Yaşar Deniz Irlayıcı

Belki tanırdın ilk vurulanı, o gün hiç ağlamadık…
Hayır ağlamadık. Çıldırdık o gün çıldırasıya!
Adını çocuklarımıza verdik O’nun, çoğaldı…

Şair Ahmet Telli, kendine de yoldaş olan devrimci gençlerin ardından yazdığı ‘Kayıp Adresteki’ şiirinde, Taylan Özgür’ün adını ‘ilk vurulan’ olarak anar.

‘68 kuşağı olarak da bilinen devrimci öğrenci hareketine karşı ‘devlet eliyle’ sıkılan ‘ilk kurşun’un adıdır Taylan… ODTÜ’lü bir öğrenci olan Mustafa Taylan Özgür, kendisinin de içinde yer aldığı ODTÜ Öğrenci Birliği’nde seçimleri devrimci gençlerin kazanmasının ardından İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği (İÜTB) bünyesinde yapılacak seçimleri de kazanmak için Ankara’dan arkadaşlarıyla birlikte İstanbul’a gelir. Taylan, kongrenin yapıldığı 23 Eylül 1969 günü, Beyazıt Kampüsü’nde güpegündüz sırtından vurularak katledilir.

23 Şubat 1948 günü doğan Taylan, 21 yıllık ömrüne güzel bir yaşam sığdırmayı başarmış, son ana kadar devrimciliği ve devrimciliğin gerekliliğini yerine getirmek için çabalayan biri olarak ölümsüzleşmiştir, Beyazıt Meydanı’nda… O’nun adını birkaç yerde duymuşuzdur hepimiz… 6 Ocak 1969 günü ODTÜ’yü ziyarete gelen ‘Vietnam kasabı’ Robert Komer’in Cadillac’ını ateşe verenlerden biridir Taylan…

1968 yılında ODTÜ’de, ‘o gün’den sonra bu isimle anılacak olan stadyuma ‘DEVRİM’i yazılayan dört devrimci öğrenciden biridir. Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan’la birlikte 6 Mayıs 1972 sabahı idam edilen Hüseyin İnan, Nurhak’ta Sinan Cemgil ve Kadir Manga ile birlikte düşürüldükleri pusuda öldürülen Alparslan Özdoğan ve o kuşağın hayatta kalan isimlerinden, bugün Evrensel’de yazmakta olan Mustafa Yalçıner’le birlikte ömürlerini adadıkları güzelliğin adını kazıyıp üniversitelerine sahip çıkarak…

Belki de birçoğumuz O’nu, Deniz Gezmiş’in idam edileceği sabah, babasına yazdığı son mektubundaki şu satırlardan tanırız:

“…Cenazem için avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca savcıya da bildireceğim. Ankara’da 1969’da ölen arkadaşım Taylan Özgür’ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi İstanbul’a götürmeye kalkışma…”

Deniz’in ‘yerine getirilmeyen’ vasiyetiydi Taylan. Cenazesi İstanbul’a götürülmediyse de Taylan’ın yanına da gömülmesine karşı çıktılar… Tıpkı Taylan’ın ODTÜ’de ‘İlim Ağacı’ altında gömülme isteğine karşı çıktıkları gibi…

Ama en çok da şu ağıttaki dizelerden tanıyoruz belki de Taylan’ı:

Böyle kalır sanma devran yola devam eder kervan
Öldü Sinan doğdu Taylan omuzladı silahını…

Bu ağıt, 30 Mayıs 1971’de Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) militanları Sinan Cemgil, Alparslan Özdoğan ve Kadir Manga’nın Nurhak dağlarında askeri güçlerce katledilmesinin ardından yakılan bir ağıttır. Burada geçen ‘Taylan’ ise, Taylan Özgür’ün yakın arkadaşı olan Sinan Cemgil’e “Gidip dönmemek, gelip görmemek var. Çocuğun doğduğu zaman kız da olsa, erkek de olsa ismini Taylan koy” ricası üzerine doğacak çocuğuna verdiği isimden ileri gelir. O günden sonra ismi Taylan olan çocuklar, hem ‘Özgür’dür hem de Cemgil…

taylan_afis24 Temmuz 1968 günü İTÜ yurdunu basan polis kuvvetlerince ‘bir sabah uykusunda’ odasının penceresinden aşağı atılarak öldürülen Vedat Demircioğlu ile birlikte ‘68 devrimci hareketinin ilk fail-i meçhul cinayetidir Taylan Özgür’ün sırtından vurularak katledilmesi…

Vedat Demircioğlu ve Mustafa Taylan Özgür’ün katledilmesi, 12 Mart ‘71 faşist cuntasına zemin hazırlamış, darbenin ilk sinyalleri bu iki olayla verilmişti. Ayrıca, Taylan Özgür’ün kampüs bahçesinde hedef gözetilerek vurulduktan sonra yaralı olarak Kumkapı Polis Karargâhı’na götürüldüğü ve burada uğradığı işkence sonucunda öldürüldüğü de ortaya atılan iddialar arasındadır. Aradan geçen 42 yıllık süreçte, failler ‘bilinmesine rağmen’ yargılanmamış, kimileri ‘katil’ sıfatıyla yargılanıp kimi zaman verilen çelişkili ifadeler kimi zaman da delil yetersizliğinden (!) beraat ettirilmiş ve gerçeklerin üzerine örtülen sis perdesi kaldırılmamıştır.

Bu davanın ve katillerin peşini bırakmayan Taylan’ın ablası Hale Özgür Kıyıcı, kardeşine sıkılan kurşunun failini bugün hâlâ aynı inanç ve kararlılıkla aramaya devam ediyor. Kardeşini anlatırken “Onlar benim hâlâ küçük çocuklarım…” dediği Kıyıcı’ya olaya ilişkin bilgiyi, 1990’da emekli yarbay Talat Turhan verecekti:

“1978’de Fehmi Güneş’in İçişleri Bakanı olmasının ertesi günü Taylan Özgür’ün dosyasını kendisine verdim.”

O dosyada Taylan’ı bir polisin değil, bir üsteğmenin öldürdüğü yazıyordu. Hatta daha sonra yine Talat Turhan, bu olayla ilgili olarak “Türk gençliğine ilk kurşun, 1969’da Taylan Özgür’e biri polis, biri üsteğmen olmak üzere 2 kişi tarafından sıkıldı, devlet cinayet işledi.” (1) iddiasını ortaya attı. Daha önce de Lisan Çakıcı isimli polis memuru olayın faili olarak yargılanmış ancak sonuç alınamamıştı. 1975 yılındaysa o polis memurunun yurtdışında konsolosluk görevlisi olarak çalıştığı bilinirken, Ecevit hükümeti döneminde ülkeye getirilip, yargılanıp beraat ettirilmişti…

Başına kasket geçirmek, solcu veya ‘halkçı’ olmaya yetmiyordu besbelli!.. Devletin ‘derin’ kuralları söz konusuydu zira… Ki zaten CHP’nin solculuğu da olaya ‘bir devrimci’ müdahil olduğu noktada biter, tarih bunu hep böyle yazdı. O yıllardaki katillerin beraatından 2000 yılındaki 19 Aralık ‘Hayata Dönüş’ operasyonlarına kadar… Asıl adı ‘Tufan’ olduğu 11 yıl sonra gün yüzüne çıkan cezaevindeki ölüm orucu süreçlerindeki devrimcilerin katledilmesi sırasında da ülkenin başında yine dağlara taşlara ‘Umudumuz’ diye yazılan ‘Karaoğlan’ bulunmaktaydı. Bu olayda tıpkı öncekiler gibi, ülke siyasi tarihine kapkara bir leke olarak yazıldı… Abla Kıyıcı, durumu özetleyen cümleyi şu sözlerle dile getirecekti yıllar sonra:

“N’olur İspanya örneğini inceleyin. Derin devletin içinden sosyal demokratlar çıktı orada…”

Dün de Kemal Kılıçdaroğlu, ‘Taylan Özgür’ü sevgiyle anıyorum’ diye ‘twit’lemiş… Biz kendisinden twit değil, icraat de bekleriz!.. Nâzım Hikmet’in ‘Güneşi İçenlerin Türküsü’nden de dizeleri eklemeyi unutmayan Kılıçdaroğlu’na biz de cevabı Nâzım’ın bir başka şiiriyle verelim:

Bir ölü yatıyor 
vurdular
kurşun yarası
kızıl karanfil gibi açmış alnında
İstanbul’da, Beyazıt Meydanı’nda.
(2)

Emekli bir binbaşının oğlu olan Taylan Özgür cinayetindeki sır perdesinin aralanabilmesi için, mecliste bir araştırma komisyonu kurulması gündeme gelse de; ‘gerekli destek’ sağlanamadı hiçbir seferinde… Taylan Özgür’ün katledilmesi, derin devletin ilk fail-i meçhulu olsa da son olmadı… Ve Erdal Eren, Metin Göktepe, Önder Babat, Uğur Kaymaz, Ceylan Önkol, Engin Çeber, Hrant Dink, Şerzan Kurt, Baran Tursun gibi isimleri unutmadan sayarsak eğer, son olmayacağı da aşikâr… Katilleri ve katliamlarıyla övünen ülkede meçhul katliamlar meşru, failler ise meşhur olarak elini kolunu sallaya sallaya dolaşmaya devam ediyorlar bugün hâlâ…

‘Belki’ diyordu ya şiirde Ahmet Telli… ‘Belki’ye lüzum yok! Bu aşağılık sisteme ve adaletsiz düzene başkaldıran onurlu gençlerden ‘ilk vurulan’ı da, 16’sından 25’ine kadar her yaşta idam edileni de, her türlü işkence de katledileni de tanıyoruz! Faili meçhullere tetikçilik edip kahpe kurşunları ‘kurşun atan da yiyen de’ ahlaksızlığıyla sıkan faili ‘meşhurları’ da elbet tanıyoruz! Tanığız! Tanığı olmaya da devam edeceğiz!.. Ölen her Sinan’dan bir Taylan doğurup çoğalarak günü geldiğinde hesabını sormak için ölümsüzleşenlerimizin..!

(1) Can DÜNDAR, Milliyet, 22.09.2208 tarihli yazısı

http://www.milliyet.com.tr/-/can-dundar/guncel/gundemyazardetay/23.09.2008/994533/default.htm

(2) Beyazıt Meydanı’ndaki Ölü, Nâzım Hikmet

Yaşar Deniz IRLAYICI
(24.09.2011)

Okumadan evvel okura not: Bu yazı, aslında 2012’nin Ocak ayına ait… Yazının yazılmasına neden olan iki acayip karakterden adı ‘Nagehan’ olanın Che Guevara ile ilgili çıkışı ve sarf ettiği saçmalıklar üzerine yazılmıştı… Daha büyük Haziran direnişi henüz gerçekleşmemiş; Nagehan’ın kocası ROK, direnişçilere bok atmak için, “Çadırlarda prezervatifler var” dememişti. 17-25 Aralık yolsuzlukları henüz patlamamış ve yine aynı ROK, “Zekeriya Öz’ün Bakın buradan söylüyorum; bu memlekette bir gün Ergenekon savcısı Zekeriya Öz’ün heykeli dikilecektir” diye ahkam kesmemişti. Che’ye bok atma meselesine gelirsek, aynı dün olduğu gibi, bugün de sözde ‘kahraman’lar, sosyalizme sövmek adına enternasyonalist devrimci Che’ye bok atmaktan geri durmuyor. Bu nedenle, yazının başlığındaki sorunun güncel cevabını hepiniz çok iyi biliyorsunuz…

 

“Bok nöbeti kimde?..”

Bu soru başlığı bana ait değil. Hatırlayanlar mutlaka olacaktır, usta komedyen Kemal Sunal’ın ‘Köşeyi Dönen Adam’ filminin televizyonlardaki gösteriminde ‘makaslandığı haliyle’ son repliği bu soru… Amcasından kendisine miras kalan Amerikan eşeği ‘Mister Dörtnal’ın altın sıçması için beklenen trajikomik olaylar üzerinden öykülenmiş 1978 yapımı film, 33 yıl sonra bugün bile çok güzel bir Türkiye fotoğrafı aslına bakarsanız… Filmin ‘makaslanmış’ hali dedim çünkü sansürsüz olan özgün kayıtta film, “İşçi Sınıfı Partisine Özgürlük!..” sloganları eşliğinde okunan 1 Mayıs marşıyla finali yapıyor. Hiç şüphe yok ki, burjuva medyası bu sahneleri ‘kafa bulandırabilir’ teşhisiyle sansürlemiş ve gerçekleri olduğu gibi göstermekten korkmuş ve her zamanki en iyi işi yapıp gerçek olanı saptırmıştır.

Aslında, çok şeylerin değiştiği o günlerden günümüze bazı şeylerin de hiç değişmediğini görüyoruz. Sola duyulan nefretin hiç azalmadan devam ettiğini mesela… CNN Türk’te yayınlanan ‘Dört Bir Taraf’ (ismi de pek bir manidar hani…)  programında Nagehan Alçı isimli ‘gasteci’, Enver Aysever’le tartışmasında ve dahi yazdığı köşesinde sola olan nefretini kusuverdi. “Solun zavallı bir noktada olmasını sağlayan putlaştırma”ymış, “katillere diktatörlere kahraman payesi vermek”miş falan diye üfürürken “Che bir barbardı, yamyamdı. Fidel Castro da aynı şekilde…” dediği anda sevgili ‘Mister Dörtnal’ı saygıyla andım bir kez daha… Che hakkında zerre kadar bilgisi olmadan ona dil uzatan, beyin iğfaline uğramış bu zavallıcıklar, Libya’da Kaddafi’nin linç edilmesini ‘devrim’den sayabiliyorlar zira… Ama ne mutlu bize ki ‘devrim’i ve devrim dediğimizde akla gelen ilk isimlerden biri olan tüm dünya halklarının bağımsızlık mücadelesinin simgesi Che’yi bir ‘tişört ikonu’ zanneden onun gibilerden öğrenecek değiliz!.. Sunay Akın’ın dediği gibi, “Onlar ABC’yi öğrettiler, Che’yi biz öğrendik.”

taraf1İddia ediyorum ki, BirGün yazarı Melih Pekdemir’in bir yazısında kaleme aldığı şu satırlar, beyni ‘alçı’ya alınmış kendini gazeteciden sayan zavallıların düştüğü duruma ‘cuk’ diye oturmazsa ben de Mister Dörtnal olmaya razıyım:

“…AKP’nin her eylediğini anti militarist havalarda temize çıkarmaya çalışan birer dezenformasyon görevlisi olarak şöhret ve para kazandılar. Kalemlerini şu ülkenin muhaliflerini nefret söylemi ile katletmek için kullandılar. Çünkü bunlar ve benzerleri gazeteciliği filan değil muktedir gübresi olmayı tercih ettiler.” (Sehven demokrasi ya da hakikaten Soner, Melih Pekdemir, BirGün 21.02.2011 http://www.birgun.net/haber-detay/sehven-demokrasi-ya-da-hakikaten-soner-14971.html)

Alçı’nın bu sözlerine karşılık vermeye tenezzül etmek ve de Che’nin ne olup olmadığını ispatlamayla uğraşmak yerine bazı örneklendirmeler yapmak daha yerinde olacaktır. Bilmeyenler için yazalım, Akşam’da yazan Alçı’nın kocası, şimdinin Takvim’de yazanı Rasim Ozan Kütahyalı. O da kim derseniz, ödül heveslisi Ahmet Altan ‘Taraf’ından bizzat Deniz Gezmiş’e küfredip onu ittihatçılıkla ve provokatörlükle yaftaladığı gün, kendisine köşe tahsis edilerek ödüllendirilmiş biri. Sola küfretmeyi kimden öğrendiği de açıkça anlaşılıyor Alçı’nın. “Kılavuzu karga olanın” diyelim, gerisi kısa yoldan ‘köşeyi dönen adam’ olmak isteyen eşeklerin marifeti olsun…

250 güne yaklaşan tutukluluk süresi devam eden Ahmet Şık ve Nedim Şener için “Bu tutuklamaların hukuki olmadığını söylemeyi ‘psikolojik harp taktiği’ olarak görüyorum” diyerek ciddi ciddi saçmalarken, aynı zatı Samanyolu TV’de yayınlanan yemek programında hamur açarken ve canlı yayına bağlanan kocası ROK ile flört etmenin Türk toplumunda neye karşılık gelip gelmediğini tartışırken de görebilirsiniz… Mühim meseleler üzerine ‘ciddi’ yazılar yazan Alçı’nın tam da bu yazısı üzerine eleştirildiği sırada, Petek Dinçöz’ün ‘Arım Balım Peteğim’ programında – tabii ki yine müstakbel eşiyle beraber – “Yanındaki adam başka bir kadına bakarsa ne yaparsın?” sorusuna cevap arıyorlar. “Bu da ironik bir şey, Özal’ın şarkısıydı bu ve Özal’ın çocukları birbirini ağırlıyor yani orada” demişti Ece Temelkuran…

Yine bu muhteşem ikili, Cüneyt Özdemir’in 5N1K’sına konuk olmuştu. Alçı, eşinin Survivor’a katılıp katılmaması konusunda görüş bildirmiş “Ben biraz bu konularda herhalde daha muhafazakârım” dedikten sonra da “Ben de yarın striptiz yarışmasına katılmak istiyorum o zaman” demişti. Şu muhafazakârlığın da gelin hep beraber gözünü sevelim!.. Aynı programda hayatın siyasetten ibaret olmadığını iddia eden Rasim Ozan, zamanında Helin Avşar’la bir dergi röportajı için pek de ‘muhafazakâr’ olarak niteleyemeyeceğimiz pozlar vermişti ve ‘Her Taraf bok kokuyor’ manşetli dergimizin de kapağını süslemişti eksik olmasın…

Tabii, sola nefretinin izinde yürüyenler sadece bu ‘yeni yetme’ ikiliden ibaret değil elbet. AKP’nin orduyu tavsiyesi planında apar topar çıkartılan, Ergenekon ve Balyoz operasyonları kapsamında anti –militarist takılan Taraf’ın Ahmet Altan başta olmak üzere ‘eski solcu’ Murat Belge, ‘yetmez ama evet’çilerin başını çeken Roni Margulies, ‘ailecek fanatik ANAPlı’ Yıldray Oğur gibileri ve illa ki ezeli ve ebedi sol ve sosyalizm düşmanları ‘öpülmeye pek meraklı’ Engin Ardıç ve onun tek yumurta ikizi Emre Aköz’ü de saymazsak kendilerine çok ayıp etmiş oluruz…

Cevval muhafazakâr Alçı, namus cinayeti adı altında her gün artarak süren kadınların öldürülmesine veya kadına tecavüzü hak ve müstahak olarak görüp tecavüzcüsüyle evlenmesini çözüm diye karara bağlayan HSYK’ya dair tek kelime yazamaz, tek bir laf dahi söylemeyi tercih etmezken, bize köşesinden ve ekranlardan sol ve devrim dersleri vermeye yelteniyor. Yine bir yazısında demiş ki, “… O yüzden hiçbir zaman bu ‘işlevsiz ve içi boş solculuk oyunu’nun bir parçası olmadım. Özgürlük, adalet, insan hakları, demokrasi, barış, hakkaniyet ve yoksullukla mücadele gibi liberal değerlere (!) tüm kalbimle inandım.” Solun özgürlükleri kısıtladığını ileri süren liberal değer Alçı’nın, birkaç hafta önce de yine Aysever’e “Sen Nusayri kökenlisin Alevi’sin ya o yüzden…” dediğini de hatırlattıktan sonra ister gülelim ister ‘yorumsuz’ deyip geçelim… Che’ye ettiği lafa dair Jose Marti Küba Dostluk Derneği de ‘İnsanlık seni hatırlamayacak’ başlıklı bir bildiri yayınladı. (Okumanız dileğiyle… http://haber.sol.org.tr/soldakiler/kuba-dostlarindan-nagehan-alciya-insanlik-seni-hatirlamayacak-haberi-47659)

En son olarak da Van Erciş’te yaşanan deprem felaketine ilişkin Kürt halkına kusulan nefretin bir anlık medyatik hevesle önemli bir parçası haline geliveren ve bir anda yeniden meşhur oluveren ‘meçhul’ magazinci Müge Anlı’ya köşesinden çatmış. Ahmet Kaya’yı ’99 yılında MGD gecesindeki yaptığı konuşmadan dolayı yuhalayanların başını çekenler arasında Müge Anlı’nın olduğunu yazmış, doğrudur. Doğrudur da eksik olsunlar… Ahmet Kaya’nın onun gibiler tarafından bırakın savunulması ihtiyacını, ağızlarına sakız edip adının kirletilmesine de asla izin vermeyiz! Çünkü Ahmet Kaya’nın da Che’nin de Deniz Gezmiş’in ve tüm devrimcilerin de safı dün olduğu gibi bugün de  alabildiğine nettir, şüphesiz ki Onlar bizimledir!.. Haddini bilmeden aşan Alçı’ya son söz olarak yazıyı Sunay Akın’ın Dr. Che isimli şiiriyle noktalayalım: “Dünya böylesine güzel olur muydu yine?.. Diplomasını çerçeveleyip para kazanma derdine düşseydi Dr. Che, yüreğini dağlara asmak yerine…”

Ha bu arada unutmadan, “bok nöbeti kimde?..”

İlgili yazı ve haberler:

Kanalizasyon kapatıldı ama… Ya içindekiler?..

https://redaktif.com/2016/07/28/kanalizasyon-kapatildi-ama-ya-icindekiler/

Nagehan, İsmail Saymaz’ı da delirtti

http://redaktif.com/2016/09/10/nagehan-ismail-saymazi-da-delirtti-video/

Acı çeken, hapis yatan, direnen, özgürlükçü devrimci sinemacı, yazar Yılmaz Güneyin gidişinin 32. yılında anısına saygıyla!

“Türkiye’de insanlara, özellikle de sizin gibi genç insanlara çok iyi yaşama koşulları hazırlanmazsa, siz orada ne olursunuz biliyor musunuz? Bu dinamizmle gangster olursunuz. Kabadayılık hastalığına tutulur, hapishanelere düşersiniz. 20 sene, 30 sene… Kiminiz ölür, kiminiz kurşunlara dizilir, kiminiz bir kadına hasta olur, orada genelevin önünde, barın önünde vurulur… Kiminiz esrar kaçakçısı olarak kaldırımlarda ölürsünüz… Yok!.. Bir tek kurtuluş var: Devrim!..”

‘Çirkin Kral’, 12 Eylül darbesinin ardından kurtuluşun tek ‘yol’unu bu cümlelerle çizmişti. Yol, aynı zamanda Onunla özdeşleşmiş, Onun ülke sineması üzerindeki yadsınamaz emeğinin adı olmuştur. Senaryosunu yazdığı ve 1981 yılında cezaevinden kaçak olarak yönetip kurguladığı film, 1984 yılında Cannes Film Festivalinde aldığı Altın Palmiye ödülüyle sinema tarihimizin bir kilometre taşı olarak bugün hâlâ adından söz ettirme başarısını gösteriyor.

Yılmaz Güney yönetmen kişiliğinin yanında beyazperdede jön geleneğini ve yakışıklı aktör tabusunu yıkarak ‘Çirkin Kral’ ismiyle anılır. En büyük hayali sinema olan Yılmaz Güney; yönetmen, yapımcı, senarist ve oyuncu misyonuyla 47 yıllık yaşamı boyunca yüzlerce filme bir yönüyle imzasını atan tam bir sinema emekçisidir. Köyündeyken kurduğu hayalin sınırları ülkesini aşıp yurtdışına uzanmıştır. Sinemasında ezilen sınıfların sorunlarını, köylerde feodal sistem eleştirisini, hapishanelerde tutulan çocuk mahkûmların dramatik öyküsünü ele almasıyla yaşamı boyunca savunduğu sosyalizmi sinemasına da en mükemmel biçimde aktarmış ve bu yönüyle de devrimci sinemanın ülkedeki şüphesiz en büyük temsilcisi olmayı hak etmiştir. Yol’un yanı sıra Duvar, Sürü, Ağıt ve Arkadaş gibi filmlerle de büyük küçük her yaştan izleyicinin hayranlığını kazandı. Bu yola baş koyanlar, Onun kendine idol olarak seçip benimsenmesinde büyük rol oynamıştır.

Sinemacı kişiliğinin yanı sıra roman ve şiirler de yazan Yılmaz Güney, kaleme aldığı otobiyografisinde kendisini şu cümlelerle tanımlıyor:

 

199637_10150140601797675_4583778_n

“Bir sanatçı olarak ‘Yılmaz Güney’ diye bilinirim. Asıl adım Yılmaz Pütün’dür. Adım, zorluklar karşısında eğilmez, umutsuzluğa kapılmaz, yılgınlığa düşmez ve başeğmez anlamına gelir; soyadım Pütün ise bir dağ meyvesinin kırılmaz çekirdeği demektir. 1937 yılında, Türkiye’de, bir güney şehri olan Adana’nın Yenice köyünde doğdum. Kürt asıllı, topraksız bir köylü ailenin iki çocuğundan biriyim.”

Yaşamı, sanatçı kişiliğine dair birçok kitap yazılan Yılmaz Güneyin 1971 yılında yayınlanan ve Orhan Kemal Roman Ödülü alan ilk romanı ‘Boynu Bükük Öldüler’, en önemli eserleri arasında yer alır. Güney, bu romanına dair düşüncelerini şöyle aktarıyor:

“Dokuz yüz elli altıda, bir yazımda, ‘komünizm propagandası’  yaptığım gerekçesiyle -ki bu yazıdan, bir buçuk yıl ağır hapis, altı ay sürgün, ömür boyu amme haklarından yoksunluk cezalarına çarptırıldım- savcılık önüne çıkartıldım. Komünizmle ilgili, bilimsel anlamda dişe dokunur bilgim yoktu. Durumumu en açık biçimiyle savcıya anlatmaya çalıştım. Marx, Engels, Lenin ve diğer devrim ustalarının bir tek kitabını okumadan nasıl ‘komünist’ olunurdu. Bana dedi ki; biz sizin ne olduğunuzu, ne olacağınızı biliriz.”

 

“Boynu Bükük Öldüler Nevşehir Cezaevi’ nde, siyasiler koğuşunun en dip köşesinde, rutubetli bir duvara komşu bir ranzada, geceli gündüzlü on altı aylık bir çalışmanın ürünüdür. Ranzamdan hiç indirmediğim küçük bir masam vardı. Yatma zamanı gelince, ayakucuma çeker, ayaklarımı altına sokar uyurdum. Çoğunlukla, anlattığım insanları görürdüm düşlerimde, onlarla yaşardım. Altmış üç haziranında sürgünden döndüğümde, bir gazetede yayınlanması olanaklarını aradım, bulamadım. Altmış altıda, bir arkadaş basmak istedi. O günlerde ünü giderek artan bir sinema oyuncusuydum. Adım ‘Çirkin Kral’ dı.”

Yılmaz Güney, yönetmenliğini yaptığı, senaryosunu yazdığı filmlerde ve kaleme aldığı kitaplarda hep daha yaşanılası bir dünya özlemini yansıttı. Herkesin ‘Çirkin Kral’  olarak benimsediği adam, ezilen halkların sorunlarını beyazperdeye ustaca yansıtıyor, bu yüzden ‘ideolojik’ olmakla suçlanıyordu. Ama O, yapılan bu eleştirilere kulak asmadan doğru bildiği yolda, kendi ‘Yol’unda ilerliyordu. 12 Mart 1971 darbesi sonrası dönemde yine 12 Eylülde olduğu gibi ‘devrimcilere yardım ve yataklık yaptığı’ gerekçesiyle 2 yıl hapse ve sürgüne mahkûm edildi. Dört duvar arasında geçen sürgün yıllarının gerekçesi ise 27 Mart 1972 tarihinde, Ünye Radar Üssünden 3 İngiliz teknisyeni kaçıran ve 3 gün sonra 30 Mart 1972de Tokatın Niksar ilçesinde bulunan Kızıldere köyünde 9 yoldaşıyla birlikte katledilen Türkiye Halk Kurtuluş Partisi – Cephesi (THKP-C) lideri Mahir Çayanı, Ulaş Bardakçı ve arkadaşlarını evinde saklamasıydı. ‘ONlar’ı evinde sakladığı günü, Can Baba ‘Yukardalar’  şiirindeki dizelerinde şöyle anlatacaktı:

12 mart’tan sonra İstanbul’un ev ev arandığı gece

Yılmaz, Mahir’lerle Ulaş’ları saklandıkları yerden

Arabasına bindirip Levent’e evine götürür.

Polis barikatlarından Yaşa Çirkin Kral ünlemleriyle geçer

Az sonra kapı vurulur, bir komser on silah endazıyla

Girer içeri Yılmaz kapı ağzındadır.

Komser “ihbar aldık Mahirle arkadaşlarını Burda saklıyormuşsunuz” der.

Yılmaz da Yılmaz’ca gülüp eliyle çatı katını göstererek “Yukardalar” deyince

Komserde kahkahayı basıp avenesiyle basıp gider

Yılmaz gerçekten o anda yukardadır

Yoldaşlarıyla Devrim Tarihimizin çatıkatında.
Usta sinemacı olduğu kadar yazar ve şair kimliğiyle de tanınan Yılmaz Güney, aynı zamanda çok iyi bir militandı ve o yüzü Çirkin, yüreği güzel olan bu Kral adam, bütün devrimciler için bir yoldaş, candan bir ‘Arkadaş’tı… Bu militan duruşunun bedelini ise otobiyografisinde “1961 Mayısı‟nda cezaeviyle tanıştım” diye anlattığı ülkenin dört bir yanındaki mahpus ve sürgün süreçleriyle ödedi. Bu 1981 Ekimine kadar sürdü. 1981 yılının Ekim ayında izinli olarak çıktığı Isparta yarı-açık cezaevine dönmeyen ve oradan yurtdışına çıkan Yılmaz Güney, 1983 yılında çocuk mahkûmların öyküsünü ele alan ve “En iyi filmim” dediği son filmi Duvar’ ı sevenleriyle buluşturdu. Savunduğu düşünceleri, sanatında ve yazdığı kitaplarda dile getirdiği ideolojiyi, başına gelecekleri bilerek hiçbir şeyden korkmadan ve kendi için yaşamadığı hayatı 9 Eylül 1984te ölümsüzleşti. İki yıl önce 3 Mart 2009da aramızdan ayrılan Yusuf Hayaloğu’nun Adı Yılmaz eserini onun için besteleyen Ahmet Kaya ile birlikte Paristeki Père-Lachaise Mezarlığının gökyüzünden selamlıyor bizleri, sevenlerini…

hayatı kendim için yaşamıyorum.

ve korkmuyorum hiç bir şeyden.

başıma gelecekleri de biliyorum.

her şeye rağmen düşmana inat yaşayacağız. yarın bizim çünkü!..

biz öleceğiz ama

çocuklarımız

bırakacağımız mirası taşıyacaklar yüreklerinde…

ve onların yürekleri bizim altında ezildiğimiz korkuları taşımayacak…

1937 1 Nisanında dünyanın en  ‘Çirkin Kral’ı olarak yaşama merhaba diyen, zorluklar karşısında eğilmez, umutsuzluğa kapılmaz, yılgınlığa düşmez ve başeğmezin ve dağ mevsiminin kırılmaz çekirdeğinin militan duruşunu doğum günü vesilesiyle  ‘Duvar’ların ardından saygıyla selamlıyoruz. Ezilen bütün halkların ortak düşmana karşı savaşta sınıf kardeşliği adına kurtuluşun ‘Yol’unun tek olduğu bilinciyle haramilerin saltanatını yıkacağımızın ve Onun devrimci ‘Yol’undan bir an olsun ayrılmadan yürüyeceğimizin sözünü vererek 74. yaşını kutluyor, bizler de bu alemde Ondan gayrı Kral tanımıyoruz! Nice mutlu, ‘Umut’lu yıllara Arkadaş !..

(Kapak fotoğrafı, RED dergisinin Eylül 2009 tarihli 36. sayısından alınmıştır…)

Yaşar Deniz IRLAYICI
(01.04.2011)

31 Ağustos sabahı Gazi Mahallesi yine ‘alışılagelmiş’ biçimde polis ablukasına alındı. FETÖ ile mücadele ettiğini iddia eden devlet ve onun iktidarı AKP, durumu ‘fırsat’ bilip devrimci mahalleleri de ihmal etmiyor, yoksul insanlara saldırıyor! Gazi Mahallesi de, bu durumdan payını mutlaka alan, hiç boş geçilmeyenlerin en başında geliyor…

Mahalleye yapılan son operasyonda, yaklaşık iki yıldır faaliyetlerini sürdüren Hasan Ferit Gedik Uyuşturucu ile Savaş ve Kurtuluş Merkezi de polis tarafından abluka altına alındı. Merkezde tedavisine devam eden tüm hastalar gözaltına alındı. Polisin tedavi merkezine baskın gerekçesi ise, içeride ‘canlı bomba yetiştirilmesi’! Yani, yine yalan yine demagoji… Bu durumu artık iyi biliyoruz… Polis, “Neden buraya geliyorlar? Devletin AMATEM’leri var, oraya gitsinler” diyor ama bağımlı olan çocukların aileleri, “Oradan hiçbir sonuç alamadığımız için buraya geliyoruz zaten” diye cevaplıyor. Polisin bu durum karşısında verebildiği bir cevap yok… Ama polis burada işgalci durumunda ve uyuşturucuyla mücadele merkezini yıkıp yerine karakol yapacaklarmış!..

hasan-ferit-gedik-mucadele-merkezi

15 Temmuz 2014’te kurulan ve kurulduğu günden bugüne gençlerin devlet destekli çeteler tarafından bataklığa sürüklendiği uyuşturucuyla mücadele yürüten merkezin, şu anda tedavi gören 15 hastası mevcut. Bilindiği gibi, 29 Eylül 2013 gecesi, mahallede bulunan uyuşturucu çeteleriyle giriştiği kavgada, çeteciler tarafından sokak ortasında katledilmişti Hasan Ferit.

Katledilmeden bir gece evvel, kendi Twitter hesabındaki paylaşımları şöyle:

hasanferit_tw

Sonrasında polis Hasan Ferit’in kanlı gömleğini, yattığı hastane odasından delilleri karartmak amacıyla kaçırmaya çalışmıştı. Davanın ilk duruşması olaydan tam 10 ay sonra görülürken, acılı anne ve ailesi mahkemede çeteler tarafından türlü tehdit ve hakarete uğradı. 22 sanıktan 14’ü tahliye edilirken, 8’i tutuklandı. 20’nin üzerinde duruşma gerçekleşti ancak ‘bilinen’ failler ve katiller henüz ortaya çıkarılmış değil…

Dergimizin 100. sayısında özel röportaj gerçekleştirdiğimiz Hasan Ferit’in annesi Nuray Gedik,  tedavi merkeziyle ilgili olarak şunları dile getirmişti:

“Bir de başkasına değil de yalnız kendine zarar veren uyuşturucu kullanan çocukları da bizim Hasan Ferit Bağımlılık Merkezi’miz var Gazi’de, oraya tedaviye gönderiyoruz. Tedavi de iyi sonuç veriyor, bırakanlar oluyor. Ben de böyle bırakanları gördükçe, duydukça çok seviniyorum çok mutlu oluyorum Hasan Ferit’in adına…”

Evvelki hafta içinde mahallede yaşanan abluka ve uyuşturucuyla mücadele merkezine polisin yerleşmesiyle ilgili olarak, anne Nuray Gedik, sosyal medya hesabı üzerinden şu sözleri paylaştı:

nuraygedik

14 senelik AKP iktidarı altında beslenen dinci-gericilik ile birlikte derinleşen bir mevzu da gençlerin uyuşturucuya alıştırılması, beyinlerin iğdiş edilmesi, düşünmenin, sağlıklı karar verebilmenin engellenmesi… Bu da en az dinci-gericilik kadar mücadele etmemiz gereken bir mesele, dahası bir görev olarak önümüzde duruyor…

Bu mühim mesele ve görev ise, Hasan Ferit’e ‘Ölümsüzdür!’ diyebilmenin, mücadele bayrağını yere düşürmemenin ve O’nun bizlere söylediği son sözlerine, vasiyetine sahip çıkmanın, O’na verdiğimiz sözü tutabilmenin ön koşuludur!

  • YAŞAR DENİZ IRLAYICI

‘…Bu “şey” başka ne olabilir? Buna düpedüz “rejim değişikliği” denebilir mi? Rejim? Malum, laik ve üniter devlet diye biliniyor (ama kesinlikle demokrasi olmadığını da biliyoruz). Yaşanan konjonktürde, küreselleşme ve bölge koşullarında bu iki parametre artık rejimi belirleyemiyor… (…) Rejim elbette bir çırpıda değişmiyor… Ve hatta bu süreçte AKP önümüzdeki seçimleri de kaybedebilir, ancak süreçte taşlar artık dizilmiştir; üniversite, medya, eğitim, yargı filan, derken orduya da rejim değişikliği sürecinde “uygun adım marş” deniliyor. Ordu? Ordunun bir diğer adı da “rejimin bekçisi”dir… Kendisi de bu adı pek seviyor. Haliyle rejimin niteliği ordunun iradesi dışında değiştirilince rejimin bekçisinin de misyonu değişiyor… Çünkü şimdi moda deyişle statüko, yani müesses nizam (kurulu düzen) yeniden tesis ediliyor. Sakın ha! Böyle deyince düzen filan değişmiyor, sadece kendisini yeniden üretiyor. “Rejim” de zaten tek kelimeyle “düzen” demek değil mi? Böylece ordu müesses nizam içindeki yeni misyonuna uyum sağlıyor…’ (*)

Bu cümleler, bugünün değil, Melih Pekdemir’in 6 sene evvelki yazısından alıntı; ne kadar da güncel, değil mi? İster ‘teşebbüs’ ister ‘girişim’, ya da ‘kalkışma’, adına ne derseniz deyin; bu işi ellerine yüzlerine bulaştırdılar; kesin olan, bu! Ordu içindeki ‘paralel’ komutanlar mıdır; ya da ‘ileri demokrasi’ diye ad takarak kendi düzenini tesis için onlarca rütbeliyi yıllarca içeride yatırıp hâlâ ‘temizleyemedikleri’ kesimlerin Ağustos’taki YAŞ evvelinde ‘giderayak’ bir son hamlesi midir yoksa bu ‘iş’i tezgahlayanlar, bilemiyoruz… TRT’yi basıp zorla okutulan bildiride yer yer Kemalizm soslu cümleler bulunsa da, hırsızlık ve yolsuzluk vurguları Pensilvanya imamını işaret ederken, sonlara doğru okunan cümlede ortaya çıktı ki, asıl mesele NATO’dur! NATO’nun ‘emir eri’ olan ordu, NATO’nun emri olmadan tuvalete bile gidemez! ‘Paralel vaiz’ de bizzat NATO’nun emrindedir, tıpkı bir zamanlar süt kardeşi olduğu AKP gibi…

Dün gece aynı memleketin askeri ve polisi çatıştı! Omzundaki üç kuruşluk apoleti kullanıp emri altındaki gencecik çocukları halkın üzerine süren, halkla karşı karşıya getiren, halka silah sıktıran apoletli zümresi yine çuvalladı! Karşısında da “ne istediler de vermedik”ten ‘pararel yapı’ ve sonunda da ‘FETÖ’ye evrilen süreçte, yapılan ‘temizlik’ten sonra, uzun zamandan beri saraydakinin kapı kulluğunu ‘kamu görevi’ olarak ifa eden polisler ‘kahraman’ ilan edildi.

Kemalizmin ve laikliğin bekçisi olarak bilinen orduya olan kin nefret, beslenip büyütülen düşmanlık yavaş yavaş yumuşamaya başlamış; Hilmi Özkök ve “mezara kadar gidecek” Dolmabahçe görüşmesinin diğer muhatabı Yaşar Büyükanıt’la başlayan ‘hizaya gelme’ süreci, Işık Koşaner, Necdet Özel ve en sonuncusu Hulusi Akar, ki Sümeyye’nin nikah şahitliğini yapmış şahsın ta kendisidir… Listenin arasında yer alan İlker Başbuğ ise, ‘terör örgütü yöneticiliği’nden yargılandı AKP’nin ele geçirdiği yargı tarafından… Unutmadan, Başbuğ ve de 12 Eylül darbesinin paşası da dahil olmak üzere, NATO tedrisatından geçmeyen tek bir genelkurmay başkanı yoktur bu memleketin… Yani, ‘paşa’ dediğinin alayı, NATO’nun maşası, bizzat Amerika’nın çocukları… (“Our boys have done it!”)

İslamcı faşistlerin hali daha vahim tabii… Daha düne kadar, çocuğuna çürük raporu aldırıp askere yollamayan, hayatında bir kere bile görmediği ve muhtemelen de göremeyeceği çocukları ‘şehit’ diye kutsayıp onların ölü bedenleri üzerinden ‘vatan millet sakarya’cılık oynarken, devlet tarafından ‘vatani görev’ kılıfıyla zorla silah altına sokulup bu oyunun birer parçası getirilen 20 yaşındaki gencecik çocukların hem de teslim olmuş çocukların – teslim olmak, savaş lügatıdır, düşmana teslim olunur!– boğazını kestiler! This is Gerçek İslam! Suriye’de kelle kesen cihatçı katillere ‘öfkeli topluluk’ diyenlere oy verenler, zerre farksız birer IŞİD militanı gibi gencecik çocuklara kıydılar! Ellerine bayrağı alan kudurmuş kütle linç etti, adına da alçakça ‘demokrasi ‘dediler! Böylece vatan ‘kurtarılmış’ oldu!

Tarihte Dersim’i, Çorum’u, Gazi’yi, Sivas’ı hatırlayın… Domuz bağıyla bağladığı insanları, diri diri betona gömebilen Hizbullah’ı… Bir gün önce ‘şehit’ dediğini bir gecede ‘hain’ ilan edip linç edebilen bir hal! Evet, siyasal İslam, aşağılık bir haldir! İdeolojiler içinde en alçak, en aşağılık olanıdır! Son vakada da hep birlikte yeniden gördük! İslamcılık meselesine ilişkin daha evvel yazdım bunu, yeniden olsun:

“Memlekette ‘İsrail ilişkileri’ de ikiye ayrılır: Tarihte 6. Filo’yu kıble yapıp namaza duran, dün İsrail’e yalandan ‘Van Minüt’ çekip önce özür dileyen, sonra da anlaşma imzalayan ikiyüzlü aşağılık İslamcılık; bu zavallı sürüsünün karşısında da katledilen Filistinli çocukların hesabını sormak için siyonist Elrom’un kafasına sıkan #MahirÇayan!”

Mahir, 30 Mart 1972’de Kızıldere’de o kerpiç evde, etrafı sarıldığında şöyle demişti: “Erleri çekin, rütbeliler gelsin!” 16 Mart 1971 günü Sivas Gemerek’te yakalandığındaysa Deniz Gezmiş: “Beni siz teslim alın komutan… Ben ancak, bir zamanlar emperyalizme karşı savaşmış orduya teslim olurum!” demişti. Buradaki sihirli kelime: “Bir zamanlar…” Sonrası hepimizin malumu: Deniz de Mahir de, o bir zamanlar emperyalizme karşı savaşmış, ‘rütbeliler’ tarafından idam edildi, katledildi! Ve unutulmasın: Zorla askere alıp emre itaat ettirilen, silahla halkın üzerine sürülen 20’sindeki çocukları linç ederek katledenlerin vebali, hem ‘rütbeli’lerin hem de sivil katillerin boynunadır!

Bu memlekette bir darbe yapılacaksa bu, emekçilere, solculara ve devrimcilere karşı yapılır! Bu, her daim böyle olmuştur. 12 Mart ve 12 Eylül’e bakılabilir… Daha 17’sinde kemik yaşı büyütülerek idam edilen, gülerek darağacına yürüyen Erdal Eren bizim tarafta, sonradan bakan bile yapılan, darbe döneminde bulunduğu hapisten: “Biz buradayız ama düşüncemiz iktidarda!” diyen Yaşar Okuyan karşı tarafta… Bu ayrım, çok net ve de çok önemli bir ayrıntıdır, görülmesi gerekir.

Polis mi? Haziran İsyanı’nda “Zor tutuyorum” dediği yüzde 50’nin tasmasını açıp sokağa saldı kütlesini Cuma gecesinden beri malum kişi… Ve bu sokağa çıkan güruh, kılına zarar vermeyeceğinden emin olduğu polis eşliğinde yapıyor bunu! 1 Mayıs günü, işçiye emekçiye ‘yasak’ olan, gaza boğulan, tazyikli suyla yıkanan Taksim; sakallı yobazlara, asker kafası kesen sivil IŞİDçilere ardına kadar açık!

‘Zarif darbe’ başlıklı bir başka yazısında şöyle yazmıştı Melih Hoca: “…Şimdi rejim değişti, eski rejimin generalleri gidiyor, yeni rejimin generalleri geliyor. Yani memlekette general sıkıntısı da yok…”

Velhasıl, memleketin tüm makamlarını işgal eden, meşruluğunu çoktan yitirmiş gayrimeşru KaçAk Saray iktidarı ve onun sokaktaki kuvveti sivil IŞİDçilerin ne kadar karşısındaysak; tarihimizin, yolunda yürümekten onur duyduğumuz önderlerimizin tescilli katili ‘rütbeli’lerin de o kadar karşısındayız! Faşizmlerden fazşim beğenmeye mecbur değiliz! Sivil faşizm ile postal faşizminin savaşından emekçi halkın yararına bi’ bok çıkmaz! Kazanan yine faşizm olur… RED Hareketi olarak yaşanan sürece dair, “İki ucu da diktatörlük!” (**) dedik. Ve evet, faşizm çok boktan bi’ şeydir! Faşizmle mücadele edilmez, görüldüğü yerde ezilmelidir!

* Rejim değişirken bekçiler de değişir, Melih Pekdemir, BirGün 09.08.2010 tarihli yazısı: TIKLAYIN

** RED Hareketi açıklaması: TIKLAYIN

  • YAŞAR DENİZ IRLAYICI

Hepimizin bildiği ve artık bir slogana dönüşen marşı haykırıyoruz hep birlikte:

“Daha 19 yaşında düşlerinde özgür dünya
Öptüğü çubuklu forma, yaşayacak anısında
Ali İsmail Korkmaz Fenerbahçe Yıkılmaz
!

2013 yılında Taksim’den başlayarak tüm ülke sathına dalga dalga yayılan direniş, Gezi 3 yaşında!

aliismail2
Ahmet Atakan’ın odası…

Sol Açık taraftar grubu olarak bu yıl da Haziran çocuklarıyla ilgili bir şeyler yapmayı çok istedik. Siyah-beyaz takım tutmanın ‘devrimcilik’ten(!) sayıldığı memlekette, kimi ‘kitap satanlar’ ve kitap üzerinden para kazananların saçma sapan benzetmesine tepki gösterince bir camianın tüm taraftarlarını IŞİD’le eşitleyen ahmak ‘solcu’ sürüsü bilmez ama 2013’ten beri devam eden, her yıl bir okula kütüphane kurma geleneği vardır Sol Açık’ın… Kitap toplarken de kitabın ve kitapçının rengine, görüşüne bakmaz, kim daha çok kitabı daha uygun fiyata veriyor, kim ‘çorbada bizim de tuzumuz olsun’ diyor, ona bakar… Kitap yazmak, kitap okumak, okutmak, kitap satmaktan daha değerlidir çünkü… Yanlış anlaşılmasın, genelleme yapmak yakışmaz bize. Böyle bir projemiz olduğunu söyleyerek telefon ve sosyal medya üzerinden iletişime geçtiğimiz Yordam Yayınları ve Can Yayınları onlarca kitabını bağışladılar seve seve, ‘çorbada tuz’ olmaya gönüllü oldular, var olsunlar. Buradan bir defa daha Yordam’dan Günnur Aksakal ve Can’ndan Olgun Korkmaz’a ve kitap toplarken elinden değil gönlünden gelenin de fazlasını yaptığından kuşku duymadığımız güzel insanların her birine, dayanışmasına ayrı ayrı teşekkür etmiş olalım…

Her birine Çubuklu formanın efsane isimleri verildi bugüne kadar kurulan kütüphanelere… 2013 yılında Afyon’da Lefter, 2014 yılında Zonguldak’ta Selçuk Yula, 2015’te de Manisa Soma’da Can Bartu kütüphanelerini kurduk. Bu yıl da Hatay’da Ekinci Atatürk Ortaokulu’na Fenerbahçe’nin ‘Mehmetçik’ lakabıyla bilinen efsanesi Basri Dirimlili adını verdik…

Hatay yolculuğuna 27 Mayıs gecesi Kadıköy’den başladık, bu tarihi bilinçli olarak seçmiştik. Niyetimiz Gezi’nin başlangıç yıldönümü günü Gezi çocuklarının yanında olmaktı. Bakırköy Belediyesi’nin bize tahsis ettiği otobüsle iki şoför abimiz ve 14 Sol Açıklı olarak Hatay’a doğru yola çıktık. Bolu’da mola verdiğimizde bir dostumuz Ankara’dan kolilerce kitap getirmişti yanında, onları da araca yükledik. Sabahtan itibaren Hatay’la iletişimde olan arkadaşlarımızın telefonu sürekli çalıyor, nerede olduğumuzu sorup duruyorlardı. Biz de bu merakın nedenini doğrusu anlayamamıştık. Hatay’da kitap toplama sorumluluğunu üstlenen Birkan Şimşek arkadaşımızın evine uğrayıp kitapları alacak, oradan da okula geçecektik. Beklediğimiz gibi olmadı. Daha evvel tanışmadığımız, hayatında bizi ilk defa gören insanlar, evin bütün kadınları, bahçeye masalar kurup kahvaltı sofrasında bizi beklemişler… Bu durum, hepimiz için inanılmaz bir deneyim oldu, hani ‘anlatılmaz, yaşanır’ dedirten…

Biz bir aileyiz...
Biz bir aileyiz…

Kahvaltıdan sonra, inanılmaz bir sağanak altında okula vardık. Okulda gördüğümüz manzara karşısında düştüğümüz hayretin boyutu daha da arttı. Cumartesi günü, okulun müdürü ve öğretmenleriyle birlikte öğrenciler okulda bizi bekliyorlardı o yağmurda! Normalde kitapları kütüphaneye bırakacak ve geri dönecektik, bu daha evvelki senelerde hep böyle oldu. Ama öğretmen ve çocuklarla hep birlikte taşıdığımız onlarca koli içindeki bütün kitapları tek tek açıp raflara yerleştirdi çocuklar heyecanla. Bu manzaraya şahitlik etmek, hayatta yaşanabilecek pek çok duygunun üstünde bizim için… Sonra Ali İsmail’in küçük yeğeni Ali Yusuf kucağında ağabey Gürkan ve Emel Anne girdi içeri. Hepimizi tek tek kucaklayıp öptü Emel Anne. Sohbet ederken bir ara, Sevgi Abla’ya: “Benim için hele de bu zamanlar çok zor geçer, o yüzden İstanbul’a gitmek istemedim. Dayanamam!..” dedi. Kütüphaneden ayrılırken hep birlikte haykırdık marşımızı yeniden: “Ali İsmail Korkmaz Fenerbahçe Yıkılmaz!”

Sonra Ali İsmail’in evine ziyarete gittik hep birlikte. Sıcak çaylarını içtik. Bir ara Emel Anne bana elinde bir çorapla geldi, “Ayağın ıslanmış oğlum, hasta olursun. Lütfen değiştirir misin?” İlkin teşekkür etsem de, bir daha “Lütfen” diye üsteleyince kıramadım. Ali İsmail Korkmaz Vakfı (Alikev)’i ziyaret ettik. Emekçileriyle kucaklaştık, sohbet ettik, vakıf hakkında bilgi aldık. Vakfın yeni binasını gezdik Gürkan’la…

Bir gece orada kalacaktık, Ahmet Atakan ve Abdocan Cömert’in ailelerini de ziyaret için. Bir pansiyonda bir yer bulur, ayarlarız diye düşünmüştük ki Emel Anne ve Gürkan, “Katiyen bırakmayız sizi, siz bizim de evlatlarımızsınız artık” dediler. Ali İsmail’in odası açıldı sonra… 2-3 kişilik gruplar halinde içeri girdik. Evin her bir köşesinde Ali İsmail, Ali İsmail’in odasının her tarafında çok sevdiği Fenerbahçe’si vardı… Bir de artık hepimizin bildiği, onunla özdeşleşen ‘Peace’ yazılı zafer işaretli o yeşil tişörtü, yatağının üzerinde öylece duruyor, hâlâ! Odası bir müze olmuş artık, anılarıyla capcanlı yaşatılıyor odasında, evinin her bir köşesinde… Yatacak yerler ayarlanırken, Emel Anne “Ali İsmail’in odasında da iki kişi kalabilir, 2 tane yatak var” dedi. Buna izin vermesine şaşırmıştık. Odayı göstermek tamam da, odada misafir yatırmak ilginç geldi bize. Bu şaşkınlığımızı anladı: “Odadır oğlum sonuçta, ne olacak? Ben sadece Ali İsmailimin yattığı yastığını çarşafını saklıyorum, kokusu var üzerinde… Yoksa, oda kapalı kalsa n’olur, kalmasa n’olur?..”

aliismail4
Ahmet Atakan…

Sabah kalktığımızda da her şeyin taze ve doğal olduğu bir kahvaltı sofrasıyla uyandık. Emel Anne hepimize, “Ondan da yiyin, şunun da tadına bakın” diyordu durmadan… Ali Yusuf’un bando konseri eşlik ediyordu çay bardaklarının şıkırtısına… Kahvaltı sonrası Ali İsmail’in mezarını ziyaret ettik. Mezar taşına işlenmiş yüzünü görünce hiçbirimiz gözyaşlarımıza hakim olamadık. Ayrılırken Ali’nin yanı başından, sözümü haykırdık yeniden: “Sana söz olsun Ali, düşlerindeki özgür dünyayı kuracağız! Fenerbahçe Yıkılmaz!”

Ali İsmail’in ziyaretinden sonra bir başka Antakyalı ve Fenerbahçe taraftarı Ahmet Atakan’ın ailesine kapıdan da olsa uğrayıp selam verelim sonra onun da mezarını ziyaret edelim istedik. Kapıda bizi Ahmet’in kardeşi Ümit karşıladı. Tam oradan ayrılıyorduk ki, baba Ali Atakan bizi bırakmadı, yukarı eve çıktık, onların da misafiri olduk. Ahmet’in odasına girdik. Tıpkı Ali İsmail gibi, onun da odası bir müzeydi adeta… Sevdiği sanatçıların fotoğrafları vardı hep duvarında, bir de kardeşinden öğrendiğimiz, dolabına kendisinin astığı Ali İsmail ile Abdocan’ın fotoğrafı, bir de tabii gönül verdiği Fenerbahçe’si… Bir ara nargilesini göterdi Ümit: “Abimin nargilesi bu, abim çok severdi nargileyi. Ama o günden beri artık bu evde nargile içilmiyor…” Ahmet’in mezarını ziyaretle bitirdik, Gezi’nin evlatlarına, kardeşlerimize, kendimize verdiğimiz sözü tutmuş olmanın gururu ve mutluluğu içinde…

aliismail5
Ali İsmail’in odası…

Sonra da Hatay çarşısını gezdirdi bize Gürkan, rehberlik etti… Her şey o kadar güzel, insanlar o kadar samimiydi ki; sırf hem Birkan’ın ailesinin hem de Emel Anne’nin o yemeklerinden yeniden tatmak, daha doğrusu, ilk defa gördüğü halde sizi sanki evladıymış gibi bağrına basan, misafir eden o güzelim insanların yakınlığını sıcaklığını hissetmek için en kısa zamanda yeniden gelmeye söz verdik. Unutmadan yazayım; Sol Açık olarak bir açıklama yayınladık, bir defa daha olsun… Hataylı Abdocan’ın da ailesini ziyaret etmeyi çok istedik. Ancak aile Gezi yıldönümü dolayısıyla Taksim Dayanışması tarafından düzenlenen anma etkinliğine davet edildikleri ve İstanbul’da bulundukları için, onlara yapacağımız ziyareti bir dahaki gelişimize erteledik. Sıcak havasından değil, insanlarının yakınlığından ısınan, dışarıdan gelenin içini ısıtan Hatay’ın  o güzel insanlarına artık dost olduklarımıza, bizi birer kardeş, evlat bilen Korkmaz ve Atakan ailelerine sonsuz teşekkürler…

Önemli bir meseleye de açıklık getireyim. Aslında bir başka Fenerbahçeli taraftar grubu Vamos Bien’e ait olan ama Sol Açık’a ait sanılan bu marş, artık bütün Fenerbahçelilerin… Hangi takım taraftarı olursa olsun, Ali İsmail’i kardeşi bilen tüm Geziciler’in bestesi, tıpkı “Her Yer Taksim Her Yer Direniş!” gibi, bizim, hepimizin! Yeni sezonda Sol Açık’a ait olan, içinde hem Ali İsmail hem de Ahmet’i andığımız marşımızı yine tribünlerde ve meydanlarda söyleyeceğiz hep birlikte! Son olarak, durumu açıklamak elzem: Asıl mesele, Fenerbahçe’nin yıkılmaması değil; Ali İsmail’in Korkmaması… Çünkü, Ali İsmail Korkmadığı sürece; ne Fenerbahçe yıkılır, ne de faşizm kazanır! Ali İsmailimizin o direniş günlerinde Facebook hesabından yazdığı son sözlerindeki inancı, inadı hepimizin pusulası, yol göstericisi, emeli olsun: “KORKACAKSIN, TİTREYECEKSİN, YIKILACAKSIN ADİ HÜKÜMET!”

aliismail6

Bugün Gagarin Günü.
Aşağıdaki videoda Gagarin’in uzaya çıkma görüntülerini Shostakovich eşliğinde izleyebilirsiniz.

Yaşar Deniz Irlayıcı’nın, Gagarin’in uzaya çıkışının 50. yılında kaleme aldığı yazıyı yayınlıyoruz:

Uzaya ilk adım 50 yaşında! Yaşasın kozmosun kardeşliği!
belki tıpatıp bize benzer ve yıldızlardan birinde, hangisinde bilmiyorum yıldızlardan birinde konuşacak elçimiz hangi dilde bilmiyorum yıldızlardan birinde konuşacak elçimiz onunla Tovariş diyecek söze bu sözle başlayacak biliyorum Tovariş diyecek ne üs kurmağa geldim yıldızına ne petrol ne yemiş imtiyazı istemeğe Koka-kola satacak da değilim selamlamaya geldim seni yeryüzü umutları adına, bedava ekmek ve bedava karanfil adına mutlu emeklerle mutlu dinlenmeler adına “Yarin yanağından gayrı her şeyde hep beraber” diyebilmek adına evlerin yurtların dünyaların ve kosmosun kardeşliği adına.
Sosyalizmin bir hayal olmadığını, Lenin’in işçi sınıfı iktidarıyla ‘o gün’den 40 yılı aşkın bir süre önce dünyaya haykıran Sovyetler Birliği, sosyalist devrim inşasından sonra Vostok1 adı verilen araçla bir düşün daha gerçeğe evrilmesine öncülük etmişti insanlık adına. Tüm dünyanın tanıklığıyla beraber ve 1 gün sonrasında yüreğinden dökülenleri kağıdına toplamıştı Nâzım, Ustamız dediği Eluard’a ithafıyla…
Hem Gagarin hem de dünyadaki bütün halklar adına önemli bir ilk adım olan 12 Nisan 1961 Çarşamba günü Vostok1’in fırlatılmasına birkaç dakika kala Sovyet kozmonot, basın aracılığıyla tüm dünyaya şöyle seslendi:
“Tanıdığım ve tanımadığım dostlar, yurttaşlarım, tüm dünyanın insanları! Az sonra güçlü bir Sovyet füzesi beni uzayın derinliklerine taşıyacak. Size söylemek isterim ki, şu anda tüm hayatım tek bir an gibi gözlerimin önünde. Benden beklenen şeyi yapmak için gereken gücü bulacağımı hissediyorum.”
Belirli kriterlere göre önceden belirlenen 20 aday arasından bu göreve seçilmesinde, kokpitte avantaj sağlayan 1.57’lik boyunun yanı sıra güler yüzlü, sıcakkanlı bir kişiliğe sahip olması ve normal bir çocukluk dönemi geçirmesinin önemli rol oynadığı ileri sürülmüştür.
Baykonur Uzay Üssü’nden fırlatılmaya hazır araçta Korolyov şunları söyler: “Ön aşama… Orta… Asıl… ATEŞ! Size iyi bir uçuş dileriz. Her şey yolunda.” komutunu alan Gagarin, “Poyekhali! (Haydi gidelim!)” diye cevaplar.
Sosyalizmin bilimin ışığında ilerlediğine dair çok önemli bir kanıt olan bu ilk, Sovyet kozmonot Yuri Alekseyevich Gagarin tarafından 12 Nisan 1961’de gerçekleştirildi. Uçuş esnasında “Burada Tanrı falan göremiyorum.” diyen Gagarin’in bu sözünün dünyayla yaptığı görüşmelerin kayıtları arasında yer almaması da bizler için hiç de şaşırtıcı değil!
Dünya çevresinde bir kez döndükten sonra tamamlanan bu inanması güç ama gerçekleşen düşün öncesinde sosyalizmi “Sovyetler Birliği Komünist Partisi, bütün başarılarımızın düzenleyicisidir!..” şeklinde öven 1,57’lik dev adam, tüm dünya halkları adına eşit ve özgür bir gelecek özleminin de bir hayal olmadığını şu sözlerle dile getirecekti:
“… Kozmosa ilk adım atacak kişi olmanın tarifsiz mutluluğunu yaşadım. Doğayla yüz yüze, benzeri görülmedik bir karşılaşma. Ama bunun ardından, omuzlarıma binen devasa sorumluluğu düşündüm, kaç kuşağın hayalini kurduğu şeyi ilk gerçekleştirecek, insanlığın kozmosa açılan yolunda ilk adımı atacak kişi olmanın sorumluluğunu…
Bu bir kişiye ya da onlarca kişiye karşı değil, bir kolektife karşı da değil, tüm Sovyet halkına, tüm insanlığa, onun bugününe ve yarınına karşı bir sorumluluk. Ve yine de bu uçuşu yapmayı tercih ettiysem, sadece bir komünist olduğumdandır, sadece yurttaşlarımın, Sovyet halkının ölçülmez kahramanlığına sırtımı dayadığımdandır.”
12 Nisan 1961’de bugün Kazakistan sınırları içinde yer alan Baykonur Üssü’nden fırlatılan Vostok 3KA-3 (Vostok 1) kapsülü, dünyanın çevresinde yaptığı yolculuk 108 dakika sürdü. Sovyet cumhuriyetlerinin üzerinden geçilerek Büyük Okyanus, Güney Amerika’daki Macellan Boğazı, Atlas Okyanusu ve Afrika kıtası geride bırakılarak Rusya’nın batısındaki Engels kentine Smelovka kasabasına geri dönülmüş, başarıyla tamamlanmıştı. Yuri Gagarin bir sohbetinde, uzaydaki ilk insanlı yolculuğu tamamladıktan sonra dünyaya dönerken ıslıkla bu ezgiyi çaldığını söyler:
“Anavatan duyar, anavatan bilir, oğlunun gökyüzünde uçtuğu yeri…”
Bu, Şostakoviç’in 1951’de bestelediği “Anavatan Duyar” adlı ezginin sözleridir.
Fırlatılmasının ardından 1 saat 48 dakika süren yolculuğun tamamlanma anını, Vostok 1’in inişini iki öğrenci kız görür, şu şekilde tarif ederler: “İki veya üç metre çapında dev bir toptu. Düştü, zıpladı, tekrar düştü. Yere ilk vurduğu yerde büyük bir çukur oluştu.” Bir çiftçi ve kızı, gökyüzünden paraşütle inen tuhaf turuncu elbiseli, başında miğfer olan bir insan görürler. Gagarin olayı şöyle anlatır: “Beni uzay elbisemle ve arkamda sürüklenen paraşütle görünce korkuyla gerilediler. Onlara ‘Korkmayın, ben de sizin gibi Sovyet’im, uzaydan indim ve Moskova’yı aramak için bir telefona ihtiyacım var.’ dedim.”
İnsanlık adına gerçekleştirilen tüm güzelliklerin ilk eyleme geçiren öncü gücü olan sosyalizm, uzaya insan göndermeyi de başarmıştı bundan tam 50 yıl önce.
12 Nisan, Birleşmiş Milletler tarafından Uluslarası İnsanlı Uzay Yolculuğu günü olarak ilan edilirken,
50. Yıl etkinlikleri kapsamında Gagarin’in uzayın derinliklerine yaptığı tarihi ve bilimsel yolculuk, uzay tarihçisi olan Dr. Christopher Riley’nin yönettiği, “First Orbit” (İlk Yörünge) adlı filmle yeniden canlandırıldı. 50 yıl önceki bulut dağılımının da doğal olarak farklı olduğuna vurgu yapılan filmde çekimlerin gerçekçi olması adına Gagarin’in yolculuk yaptığı saatlerde gerçekleştirildiği belirtiliyor.
First Orbit’in ilk gösterimi You Tube’da yapılacak. Film aynı zamanda internetten ücretsiz indirilebilecek. Filmle ilgili bilgilere http://www.firstorbit.org/ adresinden ulaşabilirsiniz. Aşağıda da fragmanını izleyebilirsiniz:

Nâzım Usta, böylesi bir ilki de ancak sosyalizmin başarabileceğini önceden sezmiş olacak ki, bu öngörüsüyle insanlığa dair özlemini ve asla yitirmediği umutlarını 26 Ağustos 1959’da kaleme aldığı şu dizelerle dile getiriyordu:
Aya gidilecek daha da ötelere, teleskopların bile görmediği yere. Ama bizim dünyada ne zaman kimse aç kalmayacak,korkmayacak kimse kimseden, emretmeyecek kimse kimseye, yermeyecek kimse kimseyi,umudunu çalmayacak kimse kimsenin? İşte ben komünistim bu soruya karşılık verdiğim için.
1917 Ekim Devrimi ve sosyalizmin ışığında, komünist SSCB’nin rehberliği öncülüğünde gerçekleşen bu tarihsel bilim yolculuğunun yarım asırlık yaşını ve ayakları yerden kesen bu düşü gerçekleştiren 1,57’lik büyük serüvenci ‘tovariş’ Gagarin’i saygıyla selamlıyoruz. Onun anavatanından duyulan özgürlük çığlıklarını biz de bugün Ortadoğu’dan hissediyor ve halkların kardeşliği şiarıyla bir gün mutlaka Anadolu’dan da yankılanacağı düşünü kuruyoruz. Nâzım’ın çocukları olarak, göreceğimiz güzel güneşli günlerin sarsılmaz inancıyla 50 yıl sonra da, sosyalizm yolunda ve daima, kozmosun kardeşliği adına!

(12.04.2011)

gagarin_che