Suzan Yılmaz Okar

Bu memleket katledilmiş insanların toprağıdır. Yüzlerce yıldır eli öyle ya da böyle ‘yüce’ devlete, faşistlere, hainlere uzanan ölümler yaşadı insanlarımız. “Her ölüm erkendir,” diyordu Cemal Süreya, ama kim ne derse desin kimi ölümler vardır ki ne erkendir, ne geç… Onlar kabul edilemeyenlerdir. Şu yakın zamanda yaşadığımız öyle bir kaybımız var ki sadece solcular, muhalifler, arkadaşları, yakınları dert etmedi onun ölümünü… Memleketin her ilinden binlerce ses yükseldi onun ölümü için, yüzlerce eylem yapıldı, binlerce insan sokaklara döküldü, onlarca yeni doğan bebek yaşama onun ismiyle gözlerini açtı. Onun adının geçtiği her haber teklifsizce binlerce insan tarafından paylaşıldı.
Şu bir grup hainin 2 Haziran 2013 günü bir sokakta sıkıştırıp, ‘yapmayın’ deyip aman dilemesine rağmen katlettiği delikanlıdan bahsediyorum, anladınız zaten. Yüzü zihinlerinize çoktan kazındı onun. Hani zihinlerinize kazınan yüzüne her baktığımızda kocaman gözleriyle ölümü değil yaşamı selamlayan o güzel yüzlü çocuk… Ölümü o sıcak, tertemiz gözlerine konduramadığımız, ama an be an ölümüne tanıklık ettiğimiz Ali İsmail’imiz…
Gecenin karanlığında polisin saldırısından kaçarken seğirttiği sokakta yine katil polislerin ve faşistlerin ellerinde sopalarla “İyi stres attık” diyerek üzerine nasıl çullandıklarına hep birlikte tanık olduk. Arkadaşlarıyla gittiği hastanede yaralı bedenini koridorlarda nasıl sürüdüğünü, 38 gün komada kalıp hayatını kaybettiğinde babasının yanağını dayadığı o güzel yüzü hep birlikte izledik.
Ölümüne aldırış etmedik, ona yanı başımızdaymış gibi davrandık, hayatta tuttuk… Yüzündeki sıcak gülümsemenin yayıldığı fotoğraflarını evlerimize konuk aldık. Kimimiz kardeş saydık, kimimiz yoldaş, kimimiz arkadaş, kimimiz oğul…
Sözde geçenlerde Ali İsmail’in ölümünü yargıladı devlet. Güvenlik gerekçesiyle Kayseri’ye taşıdığı mahkemede, Ali’nin ölümünden sorumlu olan faşistleri ‘sözde sanık’ sandalyesine oturttu. Ellerindeki kiri “Bize küfretti” diyerek temizlemeye çalışan bir avuç zavallının temsilini seyrettik. Bir sonraki duruşmasını 12 Mayıs’a ertelediler. Tanıklarıyla, delilleriyle, sanıklarıyla ortada olan bir davayı adaletin o bildik askısına alıp yine yıllara yayacaklar.
Bütün olup biten gizlenemeyecek halde, ortada olmasına rağmen bu yargılamadan neler çıkacağını hep birlikte göreceğiz. En iyi ihtimalle polisler ve işbirlikçileri sembolik cezalar alacaklar ve diğer katiller gibi birkaç yıl içinde yine hayatlarına, ellerindeki kanla, kaldıkları yerden devam edecekler. Devlet yüzlerce yıldır kendisi için katliamlar yapanları daima o karanlık örtüsünün altında gizlemeyi, korumayı başardı nasılsa. Ali İsmail’in hain bir pusuyla öldürülmesinin cezasını Gezi eylemlerinde “Saldırın!” komutunu verenler, onların yasaları vermeyecek ne yazık ki. Ezen sınıfın adaletinin gerçekte kime hizmet ettiğini hepimiz biliyoruz…
Bu ülkede politik cinayetlerin, katliamların ya üzeri örtüldü ya da sürüncemeye bırakılarak belleklerden yavaş yavaş kaybolmasının yolu izlendi. Buna izin vermememiz gerekiyor, vermemeliyiz de…
Ali İsmail ölümüyle, bir halk kalkışmasının, Haziran Ayaklanması’nın unutulmayan yüzlerinden biri oldu, öyle de kalacak. O gün mahkemede annesinin söylediği gibi, “Onunla gurur duyuyoruz…”
Ali en doğal hakkı olan özgürlük için kendi deyimiyle “nefes almak için” sokağa çıktı, tıpkı bizler gibi. Yasını biz tutabilir, maruz kaldığı devlet şiddetini biz teşhir edebiliriz ancak…

* RED 86. sayıda yayımlanmıştır.

Distopya, toplumun beklentisini olumsuza büken, karamsarlık ve korkuyu salık veren gri havalarda gezdirir insanı. Hükmedenin gözü daima toplumun üzerinde dolaşır ve nefes almak neredeyse olanaksız hale gelir…

Orwel’in 1984’ü faşizm heyulasının tüm dünyayı çembere aldığı yılların hemen ardından yazmış olması tesadüf değil. Hemen her edebi metin kendi döneminin panoramasını da sunar aynı zamanda. Hikâyeye ufaktan sorular sormaya başladığınızda 1984’ün endişesinin yaşanan felaketi (birkaç yıl sonraya rağmen) olduğu gibi kabul etmenin resmi olduğunu görebilirsiniz. Yaklaşık 70 milyon insanın yaşamını kaybettiği II. Dünya savaşının karamsarlığıdır hikâyenin epizodu: Big Brother.

1984’ün sınıf siyasetinin ve muhalefetin gerilediği içinde bulunduğumuz dönemde sıkça dile gelmesi de rastlantı değil. Aslında Big Brother dolayımıyla dünya üzerinde yeniden hortlayan baskıcı rejimlerin yarattığı endişe ve bu endişenin yürütücülerine işaret edilmeye çalışılıyor.

Şimdilerde bütün dünyayı etkisi altına almış olan bu baskıcı rejimlerin vaizleri, geçmişin ölümcül deneyimlerinden alıyorlar reçetelerini. Baskı mekanizmalarının insanlık tarihinin hemen bütün dönemlerinde farklı biçimlerle ezilenlerin karşısına dikildiğini biliyoruz. Özellikle 20. İle 21.yüzyıllar arasında, bu anlamda korkunç deneyimler yığılı.

İçinden geçtiğimiz dönemde de benzer ‘tedbirlerle’ bu görüntülere tanıklık ediyoruz: Öncelikle demokrasi/değişim vaazı yapılıyor, iktidar için çoğunluğun rızası alındıktan sonra da anti-demokratik uygulamalara geçiliyor.

Ve tabii iktidar karşıtı muhalefeti hizaya sokacak zor tedbirlere… İnsanlar yaka paça edilerek ceza süreçlerine içeri ediliyor, ölüme ya da korkuya olağan yaşamının endişesiyle değil de şiddet unsurlarıyla, tehditle yaklaştırılıyorlar. Dışarıdakiler de kendilerine salık verilen ceza biçimlerini düşünerek (daha çok kurmaları sağlanarak) tedirgin edilmeye çalışılıyor.

Bir siyaset yapma biçimi olarak: Korkutma!..

Yığınlardaki korkunun yaygın olarak ortaya çıktığı dönemler onlar adına siyaset yapanların ‘rekabetten’ çekildiği zamanlar çoğunlukla. Baskının arttığı dönemlerde iktidarın bu yönelimine yanıt verebilecek bir sınıfsal eylemlilik hali yoksa yönetici erk ruhsal mekanizmaları da kullanarak toplumu denetimi altına almaya çalışır. 12 Eylül’de yaşandığı gibi. Önce işçi sınıfının öncülerine, sosyalistlere işkence edip tutukladılar ardından kitleleri kendilerine bağlamak/angaje etmek için bu deneyimin sınırlarını genişlettiler. Binlerce insan bu nedenle işkence gördü, onlarcası öldürüldü.

Ve bugün tabii… Kürt meselesini çözmek için gerçekleştirilen KCK operasyonları, hayali ‘suç’ üreterek sosyalistlere ve muhaliflere yapılan tutuklama terörü, Ergenekon ve Balyoz davalarındaki iktidar hesaplaşmalarını kendilerine karşı gördükleri her kesime/muhaliflere sıçratmaları dün yaşatılan şiddetin sözüm ona ‘işkencesiz’ halidir.

Demokrasi elbette savunulması gereken bir nosyon. Ve demokrasinin olmadığı yerde devreye giren şiddet mekanizmalarının teşhir edilmesi, kamuoyunda bu yönde bir duyarlığının oluşturulması çabası da önemli… Ancak doğrudan bu endişeyle yaşama bağlanmayan insanlar için son kertede hükümetin muhaliflere, sosyalistlere uyguladığı zor bağlayıcı değil. Onlar yaşamlarının bir sonraki güne nasıl üretileceğinin endişesini taşıyorlar daha çok. Emeklilik yaşıyla, sigortalılıkla ilgili düzenlemeler, evinde doğalgaz olmasına rağmen yeniden sobaya dönmenin getirdiği sıkıntılarla yaşam yoluna koyuluyorlar.

Ve elbette savaş tehdidi… Bütün toplumda genel bir korkunun oluşmasına yol açıyor. Politik bilincinden bağımsız hemen herkes “Acaba savaş bize de sıçrar mı?” sorusunu sık sık soruyor. Çünkü Ortadoğu ateş topuna dönüştü ve bu ateşten bir kıvılcım her an buraya da sıçrayabilir.

Yani aslında farklı nedenlerle de olsa hemen herkes endişeli. Ayda bir seçmeninin nabzını anketlerle ölçen hükümette dâhil bu endişeye… Ayrıca yığınların hem politik hem de ekonomik anlamda endişe taşıması olumluya yorulmalı çünkü sanılanın aksine korku her zaman biat etmeyi getirmiyor beraberinde. Yaşamı insanca sürdürmenin endişesi bir zaman sonra kitlelerin farklı taleplerle sokağa doluşmasına da yol açabiliyor. Yunanistan’da olduğu gibi…

Çuvallayan ‘demokrasi’ ve ucu devlete uzanan savaş…

İşin tuhafı yönetenler artık sözümona ‘demokrasi tedbirlerinin’ üzerini örtemiyorlar da. Özellikle operasyonunun son anda engellendiği MİT olayını düşündüğümüzde… İmal edilen terörün ucu devletin kendisine kadar uzanınca son anda hükümet dokunulmazlık zırhıyla sürece müdahale etti ama sonuç olarak özellikle Uludere katliamı ve MİT kriziyle ‘demokrasi’ ve çıkar harbi artık kitleler nezdinde bile gizlenemeyecek hale geldi.

Özellikle de Meclis’e kadar gelen Uludere Katliamı’nın izleri düşünüldüğünde… Her ne kadar görüntüler basınla paylaşılmasa da milletvekillerinin hayret ifadelerinden ve yorumlarından insanların bilerek hedef haline getirildikleri anlaşılıyor: “CHP Ankara Milletvekili Levent Gök, ‘Bugün izlediğimiz görüntüler ciddi ihmalin olduğunu gösteriyor. Çıplak gözle Türkiye hududundan Suriye hududuna binek hayvanı ve insan hareketi olduğunu tespit ettik. Bu insanlar bir mal alışverişi yaptıktan sonra tekrar geri döndüler. Şu anda üzüntülüyüz hepimiz. Arkadaşlarımızın pisi pisine öldüklerini size ifade edebilirim. Gerçekten tüylerimiz ürperdi. Çok ciddi bir yanlışlık olduğu ortada. Biz de bunu araştırmakla kendimizi görevli kılıyoruz. Sonuna kadar da gideceğiz’ dedi.” (Radikal, 20.02.2012). Büyük bir yanlışlık!..

Sözün kısası sendikaların kapatılma noktasına getirildiği, sağlık düzenlemelerinin fiyaskoya dönüştüğü, işsizler ordusuna her gün binlerce insanın eklemlendiği, savaş ortamının içeride ve dışarıda devam ettirildiği şu dönemde ‘endişe’yi biraz da şimdiki zamanın alanına sürmenin sırasıdır. Çünkü hem Ortadoğu’da yaşananlar hem de içinde bulunduğumuz süreç bunu kaçınılmaz kılıyor…