Ulaş Karakul

basbug

Şu satırlar Doğu Perinçek’in 23 Mayıs tarihli açıklamasından: “Okmeydanı’nda iki yurttaşımız katledildi. Birisi karanlık bir örgütün attığı patlayıcılarla dünyamızdan göçtü gitti, bir yurttaşımız da polis kurşunuyla hayata veda etti. Ancak o kurşuna, ‘polis kurşunu’ demek ne kadar doğru? Olayların gelişmesi bir tertiple karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Polise atılan molotof da polis kisvesi altında sıkılan kurşun da o tertibin eylemleridir. PKK’nın da olayların içine boylu boyuna girdiğini saptıyoruz. Oradaki topluluğun arasına Apo posterleriyle girmişlerdir, kışkırtmalarda bulunmuşlardır ve polis müdahalesini davet etmişlerdir.”

Tayyip Erdoğan, “Polis nasıl sabrediyor anlamıyorum” derken, Doğu Perinçek de yukarıdakileri söylüyordu. Olan bitenin bu şekilde baş aşağı çevrilmesi, gerçeğin bu bağnaz reddi, Doğu Perinçek’in Silivri sonrası eylem planının şu ana kadar tanık olunan en çarpıcı örneği. Halka yönelik polis terörünün inkarı değil sadece, aynı zamanda yıllarca AKP’nin operasyonlarına hedef olduktan sonra AKP’yi sessiz sedasız listeden çıkarmasının da hiçbir zaman unutulmaması gereken vesikası. Doğu Perinçek muhtemelen İşçi Partisi-Aydınlık çevresinin bu açıklama üzerine dehşete düşen mensuplarının uyarıları üzerine ertesi gün açıklamaya Erdoğan’ın sorumluluğu başlıklı bir ek yapana kadar basın açıklamasında hükümetle ilgili tek bir kelime geçmiyordu. O ekten sonra da hâlâ AKP kelimesine tesadüf edemiyoruz.

Benerci Kendini Niçin Öldürdü’de Nazım Hikmet Benerci’yle konuşurken pencerenin önünde Vedat Nedim’i görür,

“Düşündüm Benerci’yi

ve mel’un bir ihtimalle birden

yüreğim cızz etti.

Arif olanlar için,

bu fasıl burada bitti…”

dodoDoğu Perinçek arif olmayanlar için yapıyor bu açıklamaları ve sadece hâlâ İşçi Partisi içinde-etrafında tutunup da yüreği Haziran ateşiyle yanmışlara anlatıyor tüm anlattıklarını. Haziran’da Medeni için Taksim’e / Kızılay’a çıkmış mensuplarını, birinin sokağa Apo posteriyle çıkmasının polisin onları vurması için geçerli bir neden oluşturduğuna ikna etmeye çalışıyor. Doğu Perinçek, İP’in sosyalist referanslara kişisel olarak hâlâ bağlı kalmaya çalışan eski kadrolarına ve Aydınlıkbaşyazılarından deklare edilen siyasi tutuma kayıtsız şartsız rıza gösterecek kadar ‘parti eğitimi’ almamış TGB’lilere ayar veriyor. Ölmemiş olsa bu ayardan nasibini alacak olanlar arasında Abdullah Cömert de vardır!

Ama bu mızrak hiçbir çuvala sığmıyor. Doğu Perinçek söze olayların sıralamasını değiştirerek başlıyor. “Okmeydanı’nda iki yurttaşımız katledildi. Birisi karanlık bir örgütün attığı patlayıcılarla dünyamızdan göçtü gitti, bir yurttaşımız da polis kurşunuyla hayata veda etti.”

Hayır öyle olmadı!

Önce polis cemevinin bahçesinde cenaze sahiplerine başsağlığı dilemek üzere gelmiş olan Uğur Kurt’u vurarak öldürdü. Ayhan Yılmaz, bu cinayetin ardından çıkan çatışmalarda kullanılan el yapımı patlayıcı nedeniyle hayatını kaybetti. Bu iki olayın sıralaması, önemsenmediği için yer değiştirmiyor. Açık devlet terörünü yok saymak ve olayı failleri açıkça ifade edilmeyen bir ‘tertip’ haline getirebilmek için yapılıyor. AKP’nin parti sözcülerinin, valilerinin, emniyet müdürlerinin bile cüret edemediği bir biçimde ilk kurşunu kimin attığına yönelik bu yer değiştirme daha sonra söyleneceklerin gerekçesi olarak kullanılıyor.

“Ancak o kurşuna, ‘polis kurşunu’ demek ne kadar doğru?” diye soruyor Doğu Perinçek. Devlet memuru bir emniyet mensubuna resmi yollarla tedarik edilmiş, o memurun resmi silahı ile ateşlenen, başbakanı tarafından yeterince sabrettiği ifade edilen polisin sıktığı kurşunu polis kurşunu saymamak, bunca AKP’li resmi/gayrı resmi görevli dururken Doğu Perinçek’e nasip oluyor! Eğer video kayıtlarıyla, balistik raporlarla, şununla bununla Uğur Kurt’u öldüren merminin bir polis silahından çıkmış olduğu kanıtlanmamış olsa Uğur Kurt’un ‘topluluğun arasına Apo posterleriyle girmiş’ kimselerce öldürülmüş olduğunu ileri sürmekte hiçbir tereddüt göstermeyecektir.

Elbette Doğu Perinçek sadece ateş eden failden değil Uğur Kurt’un ölümüne yol açan sürecin failinden söz ediyor. Peki kim o fail? Bunu bilmiyoruz, söylemiyor bize. Seçenekler arasında Apo posteri açanlar var, polis içindeki ‘karanlık görevliler’ var, molotof atanlar da var. Ama hükümetin belli ki bir sorumluluğu bulunmuyor. Hatta hükümetin halka karşı sistematik silah kullanımından söz edilmesini bir kenara bırakalım, bir takım kimselerin birbirine ateş etmesini engellemek türünden adli sorumluluğu bile bulunmuyor. Neredeyse hükümet, olayların bir mağduru gibi görünüyor. Metnin içine sonradan eklendiği ve açıklamanın temel tutumuna hiç uymadığı için atın üzerine konmuş kelebek gibi duran Erdoğan’ın sorumluluğu kısmını geçince sorunun herkesin sorunu ve düzeltmenin de herkesin sorumluluğu olduğunu görüyoruz. “Hepimizin sorunu, hepimizin sorumluluğu anlamına gelir. Siyasal partilerimiz, sendikalarımız, kitle örgütlerimiz, derneklerimiz, gençliğimiz ve deneyimli kuşaklarımız, bu sorumluluğu hep birlikte omuzlarımızda taşıyoruz.” Bu ‘bizim’ siyasal partilerimiz denen şeyin içinde AKP’nin yer almadığını iddia edebilecek kimse var mı? ‘Siyasal partilerimiz’ çoğullaştırması ve ‘polis içerisindeki karanlık görevliler’ belirlemesi ile bir AKP’linin ağzından dile getirilebilecek “tüm partiler şehit madencilerimiz için bir araya gelmeli ve paralel yapının bu vesileyle bir darbe tezgahlamasına engel olmalıdır” gibi ‘birliğimizi ve dirliğimizi’ gözeten açıklamaları arasında bir fark var mıdır?

Gelenek ve Hareket

Haziran, sadece hükümeti sallamadı, kendi statükosunu pekiştirmenin ötesinde bir ufka sahip olmayan pek çok sol-muhalif siyasi yapı, alışkanlıkları ile hareketin baskısı altındaki gerilimin ağırlığıyla çatırdadı, sersemledi. Bu krizi aşmanın yolu olarak herkes dönüp örgütsel tarihini Haziran’ı içerecek biçimde güncelliyor. Tarih yazımı her zaman bugünden geriye doğru çalışan zihinsel bir işlemdir. Öyle olduğu içindir ki Haziran’ın kendisini doğruladığını iddia etmeyen bir tane siyasi yapı bulunmamaktadır.

Örneğin İP-Aydınlık çevresine bakarsanız, Haziran Ayaklanması önce cumhuriyet mitingleri sonra 19 Mayıs 2012 ile açığa çıkan ve 29 Ekim’de Ulus’ta toplanan kitlelerin Silivri önü muharebelerinde pekişmiş kararlılığının ürünüdür. Haziran aslında TC’yi savunma eylemidir.

Kendi değerlendirmesi ile TKP, 10 yıldır politikaları Haziran’a doğru çizmiştir, Tekel direnişinde Haziran’ın nüvelerini görmüş ona yatırım yapmıştır. Haziran’ın eşitlik ve özgürlük eksenli ideolojik dayanaklarını ilmek ilmek örmüştür.

Hatta ve hatta iktidarı hedef alan bu büyük halk ayaklanmasına, 10-12 yıllık tüm mesaisini AKP operasyonlarına rıza üretmeye ayıran DSİP bile ‘nasıl da haklı çıktık’ diye yanaşabilmektedir. Bu liberal tayfa, Haziran’ı AKP’nin DSİP desteğinde sürdürdüğü demokratikleşme faaliyetine ara vermesinin bir sonucu olarak görmekten hiç çekinmez.

Elbette bu bütün özgüven tazeleyici analizlere rağmen gerçek, gerçek olarak kalmaya devam eder. İşçi Partisi açısından da Haziran başlangıçta büyük bir özgüvensizlik alanıydı. Merkezi olarak mesafeli hatta neredeyse şüpheyle yaklaşıyorlardı. O sırada asıl önderliğin cezaevinde olması nedeniyle gerekli kıvraklığı, harekete eklenme hamlesini, özellikle TGB’li gençlerin iradesi aracılığıyla gösterdiler ve kitlelerin içinde etkili merkezlerden birisi olarak yer aldılar. Milyonlarca insanın ülkenin her yanında ölüler ve yaralılar vererek direndiği anda, parti bürolarındaki deneyimli kadroların tereddütlerine pek kulak asan olmuyordu. 31 Mayıs’ta odasından çıkmayan o kadrolar işte Doğu Perinçek’in açıklamasında ‘deneyimli kuşaklar’ olarak ifade edilenlerdir. Silivri sonrası süreç, zamanında Silivri kapılarına dayananların, Haziran’da barikatlara koşanların içeriden çıkanlar lehine çatışmalı işlerden, sokaktan uzak tutulmak istendiği, hareketin açtığı alanda başka siyasi çevrelerle temas etmelerinin engellendiği süreçtir. Gelenek hareketin bağrında açtığı yaraları onarmakta, talimatlar ve başyazılarla mevzilerini tahkim etmektedir. Bu kendisi açısından neredeyse tüm canlı ve toplumda bir etki yaratan damarların koparılmasını gerektirse bile.

Bir damarı koparırsanız kan akar. O yüzden Mart’tan beri Doğu Perinçek’in yazdıkları o çevrede binlerce insanın bir yerini kanatıyor. Soma’dan sonra katil devlet değildir diyor o, katil sermaye ya da piyasa da değildir. Katil özelleştirmedir ve onu uyguladığı için bir miktar da AKP’dir. Bunu 1 Haziran’da Kızılay’da kafasına gaz fişeği yiyip Ethem’in yanında hastanede yatmış militanının gözüne baka baka söylüyor.

do“Erdoğan diktatör değildir” diyor, ona diktatör demenin güçlü görünmesine hizmet ettiğini ileri sürüyor. Bu eleştirir gibi duruşun arkasındaki yumuşatmayı Erdoğan’ın meclisi ve kabineyi AKP ilçe teşkilatlarına çevirdiği, polisi faşist milis grupları gibi kullandığı bir dönemde, Bilal trafik cezası yiyecek olsa hakim ve savcıların Fizan’a sürüldüğü operasyonların arasında, Anayasa Mahkemesi’ni bir tür noterlik gibi gördüğünü her fırsatta dile getirip Barolar Birliği Başkanı’nı azarlayarak bütün kamu gücünün kendi şahsında temsil edildiğine gerçekten inanan bir ‘Milli Şef’ için söylüyor. MİT’i şahsi güvenlik teşkilatı haline getirip hukuk karşısında bağımsızlaştıran birisi için diktatör dersek, “Olduğundan güçlü görünür” diyor. Gücü siyasal hasmını büyük bir açıklıkla tanımlamak ve ona karşı farklı kesimleri birleştirmekten gelen halk hareketini, imanı hiç sarsılmayan küçük bir grup Aydınlıkçı dışında kimsenin kulak asmayacağı gerekçelerle ayrıştırıyor, kitlelerin arasındaki mesafeyi derinleştirecek ve ortak hedefi bulandıracak bir hatta tutunuyor.

Devlete, hükümete laf geleceğine Okmeydanı’nın gençlerine sataşırım diye Uğur Kurt’un üzerinden atlamaya, gözleri Ayhan Yılmaz’a çevirmeye, bu vesileyle asıl sorumluluğun poliste değil ona direnenlerde olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. “Tamam Uğur Kurt’u polis vurdu onu biliyoruz da niye Ayhan Yılmaz’ı aynı şekilde anmıyoruz, onun faillerinin üzerine gitmiyoruz?” diyor. Polis şiddeti ve devletin suçları üzerinde duranlara vicdan çağrısı yapıyor. “Ancak halk yönetimi kurmak isteyenler, halkın vicdanıyla birleşerek iktidara ilerleyebilirler.”

Öyledir ama halkın vicdanı Doğu Perinçek’in umduğu noktada değildir. Halkın sadece sokakta çatışan kesimleri değil ama polis saldırdığında onları evlerine alan amcaları-teyzeleri de Doğu Perinçek’in umduğu çizgiyi çoktan geçmiştir. Kendini Mustafa Kemal’in askeri olarak gören on binlerce insanın, ilk defa geçen yıl Haziran ayında bir eyleme katılan öğrenci ya da işsiz gençliğin direnişi bir kültürel motif olarak da edinen yüzbinlerce üyesinin vicdanında zırhlı araçlarla mahalle basıp sağa sola ateş eden polislere karşı konulmasında kınanacak pek bir şey yoktur. Bu tür bir eylem vicdanlarına sığar. Ama bu iktidarın resmi ya da gayrı resmi güçlerince öldürülen gençlerinin başında “Devlet katil değildir” demeyi, AKP’ye değil de ortalığı karıştıran karanlık güçlere bakmayı önermeyi, Uğur Kurt’u vuran kurşunun polis kurşunu olmadığını savunmayı vicdanlarına sığdıramazlar. Uğur Kurt’un omzunda çocuğuyla gülen yüzüne bakarak Doğu Perinçek’in söylediklerini dinlemeye devam edemezler.

Halkın vicdanını ölçü alacaksanız illa cami cemaatinin, AKP ve MHP’nin toplam oy oranının yüzde 90 olduğu taşra kasabalarındaki vicdanı ölçü almayın, biraz da oğulları öldürülen Hataylılara, Gazi Mahallesi’nin, Tuzluçayır’ın, Lice’nin nefes alamaz hale getirilmişlerine bakın. Çünkü bir umut varsa en çok oralarda vardır. Çünkü halkın bugün merhametten çok adalete ve cesarete ihtiyacı vardır. Soma’da katledilen yüzlerce işçinin daha toprağı kurumadan birlik ve dirlik uğruna ortalığı yatıştırmaya çalışmak kendisini solda sayan bir siyasi partiye değil olsa olsa İskenderpaşa cemaatinin vaizlerine düşer…

Haziran 2014

(RED’in 90. sayısında yayınlanmıştır.)