Ümit Dertli

kurt_cocuk

Evet, Kürt meselesi çok yönlü, karmaşık, çetrefilli bir mesele; tartışılacak pek çok yönü var. Fakat Kürt halkı mazlum bir halktır; bu devlet tarafından dışkı yedirilmiş, köyleri yakılmış, yurdundan sürülmüş, çocukları delik deşik edilmiş bir halktır. Kürtlerin kitlesel bir biçimde aynı demokrasi ve özgürlük taleplerini sahiplenmesi, bu taleplerin meşruluğu konusunda tartışmaya yer bırakmamaktadır. Kürt çocukları, üzerlerine mermi yağdıranlara karşı taş atarken yakalanıp zindanlara atılmaktadır.

Gazze’deki çocuğun İsrail askerine attığı taş ile Hakkarili çocuğun Türk askerine attığı taş arasındaki fark ne? Niye birisi ‘kahraman küçük general’ olarak görülürken öteki ‘kandırılmış ön safa sürülmüş’ oluyor? İsrail ve Türkiye devletlerinin emperyalizmle sıkı fıkılıkta birbirlerinden aşağı kalır yanları var mı? Niye birine torpil geçiliyor? Kürde yapılan zulüm Filistinliye yapılandan daha az mı gayrimeşru? Bingöllü Kürd’ü köyünü yakıp İstanbul’a, İzmir’e sürmekle Kudüslü Arab’ı Ürdün’e sürmek arasındaki fark ne? Sabra ve Şatilla katliamları ile Lice ve Şırnak katliamları arasında ölü sayılarından başka bir fark var mı?..

Bu ülkede devrimciliğin, solculuğun, hatta insan olmanın turnusol kağıdı bu sorulara verilecek yanıtlardır. Biz, doğru yanıtları verdik. Kürt halkının haklı mücadelesini -tıpkı dünyanın her yanındaki mücadeleleri desteklediğimiz gibi – destekliyoruz. Kürt meselesinin bir an önce onurlu ve adil bir çözüme kavuşturulmasını, emekçi çocuklarının bu savaşta daha fazla ölmemesini savunuyoruz. Irkçı ve şovenist ön yargıların aşılarak halkların emekçi kardeşliği temelinde yan yana, kardeşçe yaşamasını savunuyoruz. Bunun yolu ise halkları birbirine düşüren emperyalizme karşı olduğu gibi kendi egemenlerimize karşı da halkların omuz omuza mücadelesinden geçiyor. İstanbul’un kaderini Diyarbekir’inkinden, Erbil’inkinden, Bağdat’ınkinden, Kudüs’ünkinden ayrı düşünemiyoruz. Buraların sarayları domuz topu bir koalisyon zaten, sokaklarını kardeşleştirebilirsek kazanacağız…

Kürt meselesinde pek çok şeyi tartışabiliriz. Ancak biz tartışmaya buradan başlarız…

kapetan

20 ve 22 Temmuz tarihlerinde arka arkaya iki yazı yazdı Oral Çalışlar. Fethullahçı Kimse Yok Mu? derneğinin davetlisi olarak gittiği Kenya–Somali gezisi izlenimlerini anlatıyordu güya. Efendim açlık, yoksulluk falan çok kötüymüş ama Fethullah Hoca’nın yardım melekleri müthiş çalışıyorlarmış. Oradaki en organize ekip bunlarmış, yerli halk çok seviyormuş bunları. Fethullah’ın orada da okulları varmış, anaokulundan koleje kadar. Cambridge sistemi süper eğitim veriyormuş. Falan, filan… Yıkama, yağlama,yalama, yutma..

Bu iki yazısından önce, 18 Temmuz’da, yani Mihri Belli’nin ardından yazdığı bir yazı daha vardı ki, bu üç yazısı birlikte bir ibret dersi olarak bütün devrimcilerce okunmalıdır. Mihri Abi’yle Vedalaşırken başlıklı yazıda, onun ne kadar barışçı, diyalog yanlısı, empatik bir insan olduğunu yazmıştı. Oral Bey’den öğrendik ki, Mihri Belli’yi İshak Alaton’la tanıştırmış kendisi. Hayatta yan yana gelmez sanılan bu iki isim hemen ahbap olmuşlar, birbirlerine ilk adlarıyla hitap etmeye başlamışlar, kakara kikiri yapmışlar, hatta beraber Rusları çekiştirmişler. Ömrünün 80 senesini devrim ve sosyalizm mücadelesine vermiş, son nefesine kadar da bu yoldan ayrılmamış koca bir komünistle, hatasıyla, eksiğiyle koskoca Mihri Belli ile ilgili olarak anlatacağı hikaye buydu Oral Çalışlar’ın. Cenazeye gitmeden hemen önce okumuştum….

Ağız dolusu söverek ve etrafımıza örülen kalın duvarları, solun üzerine çöken ideolojik hegemonya’yı düşünerek bindim otobüse, Şişli Camii’ne doğru… Yolda, Mihri Belli’nin kızıl bir selin ortasında, işçilerin,emekçilerin omuzlarında, devrim ve sosyalizm sloganlarıyla uğurlandığını hayal ettim. Maalesef bunun mümkün olmadığını biliyordum ama gördüğüm manzarayı da-bu kadar kötüsünü beklemiyordum doğrusu. Caminin avlusuna girerken idrak ettim, buranın bir cami olduğunu, musalla taşında, yeşil bir örtünün altında yatıyordu komünist. (Neyse ki sonradan birileri tabutun üzerine kızıl bir bayrak örtmeyi akıl etti.) Birazdan, yani ‘ikindi namazını müteakip’ devletin cübbeli-takkeli imamı geldi cenazenin başına, namazını kıldırdı, yarı Arapça yarı Türkçe bir de konuşma yaptı: Peygamber efendimiz demişmiş ki, merhum hayatında ne kadar fenalık işlemiş olursa olsun cenazesinde arkasından kötü konuşmayın…

Koskoca Mihri Belli’nin cenazesini devletin imamı kaldırdı yani,‘hayatında ne kadar fenalık işlemiş olursa olsun hatırlatması’ eşliğinde! Yani hem ölene hem de onu uğurlamaya gelenlere söverek. “Höst!” demek, imamı bir kenara itip, yumruğumu kaldırmak ve Enternasyonal söylemek geldi elbet içimden, lakin nedense orada bulunan topluluğa güvenemedim. (Eğer ‘Türkiye solu’denilen, oradaki topluluk idiyse, aslında kaldırılan cenaze onun cenazesiydi.) Bunu yapacak kişinin provokatör damgası yeyip yaka paça dışarı atılması kuvvetle muhtemeldi.

 

mbelliAnonim şirketinize de!..

 

Avluda bulunan iki-üç bin kişilik kalabalığın genel havası, MihriBelli’nin değil de şehrin eşrafından önde gelen birinin cenazesine gelmişgibiydi. Parti, sendika vb. çelenklerinin arasında azımsanamayacak kadar TEV, TEMA gibi vakıflara bağışta bulunulduğuna dair temsili çelenkler vardı. Hatta kimilerinin üzerlerinde kocaman harflerle ‘Ormanlar Ailesi’, ‘Akal Ailesi’, Köymen Ailesi’,‘Bilmemne Tekstil Ltd.’, ‘Bilmemne A.Ş.’ gibi yazılar yazan çelenkler bile vardı. (Hay sizin ‘Aile’nizin, Anonim Şirketinizin, TEMA vakfınızın… O çelenkleri devirip üzerinde tepinmek istedim ama yapamadım.)

Amerikan filmlerindeki artistler gibi siyah elbise, siyah eşarp ve siyah gözlük giymiş, aralarında meşhur ‘kanaat önderleri’nin de bulunduğu kadınlarla, aristokrat görünen ve aristokrat görünmeye çalışan bir yığın adam vardı. Bir tek, Hürriyet gazetesinin ortasında tam sayfa ‘Vefat ve Başsağlığı” ilanı eksikti. Kızıl bayraklarla gelen tek tük gençlere bile tahammül edemeyen, söylenen, homurdanan hanımefendi ve beyefendiler çoğunluktaydı. Velhasıl, ölenle onu uğurlamaya gelenler arasında tam bir tezat vardı.

Lakin esas sinir bozucu, can acıtıcı olan şey, o kalabalığın içindeki solcuların önemlice bir kısmının bu durumdan pek de şikayet eder gibi görünmemeleriydi. Sanki onlar da sabah Oral Çalışlar’ın yazısını okumuşlardı da, yazı onların üzerinde benim üzerimde yaptığının tersi bir etki yapmıştı.“Mihri Ağabey İshak Alaton’la ahbap olmuşsa biz de bunlarla yan yana dururuz, empati, diyalog, barış, vs,vs…” der gibiydiler… Sinir ve can acısı içinde kenarda dikilmiş sigara içip tırnaklarımı yerken, gazeteci kılıklı biri gelip önümde durdu. Yakasındaki kartta, sırt çantasında, kamerasında, mikrofonunda Cihan Haber Ajansı yazıyordu. Gerçi zaten tipinden de belliydi ne olduğu. Gayri ihtiyari, dik dik bakmaya başladım önümde eğilmiş kamerasını falan ayarlamaya çalışan elemana. Bir süre sonra fark etti ona baktığımı, “Bir şey mi oldu?” diye sordu. “Ergenekon’unbir numarası için mi geldiniz?” diye sordum. Biliyor ya kendini, hemen anladı neyi kastettiğimi. “Neden öyle söylüyorsun ki? Bizim ne ilgimiz var, biz de ekmek peşinde işçileriz, biz de emekçiyiz…” falan demeye başladı. Öğretmişler kesin, “Solcular bulaşırsa emekçiyiz deyin,” diye. “Sizin emeğinizin de…”dedim.

Muhtemelen o da sabah Oral Çalışlar’ı okuyup gelmişti, ki şöyle dedi:“Siz solcular da hem sürekli barış, diyalog, uzlaşma falan diyorsunuz hem de saldırıyorsunuz.” Solcuların imajına bakar mısınız?.. “Höst,” dedim sinirle,“Ben senin bildiğin solculardan değilim. Öyle empati, diyalog falan gevelemem. Düşmanla barışmam. Bilakis, savaş diyorum, kin diyorum her daim…” Baktı ki Oral Çalışlar’a benzemiyorum ben, döndü önüne…

Cami faslı bitip de cenaze mezarlığa doğru yola çıkarken seçkin topluluğun büyük kısmı kortejden ayrıldı.‘Temizlendi’ de denilebilir. Muhtemelen daha önemli işleri vardı, Allah kolaylık versin.

 

İnşaat işçilerinin ‘Kapetan’ı

 

Mezarlığa yürürken, koca komünisti uğurlamak için Bayrampaşa’da çalıştıkları inşaattan erken paydos edip gelmiş Kartallı işçi arkadaşlarımla buluştuk. Aynı hissiyatı ve refleksleri paylaştığımız ve orada bulunmayı, Mihri Belli’yi uğurlamayı en fazla hak eden, Mihri Belli’nin en fazla hak ettiği dostlarla yan yana gelmek, avutucuydu. Söverek, yumruklarımızı sıkarak, devrim ve sosyalizm sloganları atarak yürüdük birlikte. Ortak hissiyatımız şuydu: Bir komünistin anısına sahip çıkmak, dövüşmektir.

Mihri Belli gibi 80 senesini devrimcilikle geçirmiş, gidip Yunan dağlarında faşistlere kurşun sıkmış bir koca çınarı anmak, aslında devletin imamına, camideki aristokratlara, kara eşarplı kara gözlüklü kokonalara, aile, şirket, TEMA çelenklerine, onu ehlileştirmeye, köşelerini yontmaya, kendilerine benzetmeye ve onun üzerinden kendilerini meşrulaştırmaya çalışan alçaklara, gasteci kılıklı yılanlara, hasılı düşmana sövmektir, uzlaşmamaktır. İnadına yumruğunu sıkmak, inadına devrim haykırmaktır. Bu hissiyatı paylaşmayanın devrimciliğinden şüphe ederiz.

Sinirimizin bozulabilmesi ve canımızın acıyabilmesidir Mihri Belli’yeyapacağımız son görev. Yaptık, çok şükür…

 

(Yazı, RED’in Eylül 2011 tarihli 60. sayısında yer almıştır…)

ahmed_arif

25 yıl evvel, 2 Haziran 1991’de aramızdan ayrılan ‘Anadolu’nun ‘namus işçisi’, umudun ustası, kavganın şairi Amedli Ahmed Arif’i, yazarımız Ümit Dertli’nin RED’in Haziran 2012 tarihli 69. sayısında yer alan yazısıyla saygıyla anıyor ve selamlıyoruz…

“(Ahmed Arif’in şiiri) türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken de arkadaşları için tarih
özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiridir.”

Cemal Süreya

90’ların başıydı. 15-16 yaşlarında, yatılı okulda yeni yeni solcu oluyoruz. Yatakhaneye kaçak soktuğumuz bir kasetçalarda gizli gizli, grup halinde Ahmet Kaya ve Ferhat Tunç kasetleri dinliyoruz; büyük bir illegalite içinde, elimize nasıl geçtiğini hatırlamadığım birkaç Nâzım Hikmet ve Hasan Hüseyin kitabını aramızda dolaştırarak okuyoruz. Küçük kâğıtlara yazdığımız Ahmed Arif şiirlerini ezberliyoruz. Geceleri el ayak çekilince ‘karargâh’ olarak kullandığımız boş bir odada toplanıyor, çoklukla kapıya nöbetçi dikerek, gazete bayiinde görüp Mücadele, Emeğin Bayrağı gibi, isimlerinden etkilenerek satın aldığımız dergileri okuyoruz topluca. Deniz Gezmiş’in, Mahir Çayan’ın hikâyelerini anlatıyoruz birbirimize. Yılmaz Güney’in bir biçimde elimize geçmiş Ağıt ve Arkadaş filmlerini videosu olan gündüzlü bir arkadaşın evinde gruplar halinde seyrediyoruz, eve gelirken ‘takip almamaya’ dikkat ederek.

Zonguldak madencileri Ankara’ya yürüyor, Kürt dağlarında ve şehirlerinde isyan ateşleri yanıyor, her gün başka bir işkenceci eski polis şefi ya da generalin daha cezalandırıldığı haberleriyle coşuyoruz. Memleket silkinip kendine gelmeye çalışıyor yavaş yavaş, hissediyoruz çocuk aklımızla. Ve çocuk aklımızla, el yordamıyla üzerimize düşeni yapmaya, örgütlenmeye çalışıyoruz. Zaman geçtikçe büyüyor, olgunlaşıyor ve daha da kalabalıklaşıyoruz…

Derken, 1991 senesinin 2 Haziran’ında bir arkadaş, “Ozan Arif ölmüş,” diye bir haber getiriyor. Faşistlerin türkücüsü olduğunu biliyoruz ya, seviniyoruz önce. Ertesi gün anlıyoruz ki ölen, Ahmed Arif’miş. Sevincimiz ağır bir üzüntüye dönüşüyor.

Evet, o günlere dair en çok hatırladığım üç şey, Ahmet Kaya müziği, Yılmaz Güney sineması ve Ahmed Arif şiiridir. Sanattan pek anlamıyoruz ya çocuk aklımızla! Okuduğumuz, dinlediğimiz, seyrettiğimiz sanat, ‘toplum için’ olanından hep. Münazaralarda hep o tarafı tutuyoruz…

Hâlâ anlamıyoruz sanattan. Aradan 20 küsur sene geçmiş, hâlâ Ahmet Kaya, Yılmaz Güney, Ahmed Arif sanatını en başa koyuyoruz. Aynı sanatsal tavrın, aynı toplumsal duyarlılığın temsilcisidir üçü de. O yüzden birbirlerine bu kadar yakışır, birbirlerini bu kadar tamamlarlar. Arkadaş filminde ‘Şapkalı Azem’in Melike’ye, Terketmedi Sevdan Beni şiirini okuması ve Hasretinden Prangalar Eskittim kitabını hediye etmesi rastlantı değildir kesinlikle. Malum, bugünün kerameti kendinden menkul sanat-sepet otoriteleri Yılmaz Güney’in bu filmini pek sevmezler. ‘Fazla sert ve kaba’ bulurlar insan ilişkilerine yaklaşımını. Biz ise tam da bu sınıfsal bakışın keskinliği yüzünden severiz onu. Ve tam da bu yüzden, o filme en çok yakışandır Ahmed Arif şiiri. “Bunlar engerekler ve çıyanlardır / Bunlar aşımıza, ekmeğimize göz koyanlardır / Tanı bunları,” diyecek kadar sert işaret eder düşmanı.

Taklacılara inat…

Evet, büyük ozanımızın ölüm yıldönümü münasebetiyle yazılıyor bu yazı. Sanatın genel olarak bir zengin eğlencesi ya da Cihangir dolaylarındaki bohem atölyelerde icra edilen manasız bir faaliyet haline geldiği, ağlak bir sesle kanırtarak okunan üç beş afili kelimenin şiir, Sunay Akın ve Yılmaz Erdoğan gibi taklacıların şair addedildiği, kredi kartı pazarlamacısı Elif Şafak’ın büyük romancı, emlakçı Sinan Çetin’in büyük sinemacı diye ortalıkta dolaştığı bir zamanda Ahmed Arif’in ve onun temsil ettiği sanatın büyüklüğünü bir kez daha, göğsümüz kabararak idrak ediyoruz. Yaşadığı toprağın acılarını, özlemlerini, sevdalarını, onun kadar hakiki, onun kadar yalansız, “dostuna yarasını gösterir gibi / bir salkım söğüde su verir gibi / öyle içten, öyle derin” anlatan başka biri daha yoktur. Sabrın, inadın, direncin ve onurun şairidir. “Namus işçisidir yani, yürek işçisi / korkusuz, pazarlıksız, kül elenmemiş.”

Umutsuzluğa ve teslimiyete yer yoktur onun şiirinde. “Vurun ulan vurun / Ben kolay ölmem,”diyerek meydan okumaktadır düşmana. Binlerce yıldır emekle, terle ve kanla yoğrulmuş bu coğrafyanın “ne İskender, ne şah, ne sultan takmış” halklarının hafızası, bilinci ve inancıdır Ahmed Arif şiiri. Bu binlerce yıllık tarihten süzülüp damıtılmıştır. Bedreddin’in, Pir Sultan’ın, Köroğlu’nun ve Karayılan’ın bugüne ulaşan ve hiç kuşkusuz yarınlara da ulaşacak olan sesidir.

Ahmed Arif’i büyük şair yapan, beslendiği damar değildir sadece. Şiirinin teknik ve estetik özellikleri de değildir. Bunların yanı sıra ve esas olarak yaşamdaki duruşuyla şiiri arasındaki fevkalade uyumdur. Sırça köşklerden değil, yaşadığı mütevazı hayatının ve kavganın tam ortasından söyler sözünü. Sahtelik, yapmacıklık yoktur onda. Zaten başka türlüsü de mümkün değildir, sırıtır, foyası meydana çıkar bir yerden sonra. Bu yüzden, üniversite amfilerinden fabrikalara, tarlalardan dağlara, mahpushanelere kadar kavganın ve umudun olduğu her yerde okunmuş, oraların sesi olabilmiştir. Karacadağ’da çeltik, Çukurova’da pamuk, Cibali’de tütün işçisidir. Sabahları balığa çıkan odur, akan akmayan sularda; odur bütün tezgâhlarda paydosa giden. Bunun için başarabilmiştir binlerce insanı solla, sosyalizmle, devrimci ideallerle tanıştırabilmeyi, onlara dostu ve düşmanı gösterebilmeyi, azim, umut, coşku ve güç verebilmeyi. 15-16 yaşındaki yatılı okul çocukları, ezberledikleri Ahmed Arif şiirleriyle kavgaya atılıyor, onun ölümüne ağlıyorlarsa, onun şiirlerini sevgililerine okuyor, hapishane mektuplarının sonuna onun şiirlerini yazıyorlar ve 20 küsur sene sonra, 35-40 yaşına geldiklerinde hâlâ ilk günkü hissediş ve coşkuyla onun şiirini ezberden okuyor, hayatlarına verdiği yön için ona minnettarlık duyuyorlarsa hakikaten büyüktür o.

Tanı bunları!..

Adiloş Bebe şiirinde ‘tanı bunları’ diye işaret edilenlerin en başında gelen İdris Naim Şahin’in, “Terör, şiir olarak karşımıza çıkabilir” derken kastettiği şeyin ta kendisidir Ahmed Arif şiiri. ‘Terörist şair’ Ahmed Arif’tir. Yoksullardan ve mazlumlardan bahsetmekte, onlara umut aşılamakta, başkaldırmayı, direnişi ve kavgayı öğütlemektedir. Hakikatten, it gibi korkmaktadır engerekler ve çıyanlar. Ve Ahmed Arif, hakikati göstermektedir.

İdris Naim sınır boylarında savaş uçaklarıyla katlettikleri yoksullar için ‘kaçakçı’, ‘terör işbirlikçisi’ diyor, “Ordumuz görevini yapmıştır,” diyor. Ahmed Arif ise, “Şifre buyurmuş bir paşa / Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız” diye anlatıyor hakikati. Dağların kuytuluk bir boğazında vurulmuş, kanlı, upuzun yatan yoksullar dile geliyor onun şiirinde:

“Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız / Karşıyaka köyleri, obalarıyla / Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu / Komşuyuz yaka yakaya / Birbirine karışır tavuklarımız / Bilmezlikten değil fukaralıktan / Pasaporta ısınmamış içimiz / Budur katlimize sebep suçumuz / Gayrı eşkiyaya çıkar adımız / Kaçakçıya / Soyguncuya / Hayına.”

Her büyük yapıt gibi zaman ötesidir Ahmed Arif şiiri. Her daim günceldir, her devrin engerek ve çıyanlarını karşısına almakta, mazlumlarının yanında saf tutmaktadır. Sadece bunun için bile çok büyük sanatçıdır Ahmed Arif. Kıymeti bilinmelidir, demeyeceğim, feyiz alınmalıdır…

Ümit DERTLİ

(RED Dergisi, Haziran 2012 tarihli 69. sayıdaki yazısı…)

mahir

Mahir Çayan ve arkadaşlarının Kızıldere’de devletin sürek avında öldürüldüğü 30 Mart 1972’nin üzerinden 44 yıl geçti. Ne var ki, devrimcilik tartışması o dönemden bu yana baki kaldı. Ümit Dertli’nin Temmuz 2011 tarihli RED’de yayınlanan yazısını, tarihsel bir vesika olması vesilesiyle bu 30 Mart yıldönümünde bir kez daha paylaşıyoruz.

“Ya burjuva ideolojisi, ya da sosyalist ideoloji. İkisi arasında bir orta yol yoktur (çünkü insanlık ‘üçüncü’ bir ideoloji yaratmamıştır ve ayrıca da sınıf karşıtlıklarıyla parçalanmış bir toplumda sınıf-dışı ya da sınıf-üstü bir ideoloji söz konusu olamaz). Öyleyse, herhangi bir biçimde sosyalist ideolojiyi küçümsemek, ona birazcık olsun yan çizmek, burjuva ideolojisini güçlendirmek anlamına gelir.” Lenin, Ne Yapmalı?
2007 seçimlerinden önce ‘solun ortak adayı’ tartışmalarının yapıldığı bir dizi toplantıdan birine katılmıştık. Bilgi Üniversitesi’nin tahsis ettiği salonda yapılan Türkiye solunun önemli bir kesiminin temsilcilerinin bulunduğu toplantıda kürsüye çıkan bir ‘meczup’ –evet o
gün onun bir meczup olduğunu düşünmüştüm– tam olarak şöyle demişti: “Bizim adayımız, Kürtlerin, Alevilerin, Ermenilerin, Müslümanların, gayrimüslimlerin, türbanlı ve türbansız kadınların, eşcinsellerin, travestilerin, Çingenelerin, ezilenlerin, işçilerin, yani bütün ‘ötekileştirilenlerin’ adayı olmalıdır.” Birlikte gittiğimiz arkadaşlarla, “Ulan biz
 nereye geldik?!” dercesine birbirimize baktık, “Buradan
 bi cacık olmaz!” kararına vardık ve toplantıyı terk ettik. Binadan çıkarken dikkatimi çekti, kapıda Avrupa Birliği bayrağı dalgalanıyordu. Sonra, o toplantılardan çıka çıka Baskın Oran ve Ufuk Uras çıktı aday olarak. Ufuk Uras, ‘Mahir Hüseyin Ulaş, kurtuluşa kadar savaş!’ ve ‘Ufuk bize çorba ısmarlasana!’ sloganları altında Meclis’e yolcu edildi. Vekilliği dönemindeki en mühim icraatı Obama’yı otuziki dişini göstererek ayakta alkışlamak oldu, utanmasa imzalı resmini isteyecekti. Bir de, gider ayak ‘sivil itaatsizlik’ edip kravatını çıkardı.
O toplantıdan bugüne köprülerin altından akan sular, o günkü re eksimizin ne kadar yerinde olduğunu defalarca gösterdi. ‘Bi cacık olmadı’ onlardan. “Baskın Oran olmasaydı AKP’ye oy verecektim,” diye samimi ikrarda bulundular, adımlarını Nazlı Ilıcak ve Abdurrahman Dilipakgillerin adımlarına katıp ‘Darbelere Karşı 70 Milyon Adım’ oldular, Konversleri çekip Genç Sivillerle beraber
iş tutup ‘aktivistlik’ yaptılar. Yetmez ama, Başbakan’dan “Afferim!” bile aldılar. Teşhir oldular. Artık bunlara söylenecek söze yazık…
Bu liberal zevat, fiiliyatta iktidara yancılıktan öte bir siyasi varlık gösteremedi. Fakat çok daha önemli bir hizmetleri oldu kapitalizme, maalesef sosyalist solda büyük bir fikri tahribat yaratmayı başardılar. ‘Ezberleri bozacağız’ diye çıkmışlardı yola, sosyalist solun ezberini darmadağın ettiler.

HANGİ DİL?

“Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır,” demiş filozof. Konuştuğumuz dil bir anlamda bizim paradigmamızı, düşünce sistematiğimizi, meselelere yaklaşım, çözümleme ve kavrayış tarzımızı, ve hepsinden önemlisi kerteriz noktalarımızı belirler. Solun dilini değiştirmekle aslında dünyasını değiştirdiler. Devasa bir ideolojik hegemonya oluşturdular. Kendi dillerini, kendi kavramlarını, kendi dünyalarını, dayattılar sosyalist sola… Ve ne yazık ki solun önemli bir kesimi buna teslim oldu.

Rus Devrimi’nin ardından, kan emici aşağılık Çar II. Nikola’ya kar temizlettirilirken... Tarihte bunun başarıldığını bilmek bile yüreğimize su serpiyor. ‘Sınıf kinimiz’in somut tecellisi işte budur...
Rus Devrimi’nin ardından, kan emici
aşağılık Çar II. Nikola’ya kar temizlettirilirken…
Tarihte bunun başarıldığını bilmek
bile yüreğimize su serpiyor.
‘Sınıf kinimiz’in somut tecellisi
işte budur…

Kimyası değişti Türkiye solunun, liberal hegemonya karşısında varlığı pahasına koruması gereken pozisyonları terk etti. Lenin’in ‘burjuva ideolojisi ve sosyalist ideoloji’ diye ifade ettiği cepheleşme, biz ve onlar, dost ve düşman, yahut sınıfa karşı sınıf kavrayışı yerini ilkesiz, şekilsiz, omurgasız, gün be gün değişebilen, hiçbir kerterizi olmayan bir söylem, duruş ve hareket tarzına bıraktı. Memlekette devrimcilik, Galatasaray Meydanı ile Taksim tramvay durağı arasında bir aşağı bir yukarı yürüyen, ota boka basın açıklaması yapan, sonra da Mis Sokak’ta oturup içen ve kendilerini ‘aktivist’ olarak adlandıran birtakım garip adam ve kadınların iştigal ettiği bir sosyal faaliyet haline getirildi neredeyse. Sosyalistler, devletin, “Burada her halt serbest fakat buranın dışına çıkmak yasak!” diyerek Beyoğlu’na -başka şehirlerde de bunun muadili semtlere- hapsettiği marjinal sosyo-kültürel gruplardan biri haline geldi maalesef.

Örgütsel liberalizm de ideolojik-politik omurgasızlıkla
at başı gidiyor. Koca koca örgüt liderleri, solun simge isimleri kendilerini ‘aktivist’ olarak tanımlamaya başladı. Ortak aday toplantısındaki meczubun vazettiği pozisyona geldi sol. Militanlık ve devrimci politik eylemin yerini bir takım profesyonel ve yarı profesyonel ‘aktivist’lerce yapılan ve ‘şenlik havasında eylem’ denilen atraksiyonlar aldı. Dekolte kıyafetle basın açıklaması yapmış olmanın matah
bir gurur ve iftihar vesilesi olarak dillendirildiğine şahit olduk. İşçi mücadelelerine, direnişlere öteki kategorisindeki herhangi bir grubun eyleminden öte bir önem verilmediğini, hatta mesela ‘trans onur’ yürüyüşüne katılan solcuların önemlice bir kısmının söz gelimi silikozis hastası kot işçilerin mücadelesine yahut bir fabrikadaki direnişe pek de teveccüh göstermediklerini gördük.
Öteki-ötekileştirme-ötekilik diye bir kavram peydah oldu solda. Solcular ‘ben ötekiyim’ diye dolanmaya başladı ortalıkta. (Halbuki ‘öteki’ tam da ‘ben olmayan’ demektir. Ben berikiyim, biz berikiyiz, öteki olan burjuvazidir, mülk sahipleridir, sömürenlerdir. Öteki olan düşmandır.) Envaı çeşit ulusal, etnik, dinsel, mezhepsel, kültürel, cinsel kimlikler ‘ilkbahar çiçekleri gibi’ fışkırdı. Sınıf kimlikleri arada kaynadı gitti, unutuldu. Bayraklar birbirine karıştı. Eczacıbaşı’larla, Boyner’lerle el ele kadın özgürlüğü savunulurken, bizim kadim ‘komprador burjuvazi’ tanımımıza cuk oturan ‘Kızıl Milyarder’ler solun hâmisi olarak baş tacı edildi. Emperyalist sermayenin sponsorluğunda ‘devrimcilik’ yapılır oldu. Emperyalist ülke büyükelçilikleriyle, Avrupa Birliği temsilcilikleriyle, vakıf, dernek ya da sivil toplum örgütü adı altındaki emperyalist ‘think-tank’lerle ortak projelere imza atıyorlar.
Doğan Holding’in Radikal’ine, Doğuş Holding’in NTV’sine merkez yayın organı muamelesi yapan solcular türedi. Buralarda cilalanan adamlar neredeyse peygamber kabul ediliyor. Buraların söylediği söz solun sözü haline geldi. ‘Empati, uzlaşma, ortak akıl, geçmişimizle yüzleşme’
 gibi afili sözcükler, buraları ikbal kapısı belleyen ve maalesef solun büyük teveccühüne mazhar olan ‘organik aydın’ların nutuklarının sihirli kavramları haline geldi. İşçi sınıfı yok artık, ‘çalışanlar’ diye bir kategori var, üretim ilişkileri yerine de ‘çalışma yaşamı’. Sınıfsal bir zemine dayanmayan her türden karşı olma ya da savunma hali ‘in’ şimdi. Militarizm karşıtlığı makbul, savaş karşıtlığı makbul, terör ve şiddet karşıtlığı makbul. (Halbuki bunların her biri sınıfsal bağlamın dışında kendi başına iyi ya da kötü denecek bir yanı olmayan nötr kavramlar. Birer siyaset enstrümanı olarak militarizm de, savaş da, şiddet de, hatta terör de kim tarafından ve kime karşı kullanıldığına göre anlam bulur.) Siyasal analizlerde sını arın yerini statüko, vesayet, sivillik ve değişim kavramları aldı. Daha düne kadar AKP’ye laf söyleyen ‘darbeci’ addedilirdi solda, emperyalizme dikkat çeken hâlâ milliyetçi!..

SINIF KRİTERİ
Sınıfsız-sıfatsız bir demokrasi ve özgürlük söylemi eşliğinde anti emperyalist devrimciler, bu devletin kurşunuyla, bu devletin dar ağaçlarında can vermiş kahramanlar, Mihri Belli’ler, Deniz’ler, Mahir’ler ‘darbeci’ ulusalcı, memlekette 60 senedir iktidar olan,
her askeri darbeyle daha da palazlanıp güçlenen sağcı gericilik ‘darbe ve vesayet mağduru’ özgürlükçü
oldular. Ceberut ‘merkez’in karşısında mağdur ‘çevre’nin temsilcileri olarak empatiye layık görüldüler solda. Sınıfsız sıfatsız bir ‘ceberut devlet’ algısı üzerinden bu kez Deniz Gezmiş’lerle Adnan Menderes’ler, Mustafa Suphi’lerle İskilipli Atıf Hoca’lar Kemalizmin mağdurları olarak eşitlendiler. İttihatçılara sövmek solculuğun şanından artık. 1908 devrimi askeri darbe oldu, Resneli Niyazi’ler darbeci çete, Abdülhamit zavallı mağdur, İtilafçılar demokrasi kahramanı… -O Jakobenler ki Fransız Devrimi’nin ‘Bolşevik Partisi’dir- Jakobenlik bile küfür niyetine kullanılan bir kavram artık. ‘Devrim’e ‘darbe’, 16. Louis ile Marie Antoinette’e darbe mağduru diyecekler, tam olacak…
Eskiler, “Gavurun ekmeğini yiyen onun kılıcını sallar,” der. Hangi zeminde ve düzeyde olursa olsun, düşmanla birlikte iş tutan, niyetlerinden bağımsız olarak son tahlilde ona hizmet etmektedir.
Özcesi, liberalizmin piyasaya sürdüğü post-modern zırvalar Devrimci Marksizm’in temel doğrularını, burjuvazi, proletarya, sınıflar mücadelesi, kapitalizm, emperyalizm, devrim, sosyalizm, örgüt gibi kavramları neredeyse tedavülden kaldırdı. Sermaye kendi sınıf çıkarları gereği, sınıflar mücadelesinde bir hamle olarak yürütüyor bu ideolojik silahsızlandırma saldırısını. Oysa bu kavramlar solun olmazsa olmazlarıdır ve tam da bu yüzden düşman sınıfın hedef tahtasındadır. Bugün önümüzdeki en acil görev ideolojik zeminimize, dilimize, kavrayışımıza, yani en kıymetli ve en kuvvetli silahlarımıza ne pahasına olursa olsun sahip çıkmaktır. Bu silahlarımız olmadan biz bir hiçiz.
İşçiler ve patronlar var, sömürülenler ve sömürenler, mülksüzler ve mülk sahipleri, biz ve onlar var. Çıkarlarımız taban tabana zıt. Onların faydasına olan şey mutlaka
bizim zararımızadır. Kanlı bıçaklı düşmanız. Ve hiçbir
hal ve şartta düşmanla yan yana gelinmez. Düşmanla barışılmaz, savaşılır. Düşmanla dövüşülür. Dövüşmeye gücün yoksa en azından sövülür. Düşmana empati-sempati duyulmaz. Düşmana kin duyulur, sınıf kini.
 Bu kini duymayan da devrimcilik sıfatına istifasını vermelidir.