidiyor. Tüketim toplumunun dayattığı roller o denli benimsenmiş ki kimsenin,” N’oluyo lan” diyesi dahi yok. Varsa yoksa; kadınlar şöyledir, erkekler de böyledir. Anatomik gerçekliklerden yola çıkıp o kadar uçuk gayrılıklara yelken açılıyor ki Allah’ını seven tutmasın. Giyim-kuşam ve kozmetik bi yere kadar anlaşılabiliyor, sonuçta kaçınılamaz bir fizyolojik ve biyolojik gereksinimler silsilesi mevcut. Ama bu kalemlerden yola çıkılıp abartıla kabartıla hangi sömürü mecralarının, hangi boyutlara ulaştırıldığı mızrağı, ne pırada çuvalına sığıyor ne şanel. Moda diye bir keşfi var ki global sömürünün, savrulan para miktarını geçsek bi kalem, yaratılan şekiller insanı kendine güldürür. İspanyol paça cepsiz, daracık pantolonlardan, herkesin verdiği çatal frikiği nedeniyle potansiyel musluk tamircisi gibi göründüğü, düşük bele varasıya komiklerden komik beğen. Bu furya o kadar net bir işlerlik kazanmış ki, en kallavi markasından Perşembe Pazarı’na kadar sunulan her şey aynı. Dediğim gibi bu minval üzre dönen çark bir yere kadar hoş görülebiliyor, akla yatıyor. Aklın almaması gereken, itiraz edilesi kamplaşmalar, kalıplar daha hayati noktalarda cereyan ediyor. Esra Ceyhan’lı Müge Anlı’lı programlarda da, % 60’ı reklam, kuşe kağıda basılı osuruktan dergilerde de aynı düşmanlık körükleniyor:”Erkekler yaratıktır”. Mahallede başlayan “erkek milleti değil mi işte topunun boynu altında kalsın” ilenmesi, piramit metodu uygulanıp yükseldikçe farklı sözcüklerle de olsa eşdeğer bir genellemeye eriyor.

Hakimiyeti kayıtlı ve şartlı da olsa elinde tutan erkeklerin de işine geliyor işte bu genelleme. Bana düşman olana ben üç sefer düşman olurum yollu bilinçaltı tazyikleri  kadını yarım akıllı olarak değerlendirebilme alıklığına neden oluyor. Marifetmiş gibi futbola olan yeteneksizliklerinden bahsediyor kimisi, trafikten uzak tutulmaları gerektiğini söylüyor öbürü. Halbuki kendi gözlerimle şahidim, o zamanın meşhur takımı Dostlukspor’un santrforu abla 35 metre sağ çaprazdan, Kara Panter lakaplı Meymenetsiz Süreyya’ya bir gol çaktı ki Sergen’in halası olduğuna yemin edesi gelir insanın. Ve gene ne ablalar görmüşlüğüm vardır ki otoyollarda, iki ters bi düz, selanik, haraşo, şerit canavarlığından feminen örnekler sunan.

Yanisi, inancını esas aldığını iddia ederek kadın ile erkeği uzaklaştıran, yabancılaştıran sakat düşüncenin beri tarafta da böyle bir karşılığı zuhur ediyor. Bir şampuan reklamı var hani: Hatunun biri Can diye bi dıngıldan bahsediyor. Efendim alışveriş merkezine gitmişler, Can Efendi ne istediyse bu seninki saçlarını savurtarak tam zıttını elde etmiş. Hayır, Can hamşosuna mı kıllanayım, yoksa hafazanallah birkaç tiki-girl’e ilham olur, böyle kafa sallayarak bişeyler elde ederimi taktik edinirlere mi endişeleneyim onu kestiremiyorum? Da, kırk küsur yaşıma geldim, en yakası bağrı açılmadık şeylerin konuşulduğu meclislerde bile “Abi, hatunda bir saç var, adamı göçertir” diyecek kadar dönmüş bir nevre rast gelmedim. E işte fetoş zihniyetle fetiş zihniyetin kesiştiği yer burası demek; saç. Yok yok olayın benim tarama özürlü olmamın getirdiği kompleksle ilintili olduğuna inanmıyorum. Bu, bambaşka bişey. Biri bizimle harbi harbi kafa yapıyor, saçın bulunduğu bölgeye atıfta bulunarak.

Şaka bir yana, her iki uçta da amaçlananın ne olduğunu anlayabilmek mümkün değil. Hayatın yatay kısmından başka hiçbir yerinde birbirleriyle iletişim kurmadan iki ayrı türmüş gibi ayrışılsın mı isteniyor bilmiyorum? Daha da önemlisi böylesi bir istek kime ne kazandırır onu anlamıyorum.

Dilerim bu husumet, bu çatışma en az, zayiatla en kısa sürede noktalanır. Fakat burada da işin zor kısmı, egemen güç konumundaki erkeğin iktidarını paylaşmaya yanaşmayacağı için, kadınlara düşüyor. Hak verilmez alınır hesabı.